25 Mayıs 2014 Pazar

KONFORUM MÜSAİT DEĞİL(2/2)

Sınırlar.

Sınırlarımız.

Varsa farkında olalım yeniden. Baskılar, zorlamalar nedeniyle aşılıp aşılmadığına bakalım.  Darbe aldığı yerleri SEVGİMİZLE onaralım.

Hala yoksa, mutlaka koyalım kendi özgür irademizle.

Peki sınırlar neden bu kadar önemli?

Uzmanlar sınırlarımızın; iyilikleri içeride, kötülükleri dışarıda tutmamıza yardımcı olduğunu belirtiyor. İyileri geçirecek kadar SAYDAM, tehlikeleri ve baskıları uzak tutacak kadar SAĞLAM olmasının üzerinde de ısrarla duruyor. Üstelik ‘hayır’ diyememenin aslında bir hastalık olduğunda hemfikirler.

Eğer daha mutlu ve özgür olmak istiyor; kendi hayallerimizin de peşinden koşmayı gönlümüzden geçiriyorsak bir şekilde bunu öğrenmeliyiz. Kaçış yok.

Kimseleri kırmayayım incitmeyeyim derken o inci misali kalbimizin sırları dökülmesin ne olur.

Herkesi düşünmek, duyarlı olmak çok güzel elbette.

Geniş bir açıdan bakmak, empatiyle yaklaşmak da.

Ama fazlası sınırlarımız için zararlı.  

Karşımızdaki insanların gerçekten iyi niyetli olup olmadıklarını anlamak kolay mı? Hele hele bu zamanda. Sanallık almış yürümüşken. Niyetlerin gerçekten kötü olduğunu anladığımız noktada iş işten geçmiş olmasın. O nedenle iç sesimize kulak vermek; ‘dur, sınır çizgimi zorluyorsun’ dediği ANların farkında olmak gerek. Bu durum kendi duygu ve düşüncelerimiz için de geçerli.

Evet herhangi bir isteği ret ederken risk alıyoruz belki de. Ama herkesin aynı şekilde memnun olması mümkün değil. Başkaları için kendimizi değişmeye zorlamak yerine, sınırlarımızla hareket etmek en güzeli.

Bu önemli konuyu çocuklarımıza da öğretmemiz gerekiyor aslında. Karşılaştıkları kişi ve olayların; iyi mi kötü mü olduğunu ayırt edemeyecek kadar saf ve temiz onlar.

Anne baba olarak bunu dikkate aldığımızı söylemek biraz fazla iyimserlik olur. Siz ne düşünüyorsunuz bilemiyorum ama; bizler ne onların ‘hayır’ demesine izin verdik. Ne de onlara karşı ‘hayır’ diyebildik.

Sevgimize sığındık.

Duygularımıza söz geçiremedik.

Ama aslında iyilik yapmadık. İlerde bizler gibi zorlanacaklar onlar da. Oysa ki nerede ‘hayır’ diyebileceklerini bilerek yetişmeleri öyle mühim ki. Elbette bu sadece sözlerle de olmuyor. Unutmayalım ki rol modelleri bizleriz.

Diyelim ki; karşımıza bir istek çıktı ve biz ret edemiyoruz. Zorlanıyoruz. Sonunda da sınır çizgimizi aştığını bildiğimiz halde kabulleniyoruz. Kabul ettiğimiz isteğin ölçüsüne göre; hiç yara almadan kurtulabiliriz. Boşa harcadığımız zamanımız olur en fazla. Ya da tam tersi tüm hayatımız tam bir kabusa dönüşür. Yani durum gerçekten çok ciddi olabilir.

O nedenle gelin; uzman önerileriyle bir isteği ret edebilmenin ilk adımlarına bakalım.
*Dinlemesini bilmek. Karşımızdakine önemli olduğunu hissettirmek.
*Her ne olursa olsun hep net ve açık olmak.
*Naiflikten uzaklaşmamak.
*Eğer mümkünse düşünmek için zaman yaratmak.
*Beden dilimizi devreye sokmak.
*Gün içinde kaç kişiye evet ya da hayır dediğimize dikkat etmek; bu arada iç sesimizden uzak kalmamak. 
*Açıklamalarımızı kısa tutmak.
*Başka önerilerde bulunmak.

Şimdi sıra ikinci adımda.  Artık ‘hayır’ demeyi ‘konforum müsait değil’ diyebilmeyi günlük yaşantımıza sokmamız gerekiyor. Nasıl mı? İşte yolları;
*Cümlemizin başına hayır kelimesini yerleştirmek ve sevecen bir üslupla devamını getirmek.
*Kendimize bir ‘hayır deme’ günü belirlemek. Ona sadık kalmak.
*Kendimizi motive etmek.
*Başlangıçta kendimizi kötü hissetsek de devamda kararlı olmak.
*Zaman zaman bunu tekrarlamak. Ta ki alışana değin.

Yazımın sonunda; zihin ve beden tıbbının dünyadaki en tanınmış ve en büyük liderlerinden birisi olan, Hint asıllı Dr. Deepak Chopra’ya yer vermek en güzeli.

‘’Her şeyi kontrol etmeye ve yönetmeye çalışmaktan vazgeçin. Sürekli “alarmda”; olmanız gerektiğini söyleyen iç sesinize kulak vermeyin. Yeni yollar denemesi için ruhunuza izin verin. Bir şey için elinizden geleni yaptıktan sonrasını dert edinmeyin. Fırsatların karşınıza kendiliğinden çıkmasına izin verin. Kendinize günlük hedefler çizin. Kendinizi huzursuz hissettiğinizde içinizdeki barışın merkezine gidin. Sinirlenmenin boşa giden enerjiden başka bir şey olmadığını unutmayın. Tek bir doğru yoktur. Olayları algılama şeklinizi değiştirin. Kendinizi başkalarının yerine koyun. Böylece daha zor incinir ve incitirsiniz.’’

Daha az incinmek, hayatın renklerini kaçırmadan güzellikleri kucaklamak için; sadece okuyup geçmek olmaz.

Birebir uygulamak adına; bu öğrenilebilen ve öğretilebilen sosyal beceriyi kullanma zamanıdır şimdi. Yaşantımıza yer yer gri bulutları sokan bu davranış bozukluğundan kurtulalım tez elden. Kendi hayatımıza, zamanımıza saygıyla ve sevgiyle yaklaşırken sınırlarımız hep saydam ve bir o kadar da sağlam olsun. Şimdi ‘konforum müsait değil’ diyerek kaçma zamanımız olsun mu?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

01.05.2014



KONFORUM MÜSAİT DEĞİL(1/2)

Çok değer verdiğim bir arkadaşımdan ilk kez duyduğumda ‘nasıl yani?’ dedim.

‘’Konforum müsait değil.’’

Daha önce duymamış; üzerinde düşünmemiştim.  Çok sevdiğimi itiraf etmeliyim.

Genelde kullanmaya alışkın olduğumuz ‘Hayır’  sözcüğü yerine geçen güzel bir tanımlama bence. Daha naif. Daha kalpten.

Kırmadan, incitmeden o istek her neyse; ona hazır olmadığınızı belirtiyorsunuz. Sonraya erteliyorsunuz bir anlamda. Bir yandan da kibarlığınızı koruyorsunuz. Kırmamaya özen gösterdiğinizi hissettiriyorsunuz.

Şöyle bir düşünelim mi? Pek çoğumuz yaşamın getirdiklerine boyun eğip hep ‘evet’ diyoruz. Öyle değil mi?

İçimizdeki ses bağırıyor halbuki yüksek tonlarda ‘HAYIR- HAYIR’ diye. Ama nedense ağzımızdan tam tersine ‘evet’ çıkıyor. Zorlanıyoruz çünkü. Bizden istenen herhangi bir istek için net tavrımızı ortaya koyamıyoruz. Neden peki?

Yanlış anlaşılmaktan korktuğumuz için mi?
Arkadaşlığımızı ya da dostluğumuzu kaybedeceğimiz için mi?
Ayıp olur diye mi?
Çevremizdekilerin bakış açıları ya da sevgileri değişir korkusu mu?
Vicdani rahatsızlığımız mı?
Yoksa bencillik ettiğimizi düşünüp, kendimizi suçlu hissederiz  endişesi mi?

Hepsinden bir parça var belki de içinde. Hadi itiraf edelim kendimize. Kaç yaşına gelirsek gelelim bu değişmiyor. Üstelik yıllar geçtikçe ‘hayır’ demek daha da zorlaşıyor.
Oysa ki bu naif ret cümlesini rahatça kullanabiliriz diye düşünüyorum ben.

Diyelim ki bizden bir şey istendi. Ve biz o an için müsait değiliz. Şartlar uygun değil. Ya da içimizden gerçekten yapmak gelmiyor. O günkü enerjimiz buna uygun değil belki de.

İşte tam bu noktada hemen ‘konforum müsait değil’ diyebiliriz. ‘Hayır’ demekten daha kolay değil mi sizce de?

Peki karşımızdaki kırılır mı? Direkt olarak ‘hayır’ demediğimiz için bence kırılmaz. Ve bizi gerçekten tanıyorsa; içtenliğimize de inanacaktır. Bilecektir ki; zamanı gelince yani bizim konforumuz müsait olduğunda isteği her neyse gerçekleşecek.

Yaşam bizim yaşamımız.

Zaman ise en kıymetli, geri döndürülemez tek hazinemiz.

Hepimiz zamanımızı kendi istediğimiz biçimde ve daha verimli olarak kullanmayı istiyoruz. Karşımızdakiler sınır çizgimizi anlasın, özenle yaklaşsın diye bekliyoruz. Ama ilk adım bizden gelmeli. Kendimize olan güveni taze tutmak adına, duvarlarımız varsa fark etmek ve savaşmak asıl olan.  

‘’Dışardaki duvarları yıkmak kolaydır. Zor olan içimizdeki duvarları yıkmaktır.’’ diyor ünlü düşünür Bernard Show.

Haksız mı dersiniz? Bence değil.

O halde gelin, içimizdeki o kalın tuğla duvarına iç sesimiz ve kararlılığımızla bir darbe atalım. Tek bir tuğlanın düşmesi işimizi öyle kolaylaştıracak ki. Yani bir kez bunu becerebilirsek, hiç de korktuğumuz gibi olmadığını göreceğiz. Sonra tuğlalar yavaş yavaş kendiliğinden yerle yeksan olacak. İşte bir duvardan daha kurtulduk demenin hazzına varmak varken; beklemek niye?

‘’Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez.’’ diye boşuna dememiş Montaigne.

Hedefimiz belli bu yazı itibarıyla.

Yaşantımıza kimsenin müdahale etmesine izin vermeden, özgürce hedeflerimize odaklanmak. Aşırı yüklenmek yerine; zamanı gelince kibarca ‘konforum müsait değil’ ya da ‘hayır’ demek.

Hayat sahnesindeki rolümüz belirli sorumlulukları, görevleri içeriyor elbette. Zamanla bunlar değişiyor, hatta artıyor. Ancak hepimiz hem mükemmelin peşinde koşup, hem de tüm görevlerimizi eksiksiz yapmaya çalışırken; bazen sınırlarımızı aştığımızı FARK EDEMİYORUZ.

Şöyle bir düşünün kendi kendinize yalnız kaldığınızda. Neler yüklendik, neler sırtlandık? İş hayatımızda, ailemizde  ya da  sosyal yaşantımızda. Takdir aldıkça bilendik belki de.

Ve işte en tehlikeli noktadayız.

Hayır’dan giderek uzaklaşırken; sınırlarımız yok oldu. Omuzlarımız o yüklerin altında ezildi. Ruhumuz daraldı. Yine de ses çıkarmadık. Çıkaramadık. Öyle değil mi?

Sonuç?

Yorgun bir beden ve ruh.

Artan stres. Enerji yoksunluğu. Hayattan zevk alamama halleri. Bir süre sonra kendimize ve etrafımızdakilere hayatı zindan etmeye başlayacağımızın minik sinyalleri hepsi.

Oysa ki sınırlarımızı baştan belirleseydik; yeri geldiğinde ‘konforum müsait değil ya da hayır’ diyebilseydik her şey farklı olacaktı. Öyle değil mi? (devamı 2/2 ‘ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

01.05.2014

19 Mayıs 2014 Pazartesi

'MERHABA' hiç bu kadar anlamlı olmamıştı...

Oldum olası sevmişimdir ‘Merhaba’ kelimesini.

Gerçek anlamını bilmeden önce başladı benim bu kelimeyi sıkça kullanışım. Bir topluluğa girdiğimde, birisiyle karşılaşınca ağzımdan çıkıveren ilk sözcük.

Bana hep daha sıcak, daha sevgi dolu geldi; diğer selamlaşma sözcüklerinden. Anlamını öğrendiğimde de yanılmadığımı anladım.

Evet üzerinde çok yazıldı. Çok konuşuldu. Ama bu güzel kelimenin hayatımızda böyle yer etmesine neden olan kişiyi öğrendiğimde; es geçemedim, paylaşmak istedim.

Atamızın armağanları, bizlere kazandırdıkları o kadar çok ki. Hangi birini dile getirsek, diğeri alınır misali hepsi bizim hayatımıza bir şekilde nakşedildi.

Memleket, millet ve bayrak sevgisini ondan öğrendik. İnsanlarla tanışırken ya da selamlaşırken kullandığımız bu harika ‘Merhaba’ kelimesi gibi.

Şimdi bir kat daha çok seviyorum bu sözcüğü.

Kaynaklar Farsça kökenli olduğunu söylese de, bir kesim Arapça olduğunu savunuyor. Farsça anlamı ‘’Benden size zarar gelmez.” demek. Ne güzel bir açıklama öyle değil mi? Kendinizi ve niyetinizi bundan daha net ve kısa daha başka nasıl anlatırsınız ki?

Arapça’ya baktığımızda ise ‘’merhaben’’ sözcüğüyle karşılaşıyoruz. Anlamı yine çok güzel.  "Genişlik, rahatlık, güzellik, bolluk, esenlik" gibi anlamlara geliyor.

Her ikisinde de bir iyi niyet ve sevgi var. Ve bu kadarı bizim için yeterli bence.

Şimdi gelelim ATAMIZIN bu güzel kelimeyi bizlere nasıl hediye ettiğine. Yıl 13 Mart 1899 Mustafa Kemal Harbiye Mektebine giriyor. 10 Şubat 1902’ de Piyade Teğmen olarak mezun oluyor. Akabinde Erkan-ı Harbiye yani Kurmay sınıfına ayrılıyor. Öğrenimdeki üstün başarıları nedeniyle 10 Şubat 1903’ te Üsteğmenliğe yükseliyor.

O zamana değin Osmanlı ordusunda içtimalarda; komutanların selamlama şekli hep ''Selamün aleyküm asker. '' şeklinde. Askerin cevabı da haliyle tam karşılığı olan 

''Essalamün aleyküm.’’

Tamamen Arapça kökenli bir selamlaşma şekli.

‘Selam’ terimi "Selime" kökünden geliyor. Sözlükte; "Maddî ve manevî sıkıntılardan kurtulmak, barış ve esenliğe kavuşmak" demek. 'Es-Selamu' ise ‘’Selam, sulh ve güven’’ anlamında kullanılıyor.

Yıllardır bu karşılama ve hitap şekline alışkın olan bir ordudan söz ediyoruz. O zamanların katı şartlarını, alışkanlıklarını ise unutmamak gerek.

İşte olay Mustafa Kemal’in henüz gencecikken; Selanik’te Üsteğmenlik yaptığı bu dönemde gerçekleşiyor. Günlerden bir gün Alay Komutanı rahatsızlanıyor. İstirahate ayrılıyor. Yerine vekil olarak birçok kıdemli subay arasından geçici olarak Mustafa Kemal seçiliyor.

İlk içtima sabahı alayın karşısına gelen Mustafa Kemal; ‘’MERHABA asker!’’ diye hitap ediyor. Alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı olan askerler önce sessiz kalıyor. Çünkü ne cevap vereceklerini bilemiyorlar. Alayda yaşanan duraksama karşısında; Mustafa 
Kemal bir kez daha ve daha da gür olarak hitabını yineliyor. Askerler de kendiliklerinden ''Sağol! '' ile cevap veriyor. Ve aradan geçen yıllarda bu anlamlı ve bir o kadar da özel selamlaşma yöntemi ordumuzda gelenekselleşiyor.

Yıl 1920. Aylardan Temmuz.
Yer Afyon.
Kurtuluş Savaş’ının henüz başlangıcı.
İşte Gazi Mustafa Kemal bu sefer kendi ordusuna ‘’MERHABA ASKER!’’ diyor.

Bugün de yurt dışından gelen ve ordumuzu selamlayacak olan yabancı devlet adamlarına ilk öğretilen cümle bu değil midir?

‘Merhaba Asker!’

Aradan uzun yıllar geçer. Bir gün Florya’da, Atamız bir sohbetteyken bu anısını hatırlar. Bu esnada yanında kim mi vardır? Çok özel bir isim. Nuri Conker.

Onunla Selânik'teki çocukluk yıllarında başlayan arkadaşlığı; okul hayatlarına, aşklarına, savaştaki azimli mücadelelerine, vurulup gazi olmalarına ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına değin  sürer. Annesinden sonra ölümüne en çok üzüldüğü kişidir. Soy ismi bizzat Atamız tarafından; Conkbayırı Muharebesinde gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle verilmiştir. Aynı zamanda kendisine ‘Kemal’ diye hitap edebilen tek yakın arkadaşıdır.  

İşte Atamızın ‘Merhaba Asker’ anısı; ilk kez o günkü sohbette dile gelmiş ve oradan bizlere kadar ulaşmış. İyi ki ulaşmış. Çünkü bizlere değerli bir armağan olmuş.

Bundan böyle; sıcacık, içten bir ‘merhaba’ duyarsanız; aynı sıcaklıkla karşılık vermeye çalışın. Olmaz mı? Ve bu güzel anıyı hatırlayın.

Bakın Nisa suresi ne diyor;

"Bir selam ile selamlandığınızda, siz de ondan daha güzeli ile selamlayın veya aynı île karşılık verin."

MerhabaMIZ, Merhabalarımız hep içten, sıcak ve sevgi dolu olsun hayatımız boyunca.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

08.05.2014


10 Mayıs 2014 Cumartesi

KEŞKELERİN ŞAHİKASINDA

Hiç düşündünüz mü; hangisi daha çok acıtıyor?

*Bir şeyi söyleyip, ''KEŞKE SÖYLEMESEYDİM.'' demek mi?

*Yoksa bir şey söylemeyip, ''KEŞKE SÖYLESEYDİM .'' demek mi?

Nasıl da bıçak sırtı bir soru aslında, öyle değil mi?

Tam ŞAHİKA noktası, yani zirve.

Bir yanı uçurum, diğer yanı dikenli sarmaşıklarla kaplı bir yol misali.

Tehlikeli.

Can acıyacak belli.

Çünkü işin içinde KEŞKEler var.

Çünkü pişmanlığın o buğulu perdesi var.

Hep kaçtığımız, olmasın diye titizlendiğimiz; belki de titizlendikçe artırdığımız 
KEŞKEler…

Tam bir koşturmaca sırasında denk geldim ben de bu satırlara… Bir an için düşündüğünüzde ne kadar zorlayıcı olduğunu anlıyorsunuz zaten. Daha derinlere indiğinizde ise;  anı dağarcığınızın hafiften silkelenip, kendini yine ve yeniden hissettirmeye başladığını. Daha önce sizler de rastlamışsınızdır belki. Ama şimdi beraberce düşünme zamanı.

Bu nedenle hemen cevap vermeyin bence.

Biraz geçmişe yolculuk yapın.

Yaşam hanenizdeki o iniş çıkış anlarınızı düşünün.

Yol ayırımlarını.

Zorlandığınız, karalar bağladığınız ya da gemileri yakmaya, köprüleri atmaya karar verdiğiniz o ANları…

Hepsi Keşke’ lerin birer şahika noktası değil mi sizce de?

Az ya da çok…

Hepimizin ANI dağarcığında var bunlardan.

Olmasın diye gayretimiz elbette. Ama öyle kırılma noktaları var ki elimizde olmayan. O 
nedenle yaşananlara geri dönüp sevecenlikle bakabilmek asıl olan.

Kendimize kızmadan.

En önemlisi suçlamadan.

Suçu başkalarına atmadan.

Yaşanmış ve bitmiş hepsi.

''Peki neden hatırlatıyorsunuz?''  dediğinizi duyar gibiyim. Yaşamın dokuları arasında saklı değil mi bu tarz hatırlatmalar? Bazen bir film karesinde, bazen bir müzik melodisinde, bazen de bir kitabın satırlarında. Yani kaçış yok hiçbirinden.

Geçmişi affetmek için karşımıza çıktığını düşünelim istiyorum ben.

Bir vesile.

‘Serendipity’ gibi hoş olmasa da sonrasındaki hafifliğimizi düşünerek sevinmeliyiz belki de. Kalbimizde affetmenin o naif dokunuşlarını hissetmenin tadıyla.

Biliyorum ki kolay değil. Çünkü her birimiz bambaşka zorluklarla karşılaşıyoruz. 

Etkileniyoruz. İçimizdeki acıyla yanıyor, kavruluyoruz. Kalbimizde sızılar, sırtımızda giderek ağırlaşan yüklerle yaşıyoruz seneler boyunca.

Hem de farkında olmadan.

Giderek daha çok yoruluyoruz bir süre sonra.

İşte şimdi kurtulma fırsatı elimizde. Bir nedenle hatırladıysak; tutmadan, ertelemeden, daha çok can acıyacak diye korkmadan; en azından bir tanesinden kurtulmaya bakalım.

Hafifledikçe bu mücadelemizde daha başarılı olacağız şüphesiz ki. Çünkü hepsi birbirine bağlı. Tıpkı bir zincirin halkaları gibi.

Öyle zamanlar oluyor ki, kızgınlığımıza öfkemize yenik düşüyoruz. Suskun kalabilmenin erdeminden uzaklaşıyoruz. Canımızı yakanın da canı en az bizimkisi kadar yansın istiyoruz. Evet o anlarda rahatlıyoruz belki ama ya sonra? ‘'KEŞKE SÖYLEMESEYDİM.'’ dediğimiz anlar değil mi o anlar? Pişmanlıklarla dopdolu. 

Tam tersi de oluyor bazen. Kalbimizden defalarca geçen, dilimize kadar gelen sözcükleri söyleyemiyoruz. Belki de hayatımıza bambaşka bir yön verecek o iki sözcük nedense çıkmıyor ağzımızdan. O minicik cesareti bulamıyoruz kendimizde. Ve sonrasında elimizden kaçan fırsatlar. '‘KEŞKE SÖYLESEYDİM.'’ dediğimiz; içten içe kendimize kızıp durduğumuz zamanlar.

Hayat bu.

Nerede, ne zaman, nasıl bir sahnede, hangi rolü oynayacağımızı hiç birimiz bilemiyoruz. İşte bu nedenle hayata karşı duruşumuz çok önemli. İçsel yapımız, kendimize olan güven duygumuz. Bunlar sağlamlaştıkça keşke’lerimiz azalacak. Olanlara da daha dingin yaklaşacağız. Yine hayata devam ederken kaldığımız yerden, su gibi akışta kalacağız moral bozmadan. Pozitif enerjimizi hep koruyarak.

Keşke’lerin o ŞAHİKA noktasında sağlam durmak varken; zirveden düşüp yara bere içinde kalmak niye? Sorarım size.

Keşke’ler sarmadan hayatımızı ve henüz vakit varken, bir sebep beklemeden hafiflemek en iyisi. Affetmek, yüklerden kurtulmak, dinginliğe yelken açmak için önünüze çıkan vesileleri es geçmeyin. Olmaz mı?

Hayatımızı, düşünce ve duygularımızın güzel enerjisiyle şekillendirmek için SEVGİ var elimizde; keşke’ler yığınının altında elmas gibi parıldayan. Tüm korku ve acılarımızı iyi edecek tek merhem. Üstelik kullandıkça bitmeyen, tam tersine dokunduğu noktada artan çoğalan.

Sarılalım SEVGİMİZE, SEVGİLERE...

Her bir vesile için şükür ederken, hafiflediğimizi hissedelim içten içe. İçimizde en ufak bir kırıntısı dahi kalmasın nefretin, kinin, öfkenin. Çünkü onlar oldukça hafiflemek zor.

Elbette karar yine bizim. Tıpkı yaşadığımız hayat gibi. Sadece düşünmek, sadece umut etmek değil; hemen bugün harekete geçmek önemli olan.

Bugün belki de bu yazıyla, bir endişemizden ya da korkumuzdan kurtulabildiysek ne mutlu bize. Yarına hafiflemiş olarak uyanacağız. Ve şükür hanemize bir çentik daha atacağız kocaman tebessümlerimiz eşliğinde.


Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.04.2014



3 Mayıs 2014 Cumartesi

TEBDİL-İ KIYAFET ‘INCOGNITO’ (3/3)

Bu son bölüme biraz tebessümle başlayalım istedim. Çünkü detaylı zor bir konuydu ve fazlasıyla hak ettiğimizi düşünüyorum.

Şimdi sıkı durun.

Herhangi bir yazıyı okurken bir yandan da kalemi dişlerimizin arasında tutarsak, okuduğumuzu komik bulacağımızı  belirtiyor uzmanlar. Tam da içimizde pozitifliği ararken ne güzel bir basit hareket değil mi? Nedeni beynimizin yüzümüzdeki gülümsemeden etkilenmesi sadece.

Buna benzer yine güzel bir duruş şekli var. Eğer çoğunlukla yaptığımız gibi kambur durmak yerine dik oturursak, kendimizi çok daha mutlu hissediyoruz. Beynimiz bu sefer de omurganızın yaptığı bu hareketlerin, bizim neşemizden kaynaklandığını varsayıyor.

Ben ikisini de denedim. Gerçekten işe yarıyor. Hadi bu satırları okurken ve ertelemeden sizler de yapın lütfen.

Şimdi bizlere böylesi hoşluklar kazandıran beynimizin içine bakalım mı? O muhteşem kapalı kutunun içinde birbirinden güzel, pek çok hücre var. Sayıları telaffuz edildiğinde bile yoracak cinsten. Milyarlarca. Hepsi tıkır tıkır çalışıyor bizler için.

Nöron ve glialar bunların başlıcaları.

Ana sinir hücresi olan nöronlar, bedenimizin bir noktasından bir noktasına saniyede 100 defaya varabilen bir hızla elektrik sinyali gönderiyor. Yani kaslarımızı ve bezlerimizi harekete geçiren motor işlevini yapıyor.

Glialar ise duyu, iletim, destek ve koruma görevini üstlenmiş. Alıcılarından aldığı uyarıları beynimize iletiyor. Bir anlamda geri besleme yapıyor.

Ancak biliyoruz ki duyusal uyarı gelmeden de hareket edebiliyoruz. Çünkü zaman kavramı yine beynimiz tarafından oluşturuluyor.

Bu durum ise ‘Kalp sesini dinle, duyuların nasıl hissediyorsa öyle hareket et.’ kavramını çürüten bir tez elbette.

Bir şeyin doğru olduğunu bilsek bile; bir ANlık düşünme payını kendimize hediye etmemiz önemli. Çünkü beynimizin yeri gelip bizi yanıltabileceği gerçeğini unutmamak gerek. Hatırlamayı bırakın bizler ne yapıyoruz? Bu gerçeği yok sayıyoruz. Kolayımıza ve belki de işimize böyle geldiği için.

Oysa ki hepimizin algı düzeyi ve zekası gerçekten muhteşem işler başaracak kadar güçlü. Yine sormak istiyorum. Hangimiz bunun farkındayız?

Çoğumuz kendimizdeki gücü ve kapasiteyi bilmeden yaşıyor. Elindekilerle yetinmeyi tercih ediyor. Böyle yaşamaya devam ettiği sürece de farkındalıktan uzaklaşıyor. Çünkü beyin, o kapalı kutunun içinde  sadece ihtiyacıyla yetinmeyi seviyor. Fazlasını sorgulamıyor.

Bu rutini kıracak ve kapasiteyi aşacak olan BİZleriz.

Kendimizin, bilincimizin farkında olmak ve soru sormaya başlamak bunun ilk adımı. Ardından araştırmak, öğrenmek ve yaşamda uygulamak geliyor. İşte o zaman pek çok şey anlam kazanmaya başlıyor. Hayatı farklı gözlerle seyrederken içine karışmak kolaylaşıyor.

Gün geliyor aklımıza güzel fikirler geliyor. Kendimizle gurur duyduğumuz güzel anlar onlar. Gün geliyor ‘İçimizde sanki başka birisi var.’ diye geçiriyoruz. Kendi kendimize şaşırıyoruz.

Bakın derinlik psikolojisinin üç büyük kurucularından birisi olan İsviçreli Carl Gustav Jung; ne demiş yıllar öncesinden.

‘’Her birimizin içinde, tanımadığımız biri daha vardır.”

Hepsi beynimizin bu gizemli çalışmasından ve yeri gelip kılık değiştirmesinden kaynaklanmıyor mu sizce de? Ve bu muhteşem değil midir gerçekten de?

Dikkatimizden kaçmaması gereken bir nokta var. Yeni bir şeyler öğrenirken başvurduğumuz bilincimizin bir süre sonra devre dışı kalması. Nedeni; beynimizdeki her bir hücrenin diğerine sıkı sıkıya bağlı olması. Hepsinin bir bütün halinde hareket etmesi. Onlar özgürce araya girmeleri, devre kesikliklerini sevmiyorlar.

Kendimizi tanımak, beynimizin muhteşemliğinin farkında olmak bu nedenle çok önemli. Hem iç gözlem yoluyla; hem de bilim yoluyla çalışıp kendimizi aşmamız gerekiyor.

Tıpkı ünlü İngiliz şair Alexander Pope’nin dediği gibi.

“Bil öyleyse kendini ve bırakma işini Tanrı’ya. İnsansa üzerinde çalışacağın, bakacağın da yine insandır. Unutma.”

Genlerimizi, çevresel koşullarımızı suçlamadan; zihnimizin pırıltılarını fark etmemiz lazım. Bedenimizle, beynimizle, ruhumuzla olağanüstü olduğumuza inanmak narsistlik değil inanın bana. Bu güzel evrenin harika  üyeleriyiz. Sevgimiz, düşüncelerimiz, hislerimiz, duygularımızla varlığımızı zenginleştirmek de sadece kendi elimizde.

Hepsi FARKINDALIKLA.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

30.03.2014



TEBDİL-İ KIYAFET ‘INCOGNITO’ (2/3)

Nefes alıyoruz.

Yaşıyoruz.

Düşünüyoruz.

Hissediyoruz.

Hayata geçiriyoruz.

Ancak tümünü bilinç dışı olarak yapıyoruz.

Buna sebep olan da tamamen karanlık bir kutunun içindeki beynimiz. Bizi dinlemiyor. Gizli bir şekilde başına buyruk çalışıyor. Zihnimize sürekli oyunlar oynuyor. Kendisine gelen sinyaller kesilmediği sürece; bu sinyallerin NEREDEN geldiği ile ilgilenmiyor. Ve iş sunuma geldiğinde kendi gösterisine yine kendisi karar veriyor.

Bu muhteşem organizasyonu bize sunarken tebdil-i kıyafet ‘incognito’ yapıyor. İşine karışılmasını istemiyor.

Hadi gelin bu durumu kendimizden örneklerle pekiştirelim. Sizler de mutlaka dikkat etmişsinizdir.

Uyumlu, güzel dans eden bir çiftiz diyelim. Ne zaman, müziği ve ahengi bırakıp ayak hareketlerimize dikkat edersek ayaklarımız birbirine dolanmaz mı?

Her akşam güzel sunumlar yaptığımız masamıza ve yemeklerimize fazladan kafa yorduğumuz da ise olanlar olur adeta. Tam da istediğimiz gibi şeyler yaratamayız. Bir şeyler eksik kalır, lezzet bile tam kıvamını bulmaz sanki.

Bir yandan salata yaparken, diğer yandan cep telefonumuzla nasıl konuştuğumuzu düşünmeyelim bile. Anında parmak ucumuz bıçaktan nasibini almaz mı?

İşte bunların hepsi ayrıntıları merak etmemizden, kafa yorup bu gizliliği kurcalamamızdan kaynaklanıyor aslında.

Yaptığımız her ne olursa olsun; işlemlerimizin verimliliği düşüyor. Çünkü bizim muhteşem beynimiz tebdil-İ kıyafet yaparak, bizleri rutine bağlıyor. Bir anlamda dile gelip ‘ben tıkır tıkır işliyorum, karışma’ diyor.

Peki bu rutinleşmenin bize zararı var mı? Konunun uzmanları; işler otomatikleştikçe, eylemlerimizin özüne, bilinç düzeyinde erişme olanağımızın o ölçüde azaldığını belirtiyor.

Aslında bu önemli durum, uzuvlarını kaybedenlere  kocaman bir hediye niteliğinde. 

Böylece yaşama yeniden tutunmaları, hayallerine ulaşmaları sağlanabiliyor. Nasıl mı? Özellikle bir duyusunu kaybeden engelliler üzerinde yapılan araştırmalar; beynin bir duyunun yerine yenisini koyabildiğini göstermiş.

Everest dağının zirvesine tırmanan ve 13 yaşında gözlerini kaybeden dağcı Eric Weihenmayer  bunun için çarpıcı bir örnek. Çünkü dilindeki levhadan beynine gönderilen sinyallerle görmeyi ve hedefine varmayı başarmış.

Aynı teknikle dalgıçların bulanık sularda; askerlerin zifiri karanlıkta 360 derecelik görüşe sahip olması sağlanmış.

Üç yaşındayken görme yeteneğini kaybeden, yine de dünyanın en iyi iniş kayakçısı olan Mike May’ın yaşam öyküsü ise daha farklı. Çok uzun yıllar gözleriyle değil sadece beyin sinyalleriyle görüp yaşamaya alışmış. Bir güzel tesadüf sonucu, geçirdiği başarılı ameliyatla gözlerini yeniden kazandığında ise ne olmuş biliyor musunuz? Yıllardır sadece sinyallere duyarlı beyni gözleriyle nasıl göreceğini bilememiş. Mike ise yılmamış. Yeniden kazandığı gözleriyle görebilmesi için beynine görmeyi yeniden öğretmiş.

Nasıl güzel mucizeler bunlar. Öyle değil mi? Karanlıktaki beynimiz zihnimizle kendi ışığını kendi kurguluyor ve yaratıyor.

Bu demek oluyor ki; her birimiz beynimizle MUHTEŞEM şeyler başarabiliriz. Yeter ki isteyelim, deneyelim ve çalışalım. (devamı 3/3 ‘ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

30.03.2014
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...