23 Şubat 2016 Salı

KULAĞINDAN GİRENİ KALBİNDE SAKLA

Ben bu değere elimden geldiğince önem vermeye çalışanlardanım. 

Duyduklarımız, dostlarımızla, yakın çevremizle paylaştıklarımız; saygıyla korunmalı. Her ne olursa olsun dile gelip aktarılmamalı. Çünkü belirli özel konuların bir gizemi, bir ölçüsü olmalı diye düşünüyorum. Kulağımızdan naifçe ancak, meraklılar arasında dağılmaktan korkarak giriyorlar. O halde girdikten sonra da aynı naiflik ve titizlikle saklanmalı. Bizlere, zarif yaşantımıza da ancak böylesi yakışır.

Gelin şimdi asırlar öncesine bir yolculuk yapalım. Ve ünlü felsefeciler arasında gezinelim. Sokrates ile öğrencisi Platon (Eflatun) arasında geçen bir öykü var ki; kulağımıza küpe olacak cinsten.

Yıllardan 399.

Yunan Felsefesinin kurucularından Sokrates’in yaşlılık dönemindeyiz.

Artık ders veremeyen ünlü düşünür, günlerinin büyük kısmını evinde geçirir. 

Yaklaşan doğum günü sebebiyle öğrencisi Platon akıl hocasına bir sürpriz yapmayı planlar. Dönemin en ünlü heykeltraşından  üç altın heykel yapmasını ister. Ancak bu heykeller özel olmalı, kendi fikir ve düşüncelerini anlatırken; derin bir gizeme de sahip olmalıdır. Aradan iki hafta geçer. Heykelleri teslim alan Platon hediyesini hocasına gönderir.

Sokrates paketi merakla açar. Karşısında birbirinin tamamen benzeri, birer karış boyundaki heykelleri görünce şaşırır. Önce evdeki yakınlarına, ardından dostlarına heykellerin ne anlatmak istediğini sorar.

Heykeli görenler; tartarak, ölçüp biçerek pek çok tetkik yapar. Ancak hiçbiri Sokrates’i tatmin edecek bir cevap bulamaz. İşin ilginç yanı; bu minicik heykellerin ağırlıkları ve diğer tüm ölçüleri arasında en küçük bir fark bile yoktur. Heykeltraşlar, filozoflar, din adamları başta olmak üzere; bu işe dahil olan hiç kimse heykellerin gizemini çözememiştir.

Derken İyonya’dan zeki bir gencin şehirde olduğu haberi duyulur. Sokrates genci yanına çağırarak heykelleri gösterir. Aralarındaki fark her ne ise bulup bulamayacağını sorar.

Heykellere bakan henüz 15 yaşındaki bu genç; kendinden emin bir şekilde ince bir tel ister. Teli alır almaz heykellerden birinin kulağına sokar.  Herkes ne olacağını merakla beklerken; telin heykelin ağzından çıktığını görürler. Fısıltılar bir anda artar.
Ardından genç teli çıkarır ve ikinci heykelin kulağına sokar. Bu sefer de tel karşı kulaktan çıkar. Sıra üçüncü heykele gelir. Nefeslerini tutan tüm meraklılar heyecanla ne olacağını bekler. Teli üçüncü heykelin kulağına sokmaya çalışan genç zorlandığını hisseder. Çünkü incecik tel belirli bir mesafeden sonra kımıldamıyordur. Bunun üzerine teli çıkaran genç, kulaktan itibaren tıkanan yere kadar olan mesafeyi dışardan ölçer. Telin heykelin kalbine gidip orada kaldığını görür. İncelemeleri bitmiş sıra yorumuna gelmiştir.

“Düşünceme göre; bu heykelleri tasarlayan kişi size bir şeyler anlatmak istemiş Üstadım. Birinci heykelle her duyduğunu diline taşıyan, boşboğazları yermiş. İkinci heykelle öğüt dinlemeyen, bir kulağından girip diğerinden çıkan insanları anlatmış. Dolayısıyla bu iki heykel bir yana; üçüncüsü tam size layık. Çünkü ‘Kulağından gireni kalbinde saklayan insan makbul insandır.’ demek istemiş. ‘’

Duyduklarından hayli memnun olan Sokrates, öğrencisi Platon’dan böylesi anlamlı bir hediye almanın keyfini yaşarken; gence bir ödül vermek ister.

Gencin cevabı kısa ve nettir. Sadece Platon’un yaşadığı yerin adresini ister. Ve işte o anda verdiği bu kararla; filozofların derun dünyasına yapacağı yolculuğu başlamış olur.  

Kıssadan hisse hesabı; ne olur kulaktan girenler kalplerde kalsın. Ulu orta etrafa saçılmasın. Hele hele bir başkasının canını yakacak, onu çok zor durumlarla karşı karşıya getirecekse; sessizlik tercihimiz olsun. Azıcık dikkat etmek ve özen göstermek yeterli bunun için. Unutmayalım ki; saygı gösterdiğimiz ölçüde saygıyla karşılanırız.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

23. 11. 2015






Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...