28 Mart 2016 Pazartesi

SADECE bir KAS değil ‘’RUH KASI’’ KENDİLERİ

Bedenimizdeki her bir hücre, her bir organ, kaslarımız, kemiklerimiz, sinirlerimiz, omurlar kısacası her biri tek başına o kadar çalışkan ki. Bizler tembellik yapsak bile onlar durmaksızın; hatta deyim yerindeyse nefes bile almadan çalışıyor. Tek bir amaçları var. O da bizim sağlıklı ve mutlu bir şekilde yaşama devam etmemiz.
İsmini bilmediğimiz, varlığından haberdar olmadığımız pek çok küçük detayla içimizdeler. Aralarında boş duran tek bir tanesi bile yok.

Her biri ciddiyetle görevinin başında. Hem de bizim o denli hor kullanmamıza rağmen. Üstelik haberdar olduğumuz rutin görevlerinin dışında olağanüstü yeteneklere sahipler.

İşte onlardan bir tanesi.

PSOAS kası.

Namı değer RUH kası.

Ana görevi ve yeri oldukça önemli. Çünkü bacaklarımızı omurgamıza bağlayan tek kasımız. Kalça kemiğimize çok yakın. Bilimsel isimleriyle; T12 omurundan başlıyor, bel omurları boyunca devam ediyor. Sonra da kalça ve bacak ile buluşuyor. Aynı zamanda diyafram kasımıza da bağlanıyor.

Bir eğitmen ve yazar olan Amerikalı Elizabeth Koch, ‘’The Psoas Book’’ kitabında; bakın bu kası nasıl tanımlamış? ‘’En derindeki hayatta kalma dürtümüzü somutlaştıran ve en temel isteğimiz olan gelişimi sağlayan yegane kasımız.’’

Bu harika kasımız sayesinde hareket ediyoruz. Bedenimizi dik tutuyoruz. Dengemiz de ona emanet. Bunları yerine getirirken de hep geriliyor, kasılıyor doğal olarak. Biliyor musunuz; bu kasılma doğduğumuz andan itibaren başlıyormuş. Düşünsenize nasıl da gergin olduğunu.

Peki ya sonrası? Bizler bu kasımız için neler yapıyoruz dersiniz; zorlamaktan başka?
Hiçbir şey, ne yazık ki.

Yeterince dinlenmediğimiz bir gerçek. Sadece görsellik adına tercih ettiğimiz dar giysi ve yanlış ayakkabılar da cabası. Bunlara bir de yanlış duruş ve oturuşları ekleyelim. Kısacası zorladıkça zorluyoruz kasımızı, diğer organlarımız gibi.

Ancak hayat kalitemiz düşmeye başladığında anlıyoruz, ters giden bir şeyler olduğunu. Çünkü zamanla sırt, kalça ve dizlerde ağrı olarak kendini gösteriyor. Hele bir de süregelen kronik ağrılar halinde seyrederse, gözlerimize endişe ve korkunun gölgesi yerleşiyor yavaş yavaş.

Peki ne yapmamız gerekiyor?

Çözüm içimizde. Psoas kasımızda saklı.

Uzmanların tavsiyesine göre; güzelce esnetip uzatmak yani kasımızı rahatlatmak; bizi tüm bu olumsuzluklardan kurtarıyor.

Şimdiye odaklanmamızı sağladığı için de endişe ve korkularımız aklımıza gelmiyor. Otomatikman uzaklaşıyoruz onlardan, şimdinin mavi denizinde yüzerken. Burada ne kadar çok kalırsak bizim için o denli faydalı. Her kulaçta gerilimlerden uzaklaşıyoruz çünkü.

Ben diyorum ki; sadece bunun için bile psoas kasımızı her gün esnetmek gerek. Üstelik esneme hareketleri son derece kolay.

Sonuçta bize hem fiziksel hem de ruhsal anlamda artılar katan bu kası tanımak beni kocaman gülümsetti. Ne kadar şanslı olduğumuzu bir kez daha anladım. Öğrendikçe, uyguladıkça artan ruhsal zenginliğimize minicik bir artı belki ama olsun.

Anı yakalamak için bir yolumuz daha var artık.

Daha olumlu, daha enerji dolu bir ruh ve ağrılardan arınmış bir beden.

İç huzuru yakalamış, tebessüm dolu insanlar.

Basit bir iki esneme hareketiyle ve psoas kasımıza gerekli ihtimamı göstererek. Yoga yapanların, fiziksel aktivite sonrası güzelce esneyenlerin; bu denli rahatlamış olmalarına şaşmamak gerek artık. Yolumuz açık, psoas kasımız hep esnek olsun.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

15.03.2016






21 Mart 2016 Pazartesi

GÜLÜMSEYELİM ki ENGELLER YOK OLSUN

Gülümsemek bir hayat felsefesi olmalı hepimiz için. Ne kadar zor olursa olsun gülümsediğimizde; hem kendimizi çok daha iyi hissediyoruz, hem de etrafımıza ışıltılı bir enerji yayıyoruz. Kalbimiz,  ruhumuz zenginleşiyor adeta.

Ancak kaçımız yapabiliyoruz dersiniz?

Hele bir de engelliler söz konusu ise. O devasa engellerin ardında kalan, bir  türlü sosyal yaşantımıza dahil edemediklerimiz aramızdaysa eğer; bırakın gülümsemeyi anında değişiyoruz. Nedense hep meraklı, acıma dolu bakışlar yerleşiyor yüzümüze; hüzünle beraber.

Peki ya engelliler? Bizlerin bu tavrı, bu imalı bakışları onları ve ailelerini nasıl etkiliyor dersiniz?  

İşte bu sorunun cevabını vermiş minicik bir video. İzlediğimde gözlerim nemlendi, ama yüzüme kocaman bir tebessüm de yerleşti. Engellilerle ve yakınları ile karşılaştığımızda gülümsemeye devam etmenin önemini öyle zarifçe özetlemiş ki.

Bir parktayız şimdi. Hava güneşli. Pırıl pırıl. Büyükler soluklanıyor. Çocuklar keyifle zaman geçiriyor.

O sırada bir grup engelli çocuk oynayanlara katılıyor. Belli ki havanın güzel olmasından istifade; arkadaşlarıyla beraber oynamaya gelmişler. Aralarında tekerlekli sandalyede olan da var. Downsendromlu olan da.

Ama o da nesi?

Birden bakışlar değişiyor. Yüzlerdeki gülümseme, neşeli haykırışlar yerini sessizliğe bırakıyor. Acıma duygusu kara bir bulut gibi parkın üstüne çöküyor.

Sadece parkta değil, sahilde yürüyenler de bile aynı bakış var ne yazık ki. Denize, maviliğe bakmak yerine engelli çocuklara bakıyorlar.

Birbirlerine göstererek, fısıltıyla konuşarak. Yani engellerini yüzlerine bir kez daha çarparak. Hatırlatarak.

Neden mi? Çünkü aramıza almayı bir türlü beceremediğimiz, hatta kabul edemediğimiz engelliler onlar.

İşte o anda bir genç kız elindeki mektubu dağıtmaya başlıyor. Belli ki daha önceden hazırlanmış.

Hazırlayan kim mi? Bir engelli annesi. Tekerlekli sandalyede yaşamını sürdüren, 14 yaşındaki Tufan’ın annesi.

Ellerine tutuşturulan kağıtta yazılanları okuyanların yüz ifadeleri yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Çoğunun gözleri doluyor. Bir kısmı düşüncelere dalıyor. Yazılanlara hak verircesine başını sallayanlar da var aralarında.

Gelin bu muhteşem annenin haykırışlarına kulak verelim. İstedikleri o kadar basit, ama o kadar önemli ki.

‘’ Merhaba,

Bu mektubu hoş görünüze sığınarak gönderdim. Bize üzgün üzgün baktığınızı hissettim. Bu duruma alışkınız aslında. Sizi suçlayamam. Ama lütfen, kendinizi  bir an için bizim yerimize koyun. Çocuğumu gören herkes, ya yolunu değiştiriyor ya da üzgün bakışlarla uzaktan izliyor.

İsmi Tufan. 14 yaşında. Engelli Çocuk ve Ailelerine Destek Merkezi (Eçadem) ’deki diğer arkadaşları ile beraber; bugün parka geldi. Gezmeyi çok seviyor. Eminim tanısanız siz de onu çok seversiniz. Tufan farklı hissetmek isteMİyor. Hatta yanından geçerken ona bir tebessüm etseniz; çok MUTLU olacağından eminim. Çünkü ona kimse gülümseMİyor. Gerçi artık kimse kimseye gülümsemiyor. Oysaki bir GÜLÜMSEME dünyamızı değiştirmeye yeter. ‘’

İşte O AN. O anda sanki parka sihirli bir tılsım değiyor. Herkes ama herkes, engelli olan, olmayan, çoluk çocuk, yetişkin herkes gülümsüyor. Sevgiyle birbirine el sallıyor. Engelli çocukların gülümsemesi ise KOCAMAN oluyor. Elbette Tufan’ınki de.

Bu videoyu izlediğimde ‘Mutlaka yazıya döküp paylaşmalıyım.’ dedim içimden. Gülümsemenin ne kadar etkili bir araç olduğunu belirtmek adına. Bir de kocaman alkışladım Tufan’ın annesini.

GÜLÜMSEYELİM ne olur.

Hayata.
İnsanlara.
Doğaya.
Çiçeklere.
Ağaçlara.
Hayvanlara.
Çocuklara.
Büyüklere.
Yaşlılara.

En çok da yürekleri sevgiyle dolu ENGELlilere. Onların sabır yüklü, cesur ailelerine.
KOCAMAN GÜLÜMSEYELİM.

Gülümseyelim ki ENGELLER yok olsun.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

23.02.2016



16 Mart 2016 Çarşamba

HALO’dan HORN’a ANLIK ETKİLER (2/2)

Gelin bununla ilgili çok hoş bir öyküye kulak verelim. Bir yandan STANFORD 
Üniversitesinin kuruluşundaki o ilk adımı öğrenirken; diğer yandan da horn etkisini anlamamız kolaylaşsın.

‘’Yer Amerika. Boston’a trenle gelen yaşlı bir çift, Harvard Üniversitesi Rektörü ile görüşmek ister. Ancak ilk olumsuz tepki sekreterden gelir. Nedense horn etkisi devreye girmiştir ya bir kez; sekreter çifti geri göndermek için olmadık yollar arar. 
Rektörün yoğun işinden bahseder durur. Ancak çift inatçı çıkar. Beklemeye başlarlar. Aradan saatler geçse de görüşmeden gitmeye niyetleri yoktur.

Sonunda pes eden sekreter, rektöre çiftin isteğinden bahseder. Anlatırken horn etkisinin negatifliğini maalesef rektöre de bulaştırır. Bu etki ile odasından çıkan genç rektör; oldukça sinirli bir şekilde yaşlı çifti dinlemeye koyulur.

Söze yaşlı kadın başlar. Bir yıl önce kaybettikleri oğullarının anısını yaşatacak bir şeyler yapmak istediklerinden söz eder.

Sinirleri iyice gerilen rektör, duygularını rafa kaldırdığı o anda; yaşlı çiftin arzusunu tamamen yanlış anlar. Ölenler için üniversitede anıt dikemeyeceklerini oldukça sert bir tonla ima eder. Beklemedikleri bu tepki karşısında yaşlı kadın; bir anıt değil, oğullarının anısına bir bina yaptırabileceklerini bir kez daha açıklamak zorunda kalır. 

Bu cümleye daha da sinirlenen rektör, tamamen horn etkisinin altında yerinden fırlar. Son yaptırdıkları binanın maliyetinden bahsederken; onları küçümsemeyi de ihmal etmez. Ve kendince konuşmayı sonlandırır.

O ana değin hiç söze katılmayan eşine dönen yaşlı kadın, bina için gerekli paranın miktarını öğrenince birden fikir değiştirir. Ve ellerindeki parayla oğulları için kendi üniversitelerini kurmanın çok daha anlamlı olacağını adeta fısıldar. Eşi de başıyla onaylar.

Rektör ise duydukları karşısında şaşkın ve bir o kadar üzgündür.

İşte bu ilk adımla, Doğu Californiya’ ya dönen Stanford çifti; oğullarının adını ebediyete yazdıracak o üniversiteyi kurarlar. Amerika’nın en gözde üniversitelerinden bir tanesi olan Stanford Üniversitesi’ni. ‘’

Bu öyküden sonra ilk izlenimin ne kadar etkili olduğunu hiç unutmayız sanırım. Bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak bu etkiler altında kalıyoruz; hayatın çarklar arasında koştururken. Bundan kaçış yok.

Peki neden böyle bir etki var dersiniz?

Nedenini uzmanlar dahi açıklayamıyor ne yazık ki.

O ANki duygu, düşünce ve değerlendirmelerimizin; bilincimizin dışında; bazı olumlu ya da olumsuz algılara göre etkilendiğinin farkında değiliz çünkü.

Üstelik kazara bu durumla yüzleştiğimizde, sebepleri önümüze sıralandığında kabul etmemek için de olmadık çabalar harcıyoruz. Kimbilir belki kendimize yediremiyoruz. Belki de her şeyin kontrolümüz altında olduğu fikri daha çok hoşumuza gidiyor.

Anlık da olsa etkiler madem bu denli bizim yolumuzu belirliyor; o halde gelin başımızın üstündeki ışıklı haleyi parlatalım. Parladıkça önümüzde uzanan yol ışıklarla dolacak çünkü. Ben buna tüm kalbimle inanıyorum. Peki ya sizler?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

01.03.2016

Kaynaklar: http://www.bilgievi.org.tr; http://www.psikolojitestleri.com.


HALO’dan HORN’a ANLIK ETKİLER (1/2)

İlginç kelimeleri seviyorum. Manalarını öğrenmeyi de. Ardındaki gizemler bana bana o kadar çok şey düşündürüyor ki.

İşte onlardan iki tanesi daha.

HALO ve HORN.

Halo, ışık halkası demekmiş. Eski gravür resimlerinde meleklerin başının üstünde taşıdıkları pırıltılı halka gibi.

Ben çocukluğumdan beri neşeli, iyimser ve güler yüzlü insanların bu halkayı doğal olarak taşıdıklarına inanırım. Göremeyiz, ama hissederiz. Sıcacık yapar içimizi. Yanlarında olmak iyi gelir ruhumuza.

Ünlü Amerikalı yazar Orison Swett Marden’ın sözleri de bunu destekler gibi;

‘’Neşeli bir ruh en büyük zenginlik hazinesidir. İyimser olabilmek kıymetli bir mirastır.  Hele iyimserlik özelliği, sevimlilik, nezaket ve yüz güzelliğiyle bir arada bulunursa, yeryüzünün hiçbir hazinesi bununla kıyaslanamaz. ‘’

Bu nedenle değil midir ki; başının üzerinde o görünmez ışık halesini taşıyan, tebessüm dolu insanları henüz uzaktan gördüğümüzde bile olumlu sinyaller almaya başlarız. Bizleri pozitif enerjisiyle hemen etkiler. Haklarında hiçbir şey bilmesek de olumlu düşünür, sevgiyle yaklaşırız. İşte bu etkiye HALO etkisi deniyor.

Yani bir insanın, bir özelliğinden yola çıkarak; onun tüm özelliklerinin benzer veya aynı olduğuna inanmak. Halbuki her insanın belirli özellikleri pozitif olabilecekken diğerleri negatif olabilir.

Peki ya hep asık bir yüz ifadesi ile gezenler. Karamsar bakışları, bazen iğneleyen davranış şekilleri ile negatif enerji yaydıklarının farkındalar mı acaba? Anı kaçırdıklarını, geçmişle endişe yüklü gelecek arasında mekik dokuyan düşüncelerinin yüzlerindeki yansımasını bir bilseler. İşte böylesi insanları gördüğümüzde ilk aklımıza gelen hemen yanlarından uzaklaşma isteği olur. İster istemez haklarında olumsuz düşünürüz. Tek bir olumsuz özellik yeter bazen o kişi hakkındaki düşüncemizi belirlemeye. İşte bu etkiye de HORN etkisi deniyor.

Bir de ZEİGARNİK etkisi var ki; bu da çok ilginç. Yarım kalan işlerin daha çok akılda kalması anlamında kullanılıyor. En güzel örneği tabii ki diziler.

Ancak böylesi bir etkileşim ve genellemenin bizlerin bazen hata yapmamıza da sebep olduğunu da unutmamak gerek. Empati yapmadan, tek bir özellikten hareket etmek değil söz edilenler. Her ikisi de sadece ANLIK etkiler. Yaklaşık 7 saniye kadar bir süre. İlk çarpıcı etki.  

Fakat anlık da olsa özel yaşamda, iş hayatında ve sosyal ortamlara ilk adımlarda çok etkili olduğunu savunuyor uzmanlar.

İlk etkinin her zaman önemli olduğunu eskiden beri savunuyorum ben de. Doğru mimik, doğru ifade, kendinden emin beden duruşu, dozu iyi ayarlanmış kuvvetli bir el sıkma ve hafif bir gülümsemenin bize katacağı artılar öyle fazla ki. Bir anlamda başımızın üstünde o ışıklı haleyi taşımakta fayda var. Çünkü ilişkilerin temeli, bu ilk izlenim üzerine kuruluyor genellikle. Sağlamsa korkmadan hedefe ilerlemek mümkün.

Pek katılmasam da bu etkiye maalesef giyim ve kıyafet de etki ediyor. Etrafımızda gönül gözü ile bakmasını bilen insanların ne kadar az sayıda olduğunu düşünecek olursak; giyimin de diğerleri kadar göz doldurduğu bir gerçek ne yazık ki. Horn etkisini destekleyen önemli bir unsur yani. (güzel bir öykü ile devamı 2/2 ‘de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

01.03.2016

10 Mart 2016 Perşembe

İYİLİK YILLARA MEYDAN OKUYOR

İyilik yapmak üzerine, zor durumda olanları o sıkıntının içinden çekip çıkarmak üzerine o kadar yazı yazdım. Gelin görün ki yine de doyamadığımı hissediyorum. Çünkü iyiliğin o titreşimli dalgalarının yıllara meydan okuduğunu çok iyi biliyorum. Çünkü dünyamızın böylesi güzelliklere ihtiyacı olduğunun farkındayım.

İyilik yapmak çok özel bir duygu.

Kalpten kalbe adeta akan, ışıltılı bir yol.

Hani hep mutlu olmayı bekliyoruz ya hayatımız boyunca. Ve asıl mutluluğun paylaşarak kazanıldığını hep unutuyoruz ya. İşte iyilik yapmak bunun için biçilmiş kaftan. Küçük ya da büyük olması, miktarı hiç önemli değil iyiliğin. Yeter ki içten ve samimi olsun. Yeter ki tam o ihtiyaç anında sızlayan kalbe dokunsun. Ve elbette buram buram sevgi kokarken zarifliğini yitirmesin.

İzlerken gözyaşlarımı tutamadığım kısacık bir videodan hemen sonra, sözcüklere yükledim duygularımı. Yine, yeniden, iyiliğin çoğalmasını dileyerek.

Yaşadığımız dünya içinde her kime ne iyilik yapıyorsak, gün geliyor karşılığını fazlasıyla alıyoruz. İşin bir de böylesi keyifli bir yönü var; başlangıçta hiç mi hiç aklımıza gelmeyen.

Bu hayat sahnesinde; hangimize nasıl bir rol biçildiğini ve ne yaşayacağımızı hiçbirimiz bilemiyoruz. Öyle değil mi?

Bu nedenle fırsatımız varken, şartlarımız zor dahi olsa; iyilik yapmanın o naif çizgisinde gezinelim el ele.  Hemen şimdi aşağıdaki satırlarla. Ne dersiniz?

Yer Japonya.

Bir eczanenin hemen önündeyiz.

Eczacı yaka paça tuttuğu küçük bir oğlan çocuğunu hırpalıyor. Bağırıyor. Belli ki çocuk eczaneden izinsiz bir şeyler almış. İlaçları çocuğun elinden geri alırken, onları neden çaldığını soruyor. Ancak öyle sert ve kızgın ki, çocuğun cevabını dinlemiyor.

Yaşanan tatsız olayı lokantasından izleyen ve çocuğun o cılız cevabını duyan adam; bir hamlede kadını durduruyor. Aralarına giriyor. İlaçları eczacının elinden alıyor. 

Çocuğa yumuşak bir ses tonu ile annesinin hasta olup olmadığını soruyor. Herkesin içinde yüzü kızaran ve korkan çocuk sadece başıyla onaylıyor. Bunun üzerine adam eczacıya ilaç parasını ödüyor. Ardından lokantasında kendisine yardım eden küçük kızına seslenerek; hasta anne için sebze çorbası koymasını söylüyor.

Yardımsever adamın uzattığı torbayı alan çocuk, mahcup bir edayla oradan uzaklaşıyor.

Aradan günler, haftalar, yıllar derken tam 30 yıl geçiyor. Kızıyla beraber lokantasını ayakta tutmaya çalışan baba; etrafındaki açlara elinden geldiğince yardım etmeye devam ediyor. İçinde bulundukları hayat şartları onlar işçin de oldukça zorlayıcı. Ama minicik yardımlardan hiç kaçınmıyor.

Ta ki kapılarını sarsarak çalan o kötü bir dramla karşılaşana değin.   

İşte o gün; baba kalp krizi geçiriyor. Tezgahının başında çalışırken birden yere yığılıyor. Kızı tarafından hemen hastaneye kaldırılıyor. Gerekli müdahaleler yapılıyor ve hayata döndürülüyor.

Ellerinin arasından kayıp giden babasını son anda yakalayan kız bu duruma doğru dürüst sevinemiyor bile. Neden mi? Çünkü birden bire karşılarına çıkan hayli yüklü miktardaki hastane masrafı gencecik dünyasını karartmaya yetiyor. Ne yapsa, kiminle konuşsa nafile. Gerekli tutarı ne yazık ki bulamıyor.  

Ellerindeki tek mal varlıkları olan lokantayı acilen satışa çıkarıyor. Hemen satış olmayacağını bildiğinden; babasını iyileştiren doktorla görüşmesi gerektiğini düşünüyor. Çaresizlik kerpeteninin keskin kıskaçları canını fazlasıyla yakarken; durumlarını utana sıkıla açıklıyor. Ve biliyor ki onları ancak bir mucize kurtarabilir.

Bu üzüntüyle hasta yatağında yatan babasına sarılıyor. Geceler boyu süren uykusuzluk ve yorgunluk nedeniyle orada uykuya dalıyor. Uyandığında yatağın üzerinde bir zarf buluyor. Merakla açıyor. Tüm hastane masraflarının 30 yıl önceki; 3 paket ağrı kesici ve sebze çorbası karşılığında ödendiğini okuyor.  Çok şaşırıyor.

Birisi, tanımadığı birisi melek kanatlarını takmış ve kendilerine yardım elini uzatmıştır besbelli. Kız o sevinçle babasına sarılıyor. Hayata yeniden güvenle gülümsüyor.

Peki bu yardımı kim yapıyor dersiniz?

Yıllar yıllar önce; babasının lokanta önünde azardan kurtarıp, annesine ilaç ve çorba yolladığı o küçük çocuk.

Büyümüş, okumuş, mesleğini seçmiş. Babasının ameliyatını yapan ve tüm bakım masraflarını üstlenen doktor olarak karşılarına çıkmış. Çocukluk çağında yaşadığı zor anı, kendisine yardım eden o adamı ise hiç unutmamış. Ve öykümüz bu mutlu sonla bitiyor.

O halde diyoruz ki; VERMEK EN İYİ İLETİŞİM. Kalbe dokunmanın naif yollarından bir tanesi.

İyilik yapalım.

Verelim.

Paylaşalım.

Tebessümleri, kucaklaşmaları. Yediğimiz kuru ekmek dahi olsa diğer yarısını. Giymeye kıyamadığımız ama, dolapta saklarken çoktan unuttuğumuz o yün kazağı. Yavrularımızın oynamaktan sıkılıp yüzüne bakmadığı oyuncakları. Okumadığı kitapları.

Verdikçe zenginleşmenin keyfine varalım. Bırakalım iyiliklerimiz yıllara meydan okusun. İnanın bana hayat böylesi güzelliklerle çok daha anlamlı.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.01.2016



3 Mart 2016 Perşembe

BEYNİMİZİN SAĞ YARIM KÜRESİne ALKIŞ (3/3)

Önce izninizle Jill Bolte Taylor’un başından geçenlere kulak verelim. Biliyorum ki tıpkı benim gibi sizler de; onun yaşam karşısındaki o dik duruşuna hayran kalacaksınız. Üstelik sorumuzun cevabı bu anlarda saklı.

Şimdi gelin o meşum güne gidelim. Henüz 37 yaşındayken; beyninin sağ yarısını kaybettiği o sabah saatlerine.

Sol gözünde şiddetli bir ağrı ile uyanır. Olacaklardan habersizdir. Geçer umuduyla yataktan kalkar. Egzersiz aletine çıkar. Kendisinde bir tuhaflık olduğunu hisseder. Ama gelin görün ki onca mesleki bilgisine rağmen önemsemez.

Başının ağrısı giderek artınca spordan vazgeçer. Oturma odasına doğru ilerlemek ister. Ama o da nesi? Hareketlerine söz geçiremez. Giderek yavaşlar. Birden dengesini kaybeder. Duvara yaslanıp kendisine neler olduğunu sorgulamaya başlar. Çünkü kısa aralıklarla farklı anlar yaşamaya başlamıştır.

Bir an gelir; kendisini çevreleyen muhteşem bir sessizliğe gömülür. Kendisini hiç olmadığı kadar hafif hisseder. Adeta tarifi zor bir mutluluk enerjisi içindedir. Ancak bir süre sonra, sol küresinden sesler gelir. Bu sesler ona bir sorun yaşadığını hatırlatıp durur. Bir süre bu gel-git’ ler arasında bocalar.

Sol küresinin uyarıları üzerine düşünürken; birden sağ kolunu hiç kullanamadığını fark eder. İşte o zaman felç geçirdiğini anlar. Kendi deyimiyle; bir kadın bedeninde artık minicik bir bebek gibidir.

İşte o zor anlarında telefon ederek yardım çağırması gerektiğini düşünür. Ama nasıl? Yalnızdır çünkü. Kendisini sürükleyerek çalışma odasına gider. Kartvizitini aramaya başlar. Ama görüntü hafızası olmadığı için bulamaz.

Beyninin arada berraklaştığı anları beklemelidir. O net anları yakaladığında; elindeki kartlara tek tek bakar. Tüm kartları taraması 45 dakikasını almıştır. Bu arada beynindeki kanama artarak devam eder.

Sayıların anlamları yoktur artık onun için. Telefon numarası olarak gördükleri, sadece kargacık burgacık şekillerden ibarettir o kadar. Yine de pes etmez. Ahizeyi eline alır ve rakamları eşleştirmeye çalışır. Ancak numarayı çevirip çevirmediğini de hatırlayamadığını görür. O yüzden felçli kolunu rakamların üzerine tek tek taşıyarak adeta emekler.

Sonuçta başarır. Telefonu işten bir arkadaşı açar. Ancak şimdi işi daha da zordur. 
Çünkü o anda konuşamadığını, sadece garip sesler çıkardığını, üstelik konuşanları da anlayamadığını fark eder. Çünkü ahizeden duyduğu seslerle, kendisinin çıkardığı sesler bir köpek sesini andırır. Yine de pes etmez. Ta ki  telefondaki arkadaşı durumunda bir gariplik olduğunu anlayana değin.

Kısa bir süre sonra evine gönderilen ambulansla hastaneye kaldırılır. Yolda kalan son enerjisini de tükenir ve bayılır.

İkinci bir yaşam şansı olacak kadar şanslı mıdır dersiniz?

Evet. Beynindeki kanamadan iki buçuk hafta sonra geçirdiği büyük bir ameliyat ile konuşma yetisini yeniden kazanır. Tamamen iyileşmesi ise 8 yılını alır.

Bu ağır hastalık ve koma zamanlarında fark ettikleri ise ona tamamen farklı bir hayat görüşü kazandırır. İnsanların istedikleri zaman sol yarı küreden gelen sesleri susturup; sağ yarı küreye geçerek huzuru yakalayabilecekleri bizzat deneyimlemiştir çünkü. Hatta o hasta halindeki sessizliğine Nirvana anları der. Tüm bu yaşadıkları ona bir ders gibidir. Küçük bir farkındalıkla ve gayretle hayatımızın nasıl muhteşem hale dönüştürebileceğini bizzat kanıtlar.

Sonuç mu? Elimizdeki armağana sıkıca sarılalım. Ve nasıl bir insan olmak istediğimizi, nasıl yaşayacağımızı seçelim. Seçimlerimizin arkasında duralım. İçimizdeki güce, özümüze güvenelim.

Elimizden geldiğince sol yarımızın hezeyanlarını susturalım. Sağ yarımızın huzur seslerine ise kucak açalım. Hatta şımartalım.

BİRlikten BİZ olmaya doğru kanatlanırken; içimizdeki sevgi ve huzuru etrafımızdakilere de yayalım.

Tıpkı Jill Bolte Taylor gibi. Kendisi iyileştikten sonra yazdığı kitaplarla, dünya genelinde verdiği seminerlerle bunu başardı. Aldığı pek çok ödül bunun en anlamlı kanıtları olsa gerek. Gayretlerine ve emeklerine sonsuz saygımla.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

14.01.2016




BEYNİMİZİN SAĞ YARIM KÜRESİne ALKIŞ (2/3)

Araştırmaları sırasında normal insanlarla, akıl hastalarının beyinleri arasındaki biyolojik farkların neler olduğunu çözmeye çalışmış öncelikle. Kendi deyimiyle beynin mikro devre haritalarını çıkarmış. Yaşantısına anlam katan bu çalışmaları; kendi hastalığı ile yüzleştiğinde ise bambaşka bir seyir almış.

Şimdi gelin bu önemli bilim kadınının ilk bulgusuna göz atalım.  Bu konu ile ilgili daha önce ben de bir yazımda değinmiştim. Ama şimdi artılar var üzerine ekleyeceğimiz.

Beynimizin her iki yarısı farklı amaçlarla çalışıyor. Her ikisi de aldıkları bilgiyi farklı işliyor. Farklı biçimde düşünüyor. Üstelik farklı şeyleri önemsiyor.

Peki birbirleriyle nasıl haberleşiyorlar? Yaklaşık üç yüz milyon sinir lifinin kurduğu bir köprü yardımıyla.

Sağ küremiz resimlerle düşünüyor. Bedenimizin hareketlerini algılayan yanımız. Bizim enerji varlığımızı oluşturuyor. Bir anlamda BİZi tamamlamaya çalışıyor.

Sol küremiz doğrusal ve yöntemsel düşünüyor. Üstelik olmadık ayrıntıların peşinde. Andaki o ayrıntıları alıyor. Geçmiştekilerle karşılaştırıp başlıyor bizimle konuşmaya, talimatlar vermeye. Böylece geleceğimize uzanıyor. Haliyle bizi şimdiki zamandan uzaklaştırıyor. Üstelik sağ kürenin aksine; ilk sözü hep BEN olarak çıkıyor.

Sonuçta tek bir beynimiz olduğu halde; her iki yarı da tamamen farklı kişilik özelliklerine sahip. Belki de beynimizin içindeki o bitmeyen karmaşanın sebebi tamamen bundan kaynaklı. Öyle değil mi?

Bir yanımız BEN; diğer yanımız BİZ diyor. Bir yanımız ANda kal derken, diğer yanımız gelecek endişelerine gömülüyor. Geçmişte yaşadıklarına hayıflanıyor.

Peki bizler ne yapıyoruz? Hangisine sözümüzü geçirebiliyorsak onu susturuyor, diğerini destekliyoruz; farkında bile olmadan. Ama itiraf edelim ki en çok BEN diyoruz. Önce BEN. BİZ olmak nedense zorumuza gidiyor. Dolayısıyla andaki güzellikleri es geçiyor, huzurdan uzaklaşıyoruz.

Oysa huzurun o dingin, masmavi kumsalında olmak eksiklerimizi tamamlayacak. Bakışlarımıza sihirli bir pırıltı katacak. Tıpkı aşık olduğumuz zamanlardaki gibi yine aşkla bakacağız yaşamın tüm anlarına.

Nasıl mı? (devamı 3/3’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

14.01.2016

BEYNİMİZİN SAĞ YARIM KÜRESİne ALKIŞ (1/3)

Şimdiki ANdayız. Hayatı ıskalamamak için. Farkındalığımızla.

Peki bunu beynimizin hangi yarısı başarıyor dersiniz?

O gizem dolu ANları fark etmemiz sağlayan SAĞ yarım küremiz. Bu güzel detayı öğrendiğimde kocaman alkışlamak geldi içimden. Hak etmiyor mu sizce de?

Geçmiş ve gelecek, olmadık şekillerle düşüncelerimizi ele geçirmeye çalışırken; sağ yarım küremiz azimle çalışıyor. Hem de durmaksınız. Amacı bizi ŞİMDİ de tutmaya çalışmak.

Elbette geçmiş anılarımız ve gelecek düşlerimiz önemli. Bunun için beynimizin sol yarım küresine çok şey borçluyuz. Ama ŞİMDİyi ve ANı kaçırmadan. Her şey orada çünkü. Nefes aldığımız ANdayız sadece. Ne geçmişte, ne de gelecekte.

Yazıma konu olan bu değerli bilgiler çok önemli bir bilim kadınından. Öyküsü de bir o kadar çarpıcı.

Kendisi Amerikalı ünlü bir (nöroanatomist) beyin araştırmacısı.

İsmi Jill Bolte Taylor.

Erkek kardeşine konan şizofren tanısı nedeniyle, yıllar içinde şekillenmiş bu mesleğe olan ilgisi.

Hayatın garip cilvesine bakın ki; beynin sırlarına ömrünü adayan bu kadın; gün geliyor en büyük dersini yaşamına aniden çelme takan hastalığından alıyor.  

Hayat böyle işte. Pamuk ipliğine bağlı anlardayız her birimiz. Yarın mı? Kimseler bilmiyor ki. Tıpkı ünlü doktorun, bir sabah tamamen felçli uyanacağını bilmediği gibi.
Başarılı bir eğitim ve ardından süregelen başarı dolu iş kariyeri.

Araştırdıkça beynin gizemli yollarında yürümek onun için daha da anlamlı olmuş. Özellikle ağır akıl hastaları üzerine yoğunlaşmış. Sorduğu sorulara bulduğu cevaplar, ona beynin gizemini daha da sevdirmiş.

Ta ki 1996 senesinin o sabahına değin.

Her şeyin normal olduğu bir gecenin sabahına uyandığında; maalesef beyninin sol yarısında patlayan bir kan damarı karşılamış onu. Ve 4 saat gibi kısacık bir süre içinde; beyninin kendisini nasıl yarı yolda bıraktığına an be an tanık olmuş.

Düşünsenize sadece 4 saat. Artık yürüyemeyen, konuşamayan, okuyamayan, yazamayan ve hayatı ile ilgili hiçbir şey hatırlayamayan birisi haline gelmesi için yetmiş de artmış bile.

Bir doktor, bir araştırmacı, bir beyin uzmanı için hayatın korkunç bir trajedisi elbette bu yaşadıkları. Ancak daha o tükenme anlarında başlamış hayata asılmaya. Yaşadıklarını, beyninde olanları anlamaya çalışmış elinden geldiğince.

Bu sefer gözlem altına aldığı akıl hastaları yokmuş karşısında. Bizzat kendisi ile yarı hasarlı beyni ile yüzleşmiş ilk defa. Ve bu azim dolu süreç tam 8 yıl sürmüş. Bu arada öyle şeyler öğrenmiş ki yaşama dair, iyileşir iyileşmez onları kaleme almış. Hayatla mücadele sırasında baş gösteren tüm zorluklarda; gücün tamamen kendi elimizde olduğunu anlatmayı ilke edinmiş. (devamı 2/3’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

14.01.2016
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...