9 Mayıs 2026 Cumartesi

EL YIKAMANIN BEDELİ (2/2)

Başka doktorların yüzleşmekten kaçındığı, küçük ama önemli bir detayı fark etmiştir artık.

Böylece ele bulaşan hastalık yapıcı faktörlerin ölüme sebebiyet verebileceğini, bu nedenle el temizliğinin son derece önemli olduğunu savunur.

Çünkü ortada kimsenin göremediği bir bulaşma ve bunun kadınlara aktarılması vardır.

İşte bu yüzden son derece basit bir kural getirmek ister.

Ellerin dikkatli bir şekilde yıkanması.

Semmelweis, 1847 yılında çalıştığı hastanede kalsiyum hipoklorit içeren antiseptikler kullanarak el yıkama uygulamasını önerir.

Bu sayede ölüm oranları önemli ölçüde azalmaya başlar.

Korkulan lohusalık humması neredeyse ortadan kalkar.

Viyana'daki bir takım genç doktorlar, bu keşfin önemini fark eder ve ona her türlü yardımı sağlar.

Gelin görün ki elde edilen veriler; sadece el yıkamanın ölüm oranını %1'in altına düşürdüğünü gösterdiği halde; fikirleri tıp topluluğu tarafından reddedilir.

1849 yılında klinikteki görevinden alınır. Başka kurumlara yaptığı başvuruların hepsine olumsuz yanıt alınca Viyana'yı terk etmek zorunda kalır.

1850 yılında Pest'e geri döner.

Sonraki altı yılını Pest'teki St. Rochus Hastanesi'nde doğum bölüm başkanı olarak geçirir. Aldığı önlemler sayesinde burada da ölüm oranını hızla düşürür.

1855 yılında Pest Üniversitesi'nde kadın doğum profesörü olarak atanır.

Bu arada evlenir.

Beş çocuğu olur.

Kendi özel muayenehanesini açar.

Fikirleri Macaristan'da kabul gördüğü halde;  Viyana ona karşı düşmanca davranmaya devam eder.

Semmelweis, 1861 yılında çalışmalarını derleyerek yayınlar.

Eserini yurtdışındaki tüm önde gelen kadın doğum uzmanlarına, üniversite profesörlerine ve tıp derneklerine gönderir.

Ancak genelde olumsuz tepkiler alır.

Yine de pes etmez. Pek çoğuna açık mektuplar yazar.

Bu arada ispatlanan tezini saçmalık olarak lanse edenler; bunun durdurulması gerektiğini hararetle savunur.

Net bir bilimsel açıklama sunulmadığını savunan tıp otoritesi; hasta sağlığı için ellerin yıkanması önerisini son derece küçük düşürücü bularak meslektaşlarını küçümser.

Birçok doktor bu buluşun kendi gururlarına ağır bir darbe olduğunu söylemekten çekinmez.

Onunla alay eder.

Hatta dışlar.

Giderek artan yoğun tepkiler ve direniş karşısında Semmelweis adeta yıkılır.

Yalnız kalır ve ruh sağlığı bozulmaya başlar.

1865 yılında sinir krizleri geçirmeye başlar.

Ona inanmayan doktorlar birleşip bir heyet oluşturur. Ve onu bir akıl hastanesine kapatırlar.

Gelin görün ki hastaneye alındıktan sonra adeta dehşeti yaşar.

Gardiyanlar tarafından feci şekilde dövülür. Bir hücreye kapatılır.

Sağ elinde dayak sonrası oluşan kangrenden kaynaklanan bir yaradan ötürü; sadece 14 gün sonra; 47 yaşında hayata veda eder.

Aşağılanmış ve yok sayılmış bir şekilde.

Sadece el yıkamanın bedelini hayatıyla ödemiştir.

Yapılan otopside, yaşamı ve meslek hayatı boyunca mücadele ettiği enfeksiyondan öldüğü ortaya çıkar.

Oysaki sonraki yıllarda; Fransız kimya ve biyoloji bilgini Louis Pasteur tarafından; yaptıkları mikrop teorisi ile doğrulanır.

Geç de olsa tıp dünyası ismini saygıyla ve onurla anarak, doktorlar arası onursal fahri başkan ilan eder.

İroniye bakın ki savunduğu uygulamalar ölümünden sadece birkaç yıl sonra, yaygın bir şekilde kabul görmeye başlar.

Son sözler modern antiseptiğin babası olarak kabul gören Joseph Lister’dan gelsin.

"Ona ve başarılarına büyük bir hayranlıkla bakıyorum ve sonunda hak ettiği saygıyı görmesinden dolayı çok mutluyum."

Sizce yukarılardan bir yerden hissetmiş midir?

Yoksa hala kırgın mıdır?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.02.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; BBC Word old history; https://www.britannica.com.

 

 

 

EL YIKAMANIN BEDELİ (1/2)

Bazı şeylerin bedeli ağır oluyor.

Üstelik hak etmemiş ve tamamen yanlış anlaşılmışsa.

Tıpkı birazdan paylaşacağım el yıkamanın bedeli gibi.

Sonuçları öylesine ağır olmuş ki okuduğunuzda şaşıracağınıza eminim.

Bunun için tarihin tozlu sayfalarında biraz gerilere gidelim.

19. yüzyılın henüz başlarında, hastanelerde hastalarını iyileştirmek için canla başla çalışan, bir yandan da araştırma yapan doktorlardan sadece biridir.

Ignaz Semmelweis.

Çalışkan.

Prensipli.

Azimli.

Lakabı "Annelerin kurtarıcısı".

Antiseptik prosedürlerin öncüsü.

1818 yılında Budapeşte’de doğar.

Budapeşte ve Viyana Üniversitelerinde tıp eğitimi görür.

1844 yılında doktora derecesini alır. Asistan doktor olarak atanır.

Böylece Viyana hastanesi kadın doğum kliniğinde Obstetrik Cerrahi (Gebelik, doğum ve doğum sonrası dönemi kapsayan, anne ve bebeğin sağlığını izleyen ve tedavi eden tıbbi dal) alanında çalışmaya başlar.

Tam da o yıllarda, yeni doğum yapan kadınlarda görülen lohusalık humması ve yüksek ateş pek çok hasta kaybına sebebiyet verir.

Kadınların çoğu evde doğum yapıyor olsa da; bir takım komplikasyonlar nedeniyle hastaneye yatmak zorunda kalanlar arasında ölüm oranları hayli yüksektir.

Bazı doktorlar kadınlarda oluşan enfeksiyonu; aşırı kalabalık, yetersiz havalandırma veya emzirmenin başlaması gibi nedenlere bağlar. Onlara göre hastalık ve ölüm önlenemez.

Birim şefinin şiddetli itirazlarına rağmen; bu konu üzerinde dikkatli ve titiz bir çalışma yapan Semmelweis; doğum kliniklerinde sıkça yaşanan lohusalık humması ile el yıkama alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi araştırmaya başlar.

Gözlerinin önünde yaşanan trajediyi izlerken, günlerce gözlem yapar. Notlar alır.

Hastaneye doğum yapmak için sağlıklı bir şekilde gelen kadınlar,  kısa süre sonra lohusa hummasından hayatlarını kaybeder.

Ortada öyle kuvvetli ve bilinmeyen bir enfeksiyon vardır ki, bazı koğuşlarda her üç anneden birinin sonu bu acı son olur.

Doktor Semmelweis, aylarca titiz gözlemine devam eder.

Eldeki verileri sayar.

Birbiri ile karşılaştırır.

Bir kalıba oturtmaya çalışır.

Klinikte; öğrencilerin eğitim gördüğü birinci bölümle, ebelerin eğitim aldığı ikinci bölüm arasında; kadın ölüm oranı olarak ortaya çıkan bariz farkı inceler.

Doktorların doğum yaptırdığı koğuşlardaki anne ölümünün, ebelerin doğum yaptırdığı koğuşlara göre daha fazla olduğunu tespit edince nedenini araştırmaya girişir.

Eğitim aldıkları diseksiyon (organları kesip inceledikleri blm) odasından doğrudan doğumhaneye gelen öğrencilerin, muayene ettikleri hastalara bir şeyler bulaştırmış olabileceği tezi üzerinde düşünür.

Tam bu esnada bir arkadaşını, lohusalık döneminde ölen bir kadının muayenesi sırasında, elindeki yaraya bulaşan bir enfeksiyondan kaybeder.

Böylece düşünceleri birbirini tamamlar.

Sonunda o zamana kadar kimsenin aklına dahi gelmeyen gerçeği bulur.

Fikirlerini kanıtlamak amacıyla öğrencilere; muayene öncesi ellerini klorlu kireç çözeltisinde yıkamaları talimatını verir. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.02.2026

3 Mayıs 2026 Pazar

SESİNİ KAYBEDEN PERİ (2/2)

Rivayet odur ki, Echo'nun vücudundan arta kalan kemikler kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.

Bu mitolojik hikayeden hareketle şimdi kendi içimize dönme zamanı.

Ya bizler?

Bizler de zaman zaman kendi sesimizi adeta kaybetmiş gibi sessizliğin görünmez perdesi arkasına mı saklanıyoruz yoksa?

Bir anlamda görünmez kalmak, kendi ihtiyaçlarını dile getirmekten çekinmek, verirken sorun yaşamadığı halde alırken zorlanmak.

Bu ve benzerlerini pek çoğumuz yapıyoruz aslında.

Ama farkında değiliz.

Psikolojide bu duruma ‘ekoist kişilik’ deniyor.

Ekoist kişilik, bireyin kendisini sürekli arka planda tutma eğilimi göstermesi ve başkalarının mutluluğunu ön planda tutarak kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmesi şeklinde tanımlanıyor.

Böyle insanlar kendi isteklerini dile getirmekten çekiniyor, hatta bazen bu isteklerin farkında bile olmuyor. Duygusal hassasiyet ve kırılganlıkları daha fazla olduğu için de sessiz kalmayı tercih ediyor.

Elbette hiçbir şey sebepsiz yere gelişmiyor.

Konunun uzmanlarına göre; çocukluk döneminde yaşanan travmatik deneyimler, aşırı eleştiri, dışlanma, utanç, reddedilme duyguları ve toplumsal baskılar; ekoist kişilik davranışların temelini oluşturuyor.

Yapılan araştırmalar bu durumun son yıllarda daha fazla dikkat çektiğini doğruluyor.

Ancak işin kötü yanı, bu durum sadece ruhsal değil, bedensel sağlığı da fazlasıyla etkiliyor.

Çünkü artık biliyoruz ki beden sağlığımız ruh sağlığımızla beraber çalışıyor. Sürekli gergin ve endişe dolu ortamlarda bulunmak, hissedilen kaygı, stres ve gelecek korkusu ile bastırdığımız duygular; bedende farklı şekillerdeki sorunlarla ortaya çıkmaya başlıyor.

Bu nedenle öncelikle kendimizi sevmemiz, değerimizi bilmemiz, öz saygımızla isteklerimizin arkasında durabilmemiz, hayır yanıtını kullanmaktan çekinmememiz, duygusal sınırlar koymamız gerekiyor.

Unutmayalım ki bedenimizin ve ruhumuzun her şeyden çok kendi şefkatimize ve sevgimize ihtiyacı var.

Yeter ki yaşadığımız sorunları ve ihtiyaç duyduklarımızı fark edip onları net olarak çekinmeden ifade edelim.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

30.01.2026

Kaynaklar: https://typelish.com; https://fi.wikipedia.org; https://safaknakajima.com; https://www.sinerjipdr.com.

 

 

 

 

SESİNİ KAYBEDEN PERİ (1/2)

Yunan Mitolojisi'nden günümüze kadar gelen ve bilinen pek çok rivayet var.

İşte bunlardan bir tanesi de Sesini Kaybeden Peri.

Echo.

Hakkında farklı kaynaklara dayalı çok sayıda rivayet olduğu halde daha çok bir dağ perisi olarak biliniyor.

Güzel ses tonuyla hayli konuşkan ve neşeli bir peri.

Günlerden bir gün; mitolojisinin en güçlü ve önemli tanrısı Zeus tarafından, eşi Hera'yı oyalaması için görevlendirilir.

Zeus’un amacı eşinin olası kaçamaklarını yakalamaktır.

Echo, uzun ve güzel konuşmaları ile görevini layıkıyla yerine getirip dikkat dağıtır.

Ancak güzel Hera gerçeği öğrenir.

Hiç vakit kaybetmeden Echo’yu cezalandırır.

Ceza, konuşmayı çok seven Echo için hayli ağırdır.

Çünkü kendi sesini kaybeder.

Sadece başkalarının son sözlerini tekrar edebilir hâle gelir.

Bu ceza ile yaşamaya çalışan Echo, bir gün ormanda dolaşırken genç avcı Narcissus'u görür.

Narcissus yunan mitolojisinde; yakışıklılığından dolayı suda kendi yansımasına aşık bir karakter olarak; Echo’nun hayatına girer.

Güzeller güzeli Ekho ona aşıktır artık.

Bu nedenle ormanda gizlice onu takibe başlar.

Narcissus bir gün avlanmak için ormanda gezinirken, kendisini gizlice takip eden Echo'nun ayak seslerini duyar.

''Kim var orada'' diye seslenir.

Aldığı karşılık kendi son sözü olur.

Bu yanıta şaşıran Narcissus, bu defa ''Buraya gel'' diye seslenir.

Yanıt yine son kelimesi olarak geri döner.

Görünürde kimse olmadığı için, göremediği sesin sahibinin kendisinden korkup kaçtığını düşünür.

Bu düşünce ile ''Bu tarafa, bir araya gelmeliyiz'' diye seslenir.

Echo, bu çağrının aşkına bir karşılık olduğunu düşünür, son kelimeyi tekrar ederek sevinçle Narcissus'a doğru koşar.

Birden bire karşısında beliren Echo’ya çok şaşıran ve dehşete kapılan Narcissus bağırır.

Echo'yu reddederek ormanda gerisin geri kaçmaya başlar.

Aşkına karşılılık bulamayan Echo,  o kadar üzülür ki ormanın derinliklerinde bir mağaraya giderek kendisini oraya kapatır.

Aradan günler geçer.

Çektiği acı ve üzüntünün etkisiyle içine kapanır, güzelliğini yavaş yavaş kaybeder.

Bedeni güçsüzleşir ve nihayet yaşamı o mağarada son bulur. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

30.01.2026

28 Nisan 2026 Salı

BAŞARISIZ DENEY mi? (3/3)

Onlar sessiz sedasız Grönland'ın başkenti Nuuk'taki, Danimarka Kızıl Haç kampına (kimsesizler yurduna) geri döner.

Ailelerinden ve diğer Grönlandlılardan uzakta, kendi ana dillerini konuşmanın yasak edildiği bir ortamda yaşamaya zorlanır.

Üstüne üstlük çocukların ailelerini ziyaret etmesi de yasaklanır. Sadece ailelerin bazen yurda gelerek çocuklarla kahve içmesine izin verilir. Bu buluşmada ise çocuklar kendi dillerini unuttukları ve aileleri de Danimarkaca bilmediği için anlaşmada zorluklar yaşanır.

Tarihler 1960 yılına geldiğinde, tüm çocuklar yurttan ayrılır. Çoğu Danimarka'ya döner.

Peki orada mutlu olabilirler mi?

Maalesef hayır.

Çocuklardan neredeyse yarısının ruh sağlığı bozulur. Çoğu da madde bağımlılığına yenik düşer. İstisnasız her biri kimlik sorunlarıyla boğuşur. Evsizlik ve köksüz yaşam nedeniyle bir kısmı erken yaşta hayata veda ederken, içlerinden birisi kendi canına kıyar.

Geriye kalanların çoğunun, yaşları kemale erdiğinde dahi ailelerine olan kızgınlığı, küskünlüğü ve suçlaması geçmez.

Ellerinden zorla alınan yaşam hakkı için aslında dünyaya kızsalar haksız sayılmazlar.

İnuit halkının çocuklarını kötü hayat koşullarından kurtarma; Grönland için rol model olacak aydın Danimarkalılar yetiştirmek amacıyla çıkılan yolun hala iyi niyet taşıdığını savunanlar; maalesef toplumlarının Grönland toplumundan daha üstün olduğu düşüncesinden hiç vazgeçmez.

Danimarka'nın çıkarları her zaman her şeyin üstünde kalır.


Danimarka ve yerli kültürler arasında köprü kurmaya yardımcı olacak örnek Grönlandlılar yetiştirme planının bir parçası olarak başlayan deneyden geriye acı ve gözyaşı kalır.

Üstelik resmi kayıtlarda, 1950 ile 1970 yılları arasında Danimarka yatılı okullarına gönderilen ve evlatlık verilen Grönlandlı çocukların sayısının binleri aştığı bilgisi; hayli üzücü olarak tespit edilir.

Ve gelinen noktada tüm bu yaşanan olumsuzlukların, Grönland ve Danimarka arasındaki ilişkiyi bugün bile etkilediği yönetim kadrosunda yer alanlar tarafından ifade ediliyor.

Doğada nadir olarak bulunan ve endüstrinin besleyici elementleri olarak kabul gören, toprak elementlerine ( neodimyum ve praseodimyum yataklarına) sahip olan Grönland; günümüzde dünyanın sahip olmak istediği bir konumda.

Dolayısıyla değerli yer altı kaynaklarını değerlendirmek ve endüstrisine katmak isteyenler ile Grönland’lılar arasındaki çekişme her geçen yıl katlanarak artıyor.

Uygulanacak kimyasal işlemlerin, çıkan artıkların doğaya vereceği zararı düşünen ve özellikle geçimini doğadan sağlayanların tamamen karşı olduğu pek çok girişim söz konusu.

Geleneklerini ve doğanın saflığını korumak isteyenler, gelen tüm vaat ve tekliflere temkinli yanaşırken; doğadaki enerji kaynaklarını adeta yok eden küresel dünyanın; baskısını gün geçtikçe arttığı da bilinen bir gerçek.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

17.01.2026

Kaynaklar: https://tr.euronews.com; https://www.bbc.com; https://www.indyturk.com.

 

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...