28 Ağustos 2016 Pazar

‘AD HOMİNEM ARGUMENTUM’ da NEYİN NESİ?

Kalıplaşmış Latince bir deyim aslında. 

Evet belki siz de benim gibi ilk defa duyuyorsunuz ama; inanın bana hepimiz bir şekilde bunu kullanmışız. Belki de hala kullanıyoruz. Çünkü ön yargılarımıza ve tutkularımıza hitap ediyor.  

Ancak zariflik tınısından hayli uzak bir davranış şekli olduğunu belirtmem gerek. 
Dolayısıyla tercih etmemek gerekiyor.

Peki bu detaya dikkat ediyor muyuz dersiniz?

Maalesef etmiyoruz. Hatta farkında bile değiliz. İçimizdeki öfkeye ve kızgınlığa yer verdiğimiz anlarda; can acıtarak rahatlıyoruz sanki. Ne kadar yanlış öyle değil mi?

O halde gelin bu kavramı anlamaya çalışalım. Çalışalım ki, yapmamak için özen gösterelim.

Ama önce ‘argüman’ kelimesinin tam tanımına bakalım. Argüman, herhangi bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini gösteren belge demek.

Bu elimizdeyse çok daha inandırıcı her şey. Düşüncelerimizin kanıtı gibi. Ancak bizler bu argümana bir cevap verme durumunda kalınca; SADECE onu eleştirmek yerine işin kolayına kaçıyoruz.

Yani ‘Ad hominem argumentum’ halineyiz.

Bize öneri yapan kişinin görüşlerine değil, kişiliğine karşı çıkıyoruz. O kişiyi eleştiriyor, onu eksik ya da sevmediğimiz bir yanı ile vurmaya çalışıyoruz. Hatta şahsi özelliklerini didikliyor, canını acıtarak haklı olduğumuzu ispata çalışıyoruz. Bir anda konudan alabildiğine uzaklaşıyoruz, ama farkında olmuyoruz. Ne büyük zaman kaybı ve ironi değil mi?

İşte bu nedenle Ad hominem’ e mantıksal bir safsata gözü ile bakılıyor. Safsata, sahte bir argüman demek. Fakat ilk başta geçerli gibi görünüyor. Dolayısıyla yakından incelenene kadar kendini ele vermiyor. Sahteliğinin keyfini sürüyor.

Peki bu argümanların hangisinin geçerli, hangisinin sadece safsata olduğunu nasıl anlayacağız?

İşte bu hayli zorluyor insanı.

Uzmanlar, eleştirel bir düşünce becerisine sahip olmamız gerektiğini belirtiyor bunun için.  

İsterseniz örneklerle bakalım. Böylece kavramlar daha iyi otursun beynimiz kıvrımlarına.

Karşımızda bir öneri var diyelim. Ve biz bu öneriye sıcak bakmıyoruz. Daha farklı düşünüyoruz.

Asıl olan; sakince dinleyip, sakince o öneriyi çürütmek. Eğer fırsatımız varsa da, kendi düşüncelerimizi paylaşmak elbette.

Ama bizler ne yapıyoruz? Doğrudan kişinin karakterini ya da gözümüze batan bir yanını eleştirmeye başlıyoruz. Son derece dürüst ve samimi duygularla hareket eden o kişiyi adeta sözlerimizle ezip, güçlü ve haklı olduğumuzu ispata yöneliyoruz. Oldum olası güvenilmez birisi olduğunun altını çokça çizerek; diyaloğu kendi lehimize kapatmaya çalışıyoruz.  

Bazen bununla da yetinmeyip, kişinin niteliklerine saldırıyoruz. Hele hele öneriyi sunan kişinin eksik bir yönü varsa ve biz onu biliyorsak;  bu sefer de eksikliğini yüzüne çarpıyoruz. Öneriyi yapacağına önce kendisine çeki düzen vermesini söylüyoruz.


Ya da o kişi hakkında, doğru yanlış ya da olumsuz bilgiler ileri sürerek, gözden düşmesine zemin hazırlıyoruz. Böylece kafalarda oluşacak olumsuz ön yargılarla şansını tamamen yok ediyoruz.

Sonuçta tek gayemiz var, haklı çıkmak. Tartışmanın kazananı olmak.

Kendi fikirlerimiz kadar başka fikirlerin de doğru ve haklı olabileceğine inanmıyoruz bir türlü. Günümüzde eskiden öğrendiğimiz tüm fizik bilgilerimiz bile alt üst olurken; tek bir doğru, tek bir haklı olabilir mi?

Dinleyebilmek. Karşımızdaki kişi ya da kişilere ne kadar önemli olduklarını hissettirmek. Konuşurken zarafetin çizgisinden ayrılmamak. Yeri gelip susma hakkımızı kullanmak. Haklıya hakkını teslim etmek kadar, özür dilemenin de bir erdem olduğunu unutmamak öyle güzel ki.

Ancak tüm bunları yapmanın yolu; sevgi ve aşk dolu bir kalple; dünyaya sarılmaktan geçiyor.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.08.2016



22 Ağustos 2016 Pazartesi

ÇILGINCA ama DEĞER

Birazdan anlatacağım öykü gerçek yaşamdan mini bir kesit. Belki hepinize çılgınca gelecek ama ben değerli buldum.

Yaşımız kaç olursa olsun hayalimizi yakalayabildiğimizin çok hoş bir örneği. Ders alınası.

Öykümüz için Tayvan’a yolculuğumuz. Orada yaşayan ve yaş ortalamaları 81 olan beş arkadaşın masasındayız.

Günlerden bir gün, yılların eskitemediği bu arkadaşlar bir lokantada yemek yemek ve sohbet etmek için buluşur. Hepsi yıllar içinde bedenen ve ruhen çok yara almıştır. Ancak dostluklarına sıkı sıkı tutunmuşlardır.

Sayıları beş olduğu halde, masada altı sandalye vardır. Ve orada kocaman çerçeveli bir resim onlara eşlik eder. Çünkü arkadaşlarından bir tanesini  sonsuzluğa uğurlamışlardır.

Titreyen elleri ile yemeklerini yerken; başları önlerinde üzüntü içindedir her biri.

Birden içlerinden bir tanesi, elini masaya kuvvetlice vurur. Ve tıpkı eski günlerdeki gibi motorlarıyla seyahat etmelerini teklif eder.

Bir anda hepsinin gözü ışıldar. Artık kullandıkları tüm ilaçları, kollarındaki serumu, destek bastonlarını atma ve yeniden doğma zamanıdır. Bir anda evet bir anda gençleştirmişlerdir adeta.

Garajda yılların tozunu üzerinde taşıyan motosikletleri gün yüzüne çıkarılır. Tozları alınır. Bakımları yaptırılır.

Ve bizim sevimli kahramanlarımız, beş can arkadaş motosikletleriyle yola çıkar. Eski deri kıyafetleri ve kasklarıyla.

Peki sağlık durumları buna elverecek midir?

Şimdi sıkı durun.

Bu genç delikanlıların bir tanesi kanser.
Diğerinin duyma problemi var.
Geri kalan üçünün kalbi tekliyor.
Üstelik tümünde yaşları gereği eklem problemi ve sızılar öyle böyle değil.

Ancak ne gam?

Hiçbir şeyi umursamazlar. Sadece hayallerine sarılır ve beraberce koydukları hedefe odaklanırlar.

Hazırlık çalışmaları tam 6 ay sürer. Bu süreçte bir tanesi bile yakınmaz.

Yolculuk sabahı buluşurlar. Hatta içlerinden bir tanesi ölen arkadaşlarının çerçeveli resmini de yanlarına alır. Şimdi tıpkı gençken olduğu gibi 6 kişi ile yoldadırlar.

Koşullar ve bedenleri onları ne kadar zorlarsa zorlasın pes etmezler. Aralarda verdikleri molalarla, motosiklet üstünde tam 13 gün boyunca Tayvan’ı köşe bucak gezerler. Toplamda 1139 km. yol yaparlar. 

Yeri gelir ağrıyan omuzlarını ovarlar. Yeri gelir birbirlerine destek çıkarlar. Ara vermeksizin geceden gündüze, kuzeyden güneye şahane bir yolculuk yaparlar.

Bunca eziyete katlanma nedenleri ne olabilir sizce?

Sadece çılgınlık mı dersiniz?
İnanın bana değil.

Sonunda hedefe varırlar. Buram buram gençlik, aşk ve sevgi kokan kumsallarındadırlar artık. Geçmişte burada aşkları ile buluşmuş, beraberce hayatlarının en özel günlerini geçirmişlerdir. Bu kumsal kayıp vermeden önce HEP BİRLİKTE olabildikleri TEK ÖZEL yerdir.

Her fırsatta oraya çılgın gibi koşan; beraberce kumsalın ve denizin tadına varan ruhları; ayakta zor duran bedenlerine inat; genceciktir hala.

Yaşadıkları tüm olumsuz koşullara, hastalıklara ve sızlayan eklemlerine, ağrıyan bel ve dizlerine rağmen; bu zorlu yola sadece hiçbir zaman koparılmayacak bir neden için gitmişlerdir.

Ölü ya da diri kurmuş oldukları SADAKAT BAĞI.

Sağlam dostlukların zamana ve hayata inat devam ettiğinin en güzel örneği değil mi şimdi onlar?

Değmez mi bu hayalin peşinden koşmaya?
Değer elbette.

Bence kalplerindeki sevgi, arkadaşlık duygusu ve dostlukları sonsuzlukta ışıl ışıl parlıyor hala. Satır aralarında görüyor musunuz?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

16.08.2016




15 Ağustos 2016 Pazartesi

ÇÖZÜM YOLUNDAKİ ÇÖZÜMSÜZLÜK

Tarihin tozlu sayfaları arasındayız bugün. İlginç bir terim bizlere eşlik ediyor.

İsmi ‘Kobra Etkisi’.

Bildiğimiz kobra yılanından almış ismini.

Dünyanın en zehirli yılanı kobralar. Sıcağı seviyorlar. Bu nedenle Hindistan, Güney Asya ve Afrika gibi sıcak bölgelerde yaşıyorlar.


Boyunlarını dikerek yayvan hale getirmeleri ve kandil şeklini almaları ile tanınıyorlar. Oldukça da uzun boylular. Zehirleri ile sinir sistemini felç ediyorlar.

Genelde saldırgan değiller. Rahatsız edildiklerinde, ilk olarak kaçmayı deniyorlar. Ancak çok fazla sıkıştırıldıklarını hissederlerse, kendilerini savunmak adına saldırıyorlar.

Aralarında bir de Kral kobra var ki; dünyanın en uzun zehirli yılanı. Neredeyse 7 metreye yakın. Kendi hemcinslerini ve pitonları yiyen kralların; tek bir ısırığı tam 20 insanı öldürecek zehre sahip.

İşte bu yılanlar Hinduizmde yok oluşun ve yeniden oluşumun Tanrısı Shiva'nın habercisi olarak görülüyor.

Bu mini notlarla bilgilerimizi tazelediğimize göre; şimdi tarih sayfalarındaki o ilginç öyküye göz atma zamanı.

Bir zamanlar Britanya İmparatorluğu; Hindistan gibi pek çok deniz aşırı ülkeyle beraber; dünya tarihinin en geniş topraklarına sahipti. Ve bu nedenle de ‘Güneşi Batmayan İmparatorluk’ unvanını almıştı.

İşte Hindistan’ın sömürge olarak İngilizler’in eline geçtiği bu yıllarda, aralarında yaşananlar bizlere bu terimi sundu.

Sıcak iklimi, geniş tropikal ormanları ve tehlikeli hayvanları ile Hindistan’a adım atan 
İngiliz askerleri için yaşam kabus gibidir. Kral kobra dahil, ismini bile bilmedikleri pek çok zehirli yılanla karşı karşıya kalan askerler; bu işe acil bir çözüm ararlar. Çünkü nasıl korunacaklarını, onlarla nasıl başa çıkacaklarını bilemezler. Haliyle pek çok kayıp verirler.

Bu duruma kafa yoran İngiliz Hükümeti, aklına gelen güzel bir fikirle harekete geçer. 
Ve egemenlikleri altına aldıkları Hintlilere bir duyuru hazırlar.  Her bir ölü kobra yılanı getirene 1 sterlin vereceğini duyurur.

Bunu duyan halk yaşamları içinde yer almasına alıştıkları kobra yılanlarını öldürmeye ve sterlinleri toplamaya başlar. Bir süre her şey yolunda görünür. Artık askerler rahatlamıştır. Çünkü yılanlarla beraber kayıpları azalmış; Hintliler ise para kazanmaya başlamıştır.

Ancak bir süre sonra Hintlilerin aklına çok daha güzel bir fikir gelir. Böylece kobra yılanı üretim çiftlikleri kurmaya başlarlar. Bir yandan kobra yılanı üretip, bir yandan öldürmeye ve paralarını almaya devam ederler.

Düşündüklerinden çok daha fazla sterlin ödemek zorunda kalan İngiliz Hükümeti ise, bunu duyunca kampanyayı durdurur. Artık ölü kobra yılanına tek sterlin verilmeyecektir.

Peki sonrasında ne mi olur?

Bu duruma kızan Hintliler, kurdukları çiftliklerdeki bütün kobra yılanlarını serbest bırakır. Sonuç ilk zamandan çok daha vahimdir maalesef. Çözüm yolunda çözümsüzlükle karşı karşıyadırlar artık.

İşte ‘Kobra Etkisi’ terimi bu olayla belleklere kazınır.

Herhangi bir olayla karşılaştığımızda hemen hepimizin yaşadığı sıkıntı değil mi bu?
O sorunu ya da sorunları yok etmek adına kendimizce en uygun çözümleri buluruz. Bulduğumuzu zannederiz. Ve uygularız. Ama bir de bakarız ki sorun yok olmamış. Üstelik daha da büyüyerek karşımıza dikili vermiş.

Biliyorum ki, hayat her zaman güzellikler sunmuyor. Her bir aşamada farklı renkler var etrafımızda. Griler ve hatta siyahlar; gün geliyor pembeleri, turuncuları gölgeliyor.

Ama olsun.

Hayat her türlü zorluğa rağmen yine de yaşanılası.

Bizi zorlayan engellerle mücadele ederken, bulacağımız çözümlerin hiç birinde, bu etkiyi yaşamamız dileğimle.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

05.08.2016




11 Ağustos 2016 Perşembe

BİLGİNİN SESİNİ DUYDUNUZ MU? (2/2)


Zihnimizde hiç susmayan ve sürekli bizi kandırmaya çalışan onlar. Ruhumuzu ele geçirmek için bas bas bağırıyorlar. Biz de sürekli dinlemedeyiz.

Saçma sapan konuşan, yargılayan, eleştiren bu ses; içimizdeki en tehlikeli duygulara can veriyor.

Öfke, kin, nefret, kızgınlık, üzüntü oradan buradan çıkmaya başlıyor. O verimli toprağımızdaki ayrık otlar onlar. Zararlı sarmaşıklar. Bunlardan ivedilikle kurtulmamız şart.

Yolları mı?

* Kendimizin ve düşüncelerimizin FARKINDA olmak. Kalbimizi dinleyerek, seçerek inanmak. Yani kendi düşüncelerimize karşı bile seçici olmak. Aleyhteki o nahoş sesleri duymazdan gelmek.

* Etrafımızdaki kişileri zarafetle dinlemek; ama körü körüne inanmamak. Anlatılanların sadece onların doğruları olduğunu unutmamak.

Eğer bu iki kuralı aşarsak; bilginin yani düşüncelerin sesi kesilecek. Ancak gerçek yaşayacak. Gerçek tohumlar o bereketli toprakta kök salacak. Ağaçların yaprakları öyle bir titreşecek ki; özlediğimiz o içsel huzuru her an duyabileceğiz.

Duygularımız ve hislerimiz bizim en gerçek yanlarımız. Yalanlar ise duygularımızı acıtan ve hırpalayanlar. İşte bunu fark edip hissettiğimiz anda değiştirmemiz gerek.

Gün gelip gerçek olduğunu bildiğimiz şeylere inanmakta zorluk çekiyoruz. Yalana inanmak kolayımıza geliyor. İşte o zamanlarda yapacağımız şey; ŞU ANA gelmek ve fark etmek. Çünkü bu AN gerçek olan.

Bunun yolu mu?

Kendimize dışardan bakmak. Acı da olsa gerçeklerle yüzleşmek. Düşünceler içinde hapsolan kendimizi özgürlüğe kavuşturmak. İnanarak, sevgiyle toprağımızı yeniden havalandırmak. Ayrık otlardan tamamen temizlemek. Ellerimiz kanasa, güçsüz kalsak bile pes etmemek.

Şimdi hayat daha anlamlı. Daha özgür. Daha yaşanılası. Daha renkli. Tuvalimizde hiç kullanmaya cesaret edemediğimiz pembeler, morlar, fuşyalar albeniyle layık oldukları yerleri almışlar. Etrafa enerji yayıyorlar.

Don Miguel Ruiz ‘’Yaşam sürüp giden bir aşk ilişkisidir.’’ diyor.

Ne güzel bir tanımlama. Sevgiyle yapılan o resim bizim. En büyük eserimiz. Kendimizi sevdiğimiz saydığımız için öyle naif ve değerli ki her bir parçası.


Artık kendimizi ve eserimizi çok seviyoruz.

Etrafımızı da

Evreni de.

Sözün özü algıladığımız her şeyi. Çünkü hepsi gerçek. Güneşten gelen ışınlar gibi sevgi enerjisi içimizde. Sadece bizi değil evreni ısıtacak kadar da güçlü.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

30. 06. 2016

Kaynaklar: BİLGİNİN SESİ – Don Miguel RUIZ.


BİLGİNİN SESİNİ DUYDUNUZ MU? (1/2)

Zihnimizi fikirler, görüşler ve kavramlar için bereketli bir toprağa benzetir; BİLGİNİN SESİ kitabının yazarı Don Miguel Ruiz.

Başlığı bile insanın ilgisini çekiyor değil mi? Şimdiye kadar bilginin sesini duyduk mu acaba? Cevabını öğrenmek için kitabın sayfalarında yolculuğa çıkmak gerek. Hadi gelin benimle…

Hayatta en çok yalanla karşılaşıyoruz. Birisi söylüyor. Bizler de inanıyoruz hemen. Doğruluğundan kuşku duymuyoruz çoğu kez.

Sonuçta o kişinin zihnimize fırlattığı tohumu; kendi elimizle alıp toprağımıza dikiyoruz. Ve başlıyoruz üzerinde düşünmeye. Hatta paylaşmaya. İşte tohumu bir güzel de suladık. Sonuç bir anda kök saldı içimizde. Kendimiz inanıyoruz ya, başkaları da inansın diye gayretlerdeyiz artık. Oysaki doğru değil. Yanıltıyor hepimizi.

Şimdi beynimizdeki o bereketli toprakta kök salan pek çok meyveli ağacımız var. 
Görüntüleri birbirine benzer. Ama bir kısmı çok güzel, lezzetli, tatlı. Bir kısmı ise kötü, acı hatta zehirli. Yiyoruz yediriyoruz. Sonuçta doğal olarak etkileniyoruz. Ve böylece yayılıyor o yalan tohumun meyveleri. Yeni ağaçlara kök salmak için yeni topraklar ararken.

Aslında hayatta sadece gerçeğe inanmak bizi iyiliğe, sevgi ve mutluluğa taşıyor. Yalana inanmak ise kötülüğe.

Peki bizler bir yandan kötülükten kaçarken; neden yalanın, yanlışın peşindeyiz?

Doğduğumuz andan itibaren öğrendiğimiz pek çok bilgi var. Bir kısmı gerçek bir kısmı uydurma, kulaktan dolma, yalan belki de. Ama öğrendik hepsini. Öğretildi bir şekilde.

Gerçek ve yalan hamurunda yoğrulduk adeta.

Bunu fark etmeye başladığımız ANdan itibaren, yalanlardan kurtulup gerçekleri çoğaltmamız gerek.

Neye inanacağız?

Sadece gerçeklere.

Neden?

Sevgiyi, iyiliği ve huzuru yakalamak için. Bunu da imanımızla, kalp gücümüzle bulacağız.

Peki hayatta karşılaştığımız en büyük yalan nedir sizce? Hiç düşündünüz mü?

Doğduktan sonra zihnimize işleyen ve yaşam boyu yakamızı kolay kolay bırakmayan bir yalan bu.

Kusurlu olduğumuz yalanı.

Ona öyle inanıyor, inandırılıyoruz ki; olmayan kusurlarımızı mazur göstermek için tüm enerjimizi harcıyoruz. Boşa bir çaba yani.
Bu kadar net düşününce ne kadar saçma geliyor insana değil mi?  

Oysa evrendeki her şey kusursuz.

Bizler de öyleyiz.

Bunu fark edelim ki, evrenle bir ve bütün olalım. Elimizde fırçamız kendi tuvalimizi boyarken; bakış açımız nasılsa; renkler öyle seçiliyor. Öyle harmanlanıyor.

Yaşamda ustalaşmak ve kendi tuvalimizi yapmak tamamen bizim elimizde. İstediğimiz karakterleri ekleyip, istemediklerimizi en uzağa koyabiliriz. Bunun için de bilginin sesine kulak vermemiz gerek.

Yani DÜŞÜNCELERİMİZE. (devamı 2/2 ‘ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

30.06.2016

6 Ağustos 2016 Cumartesi

RUHUNU GÖRDÜM

Eski bir Kızılderili sözüymüş. Okuduğumda bayıldım. Anlamı ile nasıl da bütünleşmiş.

‘‘Ruhunu gördüm yani SENİ SEVİYORUM.’’

Dünya da bundan daha sıcak, daha KALBE dokunan bir söz var mı?

İnsanları çözmenin, ruhlarını sakladıkları yerden hissetmenin en özel yolu ne peki?

Göz teması kurmak. Gözün içine bakmak. Çünkü duygular oradan öyle yalın, öyle sade akıyor ki. Yeri gelip ağzımızdan yanıltıcı sözler çıksa da; gözler bir şekilde bizi ele veriyor.

Kalbimizin, ruhumuzun, sevgimizin çıkış noktası orası.

Hepimiz biliyoruz ki; beden dilimiz birbirimizi anlamamızda en az sözlerimiz kadar etkili. Yazılarımı takip edenler bunu hatırlayacaklar. Ancak göz teması tüm bunlar arasında bir numara. Mutluysak göz bebeklerimiz tam 450 kat büyüyor. Olumsuz duygular akın etmişse başlıyor küçülmeye. Çünkü refleks olarak tepki veriyor. Kontrol edemediğimiz için orada yalana yer yok.

Güven kazanmak, kendimizi ve samimiyetimizi doğru ifade etmede kullanabileceğimiz naif bir yol. Çünkü gözlerin karşı karşıya gelmesi güçlü duyguları açığa çıkarıyor.

Mini bir dipnot olsun. Tarihsel döngüsünde doğu kültüründe göz teması ayıp sayılırken; batı kültüründe tam tersine göz temasının kesilmesi kötü algılanmış.

Şimdi gelin ruhları aralayalım. Sevgi kapısından içeriye adım atalım. Dilersek uygulayabiliriz de. İki kişi karşı karşıya oturuyoruz. Ve sadece bakışıyoruz. 

Gözlerimizi kaçırmıyoruz. Konuşabiliriz belki ama bence ona da gerek yok. Bırakalım gözlerimiz konuşsun.

Süre 4 dakika.

Sonuç mu?

Mükemmel. Gözlerimizden birbirine akan bir şeyler var.

Dört dakikalık göz temasının, insanları birbirine yaklaştırdığını ileri süren Amerikalı Psikolog Prof. Arthur Aron.

Hatta geçmiş yıllarda; çiftlerin 36 soru sonrası 4 dakika bakışmalarının; aşkı alevlendirdiği konusu üzerine yazılmış, yorumlar yapılmıştı. Ancak ben bu yöntemin 
insanlara sevgiyle yaklaşma yolu olması üzerinde duruyorum. Çünkü hep savunduğum ön yargı ve engelleri kaldırmayı amaçlıyor. Şu anda hepimizin en çok ihtiyaç duyduğu şey değil mi bu? Hem de ivedilikle.

Bu doğrultuda ‘Sınırların Ötesine Bakış’ isimli bir proje yapılmış. Uluslararası Af Örgütü Polonya Direktörlüğü;  Avrupalılar ve mülteciler arasında Berlin’de bu deneyi gerçekleştirmiş.

Her yaştan, her kesimden insan karşı karşıya oturmuş. Rastgele. Birbirlerinin gözlerine 4 dakika boyunca bakmış. İnsan doğası elbette aralarında kimi gülmüş, kimi konuşmuş, kimi ise ağlamış. Vardıkları sonuca ise hiç birisi inanamamış. Ön yargıların yok olduğuna bizzat şahit olmuşlar. Sevgisizlik ve kin dolu bakışlar belki nefret, yerini sevgiye bırakmış. Bence muhteşem.

Gerçekten de karşımızdaki kişinin ruhunu görebilmek için, en etkin yollardan bir tanesi bu yol. Deneylerde çoğu kişi inanmadan başlıyor. Ancak sonunda şaşkınlıkla ikna olduklarını söylemeliyim.

Şimdi gelin bu süreyi 10 dakikaya çıkaralım. Bilincimizin değişmeye başladığını, hatta deyim yerindeyse allak bullak olduğunu belirtiyor uzmanlar.

Bu deney ise İtalya’da Urbino Üniversitesinde yapılmış. Bilim adamı Giovanni Caputo’nun başkanlığında.  

Deneklerden aynada kendilerine bakmaları istenmiş önce. Pek çoğu bir dakika sonra tuhaf şeyler görmeye başlamış. Yüzler çarpılmış, değişmiş. Neden mi? bilim adamları  bunu ‘tuhaf yüz illüzyonları’ olarak adlandırıyor.

Ancak işin daha da tuhafı, bir başkasına 10 dakika süre ile bakınca gerçekleşmiş.
40 genç yetişkin denek oldukça loş bir odaya alınmış. 20 denek karşılıklı birbirine bakarken; 20 denek sırt sırta oturup boş duvara bakmış. 10 dakika bitmiş ve deneklere hisleri ile ilgili bir anket yapılmış.

Öncelikle hepsi zamanın çok daha yavaş geçtiğini söylemiş. Pek çoğu bir süre sonra; yüzleri biçimsiz, hatta canavarımsı olarak algılamış. Çok az bir kısmı ise akrabalarının yüzünü anımsamış.

Genel olarak kişilerin gerçekle olan bağlantısının koptuğu ve halüsinasyonların başlaması şeklinde açıklanıyor bu durum. Ancak karşıt görüşler de var. Tam olarak beyinde nasıl bir algılama olduğu netlik kazanmış değil. Deneyler ve araştırmalar hızla devam ediyor. Bakalım açıklamalar bizleri hangi şaşkınlığa sürükleyecek. Bekleyip göreceğiz.

Son söz olarak; Mevlana’nın yıllar öncesinden bizlere ilettiği bu naif cümle ile hepinizi birbirimizin ruhunu görmeye davet ediyorum.  

"Bazı insanların yüzüne dikkatlice baktığınız zaman; yalnızca çiçekleri görmekle kalmaz, çiçeklerin kokusunu da duyarsınız."

Şükürler olsun ki benim dünyam şahane kokularla çevrili ve ruhlarınızı görmenin keyfindeyim.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

21. 06. 2016






1 Ağustos 2016 Pazartesi

FREKANSIMIZ LAVANTA KOKSUN (2/2)

Beynimizde hafıza ve duyguların saklandığı minicik badem şeklinde, şirin mi şirin iki bölge vardı. Hatırladınız mı? Amigdalamız onlar evet. Hafıza ve duygularımızın saklanıp, serbest bırakıldığı bu yer; yaşam kalitemiz için oldukça önemli.  İşte kokladığımız güzel kokular bu bademleri çok mutlu ediyor. Dolayısıyla hafıza ve duygularımız da mutlu oluyor. Olumsuzdan olumluya geçiyor.

Bakın, farkında değiliz elbette ancak; olumsuz düşünceler frekansımızı bir anda 12 MHz düşürüyor. Olumlu düşünceler ise 10 MHz artırıyor.

Değerlerin büyüklüğüne bakar mısınız?

Yani yeni bir sabaha pür neşe uyandık diyelim. Aynada kendi ruhumuzu gördük şımarttık.

Her şey mükemmel gibi.

Ama o da nesi? Herhangi bir nedenle; gazetede ilk bakışta göze çarpan bir resim, radyoda duyduğumuz bir haber, bir davranış, bir olay bizi olumsuz düşünceler sarmalına atıverdi işte.

Eyvah.

Bir anda değerlerimiz geriledi. Henüz sabahın ilk saatleri. Dışarıya çıkmadık bile. Tüm gün içinde yaşayacaklarımızı düşünürsek vay bizim halimize.

Dışardaki kaos, kargaşa, öfkeli bakışlar, sert ve kırıcı sözler, kulak tırmalayan korna sesleri, aç hayvanların mahsun bakışları, gün içindeki beslenme şeklimiz ve daha niceleri…

Bu zor geçişlerde frekans değerimizi artırmak bir yana, korumak bile ne kadar zor. 
Öyle değil mi?

Yazık değil mi bize? Hücrelerimize, emanet bedenimize, ruhumuza?

Peki bizi kim kurtaracak?

Öncelikle KENDİMİZ.

İşte FARKINDALIK ANI.

Olumsuz düşünceleri fark ediyoruz. Hemen değiştirmemiz gerek. Zorlanıyoruz biliyorum. O halde elimizdeki seçeneklerden istediğimizi kullanma zamanı geldi demektir. Bulunduğumuz yer, ortam ve zamana göre seçim bizim. Meditasyon, dua ya da sevdiğimiz bir kokuyu koklamak bizi hemen rahatlatmaya başlayacak. Bir süre sonra daha olumlu düşünürken; başarmanın keyfiyle gülümsemek ne kadar şahane.

Yapabilir miyiz dersiniz? Elbette. Kolay değil; ama neden olmasın?

Bu konuda yıllar süren araştırma ve deneylere imza atan önemli isimler var.  Onlar sayesinde frekanslarımızın başka maddelerin etkisi altında kaldığı gerçeğiyle yüzleştik, yüzleşiyoruz.

İşte bunlardan iki tanesi; Amerikalı doktor Bruce Tainio ve esans yağlar uzmanı D. Gary Young. 


 





Deneyleri oldukça basit. Ancak frekans değerlerinin ne kadar hassas bir dengede olduğunu çok güzel açıklıyor.

Deneye şaşıracaksınız eminim.

Denekler beden frekansı 66 MHz olan iki sağlıklı erkek. Bir tanesinin eline kahve dolu bir bardak veriliyor. Kısacık bir zaman aralığında frekansı 8 değer birden düşüyor. Dikkat. Henüz içmedi bile. Bardağı elinden bırakıyor. Esans yağını kokluyor. Frekansı 3 saniyede yeniden 66 MHz’e çıkıyor.

İkinci denekten ise ikram edilen kahveden bir yudum alması isteniyor. Koklamak yerine içmek frekansı 14 değer birden düşürüyor. Hemen kahveyi bırakıp esans yağını kokluyor. Ama eski sağlıklı değerine gelmesi tam 3 gününü alıyor. Etki bu kadar bariz.  

Frekansın ilişkilerdeki etkisi ise tartışmasız çok önemli. Sevgiyle size uzatılan bir eli tutmak, o kişiye sarılmak anında enerjimizi onunla aynı seviyeye getiriyor. Önemli olan o titreşimlerin bize faydalı olup olmayacağı.

Yani işin özü DOĞRU FREKANSI yakalama gerçeği.

Hani yeri gelir kader kısmet deriz, yeri gelir şans. Ama bizimle AYNI frekansa sahip kişilerle, dünyanın neresinde olursak olalım günün birinde karşılaşırız. Belki henüz karşılaşamadık. Belki çok yakınımızda. Belki bunu henüz fark edemiyor, algılarımız kapalı olduğu için göremiyoruz.

En doğru sesi kalp sesimiz söyleyecek.

Zaman zaman özümüze yaptığımız yolculuk. İçimizdeki çocukla beraber olumlu frekansta kalalım yeter.

Ruhunu gördüğümüz, anında sevdiğimiz, içimizi ısıtan insanlar hep bizimle olsun. Olsun ki frekansımızın o zarif dengesi hep artmaya meyilli kalsın.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

15.06.2016

Kaynaklar: http://nrlstyle.blogspot.com.tr; https://indigodergisi.com; www.welbeing.com.au.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...