4 Kasım 2026 Çarşamba

SAHNE OBJESİ KADIN (2/2)

İstemli hareketleri kaybolan, ağrıya duyarlılığı azalan ve vücudunun garip pozisyonlarda donup kaldığı; yani kaskatı kesildiği anlardaki performansını meraklı izleyici grubu alkışlarla izler.

İçlerinden hiç birisi yapılan bu trajik gösteriye dur deme zahmetine katlanmaz maalesef.

O yıllarda bilim adı altında yapılanların bizleri düşündürmekten öte şaşkınlığa uğratacak hamlelerle dolu olduğu bir kez daha kanıtlanır adeta.

Aradan yıllar geçer.

Marie Blanche Wittman’ın Doktor Charcot ile olan ilişkisi zamanla değişir. İlginç bir şekilde hastadan asistanlığa geçer.

Ancak Dr. Charcot bir süre sonra hayata veda edince; yıpranmış ruhunu ve incinen yüreğini yanına alarak hastaneden ayrılır.

Blanche Wittman’ın yaşam yolu bu sefer ünlü bilim insanı Marien Curie’ye çakışır.

Artık her şeyin yoluna girdiğini düşünen ve geçmişine sünger çekip önüne bakan Blanche, umudunu hiç yitirmez.

Marie Curie'nin yanında röntgen teknisyeni olarak çalışmaya başlar.

17 Şubat 1898 yılında uranyum minerali ile yapılan başarılı deneylerin ardından radyum keşfedilir.

Gelin görün ki o dönemde radyasyonun zararlarını kimse tahmin bile edemez.

Bu görev yıllarca sürer.

Talihsiz kadın birebir  radyasyon zehriyle boğuşur.

Önce parmaklarını, sonra kollarını kaybeder.

Ancak son anına kadar bilime hizmet etmekten vazgeçmez.

Yaşanan bu talihsiz yaşam öyküsü sonraki yıllarda bir takım eserlere ilham kaynağı olur.

Bunlardan bir tanesi Fransız ressam Pierre Aristide André Brouillet’ e ait olan ve 1887 yılında yapılan ‘Une leçon clinique à la Salpêtrière - ‘La Salpêtrière'de Klinik Bir Ders’ isimli tablosudur.

İsveçli yazar Per Olov Enquist'in imzasını taşıyan ‘Blanche ve Marie'nin Hikayesi’ isimli  roman ise 2006 yılında yayımlanır.

Marie Blanche Wittman, 19. yüzyıl tıbbının histeri konusundaki yaklaşımlarını ve kadın hastaların maruz kaldığı acı dolu yaşamın bir örneği olarak günümüzde de hatırlanmaya devam eder.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.07.2026

Kaynaklar: https://en-wikipedia-org; https://dublinliteraryaward.ie; https://theclassicphotomag.com.

 

SAHNE OBJESİ KADIN (1/2)

Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda karşımıza öyle ilginç ve iç burkan olaylar çıkıyor ki insan anlamakta zorluk çekiyor çoğu zaman.

İşte onlardan bir tanesi daha...

Sahne Objesi Kadın.

Ya da o dönemlerde ona atfedilen lakapla ‘Histeri Kraliçesi’.

Tarih 1880.

Yer Fransa.

Paris'teki Salpêtrière Hastanesi.

17. yüzyılda Kardinal Mazarin tarafından; başlangıçta yoksul ve hasta kadınların sokaklarda dolaşmasına engel olmak amacıyla kurulan tesis; 19. yüzyılda ünlü nörolog Jean-Martin Charcot'nun yönetiminde, histeri teşhisi konulan kadınların incelendiği ve sergilendiği bir merkez haline gelir.

Böylece meraklı yüzlerce bilim insanı, Salpêtrière Hastanesi'nde artık bir rutin haline gelen ve her salı günü yapılan histeri derslerine katılmaya başlar.

Bilim insanlarına, aktrislerin, performans sanatçılarının, düşünürlerin de katılımıyla sayı gün geçtikçe artar.

Derslerde hastaneye yatırılan ve histeri teşhisi konan kadınlar kullanılır.

Ne yazık ki hiç birinden izin alınmaz.

İşte onlardan bir tanesi de Marie Blanche Wittman olur.

İnsanların merakı uğruna; duyguları, istekleri, rızası hiçe sayılan bir kadındır karşımızdaki.

Önce gelin onun hayat hikayesine kısaca göz atalım.

Marie Blanche Wittman, 15 Nisan 1859 yılında Paris'te doğar.

İsviçreli bir marangozun kızıdır. Beşi epilepsi sekiz kardeşi vardır.

Yirmi iki aylıkken kaybettiği duyma ve konuşma yetisini, ancak yedi yaş civarında geri kazanır.

Yaşadığı öğrenme güçlüğü nedeniyle okula neredeyse hiç gidemez.

Okuma yazmayı çok zor öğrenir.

Çocukluktan itibaren sahip olduğu öfke duygusu ve hırçınlığı yaş aldıkça artar.

On iki yaşından itibaren çalışmaya verilir.

Saldırgan tutumları hiç bitmez.

Annesini on beş yaşında kaybeder.

Çalkantılı yaşamı ve ruhsal dengesizlikleri sonunda; 6 Mayıs 1877 yılında henüz 18 yaşındayken hastanenin epilepsi koğuşuna hasta olarak yatırılır.

1878 yılında Dr. Charcot, Wittman da dahil olmak üzere pek çok hastayı hipnozla tedavi etmeye başlar. Tedavide kullanılan metod ve ilaçlar ne yazık ki hastalar üzerinde ileride kalıcı hasarlara sebebiyet verir.

La Salpêtrière hastanesindeki gösteriler; dramatik bir şekilde ışıklandırılmış bir tür sahnede; yardımcılarıyla beraber Dr.Charcot  ve Wittmann’ın sessizce içeri girmesi ile başlar.

Hemen ardından Dr. Charcot favori hastasını hipnotize eder.

Üç hipnotik aşama olan katalepsi, uyuşukluk ve uyurgezerlik sırasında ise doktorun ya da davetlilerden herhangi birinin istediği bir senaryoda oynaması beklenir. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.07.2026

26 Ekim 2026 Pazartesi

DÖRT AĞAÇ BİR DEYİŞ

Oubaitori.

Japonca.

Kişinin kendisini asla başkalarıyla kıyaslamamasını ve herkesin kendi potansiyeline göre, kendi zamanında olgunlaşacağını savunan bir yaşam felsefesi aslında.

Japonya'da ilkbahar mevsiminin farklı aylarında, faklı şekillerde ve renklerde açan dört ikonik ağacın isimlerini temsil ediyor.

Ou – bai – to - ri.

Ou : Kiraz çiçeği (sakura).

Bai : Erik çiçeği.

Tou : Şeftali çiçeği.

Ri : Kayısı çiçeği.

Felsefesinin anlamı ise bizlere ders niteliğinde.

Bu dört meyve ağacı genelde benzer topraklarda yan yana varlıklarını sürdürüyor.

Her biri kendi periyotlarında, kendilerine has özellikleriyle çiçek açıyor. Zamanı geldiğinde dökülen çiçeklerin yerine olgunlaşan meyveleri ile hayatımıza renk ve lezzet katıyor.

Kendi doğalarına uygun olan her ne ise onu yerini getiriyor.

Şimdi gelin bu felsefeyi kendimize uyarlamaya çalışalım ve "Her çiçek kendi zamanında açar" fikrini merkeze alalım.

Zaman zaman yaşantımızı başkalarıyla kıyasladığımızı, iş ve özel hayatlarımızda bir özenti içinde olduğumuzu, elimizdekine şükredeceğimiz yerde  bizde olmayanlara odaklanıp mutsuz ve yetersiz  hissettiğimizin hepimiz farkındayız.

Oysaki tıpkı o meyve ağaçları gibi bizler de bu dünyada tekiz ve farklıyız.

Bir başka örneğimiz yok.

DNA’mızdan parmak izimize, göz rengimizden saç yapımıza, duruşumuzdan sesimizin tonuna kadar her şeyimiz farklı.

Dolayısıyla her şey kendimize özel.

Düşünce tarzımız, yemek yeme şeklimiz, konuşmamız, farkındalığımız, hobilerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, cesaretimiz, çalışkanlığımız, korkularımız, ... başkalarına hiç benzemiyor.

Hal böyle olunca kendimizi sevmekle işe başlayabiliriz.

Ardından bu basit felsefeyi benimseyip kendi hayatımızda uygulamaya başladığımızda, içimizdeki değişim ve gelişimleri fark edeceğiz.

Bu değişimler ne mi olabilir?

Öncelikle egomuzu sessizce besleyen; sahip olma, her zaman haklı çıkma ve üstün olma duygumuzu törpülememiz gerekiyor.

Çünkü ömrümüz boyunca onların peşinde koşarken, hem kendimizi hem de etrafımızı ne kadar yıkıp geçtiğimizi fark edemiyoruz. Üstüne üstlük önümüzdeki en renkli yaşam anlarını kaçırarak.


Kendi içimizde bunu hallettikten sonra; bazı adımlarda herkesten geride kaldığımızı ve yetersiz olduğumuzu düşündüren, bizi kıskaca alan o belli belirsiz baskıdan uzaklaşabiliriz.

Kendi iç enerjimizi  kendi hayallerimizi gerçekleştirmeye yöneltebiliriz.

Hayata daha sakin ve olumlu bakabiliriz.

Başkalarıyla kıyaslama yapmadığımız için her yeni güne gülümseyerek uyanmanın ve şükretmenin tadına varabiliriz.

Böylece farkında olduğumuz pozitif şeyler artmaya ve kendimizi çok daha iyi hissetmeye başlarız.

Üstelik tüm bu olumlu değişimler bizimle beraber etrafımızdaki her şeye yansır.

Daha ne olsun?

Birbirimizden farklı yaşam yolculuğuna sahip olduğumuz bu dünyada yapabileceğimiz en etkili şey, kendimizi sevgiyle kucaklayıp cesaretle bir iki adım atmak belki de.

Haydi beraberce.

Oubaitori.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

12.06.2026

Kaynaklar: https://mediumturkiye.com; https://www.marieclaire.com.tr.

 

16 Ekim 2026 Cuma

ZEKANIN EN ALIMLI HALİ (2/2)

Sadece kendi hayatını yaşamak isteyen Lou Andreas Salomé’nin özgür düşünceli duruşu, o dönemler için oldukça aykırı kabul edilir. Kim bilir belki de pek çok kişi tarafından yanlış anlaşılması bu yüzdendir.

Evliliği hiç düşünmediği halde; 1887 yılında İran dilleri ve kültürleri üzerine uzmanlaşmış Alman dilbilimci Friedrich Carl Andreas ile evlenmek zorunda kalır.

Neden mi?

Çünkü teklifinin reddedilmesi durumunda, kendini öldürmekle tehdit eder Carl Friedrich Andreas.

Son derece zor durumda kalan Salomé, istemediği evliliğini Carl ölünceye kadar devam eder.

Daha sonraki yıllarda Rilke ile tanışır. Onu da alımlı zekası ile etkilemeyi başarır.

Modern Alman edebiyatının ve dünya şiirinin en önemli isimlerinden biri kabul edilen Avusturyalı Rainer Maria Rilke; yoğun duygu dünyasıyla tanınan bir yazardır. Onun da hayatında önemli bir rol oynar.

Hatta Salomé sayesinde Rusça öğrenen Rilke, bu sayede Rus yazarlar Tolstoy (ki onunla şahsen tanışır) ve Pushkin’i anadillerinde okuyabilme zevkine erişir.

Salomé, katıldığı edebi sohbetlerde duruşu, alımlılığı yanında felsefik yaklaşımları ile herkesin ilgisini çekmeye devam eder.

1911 yılında Viyana’daki psikanalistlerin çevresine girer. Onlarla yaptığı psikolojik sohbetlerle fikirleri daha da beslenir.

Böylesi bir sohbet ortamında bu sefer de ünlü düşünür Freud ile tanışır. Kısa sürede Freud’un öğrencisi ve yakın dostu olur.

Modern psikolojinin kurucusu olan Avusturyalı nörolog ve psikiyatrist Sigmund Freud ile aralarında pek çok derin sohbet gerçekleşir.

O dönemde Viyana Psikanaliz Cemiyeti’ne kabul edilen tek kadın olur.

Hayatının her devresinde karşısına çıkan fırsatları çok iyi değerlendiren, bulunduğu ortamlardaki felsefik düşüncelere ve tartışmalara bizzat katılan Salomé; sorgulayan zekası sayesinde her geçen yıl bilgisine bilgi katar.

Seyahat etmeyi, yeni insanlarla tanışmayı çok seven yapısı da buna olanak tanır elbette.

Birikimlerini öykü ve deneme yazılarında toplarken, psikoloji  konusunda da oldukça uzmanlaşır.

Din, felsefe ve kültürel alanda yaptığı edebî çalışmalarıyla dünya çapında tanınırken; on dokuz romanı yanında pek çok felsefik ve psikolojik makaleye ve denemeye imza atar.

Belki de onu en iyi tanımlayan kişi bir zamanlar yollarının kesiştiği, öğretmeni ve yakın dostu Sigmund Freud olur.

İnsani zaafların hiç birinin onda bulunmamasını ve yaşamı boyunca bunları aşmış bir kadın olarak varlık göstermesini takdir eden Freud’un; Salomé için tanımı sadece üç kelimedir.

‘’Korkunç bir zekâ’’.

Dolu dolu hayatına zaman zaman nükseden kişisel zaafları çizikler atsa da, hayat yolculuğu boyunca yaşamın anlamını arayan ruhlardan birisiydi karşımızdaki kadın.

5 Şubat 1937 yılında Almanya da hayata veda ederken; aradıklarını  bulup bulmadığı hep bir soru işareti olarak kalsa da  birçok kişiye ilham verdiğini unutmak haksızlık olur.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

23.06.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://www.iskultur.com.tr; https://bulten.mmoizmir.org.

 

 

 

ZEKANIN EN ALIMLI HALİ (1/2)

Hiç bir erkeğin gölgesinde yaşamayı kabul etmeyen, kendi yolunu ustalıkla çizen harika bir kadın var karşımızda.

Çalışkan, azimli.

Zekanın en alımlı hali.

Kendisini geliştirmeyi hayat felsefesinin merkezine koymuş.

Dönemin ünlü düşünürlerini kendisine hayran bırakmış.

Bu efsane kadın Lou Andreas-Salomé.

1861 yılında St. Petersburg’da Rus-Alman bir ailede doğar.

Bir Rus generali olan babasının otoritesine rağmen başına buyruk olarak büyür.

Küçük yaşta Almanca ve Fransızca öğrenir.

On yedi yaşındayken bir din adamından teoloji ve felsefe dersleri alır.

Zürih Üniversitesi’nde de teoloji ve sanat tarihi okur.

Annesi tarafından Roma'ya gönderilir.

Burada annesinin arkadaşı, yazar ve kadın hakları savunucusu Malwida von Meysenburg ile tanışır.

Onun evinde kalmaya başlaması adeta hayatının dönüm noktası olur.

İlk önce Malwida'nın arkadaşı Paul Rée ile tanışır.

Yahudi kökenli Alman bir yazar ve filozof olan Paul Rée; ünlü düşünür Friedrich Nietzsche ile uzun yıllar yakın arkadaşlık yapar. Aralarına aldıkları diğer düşünür Lou Andreas-Salomé ile birlikte kurdukları felsefi üçlü, o dönemin en ses getiren düşünürleri olur.

Birlikte pek çok entelektüel çalışmaya imza atarlar.

Onlar felsefik çalışmalarla günlerini geçirirken, gönlünü güzel kadına kaptıran Paul, hiç vakit kaybetmeden genç kadına evlilik teklifinde bulunur.

Ancak Salomé, kendine aşık olan Paul'un evlilik teklifini kabul etmez.

1882 yılının Mayıs ayında, henüz yirmi bir yaşındayken; Roma’da bir tesadüf sonucu hayatına Nietzsche girer.

Gördüğü andan itibaren aklı başından giden Nietzsche de arkadaşı Paul gibi ona aşık olur.

Salomé’nin derin bakış açısı ve alımlı zekası, “Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz?” diyecek kadar Nietzsche’yi etkiler. Beraberce toplumu, kültürü, dinleri tartışmaktan keyif alırlar.

Gelin görün ki tarihin belki de en karamsar filozofu olan Nietzsche’nin de evlenme teklifini geri çevirir.

Bu tek taraflı aşk ünlü yazara acı ve ızdırap dolu günler yaşatırken, iki romana (Nietzsche Ağladığında ve Nietzsche’nin Öpücükleri) ilham kaynağı olur. Üstelik o dönemlerde Nietzsche'nin kadınlardan nefret etmesinin tek sebebi olarak maalesef Salomé gösterilir. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

23.06.2026

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...