23 Haziran 2014 Pazartesi

İÇİMİZDEKİ KURT (3/3)

‘’Ben duygusu yani ego. Benim mutluluğum, benim başarım, benim başarısızlığım, benim elde ettiklerim, ben böyleyim, ben böyle değilim. Korkunun ifadeleri, ıstırap, depresyon, acı, kaygı, arzu ve üzüntüyle birlikte bütün bu BEN merkezli gözlemlemeler…Bütün bunlar bencilliktir. Kişisel çıkarlardır. Bencilliğin olduğu yerde, korkunun ve korkunun bütün sonuçlarının olması da kaçınılmazdır.’’ diyor ünlü Hintli filozof Krishnamurti.

Haksız da sayılmaz. Hepimizin hayata karşı bir duruşu var. Yaşadığımız olaylara bağlı olarak; kendimize, etrafımızdakilere ve yaşama karşı bir tavır alıyoruz. Eğer bu duruşumuz olumlu sinyaller içeriyorsa; ruh sağlığımızı her dem koruyoruz. Yaşamın güzelliğini fark ediyoruz. Öyle değil mi? Kendimize olan güveni daha da pekiştiren harika bir duruş bu. Üstelik yarınlarımızı da besliyor.

Burada en önemli etken güven duygusu. Hem kendimize, hem başkalarına hem de hayata karşı güven duygusu sözünü ettiğim. Hepsinin çok iyi oturmuş olması lazım kişiliğimizde. Bir tanesi eksikse olumsuzluk bulutları beliriyor çünkü. Yorgun, sırtında fazla yük taşıyan, ilişkileri sağlam olmayan kişiler olabilmemiz an meselesi. Bu da ruh sağlımız için tehlike çanları demek. 

İşte TA ve felsefesi yardımı ile; temel ihtiyaçlarımız (fark edilmek, kabul görmek, sevilmek, beğenilmek, hal hatır sorulmak, okşanmak gibi) doyuruluyor. Mutluluğun temini kolaylaşıyor.

Hepimiz doğdumuz andan itibaren önce ailemizden, sonra da sosyal çevreden pek çok mesaj alıyoruz. Ona göre şekilleniyoruz. Adım adım verdiğimiz kararlarımız da, yıllar sonraki hayatımızın temel taşlarını döşüyor. Elbette o anlarda farkında olamıyoruz. Bu anlamda uzmanlar; çocukluk dönemindeki kararların çok etkili olduğunu savunuyor. Ve ekliyor ‘’Yaşam bu kararların ışığında şekillenir.’’ Sizce haksızlar mı?

Oysa ki biz bunun farkında olmadan, başımıza gelenler için hep başkalarını suçlama peşindeyiz. En kolay yol bu çünkü. Suçlu kimse yok bizden başka bunu kabul edelim. Varsa hatalarımız hepsi bize ait. Ve hepsi yaşam boyu aldığımız o kararlar silsilesinde saklı.

Bu yöntemi uygularken dikkat edeceğimiz en önemli nokta ise; kendimizi baskı altına almaktan kaçınmak olmalı. Çünkü duygularımızı bastırdıkça, yok saydıklarımız ve reddettiklerimizle bilinçaltımızı istemeden besliyoruz. Bu da pek çok ruhsal probleme davetiye çıkarmak demek. Yapılan araştırmalar; psikolojik hastalıkların neredeyse yüzde yetmişinin bastırılmış duygulardan kaynaklandığını ortaya çıkarmış. Takdir edersiniz ki, bu çok ciddi bir oran.

O halde olumsuz duygulardan, kinden, kızgınlık ve öfkeden kurtulmanın kendimizce en sağlıklı ve uygun yolunu seçip uygulamamız gerekiyor. Davranışlarımızla ve sözlerimizle başkalarını yaralamadan. O yaranın etkileri gerisin geri bizi bulmadan. İçimizdeki hüzünlü yaraların varlığını kabul edip, bilincimizi besleyerek.  

Şimdi elimizde güzel bir yöntem var. Kendimizle yüzleşebilir ve yeniden şekillendirebiliriz. Tek yapacağımız biraz sabır ve bolca çalışmak olmalı. Sebatla ve kalp gücümüzle duygu ve düşüncelerimizin kontrolünü elimize geçirdiğimizde; hayatın aslında nasıl da rengarenk olduğunu yeniden göreceğiz.

İçimizdeki o kötü ve olumsuz  duyguların kaynağı kurtu aç bıraktık bir kere. Çaresiz artık. Sesi neredeyse çıkmaz oldu.. İyi ve olumlu duygularımızın kurtu ise güçlendi tam tersine.

Hayatımızın kalitesi arttı.

Zarafet yansıdı davranışlarımıza. 

Bakışlarımıza da sevecenlik.

İşte o özlem duyduğumuz topluluk karşımızda. Ve biz onun en KIYMETLİ parçasıyız. Kendi hayatımızı nasıl yaşayacağımıza karar verdik. Değiştirmek istediklerimizi değiştirme gücünün sadece biz de olduğunu öğrendik. Bildiklerimizi yeniden tekrarladık. Geçmişi, yaşanan acıları dünde bıraktık. Onlardan sadece ders alıp yola devam ettik. Bugüne ve anlara odaklandık. Her geçen gün artı hanemize bir değil birkaç artı daha ekledik.

Tüm bunlar hayal değil inanın bana. Hepsi yapılabilir davranışlar. Hepsi bizim elimizde. Kendimizi yaşadığımız acı olaylar nedeniyle sürekli cezalandırmaktan vaz geçip; renkleri kucaklama zamanı şimdi.

BERABERCE. Yürek yüreğe.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ



İÇİMİZDEKİ KURT (2/3)

‘’Bunu nasıl yapacağız?’’ dediğinizi duyar gibiyim.

İşte yazımın çıkış noktası.

Bunun için önerilen metodun ismi Transaksiyonel Analiz.

Kısaca TA.

İsmi zor gibi görünse de yapılacaklar son derece basit. Vaz geçmeye gelmez, inanın bana. Çünkü ilkesi güzel. Çevremizdeki kişiler arasında oluşan iletişim sorunlarımızın çözümü için kullanılan bir analiz yöntemi. TA yaşam boyu istediğimizi seçme hakkına sahip olduğumuzu kabul ediyor. Bir anlamda özgürlüğümüzü yeniden hatırlatıyor.

İnsan doğasıyla ilgili olumlu, yaşamıyla ilgili ise kötümser bir görüş belirten; Kanadalı psikiyatr Eric Berne tarafından ortaya atılmış.

Çocukluk döneminden itibaren yaşadığımız olumsuzluklar, telkinler, baskılar, sınırlandırmalar sonucunda; doğarken sahip olduğumuz pozitif hayat görüşünü yavaş yavaş kaybediyoruz.

Peki ya sonrası? Olumsuz yanı ağır basan bireyler topluluğu. Kişiden kişiye, yaşadıklarıyla bağlantılı olarak değişiyor elbette. İşte az ya da çok yaşanan bu olumsuz görüşü değiştirmek için devrede TA. Çünkü insan davranışını açıklayan bir yaklaşım.

Tamamen EGO (benlik) durumuzu ele alıyor. Doğduğumuz andan itibaren ne zaman başkalarıyla etkileşime giriyoruz, işte o andan itibaren bu benliklerden etkileniyoruz. İlerleyen zamanlarda da bir tanesi daha ön plana çıkıyor.

Kimimiz EBEVEYN egomuzun, kimimiz YETİŞKİN egomuzun, kimimiz de ÇOCUK egomuzun etkisinden kurtulamıyoruz.

Yani bir kısmımız anne baba gibi öğüt veren, eleştiren, korumaya çalışan tepkiler veriyor. Otoriterlik söz konusu çünkü. Bildiğimiz  ‘baskın’ karakter tarzı.

Bir kısmımız çocukça tutumlar sergiliyor. İçimizden nasıl geliyorsa öyle davranmayı seçiyor. Bir anlamda farkında olmadan geçmişi, çocukluğunu tekrar ediyor.

Diğerlerimiz ise akılcı ve mantıklı hareket etmekten yana. Gerçekçi değerlendirme yapmadan adım atmayı sevmiyor. Her şeye objektif bakma gücüne sahip. Verilere dayalı hareket ediyor. 

Uzmanlar, ruhsal anlamda sağlıklı olan herkesin; her üç benliği de şart ve duruma bağlı olarak kullandığını belirtiyor. Hepimizin yapması gereken bu aslında.

İşte TA ile bunu kazanmak mümkün. Yani egolar arasındaki o DENGEYİ sağlamak. Fazla yanları törpülemek ve bu kabiliyeti bir an önce kazanmak.

Şimdi elimizde geçmişte yaşadığımız şanssız olaylara rağmen değişebileceğimizi fısıldayan bir yöntem var. Yaşadıklarımıza hayıflanacağımıza, oturup bekleyeceğimize elimizdekilerle kaderimizi belirleme gücümüz için bize şans tanıyor adeta. Yaşamda özgürce seçme şansımızı kullanmamız gerektiği belirtiyor.

Transakiyonel Analiz (TA) uygulama yönünden de çeşitlilik içeriyor. Aynı zamanda bütünleştirici. Uygularken cesaretle adım atabilme şansı yaratıyor.

Elbette önemli olan bu yöntemin temel felsefesini kendi kişiliğimizle birleştirmek. 
Zenginliğinden yararlanabilmek.

.duygularımız,
.düşüncelerimiz,
.davranışlarımız.

Hepsinde özgürüz ve istediğimiz gibi yönlendirebiliriz. Bu yöntemle kendimizi çok daha iyi anlayacak, farkındalığımıza hakim olacak ve ibreyi istediğimiz yöne çevirebileceğiz. (detaylarla devamı 3/3’te)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

31.05.2014

İÇİMİZDEKİ KURT (1/3)

Felsefelerini ve hayata bakış açılarını yeterince anlayamadığımız Kızılderili öyküleri hep bir ders niteliğinde. Bizlerle beraber can bulan duygu ve düşüncelerimizin  önemini anlatan kurt öyküsü de bunlardan bir tanesi. Amerikalılar tarafından yurtlarından zorla sürülen ve platolarda yaşamaya mahkûm edilen; beş uygarlaşmış kabileden bir tanesi olan Cherokee (Çeroki) lere  ait.  

Çoğumuz biliyoruz. Ama hatırlayalım istedim. Hatırlayalım ki, içimizdeki o duygu yumağına, o iç içe geçmiş, birbirleriyle adeta yarışan düşüncelerimize sahip çıkalım. Hem kendimiz hem de etrafımızdakiler için.

Günlerden bir gün, kabilenin yaşlı üyelerinden bir tanesi, torunlarına verdiği hayat dersini çarpıcı bir örnekle süslemiş. 

Onlara ‘’İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. Hem de iki kurt arasında.’’ demiş ve devam etmiş.

‘’Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor.’’

Torunlar pür dikkat büyükbabalarını dinlerken sözlerini sürdürmüş.

‘’Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor. Aynı savaş sizin ve diğer tüm insanların içinde de sürüyor. Ama sizler FARKINDA DEĞİLSİNİZ.’’

Bu önemli sözler karşısında çocukların kafaları karışmış. Bir süre düşündükten sonra da şu soruyu sormuşlar.  "Peki savaşı hangi kurt kazanacak?"

Yaşlı Kızılderili nasihatına son noktayı koyarken şöyle demiş.

"İçinizde ne beslerseniz savaşı o kazanır. Seçim sizin ya kötülük, ya da iyilik.’’

Şimdi kendimize soracağımız sorularla düşünelim mi bir parça?

Bizler içimizdeki hangi kurtu besliyoruz dersiniz? Evrene yaydıklarımızın bize bumerang gibi geri döndüğünü bildiğimiz halde, ne kadar başarılıyız bu işte? Kendi iç sesimize zaman ayırıyor muyuz yeterince? Yoksa yaşam dalgasına kapılıp gitmekte miyiz? Kurtlar içimizde kendini beslerken, biz biz olmaktan çıkıyor muyuz zaman zaman?

Bakın eserlerini tüm dünyanın severek takip ettiği Amerikalı ünlü kadın yazar  Louise L. Hay ne diyor?  

‘’Sizden başka hiç kimse zihninizden geçenleri bilemez.’’

O halde, bize bizden başkası da yardım edemez. Öyle değil mi?

Uzmanlar iç seslerinizi dinlemeye zaman ayırın diyor ısrarla. ‘’Üç defadan fazla tekrarlanan her sözcük kalıplaşmış demektir.’’ diye de ekliyorlar. Bu seslerin hangisi kuvvetli çıkıyor, hangisi zayıf öncelikle farkında olmamız gerek. Sonra da bu FARKINDALIKLA düşüncelerimizi ve kullandığımız kelimeleri değiştirmek için çalışmamız. Bunları denetlediğimiz anda; hayat bizim için çok daha kolay olacak. Böylece evrene istediğimiz olumlu mesajlar yayılacak. Geri döndüklerinde de hepimizi kocaman tebessüm ettirecek. Her şey bu kadar basit aslında.

Biliyoruz ki hayatımızı şekillendirenler bizim duygu ve düşüncelerimiz. O halde olumlu ve pozitif olmak gerekiyor her şart ve durum altında. Sadece kendi adımıza değil. Bakın bu nokta çok önemli. Başkaları için de hep olumlu düşünmemiz şart. Zor biliyorum. Hele bu zamanda. Hele bu kaos ortamında. Sinirler gergin, öfkeler buram buram tüterken. Ama şart inanın bana. Hayatımızı zorlaştıranın  asıl kendimiz olduğunu bir anlayabilsek; tüm sorunlar tek tek çözülecek.

Biz tek başımıza çok önemliyiz elbette; ama yalnız yaşamıyoruz. Dolayısıyla dünyanın huzuru için, mutlu yaşamamız için BİZ olduğumuzu hiç unutmamak gerek.

Şöyle bir bakalım etrafımıza. Kendimiz dahil kimin ne derece başarılı olduğu ortada. Tebessüm edenler elle sayılacak kadar az. Zarifliğini koruyup, toplum içinde nasıl davranması gerektiğini bilen, saygı dolu insanlar da. Ama ben onları özlüyorum. Hangimiz özlemedik ki? Etrafımız, yanımız yöremiz böylesi insanlarla kuşatılsın istemiyor muyuz?

Biliyorum ki tek bir yanıt var. O da kocaman bir EVET. 

O halde ne yapacağız?

İlk adımı atan olacak, değişime kendimizden başlayacağız. Hem de ŞİMDİ. Yarınlara ertelemeden, vakit çok daha geç olmadan. (devamı güzel bir yöntemle 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

31.05.2014


17 Haziran 2014 Salı

ŞANSIN BÖYLESİ OLUR MU DEMEYİN…

Zaman zaman dile getirdiğimiz gibi; hayata pamuk ipliği ile bağlıyız hepimiz. Bir saat sonrasının bile garantisi yok. Başımıza neler geleceğini, nelere tanık olacağımızı bilemeden; her yeni gün bir paket daha açıyoruz ömrümüzden. Heyecanla bekliyoruz neler olacak diye. Çıkanlara üzülüyoruz ya da bazen seviniyoruz. Bazen de yersiz endişe ve korkularla anlarımızı heba ediyoruz.

Oysaki şans hep bizden yana inanın bana. Öyle olduğuna baştan inanmak da yarınlar için en güzel yatırım.

Şimdi paylaşacağım gerçek bir hayat öyküsü. Bu öyküyle ilgili araştırma yaptığımda başlığı ilgimi çekmişti. ‘’ Dünya'nın Hem En Şanslı Hem de En Şanssız Adamının İnanılmaz Hikâyesi.’’  Ancak hayat hikâyesini öğrendiğimde ben bunun şansızlık değil tamamen ŞANS olduğunu düşündüm. Sonuna kadar okuduğunuzda bakalım sizler ne düşüneceksiniz?

Öykünün kahramanı Frane Selak isimli bir müzik öğretmeni. Hırvatistan’da 1929 yılında doğmuş. 38 yaşına kadar rutin giden yaşamı ondan sonra birdenbire değişmiş. Hayatının pamuk iplikleri kopma noktasındayken şansı ona hep yardım etmiş. Nasıl mı? İnanın bana; okuduğunuzda şaşıracak, hatta ‘’Yok, bu kadarı da olmaz.’’ diyeceksiniz.

Öykümüz 1962 yılında soğuk bir kış günü başlar. Frane Selak trenle bir yolculuktadır. 
Şu anda Bosna-Hersek’in başkenti olan Saraybosna(Sarajevo) 'dan Dubrovnik'e giderken, birden tren raydan çıkar. Ve birkaç vagon hemen aşağısındaki donmuş nehre devrilir. Kazada 17 yolcu hayatını kaybeder. Diğer yolcularla beraber buz gibi nehre düşen Selak ise o zor kış şartlarına rağmen, kıyıya kadar yüzüp kurtulur. Sadece kolu kırılmış ve ufak tefek çiziklerle kazayı atlatmıştır. Mutludur.

Kahramanımız bir yıl sonra küçük bir uçakla Zagreb'den Rijeka'ya yolculuk etmeye karar verir. Ancak her ne olursa olur ve bir anda uçağın kapısı açılır. Basınç farkı nedeniyle kapı yakınında oturan yirmi yolcu dışarıya uçar. Selak’da aralarındadır. 

Birkaç dakika sonra ise uçak yere çakılır. On dokuz kişi hayatını kaybederken kahramanımız gözlerini hastanede açar. Bir saman yığınına düşmüş ve orada bulunup hastaneye kaldırılmıştır. Birkaç kırık ve sıyrık dışında turp gibidir.

Aradan 3 yıl geçer. Bu sefer Selak seyahatini otobüsle yapmayı tercih eder. Ancak bindiği otobüsün tekerleği patlar. Yoldan çıkar. Köprüden aşağıdaki nehre uçar. Bu kazada dört kişi hayatını kaybederken; Selak yine yeniden hafif yaralı olarak kurtulmuştur.

Tüm bu yaşadıkları onu uzun süre seyahatlerden alıkoyar. Nihayet 1970 yılında içindeki yolculuk isteğine yanıtsız kalamaz. Haliyle yaşadıklarından bir şekilde etkilendiği için de önce düşünür taşınır. Ve tüm yol araçlarını bir yana bırakır. Kendisi için en güvenlisinin, arabasıyla seyahat etmek olduğuna karar verir. Yavaş yavaş ve sakin bir yolculuk en iyisidir diye düşünür. Ama o da ne? Yolda seyir halindeyken arabasının motoru alev almasın mı? Arabasını hemen durdurur. Kendisini dışarıya atar. Ardından ise arabası büyük bir gürültüyle infilak eder. Giden arabasının ardından şaşkınlıkla bakarken ne düşüneceğini şaşırmıştır artık.

Bu olayın üzerinden tam üç yıl geçer. Bu sefer yeni aldığı arabasıyla yoldayken; bozuk bir benzin pompası Selak'ın arabasının motoruna benzin akıtır. Hemen ardından da alev alır. O panik anında sakinliğini koruyan ve arabasından çıkmayı başaran kahramanımız; bu kazadan da kurtulur. Bu sefer saçlarının büyük bir kısmı yanmıştır. 

Yıllar yılları kovalar. 1995 yılında Zagrep sokaklarında yaya yürürken, kendisine bir otobüs çarpar.  Bu kez de ölüme meydan okumuş ve sıyrıklarla hayata tutunmuştur.

1996 yılında yine arabasıyla bir dağ yoldayken; dikkatsiz bir tır sürücüsü aracına çarpar. Yaklaşık 100 metrelik bir uçuruma yuvarlanan Selak; o anda camdan atlamayı başarır. Arabası aşağıya düşüp parçalanırken, kendisi minicik bir ağaca tutunarak yaşama yeniden gülümser.

Şimdi sorarım size. Hayatın bu son derece şaşırtıcı çalımlarını her defasında ustalıkla geçiştiren ve hayatta kalan Frane Selak; sizce şanslı değil mi?

Ama durun hemen cevap vermeyin. Çünkü öykümüzün sonu çok daha ilginç.

Tam 72 yaşına geldiğinde hayatında çok büyük bir olay daha olur. İlk kez aldığı piyango biletine büyük ikramiye çıkar. 1 milyon dolardan fazla para kazanır.

Bu olaydan bir yıl sonra kendisine bir TV reklam teklifi gelir. Başta teklinin cazibesine kapılıp kabul eden kahramanımız; sonradan fikrini değiştirir. Çünkü reklam filminin çekileceği yer Avustralya’ dadır. Ve Frane Selak uçakla gitmeyi ret ederken şöyle der; "Şansımı test etmek istemiyorum.’’

Bu ilginç hayat öyküsünü paylaştığında da sizleri düşünceniz ile baş başa bırakır. Ve ekler; ‘’Yaşadıklarıma iki şekilde bakabilirsiniz. Ya dünyanın en şanssız insanıyım, ya da en şanslısı. Ben ikincisinin doğru olduğuna inanıyorum."

Şimdi sıra sizde. Sizce bu yaşananlar şans mı şanssızlık mı?

Benim cevabım yazımla bütünleşti. Bana göre yaşamak başlı başına büyük bir ŞANS. 

Her günümüz umut dolu MUCİZElere gebe. Yeter ki her şart altında yaşama sımsıkı tutunalım ve ANların farkında olalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.05.2014





9 Haziran 2014 Pazartesi

BEYNİMİZDEKİ BADEM ‘AMİGDALA’ (2/2)

Beynimizin ön bölgesi bizim giriş çıkış kapımız. Dışarıdan gelen uyarılar burada toplanıyor. Bu arada amigdala’mızdan duygu tonlaması alıyor. Tüm verileri birleştiriyor. Ne yapması gerektiğine, hangi dozda yapacağına karar veriyor. Geciktirmeden kararını o muhteşem ağlarla ilgili birimlere yolluyor.

İşte bizim tepkilerimiz böyle oluşuyor. Bir tehlike anında korkmamız, aç bir yavru köpek gördüğümüzdeki şefkat duygumuz, sınav öncesi stresten midemizin kasılması, bir yolculuk sırasında kaygılanmamız, olumsuz davranışlar karşısında üzülmemiz, donakalmamız … gibi.

Amigdala önemli. Çünkü heyecanımızın, korkumuzun, endişemizin; kısacası duygusal tepkilerimizin şiddetini, dozunu ayarlayan bölüm burası. Akabindeki sağlıklı tepkilerimiz onun verdiği doz ayarıyla gerçekleşiyor. 

Aklımızın merkezi olan ön bölge, bilinçaltımızın merkezi olan limbik sisteme hep şöyle diyor.

‘Mantıklı karar ver.’

Hatta bunun için hafiften baskı da yapıyor. Bir şekilde bu baskı azaldığında ya da yok olduğunda ise amigdala doz şiddetini artırıyor. Çünkü üzerinde bir baskı yok. Dolayısıyla anı dağarcığında biriktirdikleriyle tabiri yerindeyse kafasının bildiğini yapıyor. Bu da ruhsal pek çok hastalığa zemin hazırlıyor.

Yazımın başında da söz ettiğim gibi sağlıklı beden kadar, sağlıklı ruh gerekiyor hepimize. Huzur, dinginlik ve yaşamdan tat almak ancak sağlıklı bir ruhla mümkün; beden kadar.

Amigdalamız duygusal olayları çözümlerken boş durmuyor. Bir yandan da bu olayla ilgili anıları depoya atıyor. Peki bunları neden biriktiriyor dersiniz? Benzer olaylarla karşılaşınca hemen bulup önümüze getirmek için. Bu nedenle bir türlü unutamıyoruz yaşadığımız bazı acı tebrübeleri. Adeta mıh gibi işleniyor beynimize.

Gün gibi açık olan bir şey daha; benzer olaylar karşısında; biz kadınların erkeklerden daha farklı tepki vermemiz. Sebebi ise amigdalamızdaki farklar.

Öncelikle kendi duygularımızı, sonra da birbirimizi çok daha iyi anlayabilmemiz için beynimizdeki bademlere çok iyi bakmamız gerekiyor. Çünkü ancak onlar sağlıklı çalıştığında duygularımızın farkında oluyoruz. Tepkilerimizi denetleyebiliyoruz.

Şimdi beraberce bir duygu tahlili yapalım mı? Adım adım beynimizi takip etmeye çalışırsak daha kalıcı olur diye düşünüyorum.

Örneğin; evde gece yalnızken bir korku filmi izlediğimizi düşünelim. Bir anda içimize bir korku düşer yerli yersiz. Sanki karakterin yerinde biz varmışız gibi, koltukta büzülürüz. Gözümüzü kapının girişine diker, hatta varsa battaniyenin altında kaybolmaya çalışırız. Oysa ki evimizde ve güvendeyizdir. Kapımız kapalı hatta kilitlidir. Ama o korku hissiyle beraber beynimizdeki bademler görev başındadır.

İşte olan olur. Anı dağarcığındaki bilgilerden de yararlanarak; ilgili birimlere yolladığı uyarılarla, tüm korku davranışları adım adım ortaya çıkmaya başlar.

Önce yüzümüze korku ifadesi yerleşir. Gözbebeklerimiz büyür. Hafif bir ürperti, arkasından amigdalamızın ayarladığı doza bağlı olarak bir titreme başlar. Koltuk altlarımızın terlediğini hissederiz. Çünkü stres hormonuz devreye girer. Adrenalin salgımız başlar. Kalp atışımız artarken; birden daha hızlı soluk alıp verdiğimizi fark ederiz. Sonuçta belki de biz filmi izlemekten vazgeçecek kadar korkarız. Gerçek değildir oysaki hiçbiri. Biliriz ki karşımızda sadece görüntüler ve ses vardır. Ancak yine de korkarız, engel olamayız. Bir şeyler tetiklenmiştir çünkü.

Peki dünyanın ilk korku hissetmeyen insanını merak ettiniz mi hiç? Current Biology dergisine göre bu kişi S.M. isimli bir kadın hasta. Amerika Iowa Üniversitesi’nde yapılan araştırmada; ender görülen genetik bir rahatsızlık sonucu S.M.’nin amigdalası hasar görmüş. Altı yıl boyunca yapılan sayısız deneyde, kadını korkutacak hiçbir şey bulunamamış. Zehirli yılan ve örümceklerden ya da herhangi bir korku filminden bizim korktuğumuz gibi korkmuyor. Hissettiği tek duygu merak olduğu için de, etrafındaki tehlikelere son derece açık yaşıyor. Uzman doktorlar; çatışma yaşayan askerlerde oluşan, travma sonrası stres bozukluğu ve korkuların tedavisinde bu durumun faydalı olacağını belirtiyorlar.

İşte beynimizdeki o minicik bademler ve bize yaptıkları…

Bu nedenle hayat koşusunda yer yer durup kendi iç sesimize kulak vermeyi unutulmamak gerekiyor. İç sesimiz üzgünse, kırgınsa, endişeli ya da mutsuzsa; yok saymadan sebebini bulmaya çalışmak lazım.

Acılarla yüzlemekten korkmayalım. Korkmayalım ki anı dağarcığımızda gereksiz birikimler olmasın. Evimizi, odamızı, masamızı, bedenimizi temizler gibi. Ruhumuzu da  temizleyelim. Hafifletelim arada sırada.

Bakın o zaman hayat nasıl da renklenecek. Görmediklerimiz bize nasıl göz kırpacak. Umutlar tazelenecek. Hayaller çoğalacak. Yaşama sevincimiz artacak. Aşkla bakıp aşkla dokunacağız hayatın her zerresine.

Son bölümde gelin ünlü Hint düşünür Osho’ya yer verelim. Her satırı altın kadar değerli çünkü. İyice özümsemek gerekli diye düşünüyorum.

‘’Sen huzurlu olduğunda, insanlar sana yaklaşır. Huzursuz olduğunda uzaklaşır. Bu o kadar fiziksel bir olaydır ki, kolaylıkla gözlemleyebilirsin. Ne zaman huzurlu olsan, herkesin sana yakın olmak istediğini hissedeceksin. Çünkü huzur, etrafında bir titreşim yaratır. Etrafındaki huzur halkaları hareket edecek ve her kim yaklaşırsa; bir ağacın gölgesine girip, rahatlamak ister gibi; sana daha yakın olmayı arzu edecek. Unutma, başkalarına ancak sahip olduğun şeyi verebilirsin. Sen mutluysan, sadece orada bulunman bile, diğer insanların mutluluğunu tetikleyecek. Senin müziğin, senin dansın mutluluk dalgaları yaratacak, neşen sana yaklaşan herkese bulaşacak.’’

BİRden BÜTÜNe…

Kendi özümüzden tüm evrene…

Sizden bana, benden sizlere, hepimize…

Dingin bir amigdala’mız olsun beynimizde. Duygularımız ise bizleri yormayacak dozlarda. Sağlıkla, huzur dolu ruhlarımızla el ele beraberce.

Tek başımıza çok şeyiz. Ama bir araya gelip kocaman bir sevgi ve huzur halkası olduğumuzda MUCİZELER YUMAĞIYIZ. Bunu hiç unutmayalım. Olmaz mı?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

05.05.2014




BEYNİMİZDEKİ BADEM ‘AMİGDALA’ (1/2)

Beynimizin gizemi bitmek bilmiyor. Karmaşık yapısı ve bilinmeyenleri ile tam bir mucizeye sahibiz her birimiz.

Neredeyse 780. 000 km’lik bir nöron ağımız var dile kolay. 30 milyarlık bir sayıdan bahsediyoruz. Bu kalabalık yapı arasında öyle bir uyum ve düzen var ki… Şaşmamak elde değil.

Bedenimizin hareket kontrolünden, ruh dünyamızın renkliliğine kadar her şeyimiz onlara emanet. Tıkır tıkır işliyor her biri. Mesajlar, görüntüler, kayıtlar, devasa bilgi bombardımanı ile boş bir saniyesi bile yok. Bu muhteşem düzenin nasıl olup da böyle uyumla çalıştığını hala tam olarak çözemedik üstelik.  

Okuduğum bir yazıda rastladığım, tek bir kelimeden yola çıktı bu yazım. Sadece merakımdan.

Beynimizde bir badem olduğunu biliyor muydunuz?  Var, hem de iki tane.

Nam-ı diğer AMİGDALA. Latince bir kelime.

Beynimizin orta lobunda, sağ ve solda bulunuyor. Nöronlardan oluşmuş. Şekli bademe benzediği için de bu isim verilmiş. Duygusal hafızamızın ve tepkilerimizin oluşmasında görev yapıyor. Bizim için çok önemli.

Yapılan araştırmalar sağ yarım kürede yer alan amigdala’mızın sadece korku ve üzüntü duygularımızı açığa çıkardığı belirlenmiş. Sol yarım küredeki ise hem mutluluk gibi olumlu hem de korku, mutsuzluk, kaygı, endişe gibi olumsuz duygularımızı belirliyor.

Kısacası, duygularımız beynimizdeki iki bademe, yani amigdala’ya emanet.  Çünkü hepsi burada depolanıyor.  Elbette kendi  yorumlarımız eşliğinde.

Peki ya sonra? Yaşanan olumsuzlukları olduğu gibi saklayıp, yok saydıysak vay bizim halimize. Yüzleşmediğimiz, zamanında onarmadığımız, iyileştirmediğimiz için de gün gelip alakasız bir sebeple ortaya çıkıyor. Ve biz fark etmeden tüm yaşantımızı etkiliyor. Kararlarımız kısıtlanıyor. Tam bir hamle yapacakken geride duruyoruz. Ve bazen nedenini bilemiyoruz. İşte hepsi amigdala’daki duygularımızın yüzünden.

O halde ne yapmamız gerektiğini bilmemiz önemli diye düşünüyorum. Öyle değil mi? Belki uygulayacağımız bir iki basit metotla üstesinden gelebiliriz. Bence denemekten bir zarar çıkmaz.

Sevinç, endişe, kaygı, korku, üzüntü, sevgi, saldırganlık, öfke, kin, şefkat, vicdan hepsi bizlere has duygular. Elle tutamıyor, gözle göremiyor, ama derinden hissediyoruz.

Tüm bu özel duygularımızın merkezi neresi biliyor musunuz?

Beynimizde aşağı yukarı şakak bölgemizin ortasına denk gelen alan. Tıp dilindeki ismi ‘limbik sistem’. Öyle minicik ki. Yaklaşık 5 gr. ağırlığında. Ama tüm duygularımız buradan yönetiliyor. Yani duygusal beynimiz burası.

Sağlıklı bir yaşam sürebilmemiz için düzen içinde çalışmasının çok önemli olduğunu vurgulayan uzmanlar; bu bölgenin hasar görmesi halinde, yaşamın çileli bir hal aldığını belirtiyor. Bu konudaki araştırmalar her yeni gün devam ederken, insanoğlu şaşırmaya aday gibi görünüyor. Çünkü gizem ve mucize tadındaki işlevsellik bitmek bilmiyor.

Şimdi yazının ana fikrine dönelim. İşte beynimizdeki bu muhteşem limbik sistemi oluşturan beş bileşenden bir tanesi de ‘amigdala’.

Çok değer verdiğim SEVGİ, şefkat, dostluk; öte yandan öfke, kızgınlık ve korku gibi duygularımızın merkezi olmakla beraber; en çok korkularımız ona emanet. 

Korku anlarımızı düşünelim. Kalbimizin atışı ve nefes alışımız birden hızlanır. Aniden sıcaklık hissederiz, hatta terleriz. Çünkü bademlerimiz yani korku merkezimiz harekete geçip kendini hissettirmeye başlar. Bir tür alarm verir. Ya oradan kaçarız, ya da savunmaya hazırlanırız.

Peki ya amigdala’sı bir şekilde hasar görenler? İşte onlar bu tehlikeyi fark edemiyor. Dışarıdan gelen uyarıları alamıyor. Dolayısıyla hiçbir şeyden korkmuyor. Canlılara şefkat ya da sevgi duyamıyor. Çünkü bilmiyor. Hafızasında böyle bir kayıt yok. Hasara uğramış.

Okuyanlar hatırlayacaklar. Zülfü Livaneli’nin ‘Kardeşimin Hikayesi’ romanındaki ana karakterin de benzer bir ruh hali vardı. Aldığı beyin darbesi sonucu sevmeyi, sevilmeyi, acımayı tamamen unutmuştu. Hayatı karışık ve oldukça zordu.

Elbette sadece bir darbe ya da hasar değil, bazı hastalıklarda beynimizi etkileyebiliyor. Çağımızın hastalığı depresyondan tutunda; felç, alzheimer, epilepsi, şizofreni, parkinson, MS gibi hastalıklar direkt bu sistemlere etki edip; yaşam kalitemizi bozabiliyor. 

‘Sağlık gibisi yok.’ dediğinizi duyar gibiyim. Kesinlikle.

Bedenimize gösterdiğimiz özen kadar hatta daha da fazlasını ruhumuza, duygularımıza göstermek işte bu nedenle çok önemli. Pozitif olmak da.

Minicik bir kelimeden yola çıktık. Yine yeniden bildiklerimizi hatırladık belki de.
Neden mi?

Farkındalığımıza FARKINDALIK KATMAK için.

Ruhundan yana sıkıntısı olanlar için değil sadece; hepimiz için önemli. Yaşam kalitemizi yükseltmemize en güzel vesile.

‘Bana ne’ deyip geçip gitmeye; umursamamaya gelmeyecek kadar iç içeyiz her biriyle. Hangimizi nerede ne zaman ne yakalar bilemiyoruz.

Farkındalığımızı; duygularımız ve hislerimiz üzerinde tıpkı bir projektör aleti gibi sürekli gezdirmek ve hep ışıltılı tutmak asıl olan. Karanlıklarda kalmasına izin vermemek. Negatif enerjiden uzak tutmaya çalışmak. Bu hassas ve karmaşık yapıya saygıyla yaklaşmak. Her şeyi kararında yaparak dengede kalmaya dikkat etmek. Yaşamdaki UYUM ve KALİTE bunu gerektiriyor çünkü. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

05.05.2014

4 Haziran 2014 Çarşamba

YAŞAMDAKİ GİZLİ MUTLULUK HARELERİ

ANlardaki mutluluğu yakalamak…

Mutluluk gelsin diye beklemeden.

O görünmez tarlaya sihirli çiçek tohumları ekmek…

Hepimizin yaşam gayesi bu değil mi zaten?

Kısacık süren Anlardaki o çilek lezzetiyle kocaman gülümsemek. Gülümsetmek.

İşte şimdi size yüzünüzde kocaman tebessümler yaratacak; böylesi güzel bir videodan söz etmek istiyorum. Kısacık, ama verdiği mesajlar öyle önemli ki. İzlediğimde yazmadan olmaz dedim. İstedim ki sizler de benim kadar umutlu olun hayattan ve getirdiklerinden.

Yer Japonya.

Gündüz şehrin koşturmacası içinde genç bir erkek var ekranlarda. Sırtında çantası ile yürüyor. Birdenbire başından dökülen suyla kendini yan tarafa atıyor. Yukarıya doğru baktığında bir oluktan caddeye akmakta olan suyu görüyor. O anda gözüne ilişen saksıyı tam altına yerleştirip, hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor.

Biraz ileride seyyar arabasını itmeye çalışan genç bir kadın beliriyor ekranda. Koşarak yanına gidiyor. Verdiği destekle basamağı beraberce atlatıyorlar. Kadın içtenlikle teşekkür ediyor.

İçi memnuniyetle kadının yanından ayrılan genç adam; öğlen yemeği için bir lokantaya oturuyor. Verdiği siparişle karnını doyururken, bir sokak köpeği yanına geliyor. Patisini dizine koyuyor. Belli ki aç. O anda kendi açlığını unutan adam, yemeğini köpekle paylaşıyor.

Yemek sonrası yolunun üstünde dilenmekte olan bir anne kıza rastlıyor. Önlerindeki karton parçasında ‘eğitim için’ yazısını görünce duruyor. Cüzdanından çıkardığı hayli yüklü bir miktarı önlerine bırakıyor. Anne kız mahcup, başları önlerinde. Ama umutlu.

Genç adam hayat serüvenindeki yolculuğunda oldukça dikkatli. Etrafında yaşananlarla ve yaşayanlarla da son derece ilgili.  

Bakıyor.
Görüyor.
Fark ediyor.

‘Bana ne’ deyip geçip gitmeden; yapabileceklerini düşünüyor. Kendince çözümler  yaratıyor.

Peki ya etrafındaki diğer insanlar? Neredeyse hiç biri yaptıklarını tasvip etmiyor. Genç adam ise bunları hep görmezden geliyor. Kendi doğrularında ilerlemeye devam ediyor.

Hayat serüvenindeki koşusu, birbirine benzer günlerin adeta tekrarı gibi geçip gidiyor.
Su saksıdaki bitkiyi suluyor.
Seyyar satıcı kadın her gün aynı saatte yolları kesişen geçen adamı güvenle bekliyor. Beraberce arabasını iterlerken; zorlukları beraberce aşmanın keyfine varıyorlar.
Sokak köpeği yine yemeğine ortak oluyor.
Dilenci kadın ve kızı yine sabırla para bekliyor.

Kahramanımız ise yaşamın önüne çıkardıklarını önemsemeye devam ediyor. ANları kaçırmıyor. O görünmez tarlaya her gün bıkmadan, usanmadan, karşılık beklemeden sevgi tohumları ekiyor.

Ancak yaptıkları bu kadarla sınırlı değil. Fazlası da var. Örnek mi? Otobüste giderken, yanında ayakta duran genç kadına yer vermenin keyfini yaşıyor.

İş dönüşü apartmanında yaşayan yaşlı komşunun kapısına muz hevengi asıyor. Sessizce kimseler görmeden. Kapıyı açan yaşlı kadın sevinç içinde muzu alırken, sağa sola bakınıyor. Ortalıkta kimseyi göremiyor, ama gözlerindeki şükür duygusu mutlu olduğunu öyle güzel açıklıyor ki.

Evet; görünürde genç adamın elde ettiği hiçbir şey yok gibi. Üstelik çok değerli zamanını, zorlukla kazandığı parasını hiç tanımadıklarıyla paylaşıyor. Günlerce yemeğine ortak olan sokak köpeği nedeniyle de karnı doğru dürüst doymuyor.

Ancak hiç birini önemsemiyor. Yoluna ve yaşamın önüne çıkardıklarına FARKINDALIKLA ve SEVGİYLE devam ediyor. İçindeki huzura sıkıca sarılıyor.

Ta ki kızıyla beraber dilenen anneye yalnız rastlayıncaya kadar. Gözleri ister istemez o masum bakışlı kızını ararken, aklına üşüşen kötü düşüncelerden kurtulamıyor. İçi sıkılıyor. Tam bu sırada duyduğu sesle arkasına dönüyor. Karşısında yepyeni önlüğü ile okuldan dönen kızı görmesin mi? Küçük kızın kahramanımızın gözlerinin içine o tatlı bakışı, annesinin minnet ve şükran dolu bakışlarıyla birbirine karışıyor.

Günlerdir hiç bir karşılık beklemeden, sevgiyle yaşamını paylaşmasının karşılığı değil midir bu bakışlar?

Sessizce kapısına muz bıraktığı yaşlı komşusuyla yaşadıkları; yığınla paranın satın alamayacağı kadar kuvvetli bir sıcaklık yaratmaz mı yüreğinde?

Her gün yemeğine ortak olan sokak köpeği artık onunla beraber yaşarken; yalnızlığını paylaştığı can dostu olmamış mıdır?

Her gün akan suyla sulanan saksıdaki çiçekler büyüyüp çevresine güzel dokunuşlar bırakmaya başlamamış mıdır?

Seyyar satıcı kadın artık daha mutlu ve umutlu değil midir?

Kızının eğitimi için dilenmek zorunda kalan çaresiz anne; saksıda kurumaya terk edilmiş çiçek; muzun neredeyse tadını unutan yaşlı komşu; hayatta hep terk edildiğini zanneden seyyar satıcı kadın; her yeni gün karnını doyurmak için insanların gözlerinin içine bakan sevgiye hasret sokak köpeği; ayakta durmakta zorlanan otobüsteki genç kadın…

Peki ya sizin, ya bizim hayatımızda?

Her gün karşımıza bunlardan onlarcası çıkmıyor mu? Hangisini görüyor, hangisine yardım ediyoruz? En önemlisi hangisinin yaşam zorluğunun FARKINDAYIZ? Bırakalım maddi yardımı; sadece tebessüm etmek bile ne çok işe yarıyor yeri geldiğinde bir bilseniz. Bir canlıyı önemsemek asıl olan.

Şimdi yazımın en başına dönelim mi? Hayatta en çok arzuladığımız şey neydi?

Bir parça mutluluk değil miydi? O halde yola devam.

Ama böyle…

Her ANIN FARKINA vararak. Yaşamdaki her kareyi önemseyerek.

Sevgiyi ve içtenliği hiç düşünmeden etrafımızdakilerle paylaşarak. 

Paylaşıp çoğalmanın hiçbir zenginlikle kıyaslanamayacağını bilerek.

Anlar, farkındalıklar ve mutluluk hepsi bizim… Ama paylaştıkça değerleri artıyor; ne olur unutmayalım.

Her kitabını keyifle takip ettiğim ünlü Brezilya’lı yazar Paulo COELHO, bakın ‘’Zâhir’’ romanında sevgiden nasıl bahseder?

‘’Güneşin, denizlerin, rüzgârların enerjisinden yararlanabiliriz. Ancak, insanoğlunun sevginin enerjisinden yararlanmayı öğrendiği gün, ateşin keşfedildiği gün kadar önemli olacak.’’

O halde gelin; bizler de bu doyumsuz enerjiden yaralanmayı alışkanlık haline getirelim. Sevgiyle el uzatalım karşımızdakilere. Kim olursa olsun canlı olduklarını önemseyerek. GÖNÜL gözümüz açık olsun her daim. AŞKla bakmanın güzelliğini ve yaşamdaki o minicik mutluluk harelerini BERABERCE kucaklayalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.04.2014





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...