29 Mart 2026 Pazar

KİMERİZM (2/2)

İlk olayın kahramanı Amerikalı bir kadın.

İsmi Lydia Fairchild.

2003 yılında üçüncü çocuğuna hamile olduğu halde, eşi Jamie Townsend’dan boşanmaya karar verir. Yaşadığı zorluklar nedeni ile çocuklarına bakamayacağını düşünerek devlet yardımı ve nafaka isteğinde bulunur.

Yasal işlemler gereği anne, baba ve çocuklara DNA testi yapılır.

Gelin görün ki babanın DNA’sı çocuklarla eşleştiği halde, annenin DNA’sının çocuklarıyla uyuşmadığı ortaya çıkar.

Kısacası test sonuçlarına bakan kişiler Lydia’ya doğurduğu çocukların annesi olmadığını söyler.

Anne hemen itiraz eder. Testler bir kez daha ivedilikle yapılır, ancak sonuç değişmez.

Ortaya çıkan bu şüpheli durum, annenin çocuk kaçırma ile suçlanmasına kadar büyür.

Tam bu olaylar silsilesi olurken, anne Lydia üçüncü çocuğunu mahkeme yetkililerinin gözetiminde dünyaya getirir. Hemen akabinde de DNA testi yapılır.

Çıkan sonuç yine herkesi hayrete düşürür. Çünkü yeni doğan bebeğin DNA’sı kardeşleri ve babasıyla aynı, ancak annesinden farklıdır.

Yaşananlar giderek ilgi çekici bir hal almaya başlar.

Doğuma bizzat şahit olan mahkeme, çocuk kaçırma tezinden vazgeçer. Ancak bu sefer de annenin yasal olmayan yollarla rahmini kiraladığını iddia eder.

Sonuçta annenin itiraz ve yakarışlarına rağmen, üç çocuğun alınıp sosyal hizmetlere verilmesini talep eder.

Son derece üzgün olan anne, güçlü bir avukat tutarak çocukları için mücadele etmeye karar verir.

Kimsenin pek de bilmediği bu tuhaf durumu ve yaşananları bir genetik uzmanına danışan avukat; sonuçta anne Lydia’nın dünyada bilinen elli civarındaki kimerik insandan birisi olduğunu ispatlar.


Annenin DNA testlerinde standart olarak alınan cilt, kan, yanak içi hücreleri dışında başka dokular da kullanılır. Böylece üç çocuğun da annesi olduğu kanıtlanır.

Üç uzun ve zor yılın ardından, aldıkları gerekli yardımlarla anne ve çocukları günlük yaşamlarına nihayet geri döner.

Benzer bir başka öykü ise tam bir polisiye dizi tadında yaşanmış.

Ukranya doğumlu Sovyet seri katil Andrey Çikalito, 1978 – 1990 yılları arasında, tam elli iki kişinin ölümünden sorumlu tutularak yakalanır.

İş kanıt aşamasına geldiğinde; aslında cinayet mahallerinden birinde yakalandığı halde, ortamda bulunan sperm ile katilin kanı DNA analizinde uyuşmadığı için serbest bırakılır.

Kimsenin aklına katilin kimerik olduğu gelmediği için ceza almadan hayatına devam eder.

Bu ilginç genetik bozukluğun halk arasında tanınmasında rol oynayan kişi ise Taylor Muhl ismindeki Amerikalı bir şarkıcı olur.

Vücudunun sağ ve sol tarafının fark edilir derecede farklı rengi yüzünden yıllarca üzülen Taylor, pek çok test yaptırır. Sonunda kimerik olduğunu anlayınca da bunu medyayla paylaşır.

Doğal kimerizmin sayısı hayli az olsa da; yapılan araştırmalar kemik iliği ve organ nakilleri ile tüp bebek uygulamalarının yaygınlaşmasının yapay kimerizmin görülme sıklığını otuz kata kadar artırdığını gösteriyor.

Bazı doktorlar ise otoimmün hastalıkların sebebinin kimerizm ile ilgili olabileceğinin altı sıklıkla çiziyor.

Son bir not olarak, kimerizm sadece insanlarda değil, bitkilerde ve hayvanlarda da görülebiliyor.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.01.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://sks.uskudar.edu.tr.

 

KİMERİZM (1/2)

Yine sıklıkla duymadığımız hatta çoğumuzun anlamını bilmediği bir kelime.

Araştırınca beni bambaşka bir gerçeğin içine itti.

Aynı bedende iki farklı DNA.

İnsan vücudunun genellikle tek bir genetik kimliğe (DNA) sahip olduğunu bildiğimiz için insan düşünmeden edemiyor.

Nasıl?

Önce bilgilerimizi tazelemek adına DNA ve RNA’yı (nükleik asitler) hatırlayalım. Bu temel yapı taşı molekülleri, bütün canlı hücrelerdeki metabolik işleyişin kontrolünü ve kalıtsal özelliklerin aktarımını sağlıyor.

Dolayısıyla bütün canlıların hücrelerinde bulunan DNA her biyolojik örnekten aynı şekilde elde ediliyor. Yani bir insanın kanındaki DNA ile derisi, saçı veya tükürüğündeki DNA birbirinin tamamen aynısı oluyor.

Her DNA canlıya özel.

Tek bir durum haricinde.

Kimerizm.

Bu sözcük; Yunan mitolojisinde vahşi bir yaratık olan Chimera’dan geliyor.

Yapılan araştırmalar; bazı nadir durumlarda, bir kişinin bedeninde birden fazla DNA yapısının bulunduğunu gösteriyor ki bu özel durumun ismi kimerizm.

Daha basit anlatımla, çift yumurta ikizi kardeşlerin gelişimlerinin erken döneminde birleşerek tek bir canlı olarak doğmaları aslında.

Sonuçta doğan kimerik bebek, doğmayan ikizinin de DNA`sını taşıyor. Bu nedenle bazı DNA profilleri birbirine uymuyor. Yani kimerik kişinin bedeninde iki farklı DNA var.

İnsanlarda pek çok farklı şekilde görülebilen bu genetik bozukluğun iki çeşidi var.

Doğal kimerizmde; çift yumurta ikizi olduğu halde bir nedenle birleşip tek bir canlı halinde hayatına devam eden, iki DNA’lı, doğuştan kimerik kişiler söz konusu.

Yapay kimerizmde ise; kemik iliği veya organ nakline ihtiyaç duyan hastaların kendi DNA’sının yanında, alınan donörün DNA’sını da bünyelerine kabul etme durumu söz konusu.

Hal böyle olunca, adli bilimler açısından kimerik bireylerde sadece DNA tespiti yeterli kanıt olarak kabul edilmiyor.

Dışardan anlaşılamayan bu genetik bozukluk ender görülüyor olsa da; DNA tespitinin gerekli olduğu bazı olaylarda kimerik insanları ve ailesini hayli tuhaf ve ilginç olaylara sürükleyebiliyor.

Şimdi sırada böylesi akılları karıştıran birkaç yaşam öyküsü var. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.01.2026

24 Mart 2026 Salı

TIBBIN EN GÜÇLÜ SEMBOLÜ

Tıp tarihine yön veren buluşlar sayesinde, bugün geldiğimiz noktada varlığını artık kanıksadığımız pek çok alet tıbbın her alanında doktorlar tarafından kullanılıyor.

Hepsi insan sağlığını korumak ve hastalıkları yok etmek için.

Elbette branşlara ve hastalıklara göre kullanılan aletler doktorlar arasında farklılıklar gösteriyor.

Ancak bir tanesi var ki istisnasız her doktorun en yakınında.

Hatta boynunda.

Stetoskop.

İsmi Yunanca iki kelimenin birleştirilmesi ile ortaya çıkar.

‘Göğüs’ anlamına gelen ‘Stethos’ ve ‘incelemek’ anlamına gelen ‘skopein’.

Anlamı tam da stetoskopun işlevini açıklar netlikte.

Peki nasıl ortaya çıkmış derseniz, tarih sayfalarını hızlıca karıştırıp 1800’lü yıllara gitmemiz gerekir.

Bu yıllarda yeterli alet olmadığı için doktorlar hastalarını muayene ederken ve hastalığı teşhis ederken oldukça zorlanır. Özellikle hastalarının kalp atışlarını ve göğüs seslerini duymak için kulaklarını hastanın göğsüne dayarlar. Böylece en güvenilir yoldan olabilecek aksaklıkları tespit etmeye çalışırlar.

Fransız doktor René Laennec’de onlardan sadece biridir.

Ancak son derece kibar ve çekingen bir doktor olan Laennec, özellikle kadın hastalarını muayene ederken bu yöntemi uygulamaktan büyük bir rahatsızlık duyar.

O dönemin toplumsal kurallarına uygun hareket etmeye çalışırken, bir yandan da hastalarını zor durumda bırakmak istemez.

1816 yılında Paris’te Louvre Sarayı’nın avlusunda dolaştığı sıradan günlerden birinde; kendi aralarında oyun oynayan iki çocuk dikkatini çeker. Uzun bir ahşap ve bir iğne kullanarak iki çocuğun birbirlerine sinyal göndermeye çalıştıklarını fark eder. Çocuklardan bir tanesi tahta bir sopanın ucuna kulağını dayamış halde dururken, diğer çocuğun tahtanın diğer ucuna iğneyle vurduğunu görür.

İşte o an aklına gelenleri hemen hayata geçirmeyi kafasına koyar. Muayenehanesine geldiğinde bir kağıdı rulo yapıp sabitler. İlk denemesini de göğüs ağrısı şikâyeti ile gelen, genç ve hafif kilolu bir kadın hastasına yapar.

Hazırladığı ruloyu hastanın göğsüne dayayıp diğer ucunu kulağına yaklaştırır.

Çıplak kulakla duyduğundan daha net, daha güçlü ve daha temiz olarak duyduğu kalp atışları, onu şaşırtırken aynı zamanda çok da sevindirir.

Doktor Laennec, rulo kâğıtla elde ettiği bu ses kalitesini geliştirmek için hemen çalışmalara başlar.

Eline geçen tüm ahşap parçalarını deneyerek sesin en iyi hangi malzemede iletildiğini test eder.

Çam ağacının, iç sesi daha berrak taşıdığını keşfedince de bir dinleme borusu yapar.

Böylece yaklaşık 30 santimetre uzunluğunda, bir tarafı hafif huni biçiminde genişleyen, diğer ucu kulağa denk gelen tek parçalı bir alet ortaya çıkar.

Yani stetoskopun babası artık elindedir.

Artık net olarak duyduğu sesleri, bu seslerin karakterini ve ilişkili hastalıkları sistemli biçimde kaydetmektedir sıra.

Bu sayede tıp tarihinde ilk defa kalp ve akciğer sesleri bilimsel olarak sınıflandırılmış olur.

Doktor Laennec’in bu güzel buluşu kısa sürede Avrupa’ya yayılır.

Geçen yıllar içinde birçok doktor onun modelini geliştirmeye devam eder. Ancak doktorumuz bunların hiç birine şahit olamaz. Çünkü stetoskopu tıp tarihine kazandıran doktor René Laennec 45 yaşında hayata veda ederken; tıp tarihine yeni ufuklar açan tüm titiz çalışmaları nedeniyle ‘Klinik oskültasyonun babası’ olarak da anılmaya hak kazanır.

1851 yılında doktor Arthur Leared, cihazı iki kulakla dinlenebilir hale getirir.

1852 yılında George Cammann, diyafram ekleyerek cihazı bugünkü esnek formuna yaklaştırır.

1961 yılında Amplivex tarafından elektronik stetoskop geliştirilir.

Günümüzde bedenin içinde oluşan sesleri ( kalp atışını, akciğerlerin çıkardığı sesleri, bağırsaklarda ve midede ortaya çıkan tüm sesleri ve nabzı ) dinlemek için kullanılan stetoskop;  diyafram, elastik boru ve kulaklık olmak üzere üç kısımdan oluşuyor.

Basit bir mantıkla çalışan stetoskop ile vücuttaki sesleri dinleme işine oskültasyon (auscultation) ismi veriliyor. Tecrübe gerektiren bu teşhis yönteminde, kulağa ulaşan sesin normal olup olmadığını anlamak elbette eğitim ve deneyime dayanıyor.

Eskiden bugüne bizlerin daha güzel günlerde yaşayabilmesi için pes etmeden çalışan, ömürlerini sağlığa adayan, buluşları ile dünyayı aydınlatan; tüm tıp doktorlarına sonsuz teşekkürlerimizle. Hakları kolay kolay ödenmez.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

09.01.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://www.drozdogan.com.

 

 

 

 

 

 

17 Mart 2026 Salı

65 YILLIK SESSİZLİK

Tarihi kayıtlarda kendi kendine eyleme geçirilen en uzun sessizlik.

Dile kolay tam 65 yıl sürmüş.

Üstelik bunu yapan kişi çok ünlü bir ailenin ferdi.

Adele Hugo.

Hepimizin bildiği Sefiller romanının yazarı Victor Hugo'nun kızı.

İnsan, ister istemez merak ediyor böylesi radikal bir eylemin perde arkasında yaşananları.

Nasıl bir acı, nasıl bir üzüntü insanı bir ömür boyu sürecek sessizliğe mahkum eder?

Adele Hugo’yu yakından tanımaya ve sır perdesini aralamaya var mısınız?

Adèle Hugo, 24 Ağustos 1830 yılında Fransız yazar Victor Hugo'nun beşinci ve en küçük çocuğu olarak Paris’te doğar.

Son derece kültürlü ve varlıklı bir evde büyür. Müzik yeteneği olan ancak içine kapanık bir çocuk olarak tanımlanır.

Hugo ailesi, 19 yaşında evlenen ve bir tekne kazasında eşiyle beraber boğularak ölen abla Léopoldine Hugo'nun acısıyla bir dönem Adele’yi unutur.

Kaybettiği ablasının gölgesinde yaşayan Adele’nin ilk depresyon belirtileri de o zaman başlar.

Yine de alımlı yüzü, uzun koyu renk saçları ile beğeni toplayan Adele’nin, tanınmış birçok Parisli sanatçı tarafından portresi yapılır.

1852 yılında babasının siyasi sürgüne zorlanması nedeniyle, ailecek Manş Adaları'nın en büyük ikinci adası olan Guernsey adasına taşınırlar.

Tam 18 yıl süren ada serüveni maalesef Adele’nin yaşamındaki dönüm noktasını oluşturur.

Taşınmalarından iki yıl sonra adada, bir İngiliz subay olan Albert Andrew Pinson ile tanışan Adele, ondan hayli etkilenir.

O yıllarda Adele henüz 24 yaşında, aşık olduğu subay ise 22 yaşındadır. İkili arasında başlayan kıvılcım dolu ilişki, bir yıl sonra bir evlilik teklifi ile renklenir.

Gelin görün ki Adele herhangi bir gerekçe ileri sürmeden subayın teklifini reddeder.

Aradan geçen kısa süre içinde verdiği yanıttan pişman olup, geri döner ve subay ile barışmak ister. Ancak bu defada gururu incinen subayın olumsuz yanıtı ile karşılaşır. Pinson, askeri kariyerine devam edeceğini açıklar açıklamaz, orduya katılır.

İkilinin arasında masumca başlayan romantik ilişki, ne yazık ki yıllar geçtikçe bir saplantıya dönüşür. Çünkü ruhundaki şizofren belirtileri yavaş yavaş gün yüzüne çıkan Adele’nin çok seyrek gördüğü subayla ilgili takıntısı giderek artar.

Yakın çevresindeki tüm olanakları kullanarak subayı, gidip görev yaptığı yerleri, yaşantısını yakından takip etmeye başlar. İçine düştüğü derin umutsuzluk, saplantısını daha da körükler.

1869 yılında Pinson, Dublin'e gönderilirken Adèle'den kalıcı olarak ayrıldığını dile getirir. Bir yıl sonra da varlıklı bir yarbayın kızı ile evlenir.

Kendi sarsıntılı ruh dünyasında, oldukça perişan halde yaşayan ve adeta hayata küsen Adele, 1872 yılına kadar Fransa'ya dönmez.

Geçen süre içinde kendi ailesi dahi onun yaptıklarını ve yapmak istediklerini takip etmekte zorlanır. Çünkü akrabalarının onu aramasını istemediğini bildiren mektuplar yazar.

Sonunda, kimseye nerede olduğunu bildirmeden saplantılı aşkını Barbados adasına kadar takip eder.

Sokaklarda geçen yalnız, parasız ve terk edilmiş haldeki perişan günlerinden birinde tesadüfen bulunur. Etrafına kendisini Madam Pinson olarak tanıtan ve zihinsel durumu hayli kötü olan Adele, hemen Paris'teki ailesinin yanına götürülür. Acilen tıbbi bakıma alınır.

Adèle'in hayatı ile ilgili tüm bu detaylı bilgilere tuttuğu günlüklerden, yazdığı mektuplardan ve babasının çeşitli biyografilerinden ulaşmak mümkün.

Hugo ailesinin diğer üyelerinde hatta Victor Hugo'nun kız kardeşi Eugène'de de görülen şizofreni, ne yazık ki Adele’yi kıskacından hiç bırakmaz.

Sonunda Paris dışında varlıklı ailelerin kaldığı bir akıl hastanesine gönderilir.

1915 yılında hayata veda edinceye kadar orada kalır.

Tarihsel kaynaklar; baba Victor Hugo’nun tam 35 yıl boyunca kızının yeminini bozmaya çalıştığını ancak başaramadığını not düşer.


Çünkü Adele Hugo; 1850 yılından 1915 yılında hayata veda ettiği ana kadar tek bir kelime dahi etmez.

65 yıllık bu sessizlik, tarihteki en uzun kendi kendine yapılan sessizlik olarak kabul edilir.

Yaşanan dramatik olaylar ve geldiği nokta; o kadar çok kişinin ilgisini çeker ki 1975 yılında " Adèle Hugo'nun Hikayesi" isimli bir biyografik film çekilir. Ayrıca pek çok yazar tarafından da biyografisi yazılır.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

04.01.2026

Kaynaklar: https://en.wikipedia.org; https://www.encyclopedia.com.

 

 

 

 

11 Mart 2026 Çarşamba

ÇOK KISA, ÇOK ÇARPICI (2/2)

Bu hüzünlü öyküyü okuduğumuzda o kadar derin bir dram hissediyoruz ki daha fazla sözcüğe gerçekten de gerek kalmıyor.

Her şey o denli açık, net ve basit.

Tıpkı Ernest Hemingway’in söylediği gibi;

"Eğer eksilttiğiniz şeyin öyküyü güçlendireceğini ve insanların anladıklarından daha fazlasını hissetmelerini sağlayacağını biliyorsanız, her şeyi eksiltebilirsiniz."

Son derece anlamlı bu sözcükler öylesine ses getirir ki, yıllar içinde Amerika merkezli bir çevrim içi dergi olan Smith Magazine yeni bir akım başlatır.

Okuyucularından tıpkı Hemingway gibi altı sözcükten oluşan hayat öyküleri ister.

Binlerce okuyucu bu akıma severek katılır. Derginin sitesinde bir platform oluşturulur.

Çok okunan ve beğenilen öyküler bir kitap altında toplanır. Kısa sürede en çok satanlar listesine girer. Böylece dünya bu özel projeyi tanır.

Amerikan edebiyatına kendine has tarzıyla damga vuran yazar, kısa ve çoğu zaman olumlu cümleleri ile kendinden sonraki yazarları da hayli etkiler.

Şimdi gelelim edebiyat koridorlarında dolaşan diğer söylentiye.

Bazı edebiyat araştırmacıları; dünyanın en kısa öyküsünün Hemingway tarafından yazıldığına inanmıyor. Çünkü tarihi kayıtlarda bunu destekleyecek herhangi bir yazılı dokümana ulaşılamıyor.

İşte buradan hareketle, bir başka söylentiye kulak kabartıyorlar.

Şöyle ki, hepimizi etkileyen bu satırların 1906 yılında yani Hemingway henüz yedi yaşındayken, bir gazetenin seri ilanında yer aldığını ileri sürüyorlar.

Yerel gazetede;

"Satılık bebek patikleri hiç giyilmedi. Bu ofise başvurabilirsiniz." ilanı yer alıyor. Hatta bu ibare daha sonrasında farklı varyasyonlarla başka gazete ve dergilerde kullanılıyor.

Aslında bu araştırma ve iddialar; hatalı atıf yapılan ünlü sözler ile ilgili doğru kaynakları bulmaya yönelik araştırma yapan; Quote Investigator sitesi çalışanlarına ait.

Peki nasıl oluyor da bu öykü, ünlü yazarla bir araya geliyor ve anılıyor?

İlk olarak edebiyat araştırmacısı Peter Miller tarafından Hemingway'in vefatından sonra ortaya atılıyor.

Bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke da Hemingway'e atfedilen bu öyküyü kabullenenler arasında yer alıyor.

Gelin görün ki öykü Hemingway'in herhangi bir kitabında yer almıyor.

Bu anlamda karar elbette sizlerin. Ben kalben ilk rivayete inanmak isteyenlerdenim.

Son söz olarak; hepimizin keyifle okuduğu ve artık birer klasik haline gelen eserleri ile hepimizin kalbinde yer edinen,  hem Nobel Edebiyat Ödülüne hem de Pulitzer Ödülüne layık görülen; ünlü yazar Ernest Hemingway iyi ki dünyamızı kalemi ile aydınlatmış.

İyi ki dilden dile dolaşan kısa öyküleri ile kalplerimize dokunmuş.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

30.12.2025

Kaynaklar: https://www.sixwordmemoirs.com; https://tr.wikipedia.org; http://www.smithmag.net; https://onedio.com; https://www.fikriyat.com.

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...