7 Nisan 2026 Salı

SİYAH BEYAZ 12 GÜN (2/2)

Kurtarma ekibi Karina’ya ulaştığında kızın hayli zayıfladığını ve her yanının böcek ısırıklarıyla kaplı olduğunu fark eder.

Fazlasıyla korkmuştur.

Bulunduğunda, uzun otların arasında hareketsiz yatan mucize kız, kollarını sessizce uzatır.

Görevliye sarılır ve ağlamaya başlar.

Orada yapılan araştırmalar, Karina’nın nehir suyu içerek, bulduğu yabani meyveleri yiyerek hayatta kalmaya çalıştığını gösterir.

Peki ya o soğuk geceler?

Geceleri yanından hiç ayrılamayan ve pes etmeyen köpeği sayesinde ormanın dondurucu soğuğundan korunduğu açıktır.

Birçok ayı ve kurdun kol gezdiği vahşi ormanda hiç saldırıya uğramaması büyük şans olsa da hayata tutunması tam bir mucize olarak kabul edilir.

İşte siyah beyaz geçen 12 gün.

Karina’nın iyileşmesi, özellikle ruhunun eski haline dönmesi elbette uzun zaman alır.

Mucize kız ve köpeğin anısına, Yakutsk havaalanının önüne bronz bir heykeli yapılır.

‘Kız ve Köpek.’

Yaşama umudunun tükenip gittiği sanılan anların, bazen mucizelerle yeniden canlandığının göstergesi olur bu heykel.

O yıllarda Karina Chikitova hakkındaki haberler, uluslararası gazetelerde yer alırken; sonraki yıllarda mucize kurtuluştan ilham alınarak birçok çocuk kitabı yazılır. Hatta filmi bile çekilir.

Peki ormanın karanlıklarında siyah beyaz 12 gün ve gece geçiren Karina’ya sonraki yıllarda ne olur dersiniz?

Eve sağ salim döndükten sonra Karina, ormanda kaybolduğu günlere dair birçok anısını yavaş yavaş unutur.

Sıradan normal bir çocukluk dönemi geçirir.

Dansı çok sevdiği ve çocukluğundan itibaren bale eğitimi aldığı için, profesyonel bir balerin olma hayaline bir süre sarılır.

Okul yıllarında yaşına göre daha olgun, zeki ve neşeli olduğu kabul edilen Karina, bale dışında piyano ve diğer müzik aletlerine ilgi duyar.

Daha sonraki yıllarda özellikle matematik ve yabancı dillere olan kabiliyet ve başarısı üzerine; başka hayallere yelken açar. İyi bir tıp fakültesinde okuyup doktor olmak isteği ağır basar.

Sonraki yıllar ne gösterir bilinmez ama, mucize kızın o siyah beyaz 12 gün hayatta kalması ve yaşama yeniden tutunması hafızalardan kolay kolay silinmez.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

20.01.2026

Kaynaklar: https://nypost.com; https://www.vietnam.vn; BBC Word old story; https://www.mirror.co.uk.

 

 

 

 

SİYAH BEYAZ 12 GÜN (1/2)


‘’Bazen bir şey en gerçek halini renkler çıkarıldığında alır. Tıpkı siyah beyaz fotoğrafların gücü gibi.’’

Bu satırları çok sevdiğim kadın yazarlardan Kristin Hannah imzalı ‘Kış Bahçesi’ romanında okumuştum.

İnsanı düşündüren bu iki satır, şimdi paylaşacağım gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor adeta.

Çünkü bu mucize dolu yaşam öyküsünde, ormanda geçen 12 gün adeta siyah beyaz fotoğrafların gücü gibi akıllara yer ediyor.

Tarih 2014 yılının Temmuz ayı.

Yer Sibirya’nın uçsuz bucaksız vahşi doğası.

Öykünün kahramanı 4 yaşında minicik bir kız çocuğu.

İsmi Karina Chikitova.

Ailesi ile beraber Rusya'nın Sibirya Federal Bölgesi'nde bulunan İrkutsk’da yaşar.

Sık ormanların çepeçevre sardığı ve komşuların kilometrelerce uzakta olduğu bu bölgede, ailesinin ve akrabalarının evleri arasında dolaşmaya alışkın korkusuz bir çocuktur aslında.

Kayıtlara ‘Mucize Kız’  olarak geçen bu küçük tatlı kız günlerden bir gün, babasının kamyonetine bindiğini görür ve çocuk aklıyla kimseye görünmeden onu takip etmeye karar verir.

Yanından hiç ayrılmayan köpeği Naida ile beraber babasının peşinden ormana doğru gider.

Babası tarafından fark edilmemesi bir yana, annesi de kızının babasıyla gittiğini düşündüğü için; uzun süre kimse minik kızın nerede olduğunu merak etmez.

Bu yanlış anlama günlerce sürer.

Ancak baba geri dönüp de gerçek ortaya çıktığında aile felaketin boyutunu anlar.

Karina köpeği ile birlikte devasa ormanın içinde kaybolmuştur.

Hem de 12 gün boyunca.

Ormanda kaybolduğu düşünüldüğünde hayatta kalma şansının neredeyse hiç olamayacağı kadar uzun bir süre.

Bölge sakinleri ve yetkililer hemen arama kurtarma planı yapar. Gezici ekip canla başla çalışırken, helikopterler ucu bucağı görünmeyen vahşi Sibirya doğasını taramaya başlar.

Umutların yitip gitmeye başladığı bir anda; aile köpeği Naida’nın kaybolduktan 10 gün sonra köye geri dönmeyi başarması, herkes için büyük bir umut ışığı yakar.

Özellikle ailesi kızlarının hala hayatta olduğuna ve bulunmayı beklediğine olan inançlarını tazeleme şansı yakalar.

Köpeğin önderliğinde arama kurtarma ekibi ormanın içinde hızla ilerler. Naida, heyecanla kurtarma ekibini küçük kızı tehlikelerden korumak için yapmaya çalıştığı barınağa kadar götürür.

Karina’yı yırtıcı hayvanlardan korumak için kazdığı çukur; çukurun içine taşıdığı yaprak ve dal parçaları…

Görenler gözlerine inanamaz. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

20.01.2026

29 Mart 2026 Pazar

KİMERİZM (2/2)

İlk olayın kahramanı Amerikalı bir kadın.

İsmi Lydia Fairchild.

2003 yılında üçüncü çocuğuna hamile olduğu halde, eşi Jamie Townsend’dan boşanmaya karar verir. Yaşadığı zorluklar nedeni ile çocuklarına bakamayacağını düşünerek devlet yardımı ve nafaka isteğinde bulunur.

Yasal işlemler gereği anne, baba ve çocuklara DNA testi yapılır.

Gelin görün ki babanın DNA’sı çocuklarla eşleştiği halde, annenin DNA’sının çocuklarıyla uyuşmadığı ortaya çıkar.

Kısacası test sonuçlarına bakan kişiler Lydia’ya doğurduğu çocukların annesi olmadığını söyler.

Anne hemen itiraz eder. Testler bir kez daha ivedilikle yapılır, ancak sonuç değişmez.

Ortaya çıkan bu şüpheli durum, annenin çocuk kaçırma ile suçlanmasına kadar büyür.

Tam bu olaylar silsilesi olurken, anne Lydia üçüncü çocuğunu mahkeme yetkililerinin gözetiminde dünyaya getirir. Hemen akabinde de DNA testi yapılır.

Çıkan sonuç yine herkesi hayrete düşürür. Çünkü yeni doğan bebeğin DNA’sı kardeşleri ve babasıyla aynı, ancak annesinden farklıdır.

Yaşananlar giderek ilgi çekici bir hal almaya başlar.

Doğuma bizzat şahit olan mahkeme, çocuk kaçırma tezinden vazgeçer. Ancak bu sefer de annenin yasal olmayan yollarla rahmini kiraladığını iddia eder.

Sonuçta annenin itiraz ve yakarışlarına rağmen, üç çocuğun alınıp sosyal hizmetlere verilmesini talep eder.

Son derece üzgün olan anne, güçlü bir avukat tutarak çocukları için mücadele etmeye karar verir.

Kimsenin pek de bilmediği bu tuhaf durumu ve yaşananları bir genetik uzmanına danışan avukat; sonuçta anne Lydia’nın dünyada bilinen elli civarındaki kimerik insandan birisi olduğunu ispatlar.


Annenin DNA testlerinde standart olarak alınan cilt, kan, yanak içi hücreleri dışında başka dokular da kullanılır. Böylece üç çocuğun da annesi olduğu kanıtlanır.

Üç uzun ve zor yılın ardından, aldıkları gerekli yardımlarla anne ve çocukları günlük yaşamlarına nihayet geri döner.

Benzer bir başka öykü ise tam bir polisiye dizi tadında yaşanmış.

Ukranya doğumlu Sovyet seri katil Andrey Çikalito, 1978 – 1990 yılları arasında, tam elli iki kişinin ölümünden sorumlu tutularak yakalanır.

İş kanıt aşamasına geldiğinde; aslında cinayet mahallerinden birinde yakalandığı halde, ortamda bulunan sperm ile katilin kanı DNA analizinde uyuşmadığı için serbest bırakılır.

Kimsenin aklına katilin kimerik olduğu gelmediği için ceza almadan hayatına devam eder.

Bu ilginç genetik bozukluğun halk arasında tanınmasında rol oynayan kişi ise Taylor Muhl ismindeki Amerikalı bir şarkıcı olur.

Vücudunun sağ ve sol tarafının fark edilir derecede farklı rengi yüzünden yıllarca üzülen Taylor, pek çok test yaptırır. Sonunda kimerik olduğunu anlayınca da bunu medyayla paylaşır.

Doğal kimerizmin sayısı hayli az olsa da; yapılan araştırmalar kemik iliği ve organ nakilleri ile tüp bebek uygulamalarının yaygınlaşmasının yapay kimerizmin görülme sıklığını otuz kata kadar artırdığını gösteriyor.

Bazı doktorlar ise otoimmün hastalıkların sebebinin kimerizm ile ilgili olabileceğinin altı sıklıkla çiziyor.

Son bir not olarak, kimerizm sadece insanlarda değil, bitkilerde ve hayvanlarda da görülebiliyor.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.01.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://sks.uskudar.edu.tr.

 

KİMERİZM (1/2)

Yine sıklıkla duymadığımız hatta çoğumuzun anlamını bilmediği bir kelime.

Araştırınca beni bambaşka bir gerçeğin içine itti.

Aynı bedende iki farklı DNA.

İnsan vücudunun genellikle tek bir genetik kimliğe (DNA) sahip olduğunu bildiğimiz için insan düşünmeden edemiyor.

Nasıl?

Önce bilgilerimizi tazelemek adına DNA ve RNA’yı (nükleik asitler) hatırlayalım. Bu temel yapı taşı molekülleri, bütün canlı hücrelerdeki metabolik işleyişin kontrolünü ve kalıtsal özelliklerin aktarımını sağlıyor.

Dolayısıyla bütün canlıların hücrelerinde bulunan DNA her biyolojik örnekten aynı şekilde elde ediliyor. Yani bir insanın kanındaki DNA ile derisi, saçı veya tükürüğündeki DNA birbirinin tamamen aynısı oluyor.

Her DNA canlıya özel.

Tek bir durum haricinde.

Kimerizm.

Bu sözcük; Yunan mitolojisinde vahşi bir yaratık olan Chimera’dan geliyor.

Yapılan araştırmalar; bazı nadir durumlarda, bir kişinin bedeninde birden fazla DNA yapısının bulunduğunu gösteriyor ki bu özel durumun ismi kimerizm.

Daha basit anlatımla, çift yumurta ikizi kardeşlerin gelişimlerinin erken döneminde birleşerek tek bir canlı olarak doğmaları aslında.

Sonuçta doğan kimerik bebek, doğmayan ikizinin de DNA`sını taşıyor. Bu nedenle bazı DNA profilleri birbirine uymuyor. Yani kimerik kişinin bedeninde iki farklı DNA var.

İnsanlarda pek çok farklı şekilde görülebilen bu genetik bozukluğun iki çeşidi var.

Doğal kimerizmde; çift yumurta ikizi olduğu halde bir nedenle birleşip tek bir canlı halinde hayatına devam eden, iki DNA’lı, doğuştan kimerik kişiler söz konusu.

Yapay kimerizmde ise; kemik iliği veya organ nakline ihtiyaç duyan hastaların kendi DNA’sının yanında, alınan donörün DNA’sını da bünyelerine kabul etme durumu söz konusu.

Hal böyle olunca, adli bilimler açısından kimerik bireylerde sadece DNA tespiti yeterli kanıt olarak kabul edilmiyor.

Dışardan anlaşılamayan bu genetik bozukluk ender görülüyor olsa da; DNA tespitinin gerekli olduğu bazı olaylarda kimerik insanları ve ailesini hayli tuhaf ve ilginç olaylara sürükleyebiliyor.

Şimdi sırada böylesi akılları karıştıran birkaç yaşam öyküsü var. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.01.2026

24 Mart 2026 Salı

TIBBIN EN GÜÇLÜ SEMBOLÜ

Tıp tarihine yön veren buluşlar sayesinde, bugün geldiğimiz noktada varlığını artık kanıksadığımız pek çok alet tıbbın her alanında doktorlar tarafından kullanılıyor.

Hepsi insan sağlığını korumak ve hastalıkları yok etmek için.

Elbette branşlara ve hastalıklara göre kullanılan aletler doktorlar arasında farklılıklar gösteriyor.

Ancak bir tanesi var ki istisnasız her doktorun en yakınında.

Hatta boynunda.

Stetoskop.

İsmi Yunanca iki kelimenin birleştirilmesi ile ortaya çıkar.

‘Göğüs’ anlamına gelen ‘Stethos’ ve ‘incelemek’ anlamına gelen ‘skopein’.

Anlamı tam da stetoskopun işlevini açıklar netlikte.

Peki nasıl ortaya çıkmış derseniz, tarih sayfalarını hızlıca karıştırıp 1800’lü yıllara gitmemiz gerekir.

Bu yıllarda yeterli alet olmadığı için doktorlar hastalarını muayene ederken ve hastalığı teşhis ederken oldukça zorlanır. Özellikle hastalarının kalp atışlarını ve göğüs seslerini duymak için kulaklarını hastanın göğsüne dayarlar. Böylece en güvenilir yoldan olabilecek aksaklıkları tespit etmeye çalışırlar.

Fransız doktor René Laennec’de onlardan sadece biridir.

Ancak son derece kibar ve çekingen bir doktor olan Laennec, özellikle kadın hastalarını muayene ederken bu yöntemi uygulamaktan büyük bir rahatsızlık duyar.

O dönemin toplumsal kurallarına uygun hareket etmeye çalışırken, bir yandan da hastalarını zor durumda bırakmak istemez.

1816 yılında Paris’te Louvre Sarayı’nın avlusunda dolaştığı sıradan günlerden birinde; kendi aralarında oyun oynayan iki çocuk dikkatini çeker. Uzun bir ahşap ve bir iğne kullanarak iki çocuğun birbirlerine sinyal göndermeye çalıştıklarını fark eder. Çocuklardan bir tanesi tahta bir sopanın ucuna kulağını dayamış halde dururken, diğer çocuğun tahtanın diğer ucuna iğneyle vurduğunu görür.

İşte o an aklına gelenleri hemen hayata geçirmeyi kafasına koyar. Muayenehanesine geldiğinde bir kağıdı rulo yapıp sabitler. İlk denemesini de göğüs ağrısı şikâyeti ile gelen, genç ve hafif kilolu bir kadın hastasına yapar.

Hazırladığı ruloyu hastanın göğsüne dayayıp diğer ucunu kulağına yaklaştırır.

Çıplak kulakla duyduğundan daha net, daha güçlü ve daha temiz olarak duyduğu kalp atışları, onu şaşırtırken aynı zamanda çok da sevindirir.

Doktor Laennec, rulo kâğıtla elde ettiği bu ses kalitesini geliştirmek için hemen çalışmalara başlar.

Eline geçen tüm ahşap parçalarını deneyerek sesin en iyi hangi malzemede iletildiğini test eder.

Çam ağacının, iç sesi daha berrak taşıdığını keşfedince de bir dinleme borusu yapar.

Böylece yaklaşık 30 santimetre uzunluğunda, bir tarafı hafif huni biçiminde genişleyen, diğer ucu kulağa denk gelen tek parçalı bir alet ortaya çıkar.

Yani stetoskopun babası artık elindedir.

Artık net olarak duyduğu sesleri, bu seslerin karakterini ve ilişkili hastalıkları sistemli biçimde kaydetmektedir sıra.

Bu sayede tıp tarihinde ilk defa kalp ve akciğer sesleri bilimsel olarak sınıflandırılmış olur.

Doktor Laennec’in bu güzel buluşu kısa sürede Avrupa’ya yayılır.

Geçen yıllar içinde birçok doktor onun modelini geliştirmeye devam eder. Ancak doktorumuz bunların hiç birine şahit olamaz. Çünkü stetoskopu tıp tarihine kazandıran doktor René Laennec 45 yaşında hayata veda ederken; tıp tarihine yeni ufuklar açan tüm titiz çalışmaları nedeniyle ‘Klinik oskültasyonun babası’ olarak da anılmaya hak kazanır.

1851 yılında doktor Arthur Leared, cihazı iki kulakla dinlenebilir hale getirir.

1852 yılında George Cammann, diyafram ekleyerek cihazı bugünkü esnek formuna yaklaştırır.

1961 yılında Amplivex tarafından elektronik stetoskop geliştirilir.

Günümüzde bedenin içinde oluşan sesleri ( kalp atışını, akciğerlerin çıkardığı sesleri, bağırsaklarda ve midede ortaya çıkan tüm sesleri ve nabzı ) dinlemek için kullanılan stetoskop;  diyafram, elastik boru ve kulaklık olmak üzere üç kısımdan oluşuyor.

Basit bir mantıkla çalışan stetoskop ile vücuttaki sesleri dinleme işine oskültasyon (auscultation) ismi veriliyor. Tecrübe gerektiren bu teşhis yönteminde, kulağa ulaşan sesin normal olup olmadığını anlamak elbette eğitim ve deneyime dayanıyor.

Eskiden bugüne bizlerin daha güzel günlerde yaşayabilmesi için pes etmeden çalışan, ömürlerini sağlığa adayan, buluşları ile dünyayı aydınlatan; tüm tıp doktorlarına sonsuz teşekkürlerimizle. Hakları kolay kolay ödenmez.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

09.01.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://www.drozdogan.com.

 

 

 

 

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...