24 Şubat 2026 Salı

TIRTIL ADAM

Bazı hayatlar var ki insanı bir yandan düşündürürken bir yandan da kendiyle yüzleştiriyor.

Özellikle kendi dünyamızdaki sıradan olaylara verdiğimiz duygusal tepkiler konusunda.

Çünkü şimdi hayat öyküsüne tanıklık edeceğimiz kişi deyim yerindeyse adeta gücün sembolü.

İsmi Prens Randian.

Nam-ı diğer Tırtıl Adam.

Tetra-amelia sendromlu.

Bedeni sadece gövdeden ibaret.

Son derece nadir görülen bu kalıtsal bozukluk, dört uzvun tamamının yokluğuyla karakterize ediliyor.

Bu nedenle yaşamı boyunca çevresi tarafından ‘Yaşayan Gövde’ olarak da anılmış.

Öykümüzün şaşırtıcı olan kısmı ise; bu olumsuz ve sıra dışı durumuna rağmen Prens Randian’ın hayatını dolu dolu yaşamış olması.

İşte alınacak ders tam da bu noktada olmalı.  

Cesur.

Yetenekli.

Hayata meydan okuyan güzel bir ruh.

O halde gelin bu özel kişiyi hakkındaki bilgiler kısıtlı olsa da yakından tanımaya çalışalım.

Prens Randian, 12 Ekim 1871 yılında; Batı Hint Adaları anakarasının bir parçası olan Britanya Guyanası’nda; kolları ve bacakları olmadan (tetra-amelia sendromlu) doğar.

Özel durumu nedeniyle yaşamı elbette zorluklarla doludur. Yine de kendi dili olan Hintçe dışında İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşmayı öğrenir.

Zeki ve azimlidir.

Efsanevi sirk öncüsü PT Barnum tarafından keşfedilir. 1889 yılında henüz 18 yaşındayken Amerika Birleşik Devletleri'ne getirilir.

Tam 45 yıl boyunca çeşitli sirk ve karnavallarda popüler gösteriler yapar.

Hayatı ve yaşamayı seven Prens Randian, Prenses Sarah olarak anılan Hindu bir kadınla evlenir. Bu mutlu evlilikten tam 5 sağlıklı çocuğu olur.

Geçen yıllar içinde başardıkları ile uzuvsuz ama ünlü bir sirk gösteri sanatçısı olarak her yerde kabul edilir.

Aralıksız devam eden gösterilerine ek olarak 1932 yılında Freaks isimli bir filmde yer alır.

Prens Randian, gösterilerinde vücuduna sıkıca oturan tek parça yün bir giysi giyer. Sahnede kalçalarını ve omuzlarını sallayarak hareket eder. Böylece görünümüne bir tırtıl, yılan veya patates görünümü verir.

Birçok işini kendi kendine yapar. Elbiselerini kendisi çıkarıp kendisi giyer.

Herkes tarafından bilinen yeteneği dudaklarını kullanarak sigara sarıp yakmak olur.

Ayrıca dudaklarıyla fırça veya kalem tutarak resim yapar, yazı yazar. Hatta bir tahta bloğa jilet yerleştirerek kendini tıraş etmeyi bile başarır.

Üstelik gösterisinde kullandığı tüm malzemeleri ve aksesuarları; yine kendisinin yaptığı, boyadığı ve kilit taktığı söylenen tahta bir kutuda saklar.

Gösterileri sırasında izleyicilerle birçok dilde iletişim kurar. Konuşması ile etrafına neşe saçarken; kendisi ile barışık olduğunu her defasında belli eder.

Kısacası yaşamına mizahi anlayışı katan, kararlı ve zeki tutumuyla hayatına yön veren kişiliği; herkes tarafından çok sevilir.

Zoru hatta imkansızı başarıya dönüştüren, üstelik hayatının her anından keyif alan Prens Randian, 19 Aralık 1934 yılında 63 yaşında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder.

Üstelik New York'taki son performansından kısa bir süre sonra.

İşte zorluklara direnen, kaderine boyun eğmeyen, yaşama sevincini ruhundan alan kocaman bir yürek.

Sadece hayatlar içindeki bir örnek olsa da bence yaşama tutkusu alkışı hak ediyor.

Ya sizce?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

17.12.2025

Kaynaklar: https://en.wikipedia.org; https://allthatsinteresting.com.

 

 

 

18 Şubat 2026 Çarşamba

GÖLGEDEKİ KADIN (4/4)

Oysa ki Catherine, anne olmasının yanı sıra bir yazar, çok yetenekli bir oyuncu, mükemmel bir aşçı ve harika bir seyahat arkadaşıdır.

Gelin görün ki eşinin kilo almasından hoşlanmayan Charles Dickens, yuvasından iyice soğur. Mutsuz olduğunu ileri sürerek yatak odasını ayırır.

Yeni kız arkadaşlar edinmeye ve hayatını istediği gibi yaşamaya devam eder. Tam bu sıralarda eşinin kız kardeşi Georgina ile de ilişkisi olduğuna dair söylentiler ortaya çıkar.

Tüm bu yaşananlar on çocuklu ailenin zaten sarsılan temelini iyice yaralar. Kendi içinde bölünmüş olan ailenin içine düştüğü öfke dalgası çocuklar dahil herkesi etkiler.

1858 yılında boşanmaya karar verirler. O dönemlerde bu iş hayli zor olduğu için aralarında bir anlaşmaya varılır.

En büyük çocuk annesini tercih ederken, diğer 9 çocuktan 8 tanesi yazar babalarında kalır.

Ancak Charles Dickens hakkındaki skandal ve imalı dedikodulara karşı; zaman zaman verdiği gazete röportajlarında ya da arkadaşlarına yazdığı mektuplarda; hep kendisini savunurken, maalesef eşini yerden yere vurur.

Fiziksel görünümünden tutun da anneliğine, hatta kadınlığına kadar tüm detayları; kendi bakış açısıyla satırlara dökerken, gölgedeki kadını adeta karanlığa mahkum eder.

Nihayetinde Charles Dickens, 8 Haziran 1870 yılında şöhretinin zirvesindeyken hayatına veda eder.

Catherine ise yaşadığı acı ve üzüntüler sonucu yakalandığı kanser hastalığı ile fazla mücadele edemez. 22 Kasım 1879 yılında bu dünyadan ayrılır.

Ölüm döşeğindeki son vasiyeti ise; eşinin ona hitaben yazdığı mektup koleksiyonunun British Museum'a verilerek yayınlanması ve dünyanın bir zamanlar ne kadar sevildiğini bilmesi olur.

Mektuplar tam yirmi yıl sonra, otuz yıl boyunca sergilenmemeleri şartıyla müzeye teslim edilir. Ancak sonraki yıllarda bu süre çeşitli gerekçeler ileri sürülerek uzatılır.

Sonuçta son istek yerine getirilmez ve mektuplar yayınlanmaz.

Bir asırdan fazla bir süredir ötekileştirilmiş ve sıkıcı, hantal bir eş olarak yanlış hatırlanmış Catherine’nin öyküsü; belki de madalyonun diğer yüzüdür.

Yorumu sizlere bırakıyorum.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

05.09.2025

Kaynaklar: https://spartacus-educational.com; https://www.bbc.com; https://en.wikipedia.org;  http://www.dickenslit.com; https://tr.wikipedia.org; https://dickensmuseum.com.

GÖLGEDEKİ KADIN (3/4)

İri mavi gözleri, canlı teni, hafif kalkık burnu, yuvarlak ve kırmızı dudakları, minyon yapısı; cana yakın ve gülümseyen ifadesi ile Catherine, aslında dikkat çekici bir genç kadındır.

Aralarındaki güzel duygusal ilişki; fiziksel görünümünün yanında, şefkatine, uyumuna aşık olan Dickens'ın evlilik teklifi ile taçlanır.

İşte tam bu sıralarda Charles, Catherine’e pek çok mektup yazar. Hemen hepsinde güzel kadına olan sıcak ve derin sevgisinden bahseder. (Eşinin son arzusundaki mektuplar)

1836 yılında Chelsea'deki Lukes Kilisesi'nde evlenirler. Çok mutludurlar. Balayına çıkarlar. O sıralar Charles eşini memnun etmek için çabalar durur. Onun ev hanımlığından, zevklerinden, zekiliğinden bahseder her defasında.

Bir sene sonra ilk çocukları doğar. Doğum sonrası yaşanan zorluklarda Catherine’nin kız kardeşi Mary, ablasına yardımcı olmak için yanlarına gelir. Bu amaçla aynı evde hep beraber yaşamaya başlarlar.

Gelin görün ki kısa süre sonra Mary hayatını kaybeder. Bu beklenmedik ölüm her ikisini de derinden etkiler.

Catherine, üzüntüden düşük yaparken; Charles kollarında ölen Mary’nin bir tutam saçını saklamaktan tutun da, parmağındaki yüzüğünü kendi parmağına takmasına, hatta öldüğünde Mary ile aynı mezara gömülmek isteğine kadar pek çok etik dışı harekette bulunur.

Yine de karı koca aile yaşantılarına kaldıkları yerden devam eder.

Charles yazarken, Catherine yuvası ve çocuğu ile ilgilenir. Derken ikinci doğum gerçekleşir. Doğan kız çocuğuna Mary’nin ismi verilir. Maalesef ikinci doğum sonrası stres de ilki gibi çalkantılı olur.

Bu arada Charles işi gereği çıktığı seyahatlerde eşine özlem dolu mektuplar yazmaya devam etse de; döndüğündeki davranışları daha serttir.

Aile içinde yaşanan gerginlikler yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar.

Bu gergin ve huzursuz ortama rağmen çocuk yapmaya devam ederler. Çünkü hem çok mutlu hem de çok hüzünlü bir evliliktir yaşadıkları.

Eserleri Amerika'da son derece tutulan ve sevilen Charles Dickens, telif hakkı reformu için; 1842 yılında Amerika'ya seyahat etmeye karar verir. Çocukları arkalarında bırakmaya zorla razı ettiği eşi Catherine’i de yanında götürür.

Gemi yolculuğunda büyük bir tehlike atlatmış olmalarına rağmen; yeni yerler görmek, yeni keşifler yapmak her ikisine de iyi gelir.

Londra'ya geri döndükten çok kısa süre sonra; Catherine'in on beş yaşındaki kız kardeşi Georgina Hogarth aileye katılır.

Ev işlerine ve çocukların bakımına yardımcı olan, hatta Catherine hastalandığında katılması gereken sosyal etkinliklere katılan kız kardeş; bir süre sonra Charles’ın en yakın arkadaşı olur.

Georgina ölen kız kardeş Mary ile olan yüz benzerliği bir yana, zekası ile de yazarı etkilemeye başlar.

Artık ailenin kalıcı üyesi olmuştur.

Sekizinci çocukları doğduğunda Charles, David Copperfield romanını yazmakla meşguldür. Hatta roman kahramanının ismini oğluna verir.

Catherine düşükler ve zor doğumlarla geçen yaşamına rağmen, yuvasındaki sıcaklığı korumaya çalışır. Hatta ‘Akşam Yemeğinde Ne Yapalım?’ isimli bir yemek kitabı yazıp yayınlar.

Tam bir yıl sonra son çocukları dünyaya gelir.

Artık oldukça kalabalık bir aile haline gelmişlerdir.

Bu durum Charles Dickens’i yanlış seçimler yapmaya iter. Gerek Londra gerekse diğer ülke ziyaretleri sırasında yaptığı uçarılıklardan bir şekilde haberdar olan Catherine, üzgündür.

Charles’ın yaşadığı başarısız ilişkiler zaman içinde hem kişiliğine hem de eşine karşı olan tavırlarına yansır.

İşte tüm bu yaşananlara karşı ayakta kalmaya çalışan Catherine, kendini tamamen bırakır. Yemek yiyerek avunma yolunu seçer. Giderek kilo almaya başlar. (devamı 4/4’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

05.09.2025

GÖLGEDEKİ KADIN (2/4)

Hayatta söze dökülenleri eyleme geçirmek, üstelik kendi yaşamında uygulayabilmek son derece zor.

Tıpkı Charles Dickens’ın; yetimhanede büyüyen genç yetim Oliver’in, Londra'da bir yankesici çetesine karışmasının serüven dolu hikâyesini anlattığı; ‘Oliver Twist’ romanındaki satırları gibi.

‘’İnsan ne kadar kötü şeyler yaşarsa yaşasın iyi kalmak, iyi olmak bir tercihtir ve ne olursa olsun işin sonunda iyiler kazanacak.’’

Peki Victoria devrinin en iyi romancısı Charles Dickens; bir zamanlar sevdiği kadına, eşine, çocuklarının annesine karşı iyi kalabilmiş, onun hayatını kolaylaştırmak için olanak tanımış mı dersiniz?

Tarihteki notlar maalesef tanımadığı yönünde.

Üstelik ünlü yazar aynı eserin de şöyle der;

‘’Dünyada hiç kimsenin kendisi kadar yakın dostu yoktur.’’   

İroniye bakın ki gölgedeki eşin hayatı bu sözcükleri fazlasıyla kanıtlar şekilde gelişir.

Roman okumayı çok seven birisi olarak, dikkatimi çeken ve üzerinde düşünmeyi sevdiğim satırların yazarlarını ve onların gerçek hayatlarını düşünürken aklıma hep sorular gelir.

Böylesi etkileyici cümleleri düşünen, yazan ve yeri gelip bizlere ışık olan yazarların; kendi hayatlarında daha özenli olmasının beklentisi belki de bu hislerim; bilemiyorum.

Ama hayat tecrübem arttıkça insanların sözleriyle yaptıklarının, çoğu zaman çeliştiğine şahit oluyorum.

Gelin bu bölümde gölgedeki kadını daha yakından tanımaya çalışalım.

Catherine Hogarth, 1815 yılında Edinburgh'da doğar.

Tam on kardeşin en büyüğüdür.

Babası George Hogarth yetenekli bir yazardır.

Yazarlık kariyerini geliştirmek için ailesiyle Londra'ya taşındığında Catherine henüz 15 yaşındadır.

Bir yandan editörlük, bir yandan öğretmenlik yapan babası çalıştığı gazetede bir vesile Charles Dickens ile arkadaş olur.

İlerleyen zamanlarda ailenin meyve bahçeleriyle çevrili evlerine davet edilen Charles Dickens; orada 19 yaşındaki çekici Catherine ile tanışır. Güzel kadın ilk andan itibaren ilgisini çeker.

Catherine'in doğal halleri, edebiyatla ilgili eğitimli bir aileye sahip olması, üstelik damarlarında İskoç kanının akması Charles’ı hayli etkiler. Tanıdığı diğer kadınlardan farklı olduğunu düşündürür.

Bu arada hisler karşılık bulur. Çünkü Catherine Hogarth da Charles Dickens'tan etkilenir. Onu beyefendi ve hoş biri olarak beğenir. (devamı ¾’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

05.09.2025

GÖLGEDEKİ KADIN (1/4)

Dünyada insanlık var olduğundan bu yana çoğunlukla kadınlar gölgede kalmış.

Belki de gölgede kalmaya mecbur bırakılmış.

Şimdi onlardan bir tanesinin hayatına, yaşarken hissettiklerine, elden geldiğince duygularına; bir de onun tarafından bakarak, göz atalım istedim.

İşte gölgedeki kadın.

Catherine Hogarth.

Çok genç yaşta yazmaya tutkun bir adamla evlenir.

İlerde eşinin edebi bir deha olarak kabul edileceğinden habersizdir.

Tam on çocuk doğurur.

Üç çocuğunu kaybettiğinde acıların en tarifsizini yaşar.

Evlilikleri boyunca, yuvalarındaki iyi ve zor zamanlarda hep eşine görünmez destek olur. Birlikte pek çok şey başarırken, yuvasını korur kollar.

Eşi yazarken onu tüm varlığı ile destekler.

Geçen zaman içinde eşi, İngiliz edebiyatının en ünlü yazarlarından biri haline geldiğinde çok mutlu olur.

Her zaman ki gibi önceliği eşine ve yavrularına verir.

Yaşadığı on hamilelik boyunca yıpranan ve yorulan bedenini, kaybettiği yavrularının acısı ile dağlanan duygularını, isteklerini hiçe sayar.

Kendisini bir gün dahi düşünmez.

Ta ki eşi kendi imajını korumak için, karısının en özel ve gizli acılarını dünyaya saçacak kadar ileri gidene kadar.

Bir anda şok olur.

Yaşadıklarına inanamaz.

Ne acıdır ki dünya ünlü yazara inanır.

Gölgedeki eşin duygularını, yaşadıklarını, suskunluğunu, geceleri döktüğü gözyaşlarını dikkate almaz.

Evliliklerinde başlayan bu büyük çatlak; yazarın kendisinden çok daha genç bir aktris olan Ellen Ternan’a âşık olması ile son noktaya gelir.

Aldatılan kadın olmasına rağmen yine de toplum tarafından suçlu bulunur.

Üstelik o dönemde boşanma çok zor olduğu için ayrılamazlar.

Yazar eşi, onu duvarların arkasındaki küçük bir odaya adeta hapseder.

Gölgedeki kadın ise; yaşamı boyunca hep yaptığı gibi sessiz kalmayı tercih eder.

Çok sevdiği çocukları, yuvası ellerinin arasından kayarken; ister istemez toplumdaki yerini de kaybeder.

Yine de eşine hiçbir zaman yük olmadan hayatta kalmayı başarır.

Son günlerinin geldiğini hissettiğinde ise son arzusunu dile getirir.

Eşinin bir zamanlar ona hitaben yazdığı aşk mektuplarının yayımlanmasını ister.

Amacı dünyaya bir zamanlar ne kadar sevildiğini göstermektir aslında.

Peki ne olur dersiniz?

Bu son dilek dahi yerine getirilmez.

Neden mi?

Çünkü o gölgedeki kadındır.

Peki tüm bu olayların yaşanmasına sebep olan diğer taraftaki eş kimdir derseniz; hepimizin yakından tanıdığı, romanlarını severek okuduğu Charles Dickens’dan başkası değildir. (devamı 2/4’ de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

05.09.2025

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...