30 Haziran 2026 Salı

ALINACAK NEFES (3/3)

Doktorlar öncelikle soğuyan bedeni ısıtırlar.

İlaç verirler.

Uzuvlarına masaj yaparlar.

Onu tekrar hayatta tutabilmek için akıllarına gelen, o zamana kadar bildikleri her şeyi denerler.

Sonra ne mi olur?

Anne Greene hayata geri döner.

Tedaviden kısa süre sonra konuşmaya ve dört gün sonra da katı yiyecek yemeye başlar.

Bir ay içinde, idamını çevreleyen zaman hakkındaki geçici hafıza kaybı dışında tamamen iyileşir.

Mucize tadındaki haber sadece Oxford’da değil neredeyse tüm İngiltere’de yayılır.

Önce asılan, sonra ölü ilan edildiği halde otopside uyanan kadının hayatı şaşkınlıkla takip edilir.

Bu durumun bir tesadüf olmadığına, ilahi bir gücün müdahalesi olduğuna inanırlar.

Onlara göre Anne Greene bağışlanmıştır.

Artık masum olduğuna ve haksız yere suçlandığına inanan halk, onun seçilmiş bir kadın olduğunu da söylemeye başlar.

Bir anda değişen fikirler ve halkın tepkisi nedeniyle yetkililer geri adım atmak zorunda kalır.

Anne Greene kanun önünde affedilir.

Ölüm cezası iptal edilir.

Peki sonra Anne Greene’e neler olur dersiniz?

Yaşadığı acı dolu günlere ve zorluklara inat hayata dört elle tutunur.

Evlenir.

Yeniden çocuk sahibi olur.

Mutlu ve başarılı bir hayata imza atar.

Bu vakaya tanıklık eden doktorlar yaşananları titiz bir çalışma ile belgelere döker. Tıbbı ve yasal kayıtlar oluşturur.

Yaşadığı mucizeyi her kim nasıl değerlendirirse değerlendirsin, imkansızın bile bazen umuda tutunduğunun açık bir göstergesi olarak bu olay tarihe geçer.

Onun hikayesi aslında eski dönemlerin yoksul kadınlarının yaşadıklarına güzel bir örnek olur. Sayesinde ezilen hatta yok sayılan kadınlar hakkındaki düşünceler ve hatta kurallar yavaş yavaş değişir.

Kaderinde belirlenen nefes sayısına hakkını verenlere selam olsun.

Onlar iyi ki varlar.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

03.03.2026

Kaynaklar: https://en-wikipedia-org.translate.goog; http://www.oxfordpast.com.

ALINACAK NEFES (2/3)

14 Aralık 1650 yılında soğuk bir kış sabahı tutulduğu yerden alınır.

Oxford Kalesi'nde toplanan kalabalık önünde kurulan darağacına çıkarılır.

İlmik boynuna geçirilir.

Ayaklarının altındaki platform açılır.

Anne ipte asılı halde yavaş yavaş boğulmaya başlar.

Yine zamanın kurallarına göre idamların yavaş ve acı dolu olması adına boynun kırılmamasına önem verilir. Bu nedenle de nefessiz kalarak ölümü beklemek dakikalar sürer.

Kalabalık içindeki birkaç arkadaşı çaresizce bu olayı izlemeye dayanamaz. Ölüm sürecini hızlandırmak adına sallanan bedenini ayaklarından çekmeye çalışır. Hatta görevli bir asker, tüfeğinin dipçiğiyle dört beş kez kuvvetlice vurur.

Yine de dile kolay tam otuz dakika boyunca Anne Greene o ipte asılı kalır.

En sonunda bedeni hareket etmeyi bırakır.

Cellatlar öldüğüne kanaat getirerek onu indirir.

Peki Anne’nin çilesi bitmiş midir?

Maalesef hayır.

Kanunlara göre; idam edilen suçlular için ölümden sonrasına ek bir ceza olması adına kabul gören bir uygulama olarak; otopsi için Oxford doktorlarına verilir.

Otopsiyi yapacak doktorlar William Petty ve Thomas Willis’dir.

Anne’nin bedeni masaya yatırılır.

Muayene etmeye başlayan doktorlar tam kesici aleti ellerine alacakken bedenin hareket ettiğini görürler.

Birdenbire nefes almaya çalışan Anne’nin göğsü yükselir, titrek gözleri açılmaya başlar.

İki doktor da yaşadıklarına inanamaz.

Kısa bir şaşkınlık sonrası, otopsiyi bırakıp onu kurtarmak için var güçleriyle çalışırlar.

Anne Greene kurtulur mu dersiniz? (devamı 3/3’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

03.03.2026

ALINACAK NEFES (1/3)

Felsefede bazı kadim inanışlara göre; yaşamımız boyunca alacağımız nefes sayısı önceden kaderimizde belirlenmiş.

Dolayısıyla her insanın doğmadan belirlenmiş bir ömür sayısı var. Ne yaparsa yapsın bunu değiştirmesi mümkün olmuyor.

Şimdi buna çok özel bir örnek var, gerçek hayattan karşımıza çıkan.

Kaderin kendisine oynadığı oyuna şaşırmamak elde değil.

Çünkü idam cezası nedeniyle tam 30 dakika boyunca ipte asılı kalır.

Ölü ilan edilir.

Ancak otopsi masasında birdenbire uyanır.

Şimdi bu mucize tadındaki olayı ve kahramanını yakından tanımak için 17. yüzyıl İngiltere’sine gidiyoruz.

Anne Greene, 1628 yılında Oxfordshire’da fakir bir ailenin çocuğu olarak doğar.

Gençlik yıllarında, güçlü ve zengin erkeklerin yaşadığı ve güçsüz kadınların hizmet ettiği yerlerde çalışmaya başlar.

Fakir olduğu için bu malikanelerde hizmetçilik yapmak zorunda kalan kadınlardan sadece biridir.

Genç ve çekicidir.

O yıllarda çoğu kadının yaşadığı trajediden kendisini korumak için her yolu dener.

Ancak 1650 yılında henüz 22 yaşındayken; Sulh yargıcı Sir Thomas Reade'nin evindeki görevi sırasında; soylu ev sahibinin 17 yaşındaki torunu tarafından defalarca zorbalığa uğrar.

Sesini çıkaramaz.

Derdini kimseye anlatamaz.

Yaşadıkları ile baş etmeye çalıştığı sırada hamile olduğunu fark eder.

Dünyası daha da kararır.

Çünkü o yıllarda İngiltere’de bekar bir kadının hamile kalması kabul edilemez bir suç olarak algılanır.

Bunu bildiği için kendisindeki değişiklikleri elinden geldiğince saklamaya çalışır.

Hamileliğinin on yedinci haftasında üzüntüden ve ağır işler nedeniyle tuvalette düşük yapar.

İçinde bulunduğu ilkel ve yetersiz şartlar ve hissettiği büyük korku eşliğinde kalıntıları gizlemeye çalışsa da olay duyulur. Kalıntılar ele geçirilir.

Böylece çocuk öldürme şüphesiyle karşı karşıya kalır.

Sulh hakimi o dönemim yasalarına uyarak yargı yolunu açar.

Acımasız ve tek taraflı kanunların, zor koşulların ve yok sayılan kadınların dönemidir o dönemler.

Gizli saklı olması esas alınarak Anne tutuklanır.

Yargılanır.

Hemen mahkum edilir.

Cezası darağacında idamdır. (devamı 2/3’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

03.03.2026

23 Haziran 2026 Salı

EN PAHALI ZİYAFET


Tarihin gizli saklı dosyaları arasına sıkışmış ilginç bir öykü ve bu öykünün can bulduğu muhteşem bir tablodan söz etmek istiyorum.

Tablodaki detaylara bakıp içinde kaybolduğunuzda öykünün sizi sarıp sarmalaması an meselesi.

Tablonun ismi ‘Kleopatra’nın Ziyafeti’.

Sanatçı İtalyan Giovanni Battista Tiepolo.

Yapım tarihi 1744.

Tuval üzerine yağlı boya ile yapılan ünlü tablonun boyutları 250,3x357 santimetre.

Sergilendiği yer Avustralya-Melbourne’deki Victoria Ulusal Galerisi.

‘Kleopatra’nın Ziyafeti’ tablosu, açık havada ve görkemli bir mimari ortamda, ancak gökyüzünün görülebildiği bir revakta tasvir edilir. Uzmanlar, Doğu'nun baş döndüren zenginliğinin yansıtıldığı tablodaki diğer figürlerin de mevcut sahneyi zenginleştirmek amacıyla kullanıldığını belirtir.

Tabloyu eşsiz bir eser olması dışında ilginç yapan şey ise konusu.

Mısır Kraliçesi VII. Kleopatra'nın, Romalı General Mark Antony ile girdiği bahsi kazanmak için dünyanın en pahalı yemeğini hazırlattığı efsanevi bir olayı anlatır.

Doğa bilimci ve yazar Pliny the Elder’ın “Natural History - Doğa Tarihi” isimli kitabında aktardığına göre, bu bahsi zekası sayesinde Kleopatra kazanır.

Mark Antony’nin ziyafetinden sonra, Kleopatra küpesinde nadir bulunan büyük ve değerli incisini ezer. Yemek sırasında kendisine sunulan bir fincan sirkenin içinde inciyi eritir. İnci çözüldükten sonra içtiği şarap kadehine koyar ve içer.

Böylece zenginliğini ve gücünü kanıtlamış olur.

Masadaki üçüncü kişi ise kazananın kim olduğuna karar veren Roma senatörü Lucius Munatius Plancus’dur.

İnci dünyasının bu en renkli öyküsüne; ünlü inci uzmanı yazar Fred Ward,un, incilerin dünyasını anlattığı rehber niteliğindeki eseri ‘Pearls – İnciler’ kitabında da rastlanır.

Kitapta, Kraliçenin Antony'yi ve temsil ettiği Roma İmparatorluğu'nu Mısır'ın zenginliğiyle nasıl etkilediğini görürüz. İşte düzenlenen yemek ve finaldeki muhteşem incili girişim de adeta bunun kanıtı olur.

Kadehteki incili şarabı içen Kraliçeyi şaşkınlık içinde izleyen Antony bahsi kaybettiğini kabul eder.

Çünkü bir bahis için feda edilen incinin tutarı, dünyanın ilk mücevher bilimcisi olarak anılan Pliny’nin açıklamalarına göre dudak uçuklatacak değerdedir.

Tarih sayfalarında mücevherlere ve lükse düşkünlüğü ile tanınan Kleopatra’nın tüm değerli eşyaları arasında en değer verdiği parçalarda hep incilerin yer aldığı yazılır. Hatta tarihte bilinen en büyük iki incinin ikisinin de Kleopatra'ya ait olduğu söylenir.

Venedikli ressam Giovanni Battista Tiepolo, sanatında eski çağ tarihini ve efsaneleri görkemli bir şekilde tuvaline aktarırken hayal gücünü de konuşturur. Işık ve gölgenin yarattığı güçlü tezatlıkları ve klasik bir yaklaşıma dayalı stili ile tartışmasız 18.yy’ın en iyi ressamı olarak kabul edilir.

‘Kleopatra’nın Ziyafeti’ tablosu; ressamın bu konudaki üç büyük tablosundan ilki olarak sanatseverlere ulaşır.

Tablo 1764 yılında Rus Çariçesi Büyük Katerina (Catherine the Great) tarafından satın alınır ve St. Petersburg’daki Ermitaj Müzesinin koleksiyonuna eklenir.

Ardından bir İngiliz sanat tüccarının eline geçer.

Daha sonra 1933 yılında Avustralya’daki Victoria Ulusal Galerisine satılır.

Günümüzde hala bu galeride sergilenen ve tarihin en pahalı ziyafetini anlatan tablo, sanatseverlerin yoğun ilgisini ve hayranlığını çekmeye devam ediyor.

 

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

10.03.2026

Kaynaklar: https://www.getdailyart.com; https://en.wikipedia.org; https://www.grantsjewelry.com.

 

 

 

 

 

10 Haziran 2026 Çarşamba

TOM AMCA’NIN KULÜBESİ (3/3)

Maalesef hayır.

Kölelik sistemine güvenmenin acımasız sonuçlarını öğrendiğinde tam 41 yaşındadır. Efendisinin kendisine oynadığı türlü oyunların sonunda tek başına güneye satılacağını öğrenince, kalbinde büyük bir fırtına kopar.

Eşinden ve çocuklarından uzakta yaşamayacaktır.

Bu kararla gecenin bir yarısı ailesini toplar.

Eşini ikna etmesi hayli zamanını alsa da; biri bebek dört çocuk ve taşıyabilecekleri bir sırt çantasını yanlarına alarak yola çıkarlar. Dehşet ve korku gözlerine yansıyor olsa da içlerindeki umuda güvenirler.

Nehrin karşı kıyısına geçip, Cincinnati'ye ulaşana kadar iki hafta boyunca gece yolculuğu yaparlar. Sık ormanlardan, azgın nehirlerden geçerken yorgun bedenleri ve kanayan ayaklarına inat yürürler.

Erzaklarının azaldığı anlarda karşılarına çıkan yerli Amerikalıların yardımı ile vahşi ormanlık alandan kuzeye doğru çıkmayı başarırlar.

Sonunda 28 Ekim 1830 yılında Yukarı Kanada'ya ulaşırlar.

Artık ailecek özgürdürler.

Nihayetinde çocuklarını insan olarak büyütebilecekleri topraklara varmışlardır.

Ama Josiah Henson'ın hikayesi aslında burada bir başka şekle evrilir.

Hiç vakit kaybetmeden yıkık dökük de olsa bir ev ve iş bulur. Üç yıl içinde yaşamları daha da rahatlar.

Büyük oğlu Tom okula başlar. Okumayı söktükten sonra da babasına öğretecektir.

Bir araya gelen tüm siyahiler bir arazi satın alır ve orada kendi kolonilerini kurmaya başlar. Tıpkı kendisi gibi kaçak kölelerin yerleşmesine ve kendi hayatlarını kurmasına yardımcı olur. Topluluğun zamanla aldığı göçlerle sayları bir hayli artar.

Bu arada Henson tüm yaşadıklarını yazmaya karar verir.

Çocukluğunu.

Anne ve babası ile yaşadıklarını.

Çektiği çileyi.

Yaşadığı acıya rağmen pes etmeyen gücünü…

Yazar da.

Ne yazık ki öyküsü istediği tepkiyi görmez.

Aradan yıllar geçer.

Kölelik hakkında makaleler yazan Harriet Beecher Stowe adında bir kadınla tanıştığında; hayatından bahseder.

Henson’ın anlattıklarından hayli etkilenen yazar günlerce kendine gelemez.

O zamana kadar yazdığı makaleleri bir kenara koyar ve tanıştığı siyahi adamı çocukluğundan itibaren yazmaya başlar.

Acı ve umudun iç içe geçtiği yeni kitabına da ‘Tom Amca'nın Kulübesi’ ismini verir.

Yayımlandığı anda küçük büyük herkesi etkisi altına alır. O ana değin kölelik hakkında hiç düşünmemiş insanlar kendini sorgularken,  kölelerin yaşadığı derin acıyı içlerinde hisseder. İlk defa onların bir eşya değil, insan olduklarını hatırlar.

Josiah Henson, doksan dört yaşına kadar yaşar. Kurduğu kolonide artık unutulması zor bir liderdir. Üstelik 19. yüzyılın en çok satan romanına konu olan acı yüklü, destansı hayat hikayesiyle ünlü olan bir kahraman.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

20.02.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://en.wikipedia.org; https://www.smithsonianmag.com.

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...