24 Mart 2026 Salı

TIBBIN EN GÜÇLÜ SEMBOLÜ

Tıp tarihine yön veren buluşlar sayesinde, bugün geldiğimiz noktada varlığını artık kanıksadığımız pek çok alet tıbbın her alanında doktorlar tarafından kullanılıyor.

Hepsi insan sağlığını korumak ve hastalıkları yok etmek için.

Elbette branşlara ve hastalıklara göre kullanılan aletler doktorlar arasında farklılıklar gösteriyor.

Ancak bir tanesi var ki istisnasız her doktorun en yakınında.

Hatta boynunda.

Stetoskop.

İsmi Yunanca iki kelimenin birleştirilmesi ile ortaya çıkar.

‘Göğüs’ anlamına gelen ‘Stethos’ ve ‘incelemek’ anlamına gelen ‘skopein’.

Anlamı tam da stetoskopun işlevini açıklar netlikte.

Peki nasıl ortaya çıkmış derseniz, tarih sayfalarını hızlıca karıştırıp 1800’lü yıllara gitmemiz gerekir.

Bu yıllarda yeterli alet olmadığı için doktorlar hastalarını muayene ederken ve hastalığı teşhis ederken oldukça zorlanır. Özellikle hastalarının kalp atışlarını ve göğüs seslerini duymak için kulaklarını hastanın göğsüne dayarlar. Böylece en güvenilir yoldan olabilecek aksaklıkları tespit etmeye çalışırlar.

Fransız doktor René Laennec’de onlardan sadece biridir.

Ancak son derece kibar ve çekingen bir doktor olan Laennec, özellikle kadın hastalarını muayene ederken bu yöntemi uygulamaktan büyük bir rahatsızlık duyar.

O dönemin toplumsal kurallarına uygun hareket etmeye çalışırken, bir yandan da hastalarını zor durumda bırakmak istemez.

1816 yılında Paris’te Louvre Sarayı’nın avlusunda dolaştığı sıradan günlerden birinde; kendi aralarında oyun oynayan iki çocuk dikkatini çeker. Uzun bir ahşap ve bir iğne kullanarak iki çocuğun birbirlerine sinyal göndermeye çalıştıklarını fark eder. Çocuklardan bir tanesi tahta bir sopanın ucuna kulağını dayamış halde dururken, diğer çocuğun tahtanın diğer ucuna iğneyle vurduğunu görür.

İşte o an aklına gelenleri hemen hayata geçirmeyi kafasına koyar. Muayenehanesine geldiğinde bir kağıdı rulo yapıp sabitler. İlk denemesini de göğüs ağrısı şikâyeti ile gelen, genç ve hafif kilolu bir kadın hastasına yapar.

Hazırladığı ruloyu hastanın göğsüne dayayıp diğer ucunu kulağına yaklaştırır.

Çıplak kulakla duyduğundan daha net, daha güçlü ve daha temiz olarak duyduğu kalp atışları, onu şaşırtırken aynı zamanda çok da sevindirir.

Doktor Laennec, rulo kâğıtla elde ettiği bu ses kalitesini geliştirmek için hemen çalışmalara başlar.

Eline geçen tüm ahşap parçalarını deneyerek sesin en iyi hangi malzemede iletildiğini test eder.

Çam ağacının, iç sesi daha berrak taşıdığını keşfedince de bir dinleme borusu yapar.

Böylece yaklaşık 30 santimetre uzunluğunda, bir tarafı hafif huni biçiminde genişleyen, diğer ucu kulağa denk gelen tek parçalı bir alet ortaya çıkar.

Yani stetoskopun babası artık elindedir.

Artık net olarak duyduğu sesleri, bu seslerin karakterini ve ilişkili hastalıkları sistemli biçimde kaydetmektedir sıra.

Bu sayede tıp tarihinde ilk defa kalp ve akciğer sesleri bilimsel olarak sınıflandırılmış olur.

Doktor Laennec’in bu güzel buluşu kısa sürede Avrupa’ya yayılır.

Geçen yıllar içinde birçok doktor onun modelini geliştirmeye devam eder. Ancak doktorumuz bunların hiç birine şahit olamaz. Çünkü stetoskopu tıp tarihine kazandıran doktor René Laennec 45 yaşında hayata veda ederken; tıp tarihine yeni ufuklar açan tüm titiz çalışmaları nedeniyle ‘Klinik oskültasyonun babası’ olarak da anılmaya hak kazanır.

1851 yılında doktor Arthur Leared, cihazı iki kulakla dinlenebilir hale getirir.

1852 yılında George Cammann, diyafram ekleyerek cihazı bugünkü esnek formuna yaklaştırır.

1961 yılında Amplivex tarafından elektronik stetoskop geliştirilir.

Günümüzde bedenin içinde oluşan sesleri ( kalp atışını, akciğerlerin çıkardığı sesleri, bağırsaklarda ve midede ortaya çıkan tüm sesleri ve nabzı ) dinlemek için kullanılan stetoskop;  diyafram, elastik boru ve kulaklık olmak üzere üç kısımdan oluşuyor.

Basit bir mantıkla çalışan stetoskop ile vücuttaki sesleri dinleme işine oskültasyon (auscultation) ismi veriliyor. Tecrübe gerektiren bu teşhis yönteminde, kulağa ulaşan sesin normal olup olmadığını anlamak elbette eğitim ve deneyime dayanıyor.

Eskiden bugüne bizlerin daha güzel günlerde yaşayabilmesi için pes etmeden çalışan, ömürlerini sağlığa adayan, buluşları ile dünyayı aydınlatan; tüm tıp doktorlarına sonsuz teşekkürlerimizle. Hakları kolay kolay ödenmez.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

09.01.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://www.drozdogan.com.

 

 

 

 

 

 

17 Mart 2026 Salı

65 YILLIK SESSİZLİK

Tarihi kayıtlarda kendi kendine eyleme geçirilen en uzun sessizlik.

Dile kolay tam 65 yıl sürmüş.

Üstelik bunu yapan kişi çok ünlü bir ailenin ferdi.

Adele Hugo.

Hepimizin bildiği Sefiller romanının yazarı Victor Hugo'nun kızı.

İnsan, ister istemez merak ediyor böylesi radikal bir eylemin perde arkasında yaşananları.

Nasıl bir acı, nasıl bir üzüntü insanı bir ömür boyu sürecek sessizliğe mahkum eder?

Adele Hugo’yu yakından tanımaya ve sır perdesini aralamaya var mısınız?

Adèle Hugo, 24 Ağustos 1830 yılında Fransız yazar Victor Hugo'nun beşinci ve en küçük çocuğu olarak Paris’te doğar.

Son derece kültürlü ve varlıklı bir evde büyür. Müzik yeteneği olan ancak içine kapanık bir çocuk olarak tanımlanır.

Hugo ailesi, 19 yaşında evlenen ve bir tekne kazasında eşiyle beraber boğularak ölen abla Léopoldine Hugo'nun acısıyla bir dönem Adele’yi unutur.

Kaybettiği ablasının gölgesinde yaşayan Adele’nin ilk depresyon belirtileri de o zaman başlar.

Yine de alımlı yüzü, uzun koyu renk saçları ile beğeni toplayan Adele’nin, tanınmış birçok Parisli sanatçı tarafından portresi yapılır.

1852 yılında babasının siyasi sürgüne zorlanması nedeniyle, ailecek Manş Adaları'nın en büyük ikinci adası olan Guernsey adasına taşınırlar.

Tam 18 yıl süren ada serüveni maalesef Adele’nin yaşamındaki dönüm noktasını oluşturur.

Taşınmalarından iki yıl sonra adada, bir İngiliz subay olan Albert Andrew Pinson ile tanışan Adele, ondan hayli etkilenir.

O yıllarda Adele henüz 24 yaşında, aşık olduğu subay ise 22 yaşındadır. İkili arasında başlayan kıvılcım dolu ilişki, bir yıl sonra bir evlilik teklifi ile renklenir.

Gelin görün ki Adele herhangi bir gerekçe ileri sürmeden subayın teklifini reddeder.

Aradan geçen kısa süre içinde verdiği yanıttan pişman olup, geri döner ve subay ile barışmak ister. Ancak bu defada gururu incinen subayın olumsuz yanıtı ile karşılaşır. Pinson, askeri kariyerine devam edeceğini açıklar açıklamaz, orduya katılır.

İkilinin arasında masumca başlayan romantik ilişki, ne yazık ki yıllar geçtikçe bir saplantıya dönüşür. Çünkü ruhundaki şizofren belirtileri yavaş yavaş gün yüzüne çıkan Adele’nin çok seyrek gördüğü subayla ilgili takıntısı giderek artar.

Yakın çevresindeki tüm olanakları kullanarak subayı, gidip görev yaptığı yerleri, yaşantısını yakından takip etmeye başlar. İçine düştüğü derin umutsuzluk, saplantısını daha da körükler.

1869 yılında Pinson, Dublin'e gönderilirken Adèle'den kalıcı olarak ayrıldığını dile getirir. Bir yıl sonra da varlıklı bir yarbayın kızı ile evlenir.

Kendi sarsıntılı ruh dünyasında, oldukça perişan halde yaşayan ve adeta hayata küsen Adele, 1872 yılına kadar Fransa'ya dönmez.

Geçen süre içinde kendi ailesi dahi onun yaptıklarını ve yapmak istediklerini takip etmekte zorlanır. Çünkü akrabalarının onu aramasını istemediğini bildiren mektuplar yazar.

Sonunda, kimseye nerede olduğunu bildirmeden saplantılı aşkını Barbados adasına kadar takip eder.

Sokaklarda geçen yalnız, parasız ve terk edilmiş haldeki perişan günlerinden birinde tesadüfen bulunur. Etrafına kendisini Madam Pinson olarak tanıtan ve zihinsel durumu hayli kötü olan Adele, hemen Paris'teki ailesinin yanına götürülür. Acilen tıbbi bakıma alınır.

Adèle'in hayatı ile ilgili tüm bu detaylı bilgilere tuttuğu günlüklerden, yazdığı mektuplardan ve babasının çeşitli biyografilerinden ulaşmak mümkün.

Hugo ailesinin diğer üyelerinde hatta Victor Hugo'nun kız kardeşi Eugène'de de görülen şizofreni, ne yazık ki Adele’yi kıskacından hiç bırakmaz.

Sonunda Paris dışında varlıklı ailelerin kaldığı bir akıl hastanesine gönderilir.

1915 yılında hayata veda edinceye kadar orada kalır.

Tarihsel kaynaklar; baba Victor Hugo’nun tam 35 yıl boyunca kızının yeminini bozmaya çalıştığını ancak başaramadığını not düşer.


Çünkü Adele Hugo; 1850 yılından 1915 yılında hayata veda ettiği ana kadar tek bir kelime dahi etmez.

65 yıllık bu sessizlik, tarihteki en uzun kendi kendine yapılan sessizlik olarak kabul edilir.

Yaşanan dramatik olaylar ve geldiği nokta; o kadar çok kişinin ilgisini çeker ki 1975 yılında " Adèle Hugo'nun Hikayesi" isimli bir biyografik film çekilir. Ayrıca pek çok yazar tarafından da biyografisi yazılır.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

04.01.2026

Kaynaklar: https://en.wikipedia.org; https://www.encyclopedia.com.

 

 

 

 

11 Mart 2026 Çarşamba

ÇOK KISA, ÇOK ÇARPICI (2/2)

Bu hüzünlü öyküyü okuduğumuzda o kadar derin bir dram hissediyoruz ki daha fazla sözcüğe gerçekten de gerek kalmıyor.

Her şey o denli açık, net ve basit.

Tıpkı Ernest Hemingway’in söylediği gibi;

"Eğer eksilttiğiniz şeyin öyküyü güçlendireceğini ve insanların anladıklarından daha fazlasını hissetmelerini sağlayacağını biliyorsanız, her şeyi eksiltebilirsiniz."

Son derece anlamlı bu sözcükler öylesine ses getirir ki, yıllar içinde Amerika merkezli bir çevrim içi dergi olan Smith Magazine yeni bir akım başlatır.

Okuyucularından tıpkı Hemingway gibi altı sözcükten oluşan hayat öyküleri ister.

Binlerce okuyucu bu akıma severek katılır. Derginin sitesinde bir platform oluşturulur.

Çok okunan ve beğenilen öyküler bir kitap altında toplanır. Kısa sürede en çok satanlar listesine girer. Böylece dünya bu özel projeyi tanır.

Amerikan edebiyatına kendine has tarzıyla damga vuran yazar, kısa ve çoğu zaman olumlu cümleleri ile kendinden sonraki yazarları da hayli etkiler.

Şimdi gelelim edebiyat koridorlarında dolaşan diğer söylentiye.

Bazı edebiyat araştırmacıları; dünyanın en kısa öyküsünün Hemingway tarafından yazıldığına inanmıyor. Çünkü tarihi kayıtlarda bunu destekleyecek herhangi bir yazılı dokümana ulaşılamıyor.

İşte buradan hareketle, bir başka söylentiye kulak kabartıyorlar.

Şöyle ki, hepimizi etkileyen bu satırların 1906 yılında yani Hemingway henüz yedi yaşındayken, bir gazetenin seri ilanında yer aldığını ileri sürüyorlar.

Yerel gazetede;

"Satılık bebek patikleri hiç giyilmedi. Bu ofise başvurabilirsiniz." ilanı yer alıyor. Hatta bu ibare daha sonrasında farklı varyasyonlarla başka gazete ve dergilerde kullanılıyor.

Aslında bu araştırma ve iddialar; hatalı atıf yapılan ünlü sözler ile ilgili doğru kaynakları bulmaya yönelik araştırma yapan; Quote Investigator sitesi çalışanlarına ait.

Peki nasıl oluyor da bu öykü, ünlü yazarla bir araya geliyor ve anılıyor?

İlk olarak edebiyat araştırmacısı Peter Miller tarafından Hemingway'in vefatından sonra ortaya atılıyor.

Bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke da Hemingway'e atfedilen bu öyküyü kabullenenler arasında yer alıyor.

Gelin görün ki öykü Hemingway'in herhangi bir kitabında yer almıyor.

Bu anlamda karar elbette sizlerin. Ben kalben ilk rivayete inanmak isteyenlerdenim.

Son söz olarak; hepimizin keyifle okuduğu ve artık birer klasik haline gelen eserleri ile hepimizin kalbinde yer edinen,  hem Nobel Edebiyat Ödülüne hem de Pulitzer Ödülüne layık görülen; ünlü yazar Ernest Hemingway iyi ki dünyamızı kalemi ile aydınlatmış.

İyi ki dilden dile dolaşan kısa öyküleri ile kalplerimize dokunmuş.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

30.12.2025

Kaynaklar: https://www.sixwordmemoirs.com; https://tr.wikipedia.org; http://www.smithmag.net; https://onedio.com; https://www.fikriyat.com.

 

 

ÇOK KISA, ÇOK ÇARPICI (1/2)

Yazarken ve duyguları ifade ederken uzun cümleler kurası geliyor insanın. Sanki uzun cümleler kurarsak düşüncelerimizi daha iyi ifade edebilirmişiz gibi.

Ancak bilinen bir gerçek var ki uzun yazılar pek okunmuyor.

Sade, net ve kısa anlatımlar çok daha revaçta.

Peki kısa cümlelerden oluşan bir hikaye yazılabilir mi?

Evet.

Aslında bunun bir tekniği de var.

Amerikalı ünlü yazar Ernest Hemingway tarafından ortaya atılan bu yazma tekniğine ‘Buzdağı teorisi veya eksiklik teorisi’ deniyor.

Tam bir kısa öykü yazarı olarak bilinen yazar; bir öykünün en derin anlamının yüzeyde belirgin olmamasına ve dolaylı olarak ortaya çıkması gerektiğine inanır.

Böylece yazılarında altta yatan temaları açıkça tartışmadan yüzeysel unsurlara odaklanır.

Hal böyle olunca uzun ve ağdalı yazmayı seven edebiyatçılarla arasındaki çekişme hiç bitmez.

Rivayet ve söylentiler de.

İsterseniz önce söylentilerden en yaygın ve bilinenini ele alalım. Sonra da ortaya atılan karşı görüşlere yer verelim.

Günlerden bir gün Ernest Hemingway edebiyatçı arkadaşları ile öğle yemeği yemek üzere bir restoranda buluşur.

Yemek süresince devam eden sohbet sırasında, Hemingway'den haz etmeyen bir yazar arkadaşı onun yeteneğini sorgulamak ister.

Hemingway, yeteneğinin hayal dahi edilemeyeceğini savununca da; iki yazar arasında restoranda başlayan çekişme ve inat dolu konuşma adeta bir bahis yarışına dönüşür.

Orada bulunan herkesi etkileyecek kısa öykünün yazılmasını tebessümle karşılayan Hemingway, sadece altı sözcüğün kendisine yeteceğini söylerken, arkadaşlarından küçük bir ricada bulunur.

Orada bulunan edebiyatçılar ortaya 10 dolar koyacağını; kendisi haklı çıktığı takdirde toplanan paranın tümünü alacağını; eğer beğenilecek kısa öyküyü yazamazsa aynı miktarı arkadaşlarına ödeyeceğini belirtir.

Oradaki herkes bu isteği ve bahisi kabul eder. Tek tek istenen miktarı masaya bırakır.

Sıra Hemingway ve onun kısa öyküsündedir.

Onları bekletmek istemeyen usta yazar, eline aldığı bir peçeteye altı sözcükten oluşan öyküsünü yazar.

Arkadaşlarına uzatır.

Toplantıdaki her edebiyatçının etkilendiği ve ünlü yazarın becerisini alkışladığı kısa öykü şöyledir.

"For sale: baby shoes, never worn – Satılık: bebek patikleri, hiç giyilmedi''.

Arkadaşları sessizce yazara hakkını verirken; o tarihten itibaren bu satırlar dünyanın ‘en kısa ve en çarpıcı öyküsü’ olarak anılmaya başlanır. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

30.12.2025

3 Mart 2026 Salı

ŞAH MAT TABLOSU (2/2)

Günlerden bir gün satranç dâhisi olarak kabul edilen Amerikalı satranç ustası Paul Charles Morphy; Louvre Müzesi'nde sergilenen ünlü tabloyu incelemek üzere; bir arkadaşı tarafından müzeye davet edilir.

Dünya satranç şampiyonu ilgisini çeken tabloyu uzun uzun inceler.

Tablodaki satranç tahtasına dikkatle baktığında şaşırtıcı bir şey fark eder.

Bunun üzerine hemen müze yöneticisini çağırır.

Bir satranç tahtası ve taşlarını ister.

Taşları tablodakiyle aynı konuma yerleştirir.

Sonra ne mi olur?

Kimsenin fark etmediği; tabloyu yapan sanatçının da bilmediği; son bir hamle kaldığını görür.

O zamana değin tablo hakkında yapılan tüm yorumlar; kötülüğün iyiliği yendiği yani şah mat yaptığı şeklindedir.

Oysaki satranç ustası, tablodaki "Şah Mat" unvanının resmedilen sahneye uymadığına karar verir.

Çünkü satranç tahtasında kalan taşların dizilimine göre, kaybettiği için üzgün tasvir edilen iyiliğin henüz farkında olmadığı son bir hamlesi daha vardır.

İşte o hamle iyiliğin oyunun galibi olmasını sağlayacaktır.

Tüm bu açıklamalarla tablodaki sahneye dikkatlice yeniden baktığımızda; son hamleye ulaşan ancak yenildiğini düşünüp umutsuzluğa kapılan bir genç adamla, kazandığını sanan ve kibirle bakan ş e y t a n ın ifadelerini görürüz.

Oysaki gerçek bambaşkadır.

O vazgeçilen son hamle buram buram umut kokar. Ve yapıldığında iyilik kötülüğe, ışık karanlığa galip gelir.

Peki karanlık ne yapar dersiniz?

Her yer öyle ışıkla dolar ki kendi gölgesinden bile korkmaya başlar.

Sözün özü hayatta her zaman bir çıkış yolu bulunur.

Son hamleler hiç bitmez.

Umut da.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

18.12.2025

Kaynaklar: https://haventoday.org; https://en.wikipedia.org.

 

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...