9 Mayıs 2026 Cumartesi

EL YIKAMANIN BEDELİ (2/2)

Başka doktorların yüzleşmekten kaçındığı, küçük ama önemli bir detayı fark etmiştir artık.

Böylece ele bulaşan hastalık yapıcı faktörlerin ölüme sebebiyet verebileceğini, bu nedenle el temizliğinin son derece önemli olduğunu savunur.

Çünkü ortada kimsenin göremediği bir bulaşma ve bunun kadınlara aktarılması vardır.

İşte bu yüzden son derece basit bir kural getirmek ister.

Ellerin dikkatli bir şekilde yıkanması.

Semmelweis, 1847 yılında çalıştığı hastanede kalsiyum hipoklorit içeren antiseptikler kullanarak el yıkama uygulamasını önerir.

Bu sayede ölüm oranları önemli ölçüde azalmaya başlar.

Korkulan lohusalık humması neredeyse ortadan kalkar.

Viyana'daki bir takım genç doktorlar, bu keşfin önemini fark eder ve ona her türlü yardımı sağlar.

Gelin görün ki elde edilen veriler; sadece el yıkamanın ölüm oranını %1'in altına düşürdüğünü gösterdiği halde; fikirleri tıp topluluğu tarafından reddedilir.

1849 yılında klinikteki görevinden alınır. Başka kurumlara yaptığı başvuruların hepsine olumsuz yanıt alınca Viyana'yı terk etmek zorunda kalır.

1850 yılında Pest'e geri döner.

Sonraki altı yılını Pest'teki St. Rochus Hastanesi'nde doğum bölüm başkanı olarak geçirir. Aldığı önlemler sayesinde burada da ölüm oranını hızla düşürür.

1855 yılında Pest Üniversitesi'nde kadın doğum profesörü olarak atanır.

Bu arada evlenir.

Beş çocuğu olur.

Kendi özel muayenehanesini açar.

Fikirleri Macaristan'da kabul gördüğü halde;  Viyana ona karşı düşmanca davranmaya devam eder.

Semmelweis, 1861 yılında çalışmalarını derleyerek yayınlar.

Eserini yurtdışındaki tüm önde gelen kadın doğum uzmanlarına, üniversite profesörlerine ve tıp derneklerine gönderir.

Ancak genelde olumsuz tepkiler alır.

Yine de pes etmez. Pek çoğuna açık mektuplar yazar.

Bu arada ispatlanan tezini saçmalık olarak lanse edenler; bunun durdurulması gerektiğini hararetle savunur.

Net bir bilimsel açıklama sunulmadığını savunan tıp otoritesi; hasta sağlığı için ellerin yıkanması önerisini son derece küçük düşürücü bularak meslektaşlarını küçümser.

Birçok doktor bu buluşun kendi gururlarına ağır bir darbe olduğunu söylemekten çekinmez.

Onunla alay eder.

Hatta dışlar.

Giderek artan yoğun tepkiler ve direniş karşısında Semmelweis adeta yıkılır.

Yalnız kalır ve ruh sağlığı bozulmaya başlar.

1865 yılında sinir krizleri geçirmeye başlar.

Ona inanmayan doktorlar birleşip bir heyet oluşturur. Ve onu bir akıl hastanesine kapatırlar.

Gelin görün ki hastaneye alındıktan sonra adeta dehşeti yaşar.

Gardiyanlar tarafından feci şekilde dövülür. Bir hücreye kapatılır.

Sağ elinde dayak sonrası oluşan kangrenden kaynaklanan bir yaradan ötürü; sadece 14 gün sonra; 47 yaşında hayata veda eder.

Aşağılanmış ve yok sayılmış bir şekilde.

Sadece el yıkamanın bedelini hayatıyla ödemiştir.

Yapılan otopside, yaşamı ve meslek hayatı boyunca mücadele ettiği enfeksiyondan öldüğü ortaya çıkar.

Oysaki sonraki yıllarda; Fransız kimya ve biyoloji bilgini Louis Pasteur tarafından; yaptıkları mikrop teorisi ile doğrulanır.

Geç de olsa tıp dünyası ismini saygıyla ve onurla anarak, doktorlar arası onursal fahri başkan ilan eder.

İroniye bakın ki savunduğu uygulamalar ölümünden sadece birkaç yıl sonra, yaygın bir şekilde kabul görmeye başlar.

Son sözler modern antiseptiğin babası olarak kabul gören Joseph Lister’dan gelsin.

"Ona ve başarılarına büyük bir hayranlıkla bakıyorum ve sonunda hak ettiği saygıyı görmesinden dolayı çok mutluyum."

Sizce yukarılardan bir yerden hissetmiş midir?

Yoksa hala kırgın mıdır?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.02.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; BBC Word old history; https://www.britannica.com.

 

 

 

EL YIKAMANIN BEDELİ (1/2)

Bazı şeylerin bedeli ağır oluyor.

Üstelik hak etmemiş ve tamamen yanlış anlaşılmışsa.

Tıpkı birazdan paylaşacağım el yıkamanın bedeli gibi.

Sonuçları öylesine ağır olmuş ki okuduğunuzda şaşıracağınıza eminim.

Bunun için tarihin tozlu sayfalarında biraz gerilere gidelim.

19. yüzyılın henüz başlarında, hastanelerde hastalarını iyileştirmek için canla başla çalışan, bir yandan da araştırma yapan doktorlardan sadece biridir.

Ignaz Semmelweis.

Çalışkan.

Prensipli.

Azimli.

Lakabı "Annelerin kurtarıcısı".

Antiseptik prosedürlerin öncüsü.

1818 yılında Budapeşte’de doğar.

Budapeşte ve Viyana Üniversitelerinde tıp eğitimi görür.

1844 yılında doktora derecesini alır. Asistan doktor olarak atanır.

Böylece Viyana hastanesi kadın doğum kliniğinde Obstetrik Cerrahi (Gebelik, doğum ve doğum sonrası dönemi kapsayan, anne ve bebeğin sağlığını izleyen ve tedavi eden tıbbi dal) alanında çalışmaya başlar.

Tam da o yıllarda, yeni doğum yapan kadınlarda görülen lohusalık humması ve yüksek ateş pek çok hasta kaybına sebebiyet verir.

Kadınların çoğu evde doğum yapıyor olsa da; bir takım komplikasyonlar nedeniyle hastaneye yatmak zorunda kalanlar arasında ölüm oranları hayli yüksektir.

Bazı doktorlar kadınlarda oluşan enfeksiyonu; aşırı kalabalık, yetersiz havalandırma veya emzirmenin başlaması gibi nedenlere bağlar. Onlara göre hastalık ve ölüm önlenemez.

Birim şefinin şiddetli itirazlarına rağmen; bu konu üzerinde dikkatli ve titiz bir çalışma yapan Semmelweis; doğum kliniklerinde sıkça yaşanan lohusalık humması ile el yıkama alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi araştırmaya başlar.

Gözlerinin önünde yaşanan trajediyi izlerken, günlerce gözlem yapar. Notlar alır.

Hastaneye doğum yapmak için sağlıklı bir şekilde gelen kadınlar,  kısa süre sonra lohusa hummasından hayatlarını kaybeder.

Ortada öyle kuvvetli ve bilinmeyen bir enfeksiyon vardır ki, bazı koğuşlarda her üç anneden birinin sonu bu acı son olur.

Doktor Semmelweis, aylarca titiz gözlemine devam eder.

Eldeki verileri sayar.

Birbiri ile karşılaştırır.

Bir kalıba oturtmaya çalışır.

Klinikte; öğrencilerin eğitim gördüğü birinci bölümle, ebelerin eğitim aldığı ikinci bölüm arasında; kadın ölüm oranı olarak ortaya çıkan bariz farkı inceler.

Doktorların doğum yaptırdığı koğuşlardaki anne ölümünün, ebelerin doğum yaptırdığı koğuşlara göre daha fazla olduğunu tespit edince nedenini araştırmaya girişir.

Eğitim aldıkları diseksiyon (organları kesip inceledikleri blm) odasından doğrudan doğumhaneye gelen öğrencilerin, muayene ettikleri hastalara bir şeyler bulaştırmış olabileceği tezi üzerinde düşünür.

Tam bu esnada bir arkadaşını, lohusalık döneminde ölen bir kadının muayenesi sırasında, elindeki yaraya bulaşan bir enfeksiyondan kaybeder.

Böylece düşünceleri birbirini tamamlar.

Sonunda o zamana kadar kimsenin aklına dahi gelmeyen gerçeği bulur.

Fikirlerini kanıtlamak amacıyla öğrencilere; muayene öncesi ellerini klorlu kireç çözeltisinde yıkamaları talimatını verir. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.02.2026

3 Mayıs 2026 Pazar

SESİNİ KAYBEDEN PERİ (2/2)

Rivayet odur ki, Echo'nun vücudundan arta kalan kemikler kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.

Bu mitolojik hikayeden hareketle şimdi kendi içimize dönme zamanı.

Ya bizler?

Bizler de zaman zaman kendi sesimizi adeta kaybetmiş gibi sessizliğin görünmez perdesi arkasına mı saklanıyoruz yoksa?

Bir anlamda görünmez kalmak, kendi ihtiyaçlarını dile getirmekten çekinmek, verirken sorun yaşamadığı halde alırken zorlanmak.

Bu ve benzerlerini pek çoğumuz yapıyoruz aslında.

Ama farkında değiliz.

Psikolojide bu duruma ‘ekoist kişilik’ deniyor.

Ekoist kişilik, bireyin kendisini sürekli arka planda tutma eğilimi göstermesi ve başkalarının mutluluğunu ön planda tutarak kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmesi şeklinde tanımlanıyor.

Böyle insanlar kendi isteklerini dile getirmekten çekiniyor, hatta bazen bu isteklerin farkında bile olmuyor. Duygusal hassasiyet ve kırılganlıkları daha fazla olduğu için de sessiz kalmayı tercih ediyor.

Elbette hiçbir şey sebepsiz yere gelişmiyor.

Konunun uzmanlarına göre; çocukluk döneminde yaşanan travmatik deneyimler, aşırı eleştiri, dışlanma, utanç, reddedilme duyguları ve toplumsal baskılar; ekoist kişilik davranışların temelini oluşturuyor.

Yapılan araştırmalar bu durumun son yıllarda daha fazla dikkat çektiğini doğruluyor.

Ancak işin kötü yanı, bu durum sadece ruhsal değil, bedensel sağlığı da fazlasıyla etkiliyor.

Çünkü artık biliyoruz ki beden sağlığımız ruh sağlığımızla beraber çalışıyor. Sürekli gergin ve endişe dolu ortamlarda bulunmak, hissedilen kaygı, stres ve gelecek korkusu ile bastırdığımız duygular; bedende farklı şekillerdeki sorunlarla ortaya çıkmaya başlıyor.

Bu nedenle öncelikle kendimizi sevmemiz, değerimizi bilmemiz, öz saygımızla isteklerimizin arkasında durabilmemiz, hayır yanıtını kullanmaktan çekinmememiz, duygusal sınırlar koymamız gerekiyor.

Unutmayalım ki bedenimizin ve ruhumuzun her şeyden çok kendi şefkatimize ve sevgimize ihtiyacı var.

Yeter ki yaşadığımız sorunları ve ihtiyaç duyduklarımızı fark edip onları net olarak çekinmeden ifade edelim.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

30.01.2026

Kaynaklar: https://typelish.com; https://fi.wikipedia.org; https://safaknakajima.com; https://www.sinerjipdr.com.

 

 

 

 

SESİNİ KAYBEDEN PERİ (1/2)

Yunan Mitolojisi'nden günümüze kadar gelen ve bilinen pek çok rivayet var.

İşte bunlardan bir tanesi de Sesini Kaybeden Peri.

Echo.

Hakkında farklı kaynaklara dayalı çok sayıda rivayet olduğu halde daha çok bir dağ perisi olarak biliniyor.

Güzel ses tonuyla hayli konuşkan ve neşeli bir peri.

Günlerden bir gün; mitolojisinin en güçlü ve önemli tanrısı Zeus tarafından, eşi Hera'yı oyalaması için görevlendirilir.

Zeus’un amacı eşinin olası kaçamaklarını yakalamaktır.

Echo, uzun ve güzel konuşmaları ile görevini layıkıyla yerine getirip dikkat dağıtır.

Ancak güzel Hera gerçeği öğrenir.

Hiç vakit kaybetmeden Echo’yu cezalandırır.

Ceza, konuşmayı çok seven Echo için hayli ağırdır.

Çünkü kendi sesini kaybeder.

Sadece başkalarının son sözlerini tekrar edebilir hâle gelir.

Bu ceza ile yaşamaya çalışan Echo, bir gün ormanda dolaşırken genç avcı Narcissus'u görür.

Narcissus yunan mitolojisinde; yakışıklılığından dolayı suda kendi yansımasına aşık bir karakter olarak; Echo’nun hayatına girer.

Güzeller güzeli Ekho ona aşıktır artık.

Bu nedenle ormanda gizlice onu takibe başlar.

Narcissus bir gün avlanmak için ormanda gezinirken, kendisini gizlice takip eden Echo'nun ayak seslerini duyar.

''Kim var orada'' diye seslenir.

Aldığı karşılık kendi son sözü olur.

Bu yanıta şaşıran Narcissus, bu defa ''Buraya gel'' diye seslenir.

Yanıt yine son kelimesi olarak geri döner.

Görünürde kimse olmadığı için, göremediği sesin sahibinin kendisinden korkup kaçtığını düşünür.

Bu düşünce ile ''Bu tarafa, bir araya gelmeliyiz'' diye seslenir.

Echo, bu çağrının aşkına bir karşılık olduğunu düşünür, son kelimeyi tekrar ederek sevinçle Narcissus'a doğru koşar.

Birden bire karşısında beliren Echo’ya çok şaşıran ve dehşete kapılan Narcissus bağırır.

Echo'yu reddederek ormanda gerisin geri kaçmaya başlar.

Aşkına karşılılık bulamayan Echo,  o kadar üzülür ki ormanın derinliklerinde bir mağaraya giderek kendisini oraya kapatır.

Aradan günler geçer.

Çektiği acı ve üzüntünün etkisiyle içine kapanır, güzelliğini yavaş yavaş kaybeder.

Bedeni güçsüzleşir ve nihayet yaşamı o mağarada son bulur. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

30.01.2026

28 Nisan 2026 Salı

BAŞARISIZ DENEY mi? (3/3)

Onlar sessiz sedasız Grönland'ın başkenti Nuuk'taki, Danimarka Kızıl Haç kampına (kimsesizler yurduna) geri döner.

Ailelerinden ve diğer Grönlandlılardan uzakta, kendi ana dillerini konuşmanın yasak edildiği bir ortamda yaşamaya zorlanır.

Üstüne üstlük çocukların ailelerini ziyaret etmesi de yasaklanır. Sadece ailelerin bazen yurda gelerek çocuklarla kahve içmesine izin verilir. Bu buluşmada ise çocuklar kendi dillerini unuttukları ve aileleri de Danimarkaca bilmediği için anlaşmada zorluklar yaşanır.

Tarihler 1960 yılına geldiğinde, tüm çocuklar yurttan ayrılır. Çoğu Danimarka'ya döner.

Peki orada mutlu olabilirler mi?

Maalesef hayır.

Çocuklardan neredeyse yarısının ruh sağlığı bozulur. Çoğu da madde bağımlılığına yenik düşer. İstisnasız her biri kimlik sorunlarıyla boğuşur. Evsizlik ve köksüz yaşam nedeniyle bir kısmı erken yaşta hayata veda ederken, içlerinden birisi kendi canına kıyar.

Geriye kalanların çoğunun, yaşları kemale erdiğinde dahi ailelerine olan kızgınlığı, küskünlüğü ve suçlaması geçmez.

Ellerinden zorla alınan yaşam hakkı için aslında dünyaya kızsalar haksız sayılmazlar.

İnuit halkının çocuklarını kötü hayat koşullarından kurtarma; Grönland için rol model olacak aydın Danimarkalılar yetiştirmek amacıyla çıkılan yolun hala iyi niyet taşıdığını savunanlar; maalesef toplumlarının Grönland toplumundan daha üstün olduğu düşüncesinden hiç vazgeçmez.

Danimarka'nın çıkarları her zaman her şeyin üstünde kalır.


Danimarka ve yerli kültürler arasında köprü kurmaya yardımcı olacak örnek Grönlandlılar yetiştirme planının bir parçası olarak başlayan deneyden geriye acı ve gözyaşı kalır.

Üstelik resmi kayıtlarda, 1950 ile 1970 yılları arasında Danimarka yatılı okullarına gönderilen ve evlatlık verilen Grönlandlı çocukların sayısının binleri aştığı bilgisi; hayli üzücü olarak tespit edilir.

Ve gelinen noktada tüm bu yaşanan olumsuzlukların, Grönland ve Danimarka arasındaki ilişkiyi bugün bile etkilediği yönetim kadrosunda yer alanlar tarafından ifade ediliyor.

Doğada nadir olarak bulunan ve endüstrinin besleyici elementleri olarak kabul gören, toprak elementlerine ( neodimyum ve praseodimyum yataklarına) sahip olan Grönland; günümüzde dünyanın sahip olmak istediği bir konumda.

Dolayısıyla değerli yer altı kaynaklarını değerlendirmek ve endüstrisine katmak isteyenler ile Grönland’lılar arasındaki çekişme her geçen yıl katlanarak artıyor.

Uygulanacak kimyasal işlemlerin, çıkan artıkların doğaya vereceği zararı düşünen ve özellikle geçimini doğadan sağlayanların tamamen karşı olduğu pek çok girişim söz konusu.

Geleneklerini ve doğanın saflığını korumak isteyenler, gelen tüm vaat ve tekliflere temkinli yanaşırken; doğadaki enerji kaynaklarını adeta yok eden küresel dünyanın; baskısını gün geçtikçe arttığı da bilinen bir gerçek.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

17.01.2026

Kaynaklar: https://tr.euronews.com; https://www.bbc.com; https://www.indyturk.com.

 

 

 

BAŞARISIZ DENEY mi? (2/3)

Sosyal deneyin üzerinden geçen 70 yılın sonunda, Başkent Kopenhag’da bir tören düzenlenir.

Son derece duygusal anların yaşandığı bu törende, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen bir konuşma yapar.

Şimdi sıkı durun.

Yaklaşık 70 yıl önce Grönland'da ailelerinden kopartılarak ‘sosyal bir deney’ için Danimarka’ya getirilen 22 çocuktan; geriye hayatta kalan 6 çocuk için; ülkesi adına özür diler.

İşte böylece yıllarca herkesten saklanan gerçekler gün yüzüne çıkmaya başlar.

Maruz bırakıldıkları insanlık dışı ve acımasız deneylerden sağ olarak kurtulabilen, bir zamanlar minicik çocuk olan 6 Eskimo’nun o anda neler hissettiğini tahmin bile edemeyiz elbette.

Ancak kaybedilen hayatların karşılığının kısacık bir özür olması karşısında insan düşünmeden de edemiyor.

Sonu hüsran olan bu başarısız sosyal deneyden tesadüfen kurtulan mağdurlar, yitip giden çocuklukları ve hayatları için Danimarka'dan tazminat ister.

Peki hemen ödenir mi?

Kaynaklar, Kopenhag yönetiminin resmi özrü yeterli bulduğunu ve tazminata bir süre yanaşmadığını; ancak sonunda ödemeye ikna olduğunu belirtiyor.

Gelin şimdi de geçmiş 70 uzun yıl içinde o çocukların yaşadıklarına, yitip giden ömürlere bakalım.

Ebeveynlerinden en az birini kaybetmiş, yoksul ailelerin çocuğu olan 5 ile 9 yaş arasındaki 22 İnuit, MS Disko adlı yolcu gemisine her şeyden habersiz olarak bindirilir.

Bu yolculuğa sadece çocukların gözlerindeki korku ve acı, dudaklarındaki sessiz çığlık eşlik eder.

Yuvalarından ve ailelerinden kopartılan küçükler sadece Danimarka adında bir yere gittiklerini, ama neden böyle bir yolculuğa çıktıklarını anlayamaz.

İlk olarak 4 aylık süreyle ‘Save the Children’ isimli bir kampa gönderilirler. Burada ana dilleri yerine Danimarkaca konuşmaları zorunlu kılınır. Daha sonra farklı ailelerin yanına sahipsiz çocuklar gibi yerleştirilirler.

Verildikleri yuvalarda dışlananlar da olur, kabul görüp aileden biri gibi kabul edilen de.

22 çocuktan şanslı 6 tanesi, Danimarka'da yanlarına verildikleri aileler tarafından evlat edinilir.

Peki ya geriye kalanlar? (devamı 3/3’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

17.01.2026

BAŞARISIZ DENEY mi? (1/3)

İnsanların belirli durumlara veya olaylara tepkisini test etmek için yapılan, psikolojik ya da sosyolojik pek çok araştırma ile karşılaşıyoruz.

Araştırılan bir konuda KONTROLLÜ KOŞULLAR altında toplumun tepkilerini anlama çabası aslında; yapılan bu sosyal deneyler.

Temelinde sosyal etkiyi, davranışı, ilişkiyi analiz etmek, gerçekliği görebilmek yer alıyor.

Yani bir takım koşullar değiştiriliyor ve bu değişikliklerin insan davranışına etkisi ölçülmek isteniyor.

Hepsine tamam.

Ancak bu araştırmalarda yer alan ve deneye tabi tutulanlar çocuklar olunca işin rengi değişiyor.

Bir takım yanıltıcı vaatlerle, farklı gayelerle, kapalı kapılar ardında alınan kararlarla; yuvalarından, anne babalarından koparılan minicik çocuklar söz ettiklerim.

Üstelik söz konusu deney başarısızlıkla sonuçlanıyorsa, durum daha da vahim ve acıklı bir hal alıyor.

İşte buna güzel bir örnek Danimarka’dan gelsin mi?

Hem de yakın zamanda yapılmış, çoğumuzun pek de bilmediği bir sosyal deneyle.

Deneyde kullanılan çocuklar Danimarka Krallığı'na bağlı özerk bir bölge olan Grönland’dan 1951 yılının bir yaz ayında seçilir.

Arktik ve Atlantik okyanusları arasında yer alan dünyanın bu en büyük adası, aynı zamanda dünyanın tartışmasız en kuzey kara noktası.

Kuzey Amerika ve Arktik bölgesi arasındaki özel konumu nedeniyle de stratejik bir öneme sahip. Grönland nüfusunun büyük çoğunluğu İnuit’lerden (bildiğimiz ismi ile Eskimolardan) oluşuyor.

Eskiden Danimarka’nın sömürgesi olan bu ülke vatandaşları, günümüzde Danimarka'nın ve Avrupa Birliği'nin tam vatandaşı olarak kabul görüyor.

Peki ya gerçekler?

Danimarka verdiği bir kararla; 1951 yılında Grönland'da aileleri ile beraber yaşayan 5 ila 9 yaşlarındaki 22 Eskimo kökenli küçük çocuk için; anne babalarıyla bir anlaşma yapar.

Kullandıkları süslü cümlelerle; ailelere çocuklarının daha iyi bir hayata sahip olacakları, Danimarka dilini ana dilleri gibi öğrenecekleri ve alacakları üstün donanımlı eğitimle bir gün geleceğin seçkinleri olarak; yuvalarına geri dönecekleri sözü verilir.

Kısacası gerçeklikten uzak bir dönme vaadi ile ailelerinden uzaklaştırılır.

Danimarka devleti ve aileler arasında yapılan anlaşma böyledir.

Kağıt üzerinde yazılanların, tüm vaatlerin ve verilen sözlerin tutulmadığı, maalesef aradan 70 yıl geçtikten sonra anlaşılır.

Nasıl mı? (devamı2/3’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

17.01.2026

14 Nisan 2026 Salı

GERÇEK ZENGİNLİK

İnsanoğlu hayatı boyunca hep bir koşturmacanın pençesinde.

Gerçek amaç mutlu yaşam olsa da, isteklerin ardı arkası kesilmiyor ne yazık ki. Daha çok paraya, yeni bir eve, son model bir arabaya, yata, kata olan düşkünlük hiç bitmiyor.

Maddi birikimlerin fazlalığı ile ölçüyoruz maalesef artık mutluluğu.

Ne kadar çok dünya malına sahipsek o kadar zenginiz sanıyoruz.

Ne büyük yanılgı!

Gerçek zenginliğin, gerçek mutluluğun nerede olduğunu görmüyor gözlerimiz.

Peki neden?

Ne ara bu kadar doyumsuz olduk?

Bir durup düşününce; aldıklarının, sahip olduğun halde kullanamadıklarının yükünü omuzlarında hissediyor insan.

Maddiyata bağlı olduğun kadar özgürlükten uzaksın bir anlamda.

Basit yaşam ve sadelik en güzel yaşam biçimi.

Çoğu kişinin pek tercih etmediği bir yol olsa da bazı insanlar için en ideal yol.

Ben de kesinlikle böyle düşünenlerdenim. Bu nedenle her defasında yeniden hatırlamak ve hatırlatmak için konu ile ilgili yazmaya çalışıyorum.

Buna en güzel örnek tarih sayfalarından gelsin istedim bu defa.

Kendisi Hollandalı.

17. yüzyıl felsefesinin hatırı sayılır rasyonalistlerinden biri.

Ünlü düşünür Descartes'ın fikirlerinden etkilenmiş.

Zamanla Hollanda Altın Çağının önde gelen filozoflarından biri olmuş.

Filolojinin, sosyolojinin ve etolojinin yanı sıra derinlik psikolojisinin de fikir babalarından biri olarak kabul edilmiş.

Baruch Spinoza.

Yaşadığı dönemde pek çok filozof gibi maalesef yanlış anlaşılır.

Hatta suçlanır.

Ancak savunduğu fikirlerden vazgeçmez.

Düşünceleri hayli zor anlaşılıyor olsa da; şimdi paylaşacağım anektod ile yaşama karşı duruşu hakkında daha kolay bilgi sahibi olmamız mümkün. 

Spinoza, 1654 yılında Hollanda'da ticaretle uğraşan babası Michael’ı kaybettiğinde aile evine dönmek zorunda kalır.

Babalarından geriye kalan mirasın, kendisi ve kız kardeşleri arasında paylaştırılması söz konusudur.

Yüklü servetin tamamına abilerinin el koyacağını düşünen kız kardeşler endişe içinde beklemeye başlar.

Çünkü onlar da herkes gibi bir insanın değerinin, eline geçirebildikleriyle ölçüldüğünü düşünür.

Peki ya henüz 22 yaşında olan Spinoza?

Onun meselesi hiçbir zaman sahip olmak değil, anlamak olur.

Mirasın paylaşılacağı büyük gün nihayet gelir.

Kardeşler arasında ciddi bir gerilim hissedilir.

Söze dökülen paralar, değerli evler, arsalar, köşkler, şirketler, çiftlikler ve bazı borçlar tek tek okunur.

Spinoza ve kız kardeşler, oturdukları yerden sessizce babalarından kalan mirası dinler.

Nihayet miras dökümü bittiğinde, herkes ister istemez gözlerini Spinoza’ya çevirir.

Sakince yerinden kalkan genç filozof, oradaki avukatlara doğu kararlılıkla yürür.

Oldukça kesin bir dille, kendisini oyalamamalarını ve istediklerini vermelerini söyler.

Herkes nefesini tutmuş bir şekilde Spinoza’nın isteklerine kulak verirken, bir yandan da şaşkınlıkla birbirine bakar.

Spinoza, sadece vefat eden babasının yatağını ve 192 kitaptan oluşan kütüphanesini ister.

Maddi anlamda, elle tutulur hiçbir şeyde gözü yoktur.

Çünkü onun için gerçek zenginlik, mülkiyet ya da maddiyat değil düşüncedir.

Böylece babasının ardında bıraktığı servetin değil, onun okuyup kütüphanesinde sakladığı kitapların, fikirlerin peşine düşer.

Kendi deyimiyle ‘Üstün ve daimi bir sevincin hazzını kendisine sonsuza dek verecek gerçek iyiyi bulma’ amacından hiç vazgeçmez.

Aradan geçen kısa bir süre sonra da, insan aklının sınırlarını zorlayan ve beş bölümden oluşan başyapıtı Ethica’yı kaleme alır.

Kıssadan hisse; sade yaşayıp azın aslında çok olduğunu gördüğümüzde, hafifleyen ve özgürleşen ruhumuzla, gerçek zenginliği kucaklamamız an meselesi.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

29.01.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org.

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...