25 Eylül 2013 Çarşamba

PROAKTİF DÜŞÜNCENİN NERESİNDEYİM? ( 2 / 2 - KELEBEKLER de AĞLAR)

Tam da yazımı sonlandırırken denk geldim bu kısa filme. İzlediğimde içimi burktu. Acımasızlığa, şiddete, sevgisizliğe, haksızlığa nasıl sessiz kalabilir ki insan? Savaşın sevgiyi yerle bir eden, insanları birbirine düşüren anlamsızlığı karşısında; çaresiz kalmanın üzüntüsünü yüreğinde nasıl hissetmez ki?

Sözünü ettiğim 2006 yılı yapımı kısa bir film. Orijinal ismi ‘One Hundred of a Second’ yani  ‘Saniyenin Yüzde Biri’. Çarpıcı sahneleri daha da kalıcı kılan müziğini ise Fars asıllı keman virtüözü Farid Farjad yapmış.

Öyle ANlar vardır ki saniyenin yüzde biri kadar kısadır. İşte o ANlarda verilen bazı 
kararlar öyle zor olur ki; vicdanınızın sesi yaşam boyu yakanızı bırakmaz. Vicdanla süslenmesi gerekli olan proaktif düşünceye güzel bir örnek olacağı düşüncesiyle paylaşmak istedim. Yorum sizlere ait.

Gelin şimdi bu kısa ama çarpıcı öyküye bakalım…

Genç güzel bir kadın aynada makyajının son rötuşlarını yapmaktadır. Belli ki önemli bir geceye hazırlanmaktadır. Biraz heyecanlı biraz da gergindir. Şimdiki zamandan geçmiş zamana dönüş tekniğinin sıkça kullanıldığı film böyle başlar. Filmimizde şimdiki zaman bir ödül gecesine, geçmiş ise acımasız, şiddet kokan bir savaş gününe aittir.

Aniden görüntüye diğer kare ve savaşın dehşet kokan görüntüleri girer. Toz, toprak içinde kaçanlar, kovalayanlar, silahlar, o görüntülere hiç yakıştıramadığım masum çocuklar ve elbette savaş muhabirleri. Görev aşkıyla canlarını tehlikeye atarak, yakaladıkları her bir zorlu anı ölümsüzleştirmeye çalışanlar.

Tam o sırada gözlerimiz masum bir kız çocuğuyla buluşur. Elindeki minik bohçasıyla kaçmaya çalışmakta olan. Çaresiz, korkmuş, ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez halde. Arkasında ise elinde otomatik tüfeğiyle kovalayan bir adam. Savaş muhabiri genç bir kadın ise bu kargaşanın ortasında görevini yapmaya çalışmakta. Beraber çalıştığı arkadaşını dinlemeden, olaya daha net tanık olmak adına kendini riske atarak; kız çocuğunu ve kovalayan adamı takipte. Her kaçış ve kovalama karesi usta ellerinde ölümsüzleşirken; bohçasına sarılan küçük kız kaçmaya devam eder. Tam kurtulduğunu sandığı anda köşede pusu kurmuş adamla burun buruna gelir. Savaş muhabirimiz sanki olacakları tahmin etmiş gibidir. Adamı ve küçük kızı bir an olsun gözünden ayırmaz.

Tüm bu yaşanmışlıkları tam da makyajını yaparken yeniden hatırlayan kadın muhabirimiz sonunda hazırlığını bitirir ve galaya doğru yola çıkar.

Şimdi küçük kız çocuğu ve karşısında öfkeyle bağıran, silahını tüm nefretiyle üzerine kusmak için bekleyen adam karşı karşıyadır. Adam kızın elindeki bohçayı almak ister. Kız vermez. Aralarındaki onca haksızlığa bir de bu garip çekişme katılır.

Kadın muhabir her anı kare kare fotoğraf makinesinin karanlık tüneline hapsederken; küçük kızla adamın arasındaki inatlaşma devam eder.

Yeniden ödül gecesindeyiz. Genç muhabir kadın galada yerini almış. Seyircilerle beraber heyecanla açıklamaları ve verilen ödülleri izlemekte. Nihayet sıra yılın fotoğrafçısı ödülüne gelir. Nefesler tutulur. Sunucu kırmızı zarfı özenle açar ve beklenen ismi okur.

Ama kadın sanki o ANda değildir. Fotoğrafını ölümsüzleştirdiği ve kendisine bu ödülü kazandıran ANda yaşamaktadır. Çünkü şahit olduğu tabloyu, ses çıkarmadan deklanşöre bastığı ANI ve o anda verdiği kararı ömrü boyunca unutamayacak; vicdanının sesini susturamayacaktır.

Tam o ANda neler mi olur? Silahın gölgesindeki küçük kızla göz göze gelir. Sözcüklere ne hacet. Bakışları ve kalpleri konuşur sadece. Yardım ister küçük kız çaresizce yardım… Kadın muhabir bir an düşünür ancak verdiği kararı uygular. İşini tercih etmiş, deklanşöre basmış ve küçük kızın tam alnının ortasından vurulup duvar dibine yığıldığı ANI ölümsüzleştirmiştir. Ve bu fotoğraf ona yılın fotoğrafçısı ödülünü kazandırmıştır.

Ancak ya vicdanı? İşte kadın muhabir açıklanan ismin kendisine ait olduğunu görünce ve çektiği o kareyle bir kez daha yüzleşince galayı ağlayarak terk eder. Bu arada diğer seyirciler kendisini ayakta alkışlarken tebessüm etmektedir. Ne yaman bir çelişkidir oysa…

Çünkü varılan noktadaki ACI GERÇEK gün gibi açıktır.

Savaş
Acımasızlık
Görev aşkı
Bakışların sessiz çığlığı
Masumiyet
Vicdan
Kısacık ANların bedeli ağır değerleri
Sonuçta yok olan bir CAN
Ve yazımızın özü ‘’Proaktif düşünebilmenin önemi’’

Kim kazandığını kabul edebilir ki böylesi bir durumda?

Filmi izleyen herkes kendince yorum yapabilir ve herkesin fikrine saygım sonsuz elbette. Ama söz konusu çocuklar ve masumiyet olunca akan sular durmalı bence. Savaşın adı ise hiçbir zaman hiçbir yerde anılmamalı. Barışın sevginin adını anmak varken.

Proaktif düşüncelerimiz hem kendimiz hem de dünyamız için hep olumlu sinyaller taşısın. İçindeki sevgi saygı pırıltıları ise ulaştığı her noktada gönül gözümüze  katre katre yayılsın.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.10.2013

Not: Bu anlamlı filmden sayesinde haberdar olduğum Sn. Ahmet SAYGIN’a sonsuz teşekkürlerimle. İzlemek isteyenlere: http://www.youtube.com/watch?v=3jvXLKQfVPE



PROAKTİF DÜŞÜNCENİN NERESİNDEYİM? ( 1 / 2 )

Proaktik olmak… Bir yaşam felsefesi, bir düşünce biçimi aslında.

Çıktığı andan itibaren satış listelerini alt üst eden  "Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı" isimli kitabı çoğumuz biliyoruz. Dünyanın uluslararası bir liderlik otoritesi olarak kabul ettiği, ünlü Amerikalı  yazar Dr. Stephen R. Covey’e ait. İşte bu kitabın ‘Paradigma ve İlkeler’inden söz eden bölümünde; yazarın ele aldığı alışkanlıklardan ilkidir Proaktif düşünce.

İş dünyasında da sıkça kullanılan bir kavram. Ancak sadece iş hayatımız için değil, özel hayatımız için de son derece önemli.  Neden mi? Gerekçelerini beraberce incelediğimizde bana hak vereceğinize inanıyorum.

Önce bu yabancı terimin kelime anlamına bakalım mı? Proaktiflik, hayatta tek seçenekli olmamak demek. Yani yaptığımız planlarda her daim, bir ikinci ya da üçüncü alternatife yer vermek. O anki koşullara duygusal tepki vermemeye çalışarak, mantık ve vicdan süzgecinden geçirdikten sonra uygulamaya geçmek. O ANA en uygun hareket planlarını yapmak. Bunun için de cesaretle olayların içinde bulunmak. Sorumluluğu üstlenebilmek. (Vicdanın da en az mantığımız kadar önemli olduğu gerçeğini yazımın ikinci bölümündeki örnekle daha net göreceğiz.)

Böyle bir düşünce yapısı ve davranış tarzı; bizi hayata karşı daha olumlu ve güçlü yapıyor elbette. Amacımız da bu değil mi zaten? Yaşamla uyum içinde olmak, daha kaliteli, daha saygın yaşamak. Böylesi güzel bir yaşamı ise proaktif düşüncelerimizle gerçekleştirebiliyoruz. Hadi gelin biraz açalım.

Proaktif düşüncede olaylara olumlu bir bakış açısı şart. Bunun içinde karşılaştığımız olay her ne olursa olsun; vereceğimiz duygu ve tepkilerin farkında olmamız gerekli. Ağzımızdan çıkan sözcüklerin de. Çok sert bir olayın içinde, öfkeliyken adeta burnumuzdan soluyorken; bunu başarabiliyorsak ne mutlu bize. Ama yapanlarımızın sayısı o denli az ki.

Bazen öyle bir olay yaşıyor ya da tanık oluyoruz ki. İster istemez kendimizi olayların gidişatına kaptırıyoruz. Sonrasındaki sözlerimize, davranışlarımıza şaşırıyoruz. Ve hatta kendimizi tanımakta güçlük çekiyoruz. Çünkü o en zorlu olayları yaşarken sadece reaktif düşünüyoruz. Etkiye tepkiyle karşılık veriyoruz. İstemsiz. Farkında olmadan, durup düşünmeden. Sonra olaylar çığırından çıkıyor tabiri yerindeyse. Hiç beklenmedik boyutlara ulaşabiliyor.

Oysa ki yaşadığımız olayın  ve bize getirilerinin farkında olsaydık, daha farklı bakış açısı ile daha farklı davranabilirdik. Öyle değil mi? Daha olumlu, daha ılımlı davranmaya çalışarak. Bize karşı haksızlık yapıldığını düşünsek dahi. Peki bunu düşünmek kolay mı? Elbette değil.

Ama sonuçlarını incelediğimiz noktada, reaktif düşüncenin bizi sadece anlık rahatlattığını; aslında olay ve koşulların bizi yönettiğini fark edebiliriz. Toplumsal çevreden etkilendiğimiz de gün gibi açıktır. Reaktif düşünüp hareket ettiğimizde, sözlerimiz tepkiseldir. Harekete geçmeden önce bekleriz. Daha çok bilgi edinmeye çalışırız belki ama; duygularımız ağırlıkta olduğu için çoğu kez mantıklı düşünemeyiz. Ancak bizden yardım istendiğinde harekete geçeriz. İşte o noktada verdiğimiz karar da  kendi kararımız olmaktan çıkar. Büyük bir ölçüde duygularımıza ve içinde bulunduğumuz koşullara göre hareket etmişizdir. Özgür ve cesur davranmamışızdır.

Proaktif düşünebildiğimizde ise; olayların ve düşüncelerimizin kontrolü kendi elimizde. İşte o zaman, farkındalığımızla elimizdeki seçenekleri en doğru şekliyle değerlendirmemiz mümkün olur. Olay ya da problem her ne ise sadece onu çözmeye odaklanırız. Sorunun bir parçası olmak yerine çözümün bir parçası oluruz ki… bu hem bizim hem de etrafımızdaki kişilerin yoluna ışık tutar. Elbette hata yapma olasılığımızda vardır ama; her hatanın da bir tecrübe olacağını biliriz, düşüncelerimizin farkında olduğumuz için. Önemli olan hatalarımızın vicdanımızı sızlatacak türden olmaması.

Sonuçta geniş bir bilgi birikimine sahip olmak gerekiyor. Daha derin, daha geniş düşünebilmek ve tüm bunları başarmak için. Kendimizi her yaş ve durumda yeni şeyler öğrenmeye odaklamak. Bundan keyif almak. Araştırmak, doğruları bulmaya çalışmak. Sorunun kimden ve nelerden kaynaklandığını çözmek adına farkındalıkla düşünmek. Hepsi çalışmakla, alışkanlıklarımıza; artı başka güzel alışkanlıklar katmakla kazanılacak şeyler.

Etkiye direkt tepki değil, etkiye olumlu tepki verebilmek gerek. Bakış alanımız ne kadar gelişmiş olursa, bunu başarma şansımız da o denli yüksek aslında. Çünkü olayları daha geniş yelpazede inceleyip, madalyonun her iki tarafı için de daha net değerlendirme yapabiliriz. Cesaretle adım atmak da en az bunlar kadar önemli. Yaratıcı olabilmek de. Ön yargılarımız varsa törpülememiz de. Bize rahat geldiği için kabul ettiğimiz alışkanlıklarımızı istersek, farkında olarak değiştirmemiz de. Çünkü hepimizin içinde bu güç var; yeter ki  düşüncelerimizin direksiyonu hep bizim elimizde olsun. Kısacası, kendimizin farkında olalım ve bu değişimi gönülden isteyelim.

Biliyorum ki kendimizin farkında olabilmek bazen zorlaşıyor; özellikle düşüncelerimiz bir çığ yumağı gibi beynimizi sarmışken. İşte bu gibi hallerde uzmanların önerileri, basit olumlama cümleleri ile farkındalığımızı geri çağırma yönünde. Gerçekten son derece basit cümleler aslında. Bir yerlere not olarak alabiliriz ve söyleye söyleye alışkanlık haline getirebiliriz. Bakın şöyle;

‘’Ben duygularım değilim; ben düşüncelerim değilim; ben davranışlarım değilim; ben içinde bulunduğum hal değilim. Kendimi bunlardan ayırmayı başardığımda bilinçli yanıtı seçebilirim.’’

Böylece kendimize bir anlamda dışarıdan bakmış oluyoruz, öyle değil mi? İşte bu durum sadece bizim düşüncelerimizi olumlu anlamda etkilemekle kalmıyor. Hep sözünü ettiğimiz empati yeteneğimizi de kolaylaştırıyor. Bir anlamda yeni paradigmalar yeni dünya görüşlerinin yolunu açarken; bizler başkalarına karşı ön yargısız yaklaşabiliyor, daha kolay anlayabiliyoruz. işte bunu başarmak bence çok önemli. Hep savunduğum KALİTELİ YAŞAMI kucaklamak adına.

Elbette çalışmadan, denemeden, emek harcamadan hiçbir şeye kolay ulaşılamıyor. Bu güzel beceriyi kazanmak için de; başkalarıyla beyin fırtınası yapmak, farklı düşüncelere açık olmak, varsa katı kalıplarımız onları bir an öce yıkmak çok önemli. Böyle söylüyor uzmanlar.  İşte o zaman başarı bizimle olacak. Ve bizler hak ettiğimiz bu başarıyı hem kalpte hem de akılda yarattığımız için, mutluluğu damarlarımızda daha kuvvetli bir şekilde hissedeceğiz.

Geldiğimiz nokta basit aslında. Kendimizin farkında olmak. Ama Stephen Covey bunu besleyecek diğer değerlere de önem vermemiz gerektiğini belirtiyor. Bunlardan ilki daha önce de sözünü ettiğim; kalbimizin yansıması olan vicdanımız. Sonrasında ise özgür irademiz ve bize zihnimizin kapılarını ardına dek  açacak olan yaratıcı hayal gücümüz.

Sokrates’in hayal gücümüz ve kendimize belirlediğimiz sınırlar hakkında verdiği çok sevdiğim çarpıcı bir dersi var. Gelin tam bu noktada ona göz atalım.

‘‘Bir gün derste öğrencilerine beyaz bir kâğıt dağıtarak üzerine bir daire çizmelerini ister ünlü düşünür. Çizdikleri dairenin tam ortasına da bir nokta. Sonra herkese tek tek sorar “Büyük mü yoksa küçük mü çizdiğiniz daire? ‘’ Cevapların bir kısmı küçük daire, bir kısmı ise neredeyse tüm kağıdı kaplayacak kadar büyük daire olduğu üzerinedir. Sokrates yorumunu şöyle yapar; “Dairenin, tam ortasındaki nokta sizsiniz. Daire ise sizin yaşadığınız hayata koyduğunuz sınırlar. Siz kendi dünyanızın merkezisiniz.” Öğrenciler yorumu anlamaya çalışırken; bu kez de çizdikleri daireyi silmelerini ister. Geriye kalan sadece noktadır ve sınırı yoktur.’’

İşte ne kadar geniş açıyla bakmayı öğrenir, farkındalığımızı artırırsak, ne kadar çok merak edip, araştırmaya yönelir ve çalışıp öğrenirsek; yapacaklarımız o denli sınırsız olur. Özgürce hayal kurabilir ve onların peşinden koşarken gerçekleşeceklerine tüm kalbimizde inanırız. Yapılacak tek şey var o da etrafımızdaki o sınırı kaldırmak, öyle değil mi? Bu güzel gelişme her şeyden önce kendimize güven duymamızı sağlar. 

Kendimize bakış şeklimizi değiştirmemize vesile olur. Ardından hayatımızda güzel değişmeler başlar. Daha olumlu, daha kaliteli bir yaşam bize adeta göz kırpar. Tüm bunların getirisi olarak öz saygımız gelişir, saygıyla baktığımız hayat bize saygıyla karşılık verir.

Biliyorum çok derin bir konu. Belki ilk başlarda gözümüzü dahi korkutuyor. Ama basitçe paylaşmaya çalıştığım gibi, hayatta hiçbir şey zor değil ki. Gönülden istersek ve çalışırsak bizler de proaktif düşüncenin olumlu yansımalarını hem kendimizde hem çevremizde görebiliriz. Neden olmasın? Haydi denemeye başlayalım mı? (devamı çarpıcı bir film örneğiyle 2. Bölümde)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.10.2013 

21 Eylül 2013 Cumartesi

CANA CAN KATALIM, KAN VERELİM

Şu sıralar radyo ve TV yayınlarında oldukça anlamlı bir spot duyuru yapılıyor. Belki aranızda fark edenleriniz olmuştur.

‘’Kan vermek için bahanelere sığınmayın! Korkmayın! ‘’ diyor.

Korkmak ama neden? Kimimiz kan görmekten korkarız, kimimiz iğneden, pek çoğumuz da canımızın acımasından … Oysa ki bağışlayacağımız kanla; kimlerin çaresizliğini dindireceğimizi, kimlerin yaralarına derman olacağımızı bir düşünebilsek… işte o zaman böylesi korkulara yer olmaz  sevgi dolu kalplerimizde.

Düşünün belki bizden uzakta, belki de yakınlarda bir yerlerde; hastalığın pençesinden kurtulmayı dört gözle bekleyen bir bebek, bir çocuk, kadın ya da erkek ve elbette onların gözünün içine bakan sevenleri var. Hiçbirini tanımıyoruz, varlıklarından haberdar bile değiliz; ama ne fark eder ki? Bizim ayıracağımız kısacık bir süre ve vereceğimiz kan onların canına can katacak. Hayattan ve sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalmayacaklar. Bu öyle güzel bir yardım, öyle naif bir kalp güzelliği ki… Cana can katıyorsunuz. Çok zor durumda olan birilerine sevgiyle el uzatıyorsunuz; hayata tutunmalarına vesile oluyorsunuz. Bunu tatmak, bu duyguyu yaşamak MUHTEŞEM olmaz mı sizce de?

Aynı duyurunun bir başka bölümünde ise iç sesimize kulak veriyoruz. ‘’Bilmem, hiç aklıma gelmedi şimdiye kadar ‘’diyor. Gerçekten de başımıza böylesi büyük acılar, hastalıklar gelmeden, yaşamadan; kan beklemenin ne denli zor bir sınav olduğunu anlayamıyor insan. Empati yapabilmek gerekirken, yapamıyor. Radyoda anonsları, sosyal medyadaki türlü duyuruları duyduğu, gördüğü halde duyarsızlaşıyor. Ta ki kendileri ya da sevdikleri benzer  zor sınavlarla karşılaşana değin.

Duyarlı olmak lazım her zaman. Başımıza bir şeyler gelmesini beklemeden… İnsanlık bunu gerektiriyor çünkü. KAN VERMEK, ORGAN BAĞIŞLAMAK; CANA CAN KATMAK demek. Sevgiyle el uzatmak demek. Hiç karşılık beklemeden vermek demek. Vermelerin en naif hali de bu değil midir zaten? İç zenginliğinizi öyle güzel çoğaltır ki bu verişler. Kendinizi öyle iyi hissettirir ki. Bu nedenle vurdumduymaz olmamak, ‘bana ne’ dememek gerekiyor.

Hep ACİL anlarda aklımıza gelen, ancak SÜREKLİ bir ihtiyaç olduğunu hep unuttuğumuz KAN. Damarlarımızda dolasan ve hayati fonksiyonlarımızı gerçekleştiren kırmızı renkli bir sıvı. Öyle önemli görevleri var ki. Hücrelerimize oksijenle beraber önemli maddeleri taşımakla kalmıyor; zararlı maddelerin atılmasını da sağlıyor. 
Bedenimizi ısıtıyor, soğutuyor, besliyor, koruyor, enerji veriyor. Kısacası bizim yaşam iksirimiz. Üstelik haberleşmemizin neredeyse tamamını üstleniyor. Damarlarımızda oluşan yırtıkları anında kapatıyor, kendini sürekli yeniliyor. Ne kadar OLAĞANÜSTÜ bir yapımız var, öyle değil mi? Ne zaman bedenimiz ve uzuvlarımız üzerine araştırmalar yapsam ya da bir şeyler yazacak olsam ilk aklıma gelen kelime bu oluyor. Ve işte o anlarımda içimden hayranlıkla beraber kocaman bir şükür duası çıkıyor.

Kan üretilemeyen tek doku. Üstelik tek bir kaynağı var; o da sağlıklı insan. Bilim adamları gün geçmiyor ki yeni bir buluşa imza atmasınlar, yeni bir formülle pek çok hastalığa derman olmasınlar. Ancak kan için aynı şeyi şu anda söylemek mümkün değil maalesef. Bilim adamları yıllardır süregelen çalışmalarında hala tatmin edici bir sonuca ulaşılamadıklarını açıklıyorlar. Çünkü yeterince pratik olmaması, baş gösteren yan etkiler her yeni çalışmayı hüsranla sonlandırmalarına vesile olmuş.

İşte bu nedenle kan bağışı çok önemli. Bu en değerli yaşam iksirinin şu anda yeri doldurulamadığına göre; bize düşen kan bağışlamak olmalı. İhtiyaç anında, acil anonslarını duyunca değil. Elbette bu anonslara duyarlı bir milletiz, yeri geliyor işimizi gücümüzü bırakıp hemen yardıma koşuyoruz. Yardımseverlik bizim genlerimize öyle güzel işlemiş ki… bununla gurur da duyuyoruz ama; hepsi bu kadar.

Çünkü iş o son sınıra geldiğinde; çaresizlik ve gözü yaşlı bekleyişler de o denli artıyor. Sadece yaşayan bilir ne kadar zorlu, ızdıraplı anlar olduğunu. Ama stoklarda  bulunsa; hastalar ve yakınları, içinde bulundukları o zor şartları daha hafif atlatmazlar mı sizce? İşte asıl olan da bu. Sözünü ettiğim kan vermeyi alışkanlık haline getirebilmek, hem başkaları hem de kendi beden sağlığımız için.

Hayat sahnesindeki rolümüzde hani yaşta olursak olalım, yarına bizleri ve sevdiklerimizi nelerin beklediğini kestirmek öyle güç ki. Belki yarın içimizden birinin kan bağışına ihtiyacı olacak. Sonuçta uygun gruptan ve güvenli kan bulmak için çalmadığı kapı kalmayacak. Ateş düştüğü yeri yakar misali, kendi içinde sevdikleriyle yandıkça yanacak. Ta ki onları oradan çekip kurtaracak bir el, yardımsever bir bağışçı bulunana değin.

Başlardaki o umut dolu bekleyiş, zaman geçtikçe umutsuzluğa doğu yelken açmaya başladığında; canınızı verseniz de nafile. Gün gelir kendi kanınız bile uymazken sevdiklerinize. İşte başkalarına muhtaç olduğunuz anlar. Düşünürsünüz iç sesinizle. ‘Neden kimse gelmiyor’, ‘neden anonslara bu kadar duyarsız yaklaşıyorlar’ diye. Ama belki de dün aynısını siz yaptınız. Belki de bizler yaptık. Böylesi duyarsız kaldık; tüm acil anonslarına, tüm çağrılara.

‘’Şimdi işim var’’ dedik; ‘’şu anda yemek yiyorum kalkamam’’ dedik; ‘’orası da çok uzakmış gidemem’’ dedik, … Bahanelerimiz o kadar çok ki, gönül istemedikten sonra. 
Ama zaman o anlarda pırlanta kadar değerli. Değil saatlerin, dakikaların bile önemi var. Çünkü aranan kan geciktikçe, geçen her dakika hastanın aleyhine işlemeye devam ediyor. Belki ameliyat gecikiyor. Belki ameliyatın tam ortasında kalakalıyor çaresiz bedenler. İşte tüm bunları önceden düşünüp; birilerine çare olma duygusuyla, önceden kan vermek çok önemli. Dileğimiz hiç birimizin böyle tatsız ve zorlu sınavlara tabi kalmaması elbette. Ama  hayatın ve yarınların ne bize ne de sevdiklerimize en küçük bir garantisi yok. Bunun bilincinde olmak, bu farkındalıkla yaklaşmak en güzeli.

Kanımızdaki antikorlara (koruyucu maddelere)  bakılarak özelliklerini belirleyen uzmanlar kanı hepimizin bildiği o dört gruba ayırmış. A, B, AB ve 0. En eski kan grubunun ise  “0″ grubu olduğu belirtiliyor. Ancak her kan grubunun vereceği ve alacağı kan grupları farklı. Bu da acil durumlardaki kan ihtiyacını daha da zorlaştıran bir başka etken elbette.

Yapılan araştırmalar ülkemizdeki kan bağışı oranının, nüfusumuzun %1 ‘i kadar olduğunu göstermiş. Ne kadar az düşünsenize, sadece %1. Sonuç acı ve maalesef ülkemizde kan bağışı yeterli düzeyde değil. Zaten yeterli olsaydı, sürekli acil kan anonslarına, çağrılara gerek kalmazdı, öyle değil mi? İşte bu nedenle her yıl binlerce insan herhangi bir hastalıktan ya da kaza sonucu hayatını kaybediyor. Pekiyi ülke genelinde bir yıl içinde ortalama ne kadar kana ihtiyaç duyuluyor? Yapılan araştırmalara göre yaklaşık 2 milyon kadar. Ve bu ihtiyacın büyük bir çoğunluğu hep acil durumlarla karşılanıyor. Bu ise güvenli kan bulmanın sevincini gölgeliyor elbette.

Uzmanlar yaşları 18 ve 65 arası olan sağlıklı her bireyin (50 kg üzerindeki) kan bağışlayabileceğini; ve bunu yılda 2 kez tekrarlayabileceğini belirtiyor. Kan bağışıyla hem canlara can katıyor hem de kendi kan hücrelerimizin yenilenmesini sağlıyoruz. Yani manevi tatminin, huzurun, ilerisi için güven duygusunun, psikolojik olarak rahatlamanın ötesinde; bedenimiz için de son derece faydalı.

Gönüllü kan bağışı yapmanın ve bu naif duyarlılığı başımıza gelmeden göstermenin huzuru hep bizimle olsun. Cana can katmanın tadıyla kucaklayalım hayatı, olmaz mı?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

                                             27.08.2013

Merak edenler için NOT:
Kan gruplarının dünya genelindeki dağılımı;
O Rh + her 100 kişiden 40′i; O Rh - her 100 kişiden 7′si.
A Rh + her 100 kişiden 34′u; A Rh - her 100 kişiden 6′sı.
B Rh + her 100 kişiden 8′i; B Rh - her 100 kişiden 1′i.
AB Rh + her 100 kişiden 3′ü; AB Rh - her 100 kişiden 1′i.

17 Eylül 2013 Salı

OKUMANIN KEYFİ BİR BAŞKA ( 2/2 )

Zaman denen o mücevhere yeterince değer vermediğimiz, yeri geldiğinde tabirimi maruz görün ne olur; çarçur ettiğimiz ortada. Bazen öyle gereksiz şeylere öyle çok zaman harcıyoruz ki… Ama iş okumaya gelince bir anda kendimizi kasıyor ve zamanımız olmadığı sözünün arkasına sığınıyoruz. Öyle değil mi? İşte bunları da aşmak adına eğer hızlı okuma tekniğini öğrenirsek ve alışkanlık haline getirebilirsek; en azından elimizdeki kısa zamanlarda dahi daha çok bilgiye erişmemiz, daha çok okumamız mümkün.

Bu amaçla yapılan çalışmalar ışığında önce Amerika ve İngiltere’de; çok uzun yıllar sonra da ülkemizde hızlı okuma kursları açıldı. Bu kurslara devam ederek okuma alışkanlıklarını geliştiren pek çok kişi oldu.   Ben şahsen katılmadım ama bulabildiğim bazı  metodlarını uygulamaya çalıştığımı ve yıllar içinde de uyum sağladığımı söyleyebilirim. 

Normalde çoğumuzun dakikada okuduğu kelime sayısı 150-200 arasındaymış. Eğer bu sayıyı 200-300 kelimeye kadar çıkarabilirsek hızlı okuyor sayılıyoruz. Uzmanlar böyle açıklıyor. Söz konusu tekniği hakkıyla yapanlarınsa bu sayıyı 500-600 ve hatta 1000 kelimenin üzerine çıkardıkları yine belirtilenler arasında. Düşünsenize bir dakikada tam 1000 kelime. İnanılmaz bir rakam ama bizlerde yavaş yavaş öğrenebiliriz, ne dersiniz? Hem her zaman dediğim gibi zoru başarmak ne kadar da güzeldir insanın kendisini iyi hissetmesi adına.

Pekiyi madem bu kadar hızlı okunabiliyor da bizler neden yavaş okuyoruz. Ve hatta yavaş okuduğumuz halde yeri gelip okuduklarımızdan hiçbir şey anlamıyoruz dersiniz? Hepsi  kötü alışkanlıklarımız yüzündenmiş. Bunlar neler mi? İşte örnekler. Gözlerimizin antremansız olması, anlayamama endişesiyle tekrarlar yapmamız, kelimeleri tek tek okumamız, gereksiz yere ayrıntılara dalmamız ve en önemlisi konsantre olmayışımız, bundan da kötüsü yavaş okursak daha iyi anlayacağımıza olan inancımız.

Ama hemen şimdi başladığımızı düşünürsek 10-15 gün gibi kısa sürede okuma sayımızı 150-200 kelime kadar artırmamız mümkünmüş. Bu harika değil mi?

Uzmanlar son yıllarda hızlı okuma tekniklerinin çeşitlerinden bahsediyorlar;

*Aktif Okuma Tekniği
*Esnek Okuma Tekniği
*Seçmeli Okuma Tekniği
*Göz Gezdirme Tekniği
*Tarama Tekniği
*Aranılan Bilgiyi Bulma Tekniği
*Kaymağını Alma Tekniği

Hangi tekniği kullanırsak kullanalım hepsi için emek ve özveriyle çalışmak esas elbette. Önemli olan kendimize ve o anda işimize yarar olanı seçip uygulamak. Ama genel hatlarıyla yapılacakları yine uzmanların açıklamalarıyla paylaşmak yerinde olur bence.

Etkili ve hızlı okuma yapabilmek için ;

*Kendi okumamız ile ilgili farkındalığımızı artırmak, sessiz okumaya alışmak.
*Okuma hızını ve kavramayı etkileyen kötü alışkanlıkları gidermek.
*Göz devinimlerimizi geliştirerek görsel algı kapasitemizi artırmak yani gözümüzü bir seferde 2-4 kelime okuyacak şekilde alıştırmak.
*Hem hızlı hem de daha etkili okumak için stratejilerimizi belirlemek.
*Sözcük dağarcığımızı, genel kültür düzeyimizi artırmak.
*Ayrıntıları ve boş sözleri atlayarak okumak; tekrarları bırakmak.

Ancak tüm bunları başarıyla uygulamak için;

İstekli ve ısrarcı olmak, bu işi ciddi ele almak, bol bol alıştırma yapmak yani kısacası başladığımız yolu güzel adımlarla geçebilmek için sabırla çalışmak gerekiyor. Uzmanlar böyle açıklıyorlar.

Ünlü Yunanlı filozof Epiktetos ‘’Yaşamındaki sınırlar yalnızca senin belirlediklerindir’’ der, o halde sınırlarımızı genişletmek için daha ne bekliyoruz? Karar verip uygulamaya koymak için en güzel zamanda değil miyiz?

Ben denemeye değer buluyorum ve inanıyorum ki sizler de benim gibi düşünüyorsunuz. Okumanın, öğrenmenin, çalışmanın yaşı zamanı olmaz. Ve başlamak için en uygun zamanı beklemek hiç olmaz. En iyi zaman şimdiki zamandır. Daha ne duruyorsunuz öyleyse… Alın elinize bir kitap ve okumanın keyfine varın. Bu keyfi yaşarken ise pratik yapıp her geçen gün biraz daha hızlı okumanın yollarını bulun.

‘’Nasıl okuyacağını bilen herkes kendini büyütme, içinde bulunduğu koşulları iyileştirme, hayatını doldurma, belirginleştirme ve ilginç hale getirme gücünü elinde tutar.’’ der ünlü İngiliz yazar Aldous Leonard Huxley. Ne kadar da özeti gibi oldu tüm yazımın öyle değil mi?

Kitapların o gizemli ve rengarenk dünyasında; okumanın hepimizi bulutların üzerine çıkaran naif keyfinde kalacağımız özel anlarımız bolca olsun diyorum ben son söz olarak. Ve her yeni bilgiyle ışıltımızın bir kat daha artmasını, gönül hanemizdeki zenginliğin paha biçilemeyecek ölçüde değer kazanmasını diliyorum.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.08.2013

Kaynaklar: http://hizli-okuma.cokbilgi.com, Rehber Öğretmen Murat Bayhan
     


OKUMANIN KEYFİ BİR BAŞKA ( 1/2 )

‘’Her yerde mutluluğu aradım, ama onu sadece küçük bir kitabı okuduğum küçük bir köşede buldum’’ diyen; Rönesans dönemi Alman yazarı Thomas A. Kempis gibiyim ben de. Her şey bir yana, kitap okumanın tadı öte yana.

Hangi yaşta olursanız olun, hangi kitabı okumayı tercih ederseniz edin bence okumak bir ayrıcalık. Okumayı sevmek, kitapların o büyülü dünyasında gezinmek bambaşka bir keyif. Her durum ve şart altında insanın ruhunu besleyen, yeri gelip yaralarını saran, yeri gelip kabuk tutmuş yaralarını kanatan ama; dünya görüşünü, bakış açısını zenginleştiren muhteşem bir güzellik.

Kitapsız bir dünya, okumadan geçirilmiş günler benim için en büyük kayıp. Bir iki satır dahi olsa okuyabilmek lazım. Beynimizin yeni bilgilerle şaşırmaya ihtiyacı var diye düşünüyorum ben. Çünkü her yeni bilgi size bir başka bilinmedik kapının yollarını açıyor düşünce anlamında. Geniş düşünürken, çok daha geniş düşünebilmenin naif yollarını. Zenginleşmenin en keyifli yolu bu değil mi sizce de? Gönül zenginliğinize de etkisi var, görüş zenginliğinize de, farkındalığınıza da Daha ne olsun? Okuyan, okuduğunu eleştirebilen, üzerinde düşünen bir insandan kimseye zarar gelmez. Satır aralarında tanımadığınız kişilerle buluşabilmek, aynı duygu harmanında kalkan buğdayları beraberce görebilmek ne güzeldir; bir düşünsenize.

Kitap okumayı çok seven, eline aldığı her kitapla bambaşka güzelliklere yelken açtığına inanan birisi olarak da; okuma keyfimizi biraz daha keyifli hale getirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hızlı okumak, zaman içinde emek harcanarak  geliştirilebilen bir beceri.

O halde gelin şimdi okumayı daha zevkli, daha hızlı hale getirmenin yollarına bakalım. Zaman elimizdeki en değerli hazineyken ve okumayı bu denli severken hızlı okumak, bence denizde sörf yapmak kadar keyifli olacak; ne dersiniz?

Okuduğumuz zaman bir yandan da düşünmeye de başlarız. Yazarın ne demek istediğini, neyi nasıl vurguladığını, nedenlerini. Elbette düşüncesine katıldığımız ya da katılmadığımız noktalar olacak. Herkesle her şeyde aynı düşünmemiz zaten mümkün değil ki. Burada önemli olan bize sağladığı bakış açısı ve farkındalık. Eğer bir roman bir öyküyse okuduğumuz; yazarın hayal dünyasındaki kişilerle kol kola girer dünyaya bir de onların gözüyle bakmanın tadına varırız. Hatta yeri gelir öyle etkilenir, öyle sahipleniriz ki… okuduğumuz kitabın son sayfalarına doğru içimize dolan hüzne şaşırıp kalırız.  Eğer bilgiler içeriyorsa, yöntemlerden bahsediyorsa; uygulamaya çalışırız kendimizce. Aklımıza yattığı yönleriyle. İçimize sinmediyse daha detaylı araştırırız belki ve hepsi bize fark etmeden öyle güzel zenginlikler katar ki… bakış açımız kocaman olur zaman içinde.

Yaşamdaki kalite kadar okumada da seçicilik ve kalite elbette çok önemli. Beynimizi gereksiz bilgilerle doldurmamak adına. Öyle hızlı bir bilgi devinimi var ki… ve bir o kadar da çok yanlış ve gereksiz bilgi. Araştırmayı her daim ön planda tutarak, yazılanların doğruluğunu yanlışlığını süzgeçten geçirerek okumak ve öğrenmek gerek. 

Sürekli öğrenen, kendini geliştirmeyi bir yaşam felsefesi haline getiren insanlardan oluşan toplumlar her zaman bir adım önde giderler. Bizlerin böyle bir toplumu oluşturmaması içinse hiçbir eksiğimiz yok. Yeter ki azimle, istekle öğrenme hevesimizi hep canlı tutalım. Kısa zamanda, daha çok okumanın yollarını bilmek, okumayı kaliteli ve zevkli hale getirmek bu anlamda çok önemli.

İşte karşımızda bu amaçla kullanılan ve gözün görme yeteneğini geliştirmeye yardımcı olmak amacıyla geliştirilen “Tachistoscope”. İkinci Dünya savaşında pilotları hızlı görmeye alıştırıcı çalışmalar yaptırmak amacıyla bulunan bir alet. Sonradan eğitimcilerin yeni keşiflerine zemin hazırlamış. Hızlı okuma çalışmalarında ve disleksi, yani kelime körlüğü olan hasta çocukların eğitimlerinde kullanılmış. (Disleksi; sebebi bilinmeyen ve bazen okul çağına kadar gizli kalabilen bu hastalık; dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren bir öğrenme bozukluğu şeklinde tarif ediliyor uzmanlar tarafından.)

Aletin çalışma prensibi son derece basit. Üzerindeki ayarlarla saniyenin 1/25, 1/50, 1/100 gibi hızlarda açılıp kapanan penceresinden görülen sözcükler. Okuyucunun görme alanını genişletme çalışmalarında yarar sağladığını belirtiyor uzmanlar ki günümüzde bilgisayarlarda bu işlevi fazlasıyla görüyor. Gördüğünü algılama, belleğe kaydetme, o anda manasını düşünme bir anda sizi inanılmaz disipline ediyor ve belki de siz farkına dahi varmıyorsunuz.

Hiç düşündünüz mü bilemiyorum ama; edindiğimiz bilgilerin en az yüzde seksenini okuyarak elde ettiğimizi belirtiyor uzmanlar. Yapılan araştırmalar bunu göstermiş. Ne kadar büyük bir oran. O halde daha çok bilgi edinmek için daha çok okumak gerekiyor. Ama nasıl?  (devamı 2/2 ‘de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.08.2013


13 Eylül 2013 Cuma

HAYATA NAİF DOKUNABİLİR MİSİN?

Hayatın içinde yaşarken, değerken bir şekilde birilerine ya da bir şeye naif dokunabilir misin? Yaşamın o en dar dönemeçlerinde, o en derin ve ıssız kuytularında bile sevgiyle tebessümle ‘iyi ki yaşıyorum’ diyebilir misin? Doğanın cömertçe sunduklarına teşekkür edecek kadar geniş yürekli misin? Yoksa sadece ‘bana’; sadece ‘ben mi’ diyorsun? Doğa, canlılar, hayatı paylaştığın diğer insanlar umurunda bile değil mi?

Oysa ki hayata, doğaya, insanlara, tüm canlılara ve hatta ölüme karşı naif bir duruş sergilemek aslında en kolayı. Çoğumuz ise nedense bir türlü yapamıyoruz. İş söze geldiğinde demediğimizi bırakmıyoruz ama; uygulama safhasında hepimiz sınıfta kalıyoruz. Gelin görün ki bu durum bazıları için hiç de zor değil. Hepimizin özlemini duyduğu bu naif yaşam şeklini bizlere gösteren harika bir video izledim geçenlerde. Ve içimden hemen yazıya dökmek, sizlerle de paylaşmak geçti. Her bir kareden alacağımız o kadar çok ders var ki…

Şimdi sizleri Japonya’da minicik bir köye götüreceğim. Bu köyün ismi yok. Ancak nehirler üzerine kurulan su değirmenleri köyle öyle bütünleşmiş ki; bazıları tarafından haklı olarak ‘Su Değirmenleri Köyü’ olarak tanımlanmış. Tamamen doğal ortamın içinde kendi halinde, son derece mütevazi bir köy. Minicik. Yaşayanların sayısı da oldukça az. Bu köyde elektrik yok. En büyük lüksü yemyeşil bir ormanın içinde, bir çok nehre sahip olması. Bunun değerini fark eden köylülerin kendi elleriyle yaptıkları çok sayıdaki su değirmeni ise; ormanın doğal orkestrasına keyifle eşlik eder gibi. Çevrede duyulan sadece sessizlik. Ve o sessizliğin içindeki kuş cıvıltıları ile su değirmenlerinin aheste aheste dönerken çıkardığı su sesi. Tek kelime ile MUHTEŞEM. Her taraf yemyeşil ve aralarda size göz kırpan rengarenk çiçekler.

İşte böylesi güzel bir tabloya birden sırt çantalı genç bir adam giriyor. Belli ki köyün yabancısı. Etrafına biraz şaşkın, biraz da hayran gözlerle bakıyor. Genç adam gözünün görebildiği her noktada karşısına çıkan su değirmenlerini incelerken; arkasında duyduğu neşeli çocuk sesleriyle bakışlarını o yöne kaydırıyor. Çocukların nehrin üzerindeki bir köprüden geçmeden; yerden nazikçe birer çiçek kopartarak, hemen köprünün bitimindeki büyükçe bir taşın üzerine koyduklarını görüyor. Bu duruma bir anlam veremiyor. Güle oynaya yollarına devam eden çocukların arkasından bir süre bakakalıyor.

Derken, hemen ileride başında genişçe şapkası ile yaşlı bir adama rastlıyor. Su değirmeninin tekerlek kasnağını yapmaya kendini kaptırmış adam. Sessiz, sakin huzurla çalışıyor. İşine öyle odaklanmış ki, genç gezgincinin seslenmesini duymuyor bile. Meraklı genç adam; bu köy, gördükleri ve belki de göremedikleri nedeniyle heyecanla yaşlı adama birbiri ardına pek çok soru soruyor. Bir yandan işine devam eden yaşlı adam hepsini cevaplıyor. Ancak söylediği her söz, hepimize adeta hayat dersi verecek nitelikte.

Sonunda tüm köy halkının burada yaşamadığını; köyde elektriğin olmadığını, çünkü elektriğe aslında ihtiyaç duymadıklarını; insanların rahata çok çabuk alıştıklarını, rahatın daha iyi olduğunu sandıklarını; ama gerçekten iyi olan şeyleri sokağa attıklarını; ışık olarak yağ lambaları ve mumun yeterli olduğunu; gecelerin karanlıkta olması gerektiğini, gündüz kadar aydınlığın gereksiz olduğunu; yıldızların bu sayede daha iyi görülebildiğini; ekinleri için traktör yerine inek ve at kullandıklarını; yakıt olarak sadece kendi kendine düşen odunları ve tezek kullandıklarını bir çırpıda söylüyor.

Her bir cevap genç adamı hem şaşırtıyor, hem de tebessüm ettiriyor. Ancak yaşlı adamın bilge sözleri bunlarla kısıtlı kalmıyor ve hayat görüşünü anlatmaya devam ediyor. İşte onun ağzından hayata ve belki de bizim hiç önemsemediğimiz doğaya bakış;

‘’İnsanların eskiden yaşadıkları gibi yaşamaya çalışıyoruz. Bizim doğal hayat tarzımız bu. Bugünkü insanlar doğanın bir parçası olduklarını unuttular. Ve hepimizin bağımlı olduğu DOĞAYI yok ediyorlar. Her zaman iyi bir şey yapabileceklerini sanıyorlar, özellikle bilim adamları. Akıllı olabilirler. Ama çoğu doğanın kalbini anlayamıyor. Sonuçta sadece insanları mutsuz eden şeyler icat ediyorlar. Yine de icatlarıyla gururlanıyorlar. Daha kötüsü birçok insan da onlara mucizelermiş gibi bakıyor. Onlara adeta tapıyor. Bilmiyorlar ama doğayı yok ediyorlar. Kendilerinin de yok olacağını göremiyorlar. İnsanoğlu için en önemli şey, temiz hava ve temiz su. Bunları üreten ağaçlar ve çimenler. Her şey kirleniyor. Sonsuz dek. Üstelik kirli hava, kirli su insanların kalbini de kirletiyor.’’

Dersini fazlasıyla alan genç adam; bu arada sabah köprü yanında rastladığı çocukların neden büyük bir taşa çiçek koyduklarını sormayı ihmal etmiyor. Sonuçta, uzun yıllar önce o köprüden geçerken ölen hasta bir adamın anısına saygı amaçlı olduğunu öğreniyor. Zamanla bir adet halini aldığını ve tüm köy halkı tarafından da uygulandığını.

Tam bu sırada uzaklardan bir müzik sesi duyuluyor. Genç adam köyün bir kutlamaya hazırlanıp hazırlanmadığını soruyor. Aldığı cevap karşısında ise şaşkınlığı daha da artıyor. Çünkü bu seslerin ve kutlamanın mutlu bir cenaze töreni için olduğunu öğreniyor. İyice afallayan genç adam bir cenazenin nasıl olup da mutlu olabileceğini sorduğunda; ‘’Çok çalışıp, uzun yaşamak ve sonunda teşekkür edilmek ‘’ cevabını alıyor. Yaşlı adam biraz daha açıklama ihtiyacı hissettiğinden olsa gerek sözlerine devam ediyor. Köyde bir tapınak ya da rahiplerinin olmadığını, bu yüzden  bu işi köylülerin beraberce yaptığını anlatıyor. Genç adam ve çocukların ölmesinden hoşlanmadıklarını, böyle kayıpları kutlamanın zor olduğunu; ancak köy halkının doğal yaşamını sürdüğünü ve hep çok ileri yaşlarda hayata veda ettiklerini belirtiyor. Ve ekliyor ‘’ Bugünkü cenaze tam 99 yaşındaki bir kadına ait.’’

Genç adamdan izin isteyen yaşlı bilge işini bırakarak yerinden kalkıyor. Üzerine kırmızı tören giysisini geçirip, eline de çanını alıyor. Bu arada genç adama kısık bir sesle 
‘’Gerçeği söylemek gerekirse o kadın benim ilk aşkımdı. Ama kalbimi kırdı. Başka birisi için beni bıraktı.’’ diyerek biraz mahcup bir edayla fısıldıyor. Hala ilk aşkını unutamayan adam yaklaşan kalabalığa doğru ilerlemeye başlıyor.  Son soruya ise ‘’yaşım tam 103 yani yaşamayı bırakmak için iyi bir yaş. Bazıları hayatın zor olduğunu söylüyor. Bu sadece laf. Aslında hayatta olmak güzel. HEYECAN VERİCİ.’’ diyerek gülümseyen bir yüzle tören alayına katılıyor.

Önde çocuklar sağa sola çiçekler serperken, hemen arkalarında çalgıcılar ve başlarında süslü şapkalarıyla tüm köy halkı dans ede ede, çoşkulu bir kutlama yaparcasına; aralarına aldıkları cenazeyi tepeye doğru taşıyorlar.
Genç adam duydukları ve gördükleri karşısında şaşkın, hayran bakakalıyor. Son olarak köprüden geçerken tüm köy halkının adetine uyuyor, bir çiçek kopartıp taşın üzerine saygıyla bırakıyor ve o doğa dostu köyden ayrılıyor.

İşte hayata ve hayatta olmayanlara gönül gözüyle nasıl bakılabildiğinin en güzel örneği… İşte doğaya saygının insan ruhuna kazandırdıkları… İşte hayatı tertemiz yaşamayı ilke edinenlerin HAYATA NAİF DOKUNUŞLARI.

Azla yetinmenin, elindekilere şükrederek kıymet bilmenin, saygıyla sevgiyle yaşamanın güzelliği. Hangimiz böylesi bir ortamı arzu etmiyoruz ki? Ama istemek başka, buna erişmenin kolay yolları varken görmezden gelip, yok saymak ve hatta yok etmek için inatla direnmek başka. Sonrasında ‘geleceğimiz tehlike altında’ demek bir işe yaramıyor maalesef. Duyarlı olabilmek, FARKINDALIĞIMIZ AÇIK olarak etrafımızdaki her şeye, her canlıya, hayata ve ölüme saygı ve sevgi bakabilmek; aşkı yüreklerimizde her daim yaşatmak gerekiyor. Vakit henüz çok geç değilken, durup kendimize bir çeki düzen vermenin tam zamanı. Öyle değil mi?

Gelin son sözleri ünlü Alman düşünür ve yazar Eckhart Tolle ile yapalım; ‘’Doğa sizi dinginliğe eriştirebilir. Bu onun size armağanıdır. Doğayı dinginlik alanında algıladığınızda ve onunla o alanda birleştiğinizde farkındalığınız o alana nüfuz eder. Bu sizin doğaya armağanınızdır.’’ Verdiği albenili armağanlar karşısında bizlerin doğaya verebileceği bu armağan çok mu sizce?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.09.2013

NOT: Beni bu  anlamlı videodan haberdar eden Sn. Mehmet Şen’e teşekkürlerimle. İzlemek isteyenler için videonun linki: http://www.facebook.videoindir.me/yume-dusler-su-degirmenlerinin-koyu-akira-kurosawa.html

8 Eylül 2013 Pazar

HANYA – GONYA - KONYA

Bazen birilerini uyarmak, bir işin gerçek yönünü anlayarak aklını başına getirmek adına kullandığımız bir cümle vardır hani; çok eskilerden süzülüp bizlere kadar gelen; ‘’Hanya’yı Konya’yı görürsün, anlarsın’’ şeklinde.

Konya’dan dolayı Hanya’nın da bizim ülkemiz sınırları içinde olduğunu düşünen pek çok kişi olduğuna eminim. İlk duyduğumda ben de şaşırdığı itiraf etmeliyim. Çünkü Konya Anadolu'muzun tam ortasındayken, Hanya’nın da ona yakın bir yerler olduğunu düşünüyor insan elinde olmadan. Ama Hanya, Girit adasında. Birbirlerinden o kadar uzak yerler ki… nasıl bir araya getirilmiş diye düşünüp biraz araştırınca anlaşılıyor tüm gerçekler. Yıllar içinde bu sözü kullanırken, Hanya’ya sadık kalmışız ama; yakınlarındaki Gonya’yı kendimizden bir şehir yapmışız da fark edememişiz. İşte Girit’ten Anadolu'muza uzanan  yolda şekillenen sözler ve bu sözle ilgili rivayetler. Elbette hem Girit adasına hem de tarihine yapacağımız mini bir yolculukla.

Girit, Ege Denizinin en büyük adası.  Dünya denizlerine açılan kritik konumu itibarı ile  Ege Denizi ve Akdeniz’i ayıran hattın üzerinde adeta kilit durumunda.  Hal böyle olunca Akdeniz hâkimiyetini tamamen ele geçirmek isteyen ülkeler tarafından her daim çekiciliğini korumuş. Bunu adanın kısa tarihi geçmişine bakınca öyle iyi anlıyor ki insan. Savaşlar, kanlı çarpışmalar, yitip giden değerlerin üzerine kurulan yepyeni kültürler… Egemenliğini hissettiren her devletin ada üzerinde bıraktığı tarihsel doku ise tam bir mozaik görünümünde.

Bakın tarih sayfaları nasıl aralanıyor bu ada için?

*Efsanevi Minos uygarlığının merkezi ……..milattan önceki yıllar

*Roma ve Doğu Roma İmparatorluğu….ilk sahiplenme göstergesi

*Araplar….. 830-963 yılları arasında 133 sene

*Doğu Roma İmparatorluğu….963-1204 yılları arasında 141 sene

*Venedikliler…. 1204-1645 yılları arasında  441 sene

*Osmanlılar…...1645-1912 yılları arasında 243 sene
                         ( 1645-1669 fethin tamamlanma süresi 24 sene )

*Yunanlılar…. Balkan Savaşı sonrası 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile

*Mübadele dönemi…..1923-1924 ve 1930 yılları (karşılıklı zorunlu göçlerin olduğu dönem)

Tarihi yapısını ve bugünkü turist akınını tüm bu medeniyetlere borçlu olduğu bir gerçek elbette. Çünkü her gelen devlet; kaldığı uzun yıllar içinde adanın rengine bir başka renk katmış, geçmiş dokusunu adeta milim milim işlemiş.
İsterseniz şimdi gelelim yazımıza sebep olan söze ve anlamı ile ilgili rivayetlere.

Osmanlılar Girit adasını fethederken, batı yönünden yani Hanya tarafından giriyorlar. Bu bölge içinde ilk karşılarına çıkan yerin ismi ise ‘gönye-köşe’ anlamına gelen Gonya. Hanya’dan sadece 15-20 dakika uzaklıkta. Manastırı ile ünlü Gonya’dan geçmeden Hanya’ya ulaşmak mümkün değil. Her iki bölgede de büyük katliamların yaşandığı tarih sayfalarında yer ana bilgilerden.

Bu bilgiler ışığında üç rivayet var "Gonya'yı Hanya'yı görürsün" deyişinin çıkışını açıklayan. Bir inanışa göre; batı kesiminden Hanya’ya varmak için önce Gonya’nın görülüp, oradan geçilmesi üzerine. İkinci rivayete inanlar; yaşanan katliamlar arasında kaybolup gitmek anlamına gelebileceği üzerinde duruyor. Üçüncü inanışta ise uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde kalan adadaki Hanya’ya gönderilmenin o dönemlerde sürgün anlamına geldiği üzerine. Hangisinin doğruluk payı daha ağır basıyor sizler için bilemem ama; sonuçta yıllar içinde söylene söylene Gonya bir şekilde Konya oluyor.

Elbette öğrenmenin yaşı yok. Her yeni bilgi o anda gereksiz gibi gelse de, bilgi dağarcığımızın renkli kütüphanesindeki bilgileri daha da renklendiriyor bana göre. Bu anlamda yeni şeyler öğrenmeyi ve paylaşmayı seviyorum. Hanya’dan girip Gonya üzerinden Konya’ya uzandığımız bu yazımda mini bir ada turu yapmadan olmaz diye düşünüyorum ben, siz ne dersiniz? Yolculuğumuz keyifli olacak, inanın bana. Özellikle bu adayla ilgili öykümüz gözyaşlarını çağırır cinsten.

Yunanistan'ın en güneyde yer alan ve en büyük adası olan Girit’in dört bölümünden bir tanesi Hanya. Ve Girit adasının  ikinci büyük şehri. Sakin ve pırıl pırıl denizi ile bir sahil kenti. Osmanlılar tarafından yapılan sıra sıra taştan hanları ise ismiyle tam bir uyum içinde. Çünkü Hanya Rumca’da ‘hanlar’ demek. Venedik hakimiyetinin de efil efil hissedildiği bu güzel bölge; Venedikliler zamanından kalma kale duvarları, deniz feneri ve Venedik tarzı evlerle süslenmiş adeta. Görenler böyle anlatıyor. Tipik bir İtalyan adasını andıran Hanya’ya ‘Küçük Venedik’ ya da ‘adanın elması’ isimleri takılmış.

Merdivenli daracık ara sokakları, suların üstünde yan yana sıralanan Venedik evleri, kafe ve restoranları ile şirin bir belde. Günümüze değin gelebilen eserleri ile tarihin sayfalarını tek tek gezmek mümkün adeta. Bir yanda Küçük Hasan Paşa Camisi, diğer yanda Türk hamamları, ötesinde folklor müzesi ve hemen yanındaki Sinagog ile karma kültürün renklerini sergiliyor. Dile kolay Arapların, Bizanslıların, Venediklilerin ve ardından Osmanlıların yönetiminden geçmiş tarihin o puslu yıllarında. Üstelik  yaşayanların anlattıkları ve tarihten edinilen bilgilerle anlaşılıyor ki; bu minicik belde de maalesef savaşlardan ve ızdırap dolu yaşanmışlıklardan nasibini fazlasıyla almış.

En son mübadele yıllarında ise pek çok kişi evini, toprağını ve hatta sevdiklerini terk edip hiç bilmediği yerlere gönderilirken; kendi evini, toprağını onlarla aynı kaderi paylaşanlara terk etmiş. Hüzün dolu öyküler ise hasret dolu hayatlarla can bulmuş yıllar içinde.

İşte bunlardan bir tanesi de ‘Giritli Mustafa’ isimli roman. Yazar Ertuğrul Erol Ergir’in kalemiyle can bulan öykü; 1924 yıllarındaki mübadelenin acı tatlı yönlerini bizlerle buluşturuyor. Gerçek bir yaşanmışlık hikayesi. Babasının bir Giritli kızla yaşadığı aşkı kitabına ana tema yapmış yazarımız.  “Sen de benden selam söyle Hanya’ya ‘’ derken, mübadelenin Anadolu kesimindekiler için neler ifade ettiğini gözler önüne sermiş. Kendi ailesinin Girit’ten İzmir’e göç edişinin öyküsünü anlatırken, babasının yarım kalmış aşkını da işlemiş. Okuyanları hüzne boğan kırık bir aşk hikayesi Giritli Mustafa’nın, Eleni ile yaşadıkları ve belki de yaşayamadıkları.


İşte iç içe geçmiş kültürlerin, savaşın o acımasız nefesi ile yok olan canların, o dönemlerde verilen tüm kararların, yitip giden sevdaların, çekilen bolca hasretin sesiyle yankılanan bir ada karşımızdaki. Yaşanmış olan tüm hayatlara, çekilen sıkıntılara, sevdalara, hasretlere, aşk dolu gözlerden süzülen gözyaşlarına selam olsun diyorum ben de. Tebessümlerin hep buruk kaldığı o zor yıllarda yaşananlar bir daha tekrarlanmasın diyelim en iyisi. Ve ekleyelim; sevdalar, aşklar hak ettiği yerde gönüllerde kalsın sımsıcak.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ


11.08.2013
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...