27 Temmuz 2016 Çarşamba

GÜZELLİK HER YERDE hatta KUSURUN İÇİNDE

Yaşamın içinde mükemmel olmamız gerekmiyor. Kusurlu yanlarımızla da güzelliği yakalamak mümkün. Üstelik  bu bir felsefi yaklaşım.

Nam- ı diğer Wabi – Sabi.

Yani kusurun içindeki estetik ve güzellik.

İsmini Japon kültüründen almış.

Yaşamla barışık olmanın kurallarını hatırlatıyor bize. Her yerde gözümüze batan kusurları ve elbette kendimizdeki kusurları; büyütmeden kabullenmenin doğal yollarını da. Bu nedenle paylaşmak istedim bu yazımla beraber.

Kusurun sözlük anlamı; ideal olandan uzak kalan, eksik, bozuk demek.

Şimdi kendimize soralım mı? Hangimiz eşyalarımızdaki, kendimizdeki, etrafımızdaki kusurlarla barışık yaşıyoruz?

Bence pek çoğumuz kaçışlardayız. Kusuru itiraf etmekten bile uzağız bazen. Hemen inkar ediyoruz. Ardından yakınmaya, yavaş yavaş endişelenmeye başlıyoruz. Olumsuz tepkilerimiz artıyor.

Peki bizler böyle yaptıkça kusurlar, her nerede ve her ne ise azalıyor mu?

Hayır. Tersine bizim ruhsal yapımız sendelemeye başlıyor. Mutsuzluk bulutları etrafımızı sarıyor. Kısacası öyle ya da böyle olumsuz olarak etkileniyoruz.

Yapılan bilimsel araştırmalar ise bunu engellemenin tek yolunun; yaşamı olduğu gibi kabul etmek ve olan değişiklikleri sakince karşılamak gerektiğinde hemfikirler. İşte ancak o zaman ruh yapımız dinginliğini koruyor.

* Yargılamak, suçlamak yerine her kusurda güzel olanları FARK ETMEK.
* Hiçbir şeyin sonsuz olmadığını, süreçlerden ibaret olduğunu bilmek.

İşte felsefenin temeli bunlar. Ne kadar şahane bir bakış açısı. Ben bayıldım.

Wabi; sade,  maddeye değil maneviyata değer veren, alçakgönüllü, doğayla uyumlu demek.

Sabi ise; zamanla değişen, eskimiş, solmuş demek.

Birlikte ise anlam muhteşem bir güç kazanıyor adeta. Ve bize kusurun içindeki güzelliği fısıldıyor.

Peki bu felsefe nasıl çıkmış dersiniz?

16. Yüzyılda Japonya’da filizlenmiş. Öyküsü basit ama ilginç.

Günlerden bir gün Zen rahibi Sen no Rikyu; çay yapma sanatını öğrenmek ister. Ve ünlü Çay Ustası Takeno Joo’nun ziyaretine gider. Ancak öğrenci olarak kabul edilmesi için mini bir testten geçmesi gerekir. Çay ustası; rahipten bahçeye bakım yapmasını ister. Öğrenci olmayı çok isteyen rahip, bahçeyi tertemiz yapar. Düzeltir. Toprağı havalandırır. Sonra eserine bir göz gezdirir. Ama yaptıklarını yeterli görmez. Bahçedeki kiraz ağacına yönelir. Ağacı şöyle bir silkeler. Kiraz çiçekleri pembe karlar gibi toprağa düşer. İstediği estetik dokunuşu sağlayan rahip işini bitirdiğinde; bahçenin son halinden memnun olan çay ustası da onu okula kabul eder.

Ayrıntıları fark etmenin, oradaki güzelliği görmenin, her şart altında estetik ve zarafeti yaşama katmanın ilk tohumlarıdır bunlar. 

Sadeleşmeden olması mümkün değil elbette. Çünkü dağınıklık, karmaşıklık arasında detaylar yok olmaya mahkum. Maddiyat değil, manevi değerler bizi zenginleştirecek. Gözümüzü açacak. Unutmamak gerek.

Ne kadar çok gözlem yapar, hayatımızı ne kadar sadeleştirir ve karmaşalar arasında ne kadar sakin kalırsak; o kadar avantajlıyız.

Her yazımda altını ısrarla çizdiğim ve kendi yaşamımda da önemsediğim zarafet tınılarını; kusurun içinde de bulabilmek; şahane olmaz mı sizce de?

Geldik gidiyoruz. Hiçbir şey kalıcı değil. O halde var olduğumuz sürece; hangi yaşta olursak olalım; kusurları olduğu gibi kabul edelim. Zarafetle yaşayalım. Sakinliğimizi her şekilde korumaya özen gösterelim.

Yaşam sanatçısı olmak kolay değil elbette. Ama bunu ustaca becerenler de var. Ben hepsinin önünde saygıyla eğiliyorum. Rol modellerim onlar.

Belki farkında değiliz ama hepimiz yaşam ustalığında yol alıyoruz. Bu süreçte sade, alçakgönüllü, zarif, elden geldiğince olumlu ve tebessümlü olmak en güzeli. Ruhumuz dingin, ufkumuz açık ve yaşamdaki yolumuz Wabi - Sabi felsefesinin dokunuşları kadar değerli olsun.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

16.05. 2016





23 Temmuz 2016 Cumartesi

BİRİSİ ANLAŞMA mı DEDİ? (3/3)


*Eğer ikinci adımı salimen geçtiysek sırada üçüncü adım var. Varsayımda bulunmamamızı öneriyor bizlere. Varsayımda bulundukça o şeye anlam yüklüyor ve inanmaya başlıyoruz. Bu zihnimizin yapısından kaynaklanıyor. Çünkü zihnimiz kendisini güvende hissetmek için her şeye bir anlam yüklemeye ihtiyaç duyuyor. 
Ama orada duralım. Çünkü tehlike sinyalleri çalmaya başladı.

Herkesin hayatı bizim gibi algıladığını ya da algılaması gerektiğini düşünmek ne büyük yanılgı. Hepimiz bu yanılgı içine düşmedik mi sayısız defa? Düştük elbette.

Bunu yenmenin tek yolu var. Benim de çok sevdiğim açık ve net olma kuralını dikkate almak. Özenli, zarif ve net olunca varsayımda bulunmaya ihtiyacımız kalmıyor aslında.

*Tamam tamam dördüncü adıma ulaştık artık. Diğer üç adımın sağlamlaştırıcı yegane öğretisi bu. Her zaman yapabildiğimizin EN İYİSİni YAPmak.

Yaşam boyu, her koşulda ve her anda.

Bu sayede hayatı dolu dolu ve yoğun yaşamak garanti. Her detaydan zevk almak; daha üretken olmak ve kendimize karşı daha iyi davranmakta bonusu.

Peki en iyi halimiz hangisi?

Ne zaman gerçekleşiyor?

İçinde yaşanan AN, her AN değiştiği için; asla en iyi zamanımız ya da halimiz  yok aslında.

Her şey değişiyor çünkü.

Bu nedenle en iyimiz; gün geliyor kaliteli, gün geliyor daha düşük seviyeli olabiliyor.

Önemli olan dengeyi korumak.

Çalışırken gösterilen özen ve titizlik.

Ne aşırı ne de az olmalı. Çok fazla zorlamak iyi değil. Bedenimizi aşırı yormak, alacağımız zevki ve amacımızı geciktirebilir. Az özen göstermek ise pişmanlık, suçluluk ve kendimizi yargılama kapılarını aralıyor.

O halde gelin YAŞAM SANATInı devreye SOKALIM. Yapabildiğimizin en iyisini yapmayı bir RİTÜELe dönüştürelim.

Teslimiyet duygusuyla, geçmişi bırakmak ve ANda dolu dolu olmak çok önemli. Böylece yaşam sanatımız renklenmeye başlayacak. Her güzel uygulama ve en iyisini yapma hareketi, yıllar içinde bizi yaşam ustalığına taşıyacak.
Hayal gibi mi dersiniz?

Ben denemekten ve hayalimize adım adım yaklaşmaktan yanayım. Pes etmeye de niyetim yok. Sizleri de beklerim.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.06.2016




BİRİSİ ANLAŞMA mı DEDİ? (2/3)

Ne kendimize acıyarak yaklaşacağız. Ne de üstün göreceğiz. Sadece ayrıcalıklı olduğumuzu düşüneceğiz. Hiçbir varlıktan farkımız yok. Koşulsuz farkındalıkta kalabilmek işin ana teması.

Özümüz sadece İNSAN olmakta. Bakın minicik bir öykü satırlarımızı nasıl güçlendirecek.

Günlerden bir gün bir bilgeye nasıl insan olunacağı sorulmuş. Bilge bunun üç aşaması olduğunu söylemiş. İlk adım; kötülük yapanlar hakkında kötülük düşünmemek. İkinci adım; kötülük yapanlara iyilik yapabilme özgüvenine sahip olmak. Son adım ise; iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek kadar olgun kalabilmek.

Bizler henüz ilk adımı bile atamadık sanki. Ne dersiniz?

İşte bu nedenle, yaşam boyu dikkate almamız gereken dört adıma sıkıca sarılmak gerek. Hepsi son derece kolay ve uygulanabilir. Yeter ki yaşam adımlarımızın FARKINDA olalım.

*İlk adım için elimizde muhteşem bir güç var. Kendimizi ifade ederken ve iletişim kurarken kullanıyoruz bu gücü. Ancak güçlü olduğu kadar da tehlikeli olduğunu unutmuyoruz. Elimizden geldiğince kullandığımız sözcüklerde kusursuz oluyoruz. İçimizdeki negatif duyguları, kini, öfkeyi, nefreti DEĞİL; sadece sevgiyi iletiyoruz. Böylece sözün büyüsüne yani elimizdeki bu özel armağana hakkını veriyoruz.

Yazarımız onu keskin bir kılıca benzetmiş. Haksız da değil. Bizi hayallerimizle de buluşturabilir. Elimizdeki her şeyin yok olup gitmesine sebep de olabilir. Aman sözcüklerimize dikkat.

*İkinci adımda; etrafımızda olan biten hiçbir şeyi kişisel algılamıyoruz. Şimdi çoğumuz hemen inkar edeceğiz, kişisel algılamadığımızı düşüneceğiz biliyorum. Ama yapıyoruz. İşin kötüsü; kişisel algılayarak; söylenen her ne ise onunla içten anlaşma da yapıyoruz. Ve bunun farkında bile değiliz. Dolayısıyla fark etmeden zehri zihnimize yerleştiriyoruz. Bu saatten sonra da her şey kendimizle ilgili sanıyoruz. İçimizdeki BEN duygusu kartopu gibi büyüyor maalesef.

Oysaki Toltek öğretisinde; direkt şahsımıza söylenen sözler ya da hareketler dahil; hiçbir şey BİZİMle ilgili değil. Kime ait biliyor musunuz? Tüm bunlar onu kullanan kişilerin SADECE kendi zihinlerinde yarattığı düşünceler. O kadar.

Biz kişisel algıladığımız anda rahatsızlık duymaya başlıyoruz. Ardından da tepki veriyoruz ister istemez. Halbuki bizimle alakası yok. Söyleyen kişinin kendi bakış açısı ve dünyasını yansıtıyor.

O halde neden sahipleniyoruz?

Bu sorunun yanıtını ben de bilemiyorum aslında. Çocukluktan itibaren süregelen alışkanlıklar mı dersiniz? Büyük ihtimalle. Bu dediklerim sadece kötü söz ve tavırlar için geçerli değil üstelik. Nedense başkalarının övgü dolu düşüncelerine ihtiyaç hissediyoruz. Kendi iç sesimiz ve öz güvenimizin  her şeye yeterli olduğunu ivedilikle anlamamız şart. Yoksa bu adımda debelenip kalacağız. (devamı diğer adımlarla 3/3’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.06.2016

BİRİSİ ANLAŞMA mı DEDİ? (1/3)

Biliyorum; anlaşmalardan, kurallardan, maddeler halinde sıralanan öğretilerden sıkıldık hepimiz.

Evet çok yazıldı.

Çok konuşuldu.

Ancak uygulayanlarımız çoğaldı mı?

Çoğalmış olsaydı bugün bu kadar sevgisiz olmazdı dünya.

Kimse üzerine alınmasın. Sözüm tüm dünyaya. Şimdi bir de benden dinler misiniz bu önemli hayat dokunuşlarını? İnanın pişman olmayacaksınız. Okumanız bittiğinde yüzünüze yerleşecek kocaman bir tebessüm benden size garanti.

Çünkü RUHU KUCAKLAYAN, MUTLULUĞU ve SEVGİYİ bilmenin yolunu kolaylaştıracak paylaştıklarım. Kulaklarımıza YAŞAM SANATInı fısıldayacak.

Don Miguel Ruiz imzalı, okuduğum her kitap bana bir şeyler kattı. Dört Anlaşma, 
Beşinci Anlaşma, Bilginin Sesi, Ustaca Sevmek beni en çok etkileyenler.

Hepsinden bilgi dağarcığımda kalanlarla yolumdayım.

Deneyerek.

Uygulayarak, özümsemeye çalışarak.

Yeri gelip tökezleyerek.

İçimdeki merak ve öğrenme hevesiyle; Toltekler hakkında bilgi edindim. Araştırdıkça, onların bakış açısının ve hayat felsefesinin; günümüz için çok daha gerekli olduğunu anlıyorum.

Toltekler, çok eski yıllarda Meksika’da yaşamış Kolombiya yerlileri. Meksika yerli dilinde Toltek demek; ‘inşaatçı üstatlar’ anlamına geliyor.

Meksika’da hepimizin çok daha aşina olduğu Azteklerden önce var olan üç kültürden (Mayalar ve Olmekler) bir tanesi. Geçmişin en büyük medeniyetine sahip oldukları kabul ediliyor. Ve şimdi sıkı durun; Toltekler kadınlara erkeklerden çok daha fazla önem veriyor. Farklı ve üstün yeteneklere sahip olduklarını düşünüyor. Şu anda içinde bulunduğumuz dünyayla ne kadar tezat değil mi?


Kendilerini enerjinin bir parçası kabul ediyorlar. Güneşin çocukları olduklarına ve doğalarının parlamak olduğuna inanıyorlar. İşte Don M. Ruiz’de onların soyundan geliyor.

Mimarlık, bilgelik, adalet ve hoşgörü konusunda ileri düzeyde olan bu eski topluluk; hemen her dönemde Meksika kültürünü etkilemiş. Şanslıyız ki bizlere kadar ulaşmış; kırıntıları da olsa çok değerli.

Toltek bilgilerinde bilim ve spritüel yaşam bir bütün. En önemli özelliği ise PRAGMATİST yani uygulanabilir ve pratik sonuçlara ulaşılabilir olması.

Kişisel sınırlarımızı korumak uğruna her şeyle çatışma halindeyiz.

İnsanlarla.

Dünyayla.

Doğayla.

Var olan enerjimiz bu yolda harcanıp gidiyor maalesef. Geriye kocaman bir HİÇ kalıyor.

Eğer evreni dinlemeyi bilirsek; suyun, havanın, toprağın ve rüzgarın, ağacın, taşın, minicik bir salyangozun, diğer tüm canlıların öğreteceği çok şey olduğunu anlayabiliriz.

Elbette bizi biz yapan şeyler var. Gerçek varlığımızı oluşturan. Doğumla başlayıp, ölümle bitiyor farkında olduğumuz, çoğu zaman da olamadığımız bu süreç.
Ama bundan çok daha önemli bir gücümüz daha var. Ne yazık ki bu gücün hiç mi hiç farkında değiliz.

Yaşadığımız, hissettiğimiz ancak hakkında konuşamadığımız nüanslar bunlar. Doğduğumuz anda ışıldayan ama zamanla körelttiğimiz ışıltılarımız.

Katmanlar arasında kalıyor yıllar içinde; katmanları artırdıkça da sönükleşiyor. Biliyorum; biraz kafa karıştırıcı gibi görünüyor. Tek çaremiz o katmanları kaldırmak. Bu ise ancak kalben niyet etmek ve istemekle olacak. Farkındalığımız artıkça özümüzün ışıltısı parlayacak. (devamı mini öykü ile 2/3’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.06.2016

18 Temmuz 2016 Pazartesi

AKIL HASTANESİNDEKİ BENEKLER

Bu yazımla şahane bir kadını kucaklayacağız.

Kırmızı peruğu, çarpıcı kırmızı ruju ve kendisine sunulan hediyeleri bir çocuk sevinciyle kabul eden halleri ile sıra dışı bir karakter.

Tam olarak nev-i şahsına münhasır. 

Ruhu, hayata bakışı, algılama ve yansıtmaları oldukça farklı.

İşte karşınızda Japonların yaşayan en değerli sanatçısı.

Ressam Yayoi Kusama.

Lakabı ‘Benekli Kraliçe.’

Adeta yaşayan bir efsane.

Şimdilerde 87 yaşında.

Eserleri Pop Art tarzında.

Minimalizm'in atası olarak kabul ediliyor. Sürekli üretiyor. Resimlerinin yanında 600’ün üzerinde heykeli de var.

Eserleri ile bir ilke imza atmış. Şimdiye kadar yaşayan bir kadın ressamın eserlerine biçilen en yüksek bedeli alma şansını yakalamış.

2006 yılında ömür boyu başarı ödülüne layık görülmüş. Aynı zamanda Time dergisinin seçtiği 100 ünlü sanatçıdan bir tanesi kendisi.

Gerek yaşamı gerekse sıra dışı eserleriyle tüm dünyanın dikkatini çekmeyi başarmış. Neredeyse tüm Avrupa ülkelerinde tanınıyor. Amerika’da ise bir başka seviliyor.

Ve şimdi sıkı durun. Yaşamak için tercih ettiği yer neresi dersiniz?

Bir akıl hastanesi. Evet evet. Tam kırk yıldır bir akıl hastanesinde yaşıyor. Sadece kendi tercihiyle. Dediğine göre orada olmayı seviyor.

Bu ilginç kadının hayatına mini bir gezi yapmadan, yaşam sayfalarını aralamadan olur mu?

Yıl 1929. Japonya’da zengin bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş. Ailesinin katı kuralları; annesi için babasını takip ederken o minicik yüreğiyle gördüğü aldatılma sahneleri; onu hayli etkilemiş. 10 yaşına geldiğinde sadece kendisinin gördüğü benekler; bir süre sonra bütün dünyasını kaplamış. Önceleri onlarla konuşuyormuş. Sonra da sanrılarını resmetmeye başlamış. O gün bugündür resimlerinde hep benekler olmuş. Giyiminde, kullandığı eşyalarda kısacası tüm yaşamında da.

Kısa süreli resim eğitimi almış almasına ancak pek sevmemiş. Resim hayatı, 
Amerika’lı ressam Georgia O' Keeffe'yi keşfedip, onunla iletişime geçince ise tamamen değişmiş. 29 yaşında kısıtlı bir bütçeyle Amerika’ya gitmiş. 15 yıl orada kalmış. Çok sıkıntı çektiği o yıllarda, çöplerden yemek bile yemiş. Yine de pes etmemiş. New York sanat alemine bir şekilde kendini kabul ettirmiş.

44 yaşında ülkesine dönmek zorunda kaldığında ise tercihi akıl hastanesi olmuş. Rahatsızlıklarıyla barışık olduğundan yaşama hiç küsmemiş. Yakınmamış. Aksine duygularını güçlendirdiği için hep kendisini sevmiş. Ve resim yapmayı hiç bırakmamış.

O kadar üretken ki. Yazdığı şiir ve romanlarla ödül almışlığı da var. Ünlü modacıların özel koleksiyonlarına tasarımlar yapmış. Dünyanın her tarafında açtığı sergilerle hep kendinden söz ettirmeyi başarmış.

Kendindeki kusuru muhteşem bir güzelliğe dönüştüren, hayata karşı dimdik  ayakta duran bir kadın. Şu anda 87 yaşında. Hala elinde fırçasıyla üretmeye devam ediyor. Verdiği yaşam dersi ve dünyaya dağıttığı renkli benekleri için alkışlanmayı hak ediyor bence.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

29.05.2016







14 Temmuz 2016 Perşembe

AYNALARIM İYİ ki VARLAR

Ben aynalarımı seviyorum. İyi ki varlar. Onlar sayesinde hayata bakış açım, her geçen yeni günle beraber değişiyor çünkü.

Geçmiş yıllardan bugüne; yaşadıklarımız, ilişkilerimiz, çevremizde olan biten her şey bizim en büyük zenginliğimiz.

Hatalarımız elbette olacak. Ders alıncaya kadar devam eden dikenli yollardayız hepimiz. Kendimizi keşfediyoruz. Fark etmesek de değişiyoruz.

Ancak önümüzde kapalı bir kapı var. Biraz sıkışmış da üstelik. Kendi özümüze kendi benliğimize ulaşmak için onu açmamız şart. Sonrasında o aynalarla dolu yol önümüzde uzanacak. Bazen hızlı bazen yavaş giderken kendi yolumuzda; hayatımıza dokunanlar, uzun süreli misafir kalanlar ya da kısacık bir süre için ‘merhaba’ diyenlerle kuşatılacağız.

Hepsi bizim için, hayatın içinden çıkıp geldiler.

En tatlı sürprizlerle yüreğimizi ısıtanlar, sözleriyle sırça sarayımızı yerle bir edenler, ayaklarımızın altına çiçek serenler, bizi bir anda yapayalnız bırakanlar, yanımızda oldukları halde bizi kör kuyulara hapsedenler, başarılarımızı yürekten kutlayanlar, iç yangınlarımızı bir türlü anlamayanlar, yaralarımıza öpücük kondurarak bizi mutlu edenler…

İçinde bulunduğumuz ruh haline göre değişiyor aynalardaki yansımalar. Her bir görüntümüzü şaşkınlıkla karşılıyoruz. Bizden yansıdığını kabul edemiyoruz.

Gün geliyor kahkahalarla gülüyoruz. Gün geliyor öfkeden kabımıza sığamıyoruz. Bazen pembe bulutlara binip gökyüzüne süzülüyoruz. Bazen içimiz yanarken ruhumuzun titremesine mani olamıyoruz.

Echart Tolle imzalı ‘’Şimdinin Gücü’’ kitabı benim başucu kitabım oldu; elime aldığım ilk günden itibaren. Her bir satırda farklı bir bakış açısı gelişti beynimde. Aslında o kitaptaki her satır üzerine uzun uzun yorum yapılabilir. Çünkü hepsi o kadar kıymetli ki.

Yaşam içinde aynalarımın farkındaydım. Ancak şimdi sadece fark etmenin de yeterli olmadığını anlıyorum. Kendimizi geliştirmeden, değişime açık olmadan; aynalarda gördüğümüz ve bizi üzen görüntüler hep aynı kalıyor.

İnsanız sonuçta. Hissettiğimiz duygular o kadar doğal ki. Üstelik bazen duygularımız bizi tümüyle ele geçirebiliyor. İşte o anlarda daha saldırgan, öfkeli, tutarsız, karamsar, çekingen, kavgacı, sabırsız olabiliyoruz. Egomuz tavana vurmuş halde gezinirken aynalarımız arasında, değişime açık değiliz ne yazık ki. Kaskatı olmuşuz. 
Belki de yaşananlar yüzünden. Elbette olabilir. Ama kalıcıysa bu durum orada duralım artık. Duralım ve değişmek için ilk adımı atalım.

Ve o ilk adımı atarken Pir Sultan Abdal’a kulak verelim.

‘’Yola çıkarken YÜREK heybenizi omzunuza alın. Bir gözünüzde ikrar, bir gözünüzde asalet olsun.’’

Sevgiyle kendimizi affedelim. İçimizdeki o masum, kırgın çocuğun gönlünü alalım. Sonra yavaş yavaş sabırla parlatalım kalbimizi. Işıl ışıl oluncaya değin durmayalım. İşte o zaman tüm aynalarımızda tebessümle gülümseyen, adil, cesur, yumuşak tavırlı, zarif yüzler ve tavırlar karşılayacak bizi.

Değmez mi bunca çabaya ne dersiniz?
Bence sonuna kadar değer.

Daha dingin, daha duru bir ruhla kuşatılmak muhteşem bir duygu. Kendimizin ne kadar değerli olduğunu fark ediyoruz. Tek başımıza kocaman bir HİÇ olduğumuzu anladıkça çoğalıyoruz. Sevgi dolu kalpler büyüyor dünyamızda; heybelerdeki o yürekler el ele verirken.

Hepimizin özü iyiliklerle dolu. Karmaşanın arasında yok etmişiz çoğumuz. Bastırmışız maalesef.

Kendimizi yeterince sevmediğimiz, yargıladığımız ve suçladığımız için de farkındalığımız körelmiş. Deneyerek, fark ettikçe düzeltirsek eğer; o iyilik ortaya çıkacak. Başka yolu yok. Bu aynı zamanda içsel özgürlüğümüz.

O minik çocuğun yeniden hoplayıp zıplamasına olanak sağlamak güzel olmaz mı? Benim içimdeki çocuk kocaman gülümsedi bile.

Son söz yine yazarımızdan gelsin.

“Kendi içinizdeki olumsuz bir durumun farkına varmanız, başarısız olduğunuz anlamına gelmez; tam aksine başarılı olduğunuz anlamına gelir.”

O halde durmak yok. Yeterince soluklandıysak eğer, yürek heybemizi sırtlayıp yolumuza cesaretle devam edelim. Heybemdeki sıcacık sevgi dolu kalp sizleri bekliyor.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

27.05.2016

Kaynaklar: Eckhart Tolle-ŞİMDİNİN GÜCÜ; http://www.dunyaana.com.



10 Temmuz 2016 Pazar

DÖRT YAPRAKLI YONCA OLMAK (2/2)

Evet bazen tökezleyip düşüyoruz. Yaralar açılıyor ruhumuzda. Ama hepsi bir ders sonrası için. Hepsinden biz sorumluyuz.

Dolayısıyla o anda bile şanssız değil çok şanslıyız ki, uyarıldık bir şekilde. Bedeli ağır olsa da sonrası renklenecek. Bu zor anlarda bile şükrederek yola devam edebilmek asıl olan.

Zor mu zor bunu başarmak biliyorum. Ancak imkansız değil öğreniyorum.

Matematikte geçen büyük sayılar yasasına göre de böyle aslında. Artılar eksileri yok ediyor. Buradan hareket ederek; farkındalıkla fırsatları görüp değerlendirmek, kalben inanmak ana felsefesi.

Bence şans şansı aralıyor. Çünkü şanslı olduğunu düşünen bir kişi mutlu olduğunu biliyor. Mutluluk da mutluğu mıknatıs gibi çekiyor.

Kader elbette var. Doğumda başlıyor her şey, kabul. Bulunduğumuz yer, konum ve duruma göre şansı değerlendirme kavramımız da değişiyor haliyle. Ancak donanımlı olmak, insan ilişkilerini önemsemek, yaşama zarafet dolu adımlar atmak ve kendi şansımızı yaratmak yine de bizim elimizde. Yani şansın dört ilkesini avuç içimizde tutacağız her daim. Bırakmak yok.

Richard Wiseman; şansın insan hayatına etkileri üzerine araştırmalar ve pozitif deneyler yapan bir İngiliz Psikoloji Profesörü. Şans ile ilgili iki cümlesi var ki içimize sindirerek okumak gerek.

“Birkaç saniyelik kötü şans, uzun yıllar çabalamak zorunda bırakabilir bizi. Buna karşılık bir anlık iyi şans da, ömür boyu başarıyı ve mutluluğu getirebilir. Şans, olmayacak bir olayı olanaklı hale getirme gücüne sahiptir. Yaşam ve ölüm arasındaki, kazanç ve kayıp, mutluluk ve ümitsizlik arasındaki farkı yaratır.”

Şansın dört yapraklı yonca ilkesini ise şöyle özetlemiş;

* Tesadüflere bağlı fırsatları çoğalmak, esnek kalıp sakinliği koruyabilmek;
* Kalp sesimizi dinlemek, sezgilerimize güvenmek;
*Geleceğin hep iyi şeyler taşıyacağını düşünmek, gözlerini hep umutla aralamak;
*Olumsuzluklardan paye çıkarıp, iyi yanlarını görmek, o güvenle yola devam etmek.

Şanslı olmak. Şanslı olduğunun farkına varmak. Yüreğinde coşkuyla hissetmek. 
Bunlar olağanüstü güzel hisler.

O halde gelin; tüm algılarımızı açalım. Çevrede olan bitene merak duyalım. Hızlı hareket edip, çabuk karar verelim. Riskler gözümüzü korkutmasın. Ancak ilk adım  mutlu ve pozitif olmak. Sadece sözlerle değil buna kalben inanmak.

Kısacası hayata bakış ve yaşanan olayları değerlendirme şeklimiz son derece önemli. Bunu başardığımızda yaşadığımız şansızlıkları bile şansa dönüştürme gücünü elimize alabiliriz.

Sevgiyle şansla kalın.
Belgin ERYAVUZ

24.05.2016

Kaynaklar: Prof.EnisSınıksaran - Şansın Matematiği; https://richardwiseman.wordpress.com; http://www.haberturk.com; http://www.kendinigelistir.com.





DÖRT YAPRAKLI YONCA OLMAK (1/2)

Dört yapraklı yonca adeta şansın simgesi olmuş hayatımızda.

Ender rastlandığı için olsa gerek.

Çoğumuz olumsuz her olayı şanssızlığımıza yükleriz. Her şeyden önce yaşamda yer almanın şansın ta kendisi olduğunu tamamen unuturuz.

Kalben inanmak yerine, sağda solda arar dururuz şansımızı. Gün olur, yemyeşil yonca tarlasında bulacağımız o dört yapraklı yoncaya yükleriz tüm umudumuzu. Gün olur, gökyüzünde yağmur sonrası aniden beliren gökkuşağına. Ya da masmavi denizlerde hoplaya zıplaya giden yunus sürülerine.

Oysaki şansa inandığımız sürece hep bizimle. Hayatımızda. Şükürlerimizle tozunu alıp parlatalım yeter ki. Her şükür şansımız bizim. Unutmamak gerek.

Hadi gelin zor şartlarımızı silkeleyip şansımıza göz kırpalım. Şu aralar hepimizin ihtiyacı var böylesi bir ışıltıya tutunmaya.

Şükredebileceğimiz tek bir şeyimiz bile olsa elimizde; şanslıyız yine de. İçimizdeki çocuğun kocaman gözlerini, merakını, o bitimsiz sevincini, heyecanını körüklüyor her şans tanesi.

Sizce de öyle değil mi?

Hayatım boyunca şanslı olduğuma inandım ben. İşlerim yolunda gitmediği, çok zor süreçlerle yıprandığım zamanlar da bile şanssız olduğumu hiç düşünmedim. Belki de yaşadığım her şeyin arkasında dimdik durabildiğim için; bilemiyorum.

Ancak en büyük şans kalbi dokunuşlar da yaşananlar. Sevginin tılsımı, aşkın gözü karalığı, dostluğun renkli harmonisi, arkadaşlığın yakınlığı ile ısınırken içimiz.

Dört yapraklı bir yonca bulduğum günü hatırlıyorum şimdi. Tebessümlerim kocaman olmuştu. ‘Şanslıyım işte.’ demiştim içimden, bir kez daha. Ama asıl önemli olanın, çok daha farklı olduğunu düşünmeden.  Çünkü önemli olan o dört yapraklı yoncayı bulmak değilmiş; anladım.

Önemli olan çok naif, çok kıymetli bir kalpte DÖRT YAPRAKLI YONCA olup, yaşamakmış. Süresinin uzunluğundan öte, kalpteki canlılığı ve hissettirdikleri asıl olan. Ruhunuzu öyle doyurur ki, şans havuzunda yüzdüğünüzü hayal edersiniz. Çünkü kalpteki o tek yonca, pek çok yoncaya önderlik yapar. Zaman içinde çoğalır. 
Zamanı gelenler yitip giderken, yerine taptaze ve daha canlıları gelir. Ne özel bir döngüdür bu yaşanılası.

Nasip olanlara ne mutlu.

Ben şansın bir düşünce ve davranış biçimi olduğuna inanıyorum; tıpkı ünlü araştırmacı Richard Wiseman gibi. Yaptığımız her seçim bize yeni kapılar ve yollar açarken; kalben hep iyi olacağına inanmak; elimizdeki fener gibi adeta.

Her yer karanlık dahi olsa bize yol gösteren. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

24.05.2016
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...