25 Ağustos 2026 Salı

ZİHİNSEL HİBERNASYON

Yani  beynin kış uykusu.

Biliyoruz ki yaş ilerledikçe pek çok insanın korkulu rüyası haline geliyor demans ve alzheimer.

Üstelik görülme sıklığı giderek artıyor.

Çaresi yok, ancak ilaçlarla seyri yavaşlatılıyor.

Nedeni ise bilinmiyor.

Hal böyle olunca şüpheler ilerleyen yaşla beraber artıyor.

Uzmanlar insan ruhunun, gerçek gücünü konfor içinde değil, dirençle karşılaştığında keşfettiğini söylüyor. Yaşamdaki olaylara bu şekliyle baktığımızda kazancımız hayli değerli.

Çünkü zaman geçiyor ama edindiğimiz dersler yaşam hanemize artı olarak yazılıyor.

Üstelik yaşadıklarımızın ağırlığı altında kimi zaman ezilirken; iç dünyamızla barışık kalabilirsek, manen yorulsak bile yaşamda hala var olmanın keyfini hissedebiliyoruz.

Tıpkı psikolog Gülseren Budayıcıoğlu’nun dediği gibi;

‘’İnsan iç dünyasıyla barışıksa, yaşadığı acılar onu çok yorabilir. Ancak var olmaktan duyduğu hazzı elinden alamaz.’’

Böylece beynin kış uykusuna yatmasının kapılarını kapatmış oluyoruz bir anlamda. Çünkü gerçek gücümüzü kullanıyoruz.

Eğer yavaş yavaş isimleri, yediğimiz yemeği unutmaya başladıysak; kaygılanmak yerine beynimizin tek düze yaşamımızdan sıkıldığı sinyallerini göz ardı etmeyelim.

Her gün aynı şeyleri yapmak, aynı yolu yürümek, aynı yerde oturmak, aynı eli kullanmak gibi farkında olmadan yaptıklarımızda değişiklik zamanı çoktan gelmiş demek ki.

Belki küçük değişiklikler, farklı yerler, farklı ortamlar denemek.

Belki de şaşırmak için bahaneler yaratmak.

Niye olmasın?

Aslında rutinlerimiz değerli. Onlar yaşam yolumuzu kolaylaştıran basamaklar bir anlamda. Ancak aksadığında ne kadar kıymetli olduğunun farkına varıyoruz. Ta ki işin ucu tekdüzeliğe varıncaya kadar.

Gelin görün ki değişiklikler de çok güzel. Çünkü yaşama heyecan katan, bizi umutlandıran, tebessüm ettiren nedenler olmalı hayatımızda.

Olmalı ki umut da olsun.

Bilim insanlarının kış uykusu olarak isimlendirdiği ‘zihinsel hibernasyon’ aslında beynimizin kendini yavaşlattığı ön evre.

Uzmanlar; nörolojik gerilemenin önemli bir kısmının, tıbbi nedenlerden önce zihinsel ve duygusal tekdüzelikten beslendiğini belirtiyor. Beynin yaşlanmadığını sadece şaşırmayı bırakınca küçüldüğünü; beynin yeniliği sevdiğini, yenilik bulamazsa kendini kapattığını savunuyor.

Önerileri ise oldukça net.

Derin ve nitelikli sosyal temas.

Yani gerçek sohbetler.

Ve elbette okumak, belki yazmak, yürümek, sanatla uğraşmak, yeni şeyler öğrenmeyi sevmek, hayatın kırgınlıklarından uzak kalmaya çalışmak, gezmek, uzak diyarlara adım atmaya çalışmak, üretmek, yeni insanlar tanımak, hatta negatif titreşim yayan insanlardan uzaklaşmak…

Tüm bunlar benim aklıma gelenler.

Kısacası içimizden her ne geliyorsa yapmak, yapmaya gayret göstermek.

Haklısınız, bu gayreti gösterirken bir parça cesaret gerekiyor ki ben eminim bu hepimizde var.

Böylece bize engel olmaya çalışan korku ve endişe azalıyor. Kısacası ruhen özgürleşiyoruz bir anlamda.

Şanslıyım ki çevremde hayat tecrübesi çok uzun olan, ancak geleceğe dair heyecanı ve hedefleri hiç bitmeyen insanlar var.

Ben onlara gıpta ediyorum.

Keşke hepimiz onlar gibi olabilsek.

Tüm bunları yapmak için şu anda karar verip uygulamak bile kocaman bir umut adımı.

Tıpkı Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın dediği gibi;
‘’İyimserlik, beynin olasılıklarını algılama biçimidir. Umut ise, o olasılıkların içinde bir yol seçme kapasitesidir.’’

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.05.2026

Kaynaklar: https://www.safaknakajima.com; https://gulenaypema.com.

 

 

 

 

 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

YILDIZLARLA KONUŞAN KADIN (2/2)

Yıldızların dünyamızla aynı bileşime sahip olacağını düşünen,  yıldız evrimi üzerine önemli teorileri olan Henry Norris Russell; nihayet 1929 yılında Cecilia’nın haklı olduğunu kabul eder.

Birkaç yıl içinde astronomların düşüncelerinde değişimler yaşanır. Cecilia’nın keşfi ana akım bilim haline gelir.

Hidrojenin yıldızlarda ve evrende en yaygın kimyasal element olduğu kısa sürede geniş çapta kabul görür.

Tüm bunlar yaşanırken; o yıllarda Harvard Üniversitesi kadınlara doktora derecesi vermediği için, teziyle Radcliffe Koleji'nden astronomi alanında ilk doktora derecesini alır.

Geçen zaman içinde tezi öyle ses getirir ki; ünlü gök bilimciler tezini astronomi alanında yazılmış en parlak doktora tezi olarak kabul ettiklerini açıklar.

Cecilia, doktorasını tamamladıktan sonra; galaktik astronominin öncüsü Harlow Shapley’in teknik asistanı olarak Harvard'da kalmayı tercih eder. İkinci kitabı ile ilgili araştırma ve yazılarını da burada derler.

1933 yılında, daha önce Harvard Üniversitesi Gözlemevi'nde çalışan Rus gökbilimci Boris Gerasimovich ile görüşmek için Avrupa'ya gider.

İkili çok iyi anlaşır ve beraber çalışmalarından keyif alır.

Onun için Harvard'da bir pozisyon bulmayı başaran Cecilia, 1934 yılında Boris ile evlenir.

Araştırmalarının çoğunu birlikte yürütürler. Beraber değişken yıldızlar üzerine yoğun çalışmalar yaparlar.

Mutlu evlilikleri üç çocukla taçlanır.

Katherine ve Peter aile mesleği etkisiyle astronom olurken; Edward beyin cerrahı olmayı tercih eder.

1938 yılındaki astronomi öğretim görevliliğinden; 1956 yılındaki profesörlük ve nihayet astronomi bölüm başkanlığını başarıyla üstlenir. Böylece tarihte adeta İLK’lerin kadını olur.

1966 yılında emekliliğini ister, ancak araştırma çalışmalarına devam eder.

Cambridge'de geçen 13 yıldan sonra; muzdarip olduğu akciğer kanseri nedeniyle hayata veda eder.

Kim bilir belki de çok sevdiği yıldızlarına böylelikle kavuşur.

Zamanının önde gelen ve pek çok ödüle sahip olan kadın astronomunun son arzusu ise bedenini bilime bağışlamak olur.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

03.04.2026

Kaynaklar: https://www.britannica.com; https://tr.wikipedia.org; https://www.famousscientists.org.

 

 

YILDIZLARLA KONUŞAN KADIN (1/2)

Sekiz yaşında küçük bir kızken verdiği kararla bilim insanı olan harika bir kadın bugünkü konuğumuz.

“Genç bir bilim insanının ödülü, dünyada bir şeyi İLK gören veya anlayan kişi olmanın verdiği duygusal heyecandır.”

Bu cümle İLK’lerin kadınına ait.

Cecilia Helena Payne-Gaposchkin.

Britanya asıllı Amerikan gök bilimci ve astrofizikçi.

Zeki.

Çalışkan.

Matematiğe aşık.

Astronomi tarihinin parlak yıldızı.

Üniversiteye profesör olarak atanan ilk kadın.

Üniversitede bölüm başkanlığı yapan ilk kadın.

Yıldızların büyük ölçüde en hafif iki kimyasal element olan hidrojen ve helyumdan oluştuğunu keşfeden ilk kişi.

Cecilia 1900 yılında İngiltere'nin tarihi kasabası Wendover’da varlıklı ve eğitimli bir ailede doğar.

Oxford Üniversitesi öğretim üyesi, önemli tarih kitaplarının yazarı, avukat, hakim ve aynı zamanda yetenekli bir müzisyen olan babasını küçük yaşta kaybeder.

Sert karakterli yetenekli annesi tarafından büyütülür. Kardeşleri ile beraber çok iyi eğitim alır. Erkek kardeşi arkeolog, kız kardeşi mimar olurken; Cecilia henüz sekiz yaşındayken bilim insanı olmaya karar verir.

Okulunda temel Latince, Fransızca ve Almanca bilen, matematik ve geometriyi çok seven başarılı bir öğrenci olur. Evde ise çoktan yetenekli bir piyanisttir.

Okul yaşamındaki her şey yolunda giderken, ailesi ile beraber Londra'ya taşınmak zorunda kalır. Maalesef ne yaşadığı yeni şehri ne de okulunu sevemez. Kendi başına evde matematik çalışmaktan daha çok keyif alır.

17 yaşına geldiğinde okulunun ona daha fazla yardımcı olamayacağını söyleyerek ayrılmak ister.

İngiliz müziğinde kendine özgü tarzı ile tanınan klasik müzik bestecisi ve eğitimcisi Gustav Holst’tan ders almaya başlar.

Bilime ve müziğe olan sevgisi yaş aldıkça artar. Ancak gönlü bilim insanı olmaktan yanadır.

Bu amaçla, 19 yaşında Cambridge Üniversitesi'ne tam burslu olarak girer.

Başlarda aldığı botanik derslerinin yerine, fizik bilimleriyle daha çok ilgilendiğinin farkına varmaya başlar.

Arthur Eddington'ın ‘Genel Görelilik Teorisi’ üzerine verdiği bir konferansa katılır. Heyecanla düşünmekten tam üç gece uyuyamaz.

Fizik bölümünde okurken, çok sevdiği astronomi derslerine de katılmaya başlar. Astronomi kitaplarını büyük bir hevesle inceler.

Aynı zamanda; Einstein'ın genel görelilik kuramını deneysel olarak kanıtlayan; İngiliz astrofizikçi ve matematikçi Sir Arthur Eddington’un konferanslarını ilgiyle takip eder.

Modern astrofiziğin temellerini atan bu önemli ismin desteği ile astronom olmaya karar verir.

Fizik okuması gerekirken, günlerini ve gecelerini astronomi projeleri üzerinde çalışarak geçirdiği için üniversiteden ikincilikle mezun olur.

O yıllarda Amerika’da bir kadının astronomi alanında çalışması, İngiltere'ye göre daha kolay ve fırsatlarla dolu olduğu için ülkesinden ayrılır.

1923 yılında, Cambridge şehrine gelir.

Hiç vakit kaybetmeden Harvard Koleji Gözlemevi'ne burslu olarak kaydolur.

En sevdiği alanda azimle çalışırken, yıldızlar en yakın arkadaşı olur.

1925 yılında sadece iki yılda tamamladığı doktora teziyle tüm dünyaya sesini duyurur.

Çünkü tezi o zaman kadar kabul edilenin aksine; yıldızların içeriğinin büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluştuğunu gösterir. Ayrıca yıldızların sınıflandırılırken sıcaklıklarının esas alınacağına vurgu yapar.

Gelin görün ki, elde ettiği bu sonuçlara kimse inanmaz, dolayısıyla tezi hemen kabul görmez. Hatta bazı gökbilimcilerin itirazı ve diretmesi ile karşılaşır.

Sonra ne mi olur? (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

03.04.2026

5 Ağustos 2026 Çarşamba

HEM SICAK HEM SOĞUK (2/2)

Fransa’da başlayan Paris Yeşili düşkünlüğü bir süre sonra Victoria İngiltere’ sine de ulaşır.

Altmış üç yıl yedi aylık saltanatı ile Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nın kraliçesi Alexandrina Victoria dahil; orada da yüksek sosyete ve zenginlerin favori rengi olur.

Estetiği sadece sanat eserlerinde değil, gündelik hayatın her alanında kullananlar adeta bu ölümcül rengin esiri haline gelir.

Göz alıcı rengin bileşiminde yer alan arsenik ile ilgili umarsız davranırken; belki de ne kadar ölümcül ve ciddi bir tehdit oluşturabileceğinden habersizdirler.

Oysaki arsenik; son derece toksik bir yarı metaldir. Üstelik ‘Zehirlerin Kralı’ olarak bilinir. Vücutta birikerek kronik hastalıklara, cilt lezyonlarına ve hatta kansere yol açabilen ciddi bir sağlık tehdidi oluşturabilir.

Kısa sürede insanların yaşamlarına sızan Paris Yeşili nedeniyle, pek çok aile gizemli bir şekilde hastalanmaya başlar. Birçok kişide kusma, ishal ve hatta kanser vakalarında hızlı bir artış görülür.

Başlarda kimse bu durumun nedenini anlayamaz. Çünkü ortada belirgin bir sebep görülmez.

Ancak duvarlar Paris Yeşili duvar kağıdı ile boydan boya kaplıdır. Aynı renkli elbise pek çok kişinin üzerinde ve giysi dolaplarında bolca yer alır. Keza duvarlarını aynı rengin bolca kullanıldığı ünlü tablolar süsler.

Oysaki rengin insan sağlığı üzerindeki etkisi daha da vahimdir. Kullanıldığı yüzeylerden zamanla ayrışarak havaya karışması; sadece temasla değil, solunduğunda da ciddi yan etkiler yaratır.

Baş ağrısı, mide bulantısı ve solunum problemleriyle başlayan bu olası etkiler, önlem alınmazsa ağır zehirlenmelere ve ölümlere yol açar.

Tüm bunlardan habersiz olan aileler, hastalarını iyileştirmek amacıyla onları hava almayan, pencereleri kapalı yeşil yatak odalarına kapatır.

Bilmeden yaptıkları bu hamleler var olan sağlık sorununu daha da vahim bir hale getirir. Can kayıpları artar.

Bu arada ortaya pek çok iddia atılır.

Hatta Fransız İmparatoru Napolyon Bonopart’ ın ölüm nedeni de buna bağlanır. Mide kanserinden öldüğü duyurulan Kralın, ölümünden sonra yapılan inceleme sonunda saçında yüksek oranda arsenik tespit edilir. Çünkü sürgünde bulunduğu sırada yaşadığı evin duvarları ölümcül yeşil renkli duvar kâğıtları ile kaplıdır.

Zümrüt gibi parlayan, baktıkça insanı içine çeken hatta zihnine işlediği belirtilen Paris Yeşili’nin, benzer şekilde Fransız ressam Van Gogh’un yaşadığı nörolojik problemlerinin bir nedeni olarak da gösterildiği arşiv kayıtlarında dikkat çeker.

Ünlü ve bilinen isimler dışında; yapay çiçek endüstrisinde çalışan birçok genç işçinin ölümünde ve hatta gıda sektöründe çalışanların vücutlarında da bu maddeye rastlandığı iddiaları gündemi uzun süre meşgul eder.

Aradan yıllar geçer.

Paris yeşilinin tarifi uzun yıllar bir sır gibi saklanır. Bu nedenle hastalık ve zehirlenme nedeni bir türlü bulunamaz.

Ta ki 1822 yılında boyanın tarifi ortaya çıkana kadar.

Yine de bazı boya firmaları boyanın içeriğini saklayıp, başka maddeler ilavesiyle ellerindeki stoğu bitirmeyi amaçlar.

Bu ölümcül yeşil rengin yasaklanması ise neredeyse günümüze kadar uzanır. Üstelik tam olarak kaç insanın hayatına mal olduğu net bir şekilde bilinemez.

Tarihin belirli bir döneminde yaşanan bu tatsız olaylar öyle bir skandala dönüşür ki; Fransızlar günümüzde tiyatro kostüm ve süslemelerinde yeşil renkten kaçınır.

Hatta bazı çizgi filmlerde zehir, yeşil renkli gösterilir.

Fakat 1980’li yıllardaki yoğun çevre hareketlerinde doğallığın rengi olarak yeşilin kullanılması bu döngüyü kırar.

Yeşil renk tekrar sevilmeye ve tercih edilmeye başlanır.

Son bir not olarak; günümüzde hâlâ Paris Yeşili’nin o kendine özgü parlak, canlı mavimsi yeşil tonunu tutturan başka bir kimyasal bulunmuş değil.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

31.03.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://www.esquiremag.ph; https://janeaustensworld.com; https://gazetebilkent.com; https://www.soylentidergi.com.

 

 

 

 

 

 

 

 

HEM SICAK HEM SOĞUK (1/2)

Sıcak sarı ile soğuk mavi renklerinin karışımı.

Üstelik tonuna bağlı olarak hem sıcak hem de soğuk hissettirebilen, dengeleyici bir ara renk.

YEŞİL.

Renk skalasında mavi ve sarı arasında yer alan yeşilin; huzuru, doğayı, dengeyi ve yenilenmeyi temsil ettiğini biliyoruz.

Peki hiç yeşilin ölümcül bir tonu olabileceğini duydunuz mu?

Eğer duymadıysanız şimdi sıkı durun.

19. yüzyılda Fransa'nın başkenti Paris'te geliştirilen PARİS YEŞİLİ, yeşilin en ölümcül tonu olarak tarihi kayıtlara geçmiş.

‘Mavi alt tonlu zengin bir zümrüt yeşili pigmenti.’ olarak tanımlanan bu renk, başlarda o dönem sanatçıları ve soyluları arasında hayli popüler olur.

Zümrüt yeşili, Schweinfurt yeşili, imparatorluk yeşili, Viyana yeşili olarak da bilinir.

Aslında temelinde bakır asetat triarsenit veya bakır asetoarsenit olan inorganik bir bileşik.

Çok ince öğütüldüğünde soluk mavi bir yeşile, kaba öğütüldüğünde daha derin bir yeşile dönüştüğü söylenir.

Tarihler 1814 yılını gösterdiğinde; Almanya'nın güneyindeki Bavyera eyaletindeki Schweinfurt'da; kimyager Russ ve Sattler tarafından bulunmuş.

Deneysel çalışmalar sırasında ellerindeki örnek; onlardan önce 1775 yılında Carl Wilhelm Scheele tarafından bulunan türünün ilk örneğiScheele yeşili’; kimyasal olarak daha basit, daha az parlak ve daha az kalıcı, sentetik bakır-arsenik pigmentidir.

Kimyagerler ondan daha iyi bir pigment üretmeye çalışıp başarılı da olurlar.

Gelin görün ki uzun ömrü ve parlaklığı cezbedici olsa da toksik etkisi bir türlü giderilemez.

Hal böyle olunca Paris Yeşili de yeşilin ölümcül tonu olarak tarihin önemli bir dönemine damgasını vurur.

Bakırın arsenik ile karıştırılması sonucu elde edilen Paris Yeşili; o dönemde bilinen diğer yeşil renklere göre çok daha parlak, göz alıcı ve cezbedici bir yeşildir.

Louis-Napoléon Bonaparte ile evlendikten sonra 1873 yılına kadar Fransız İmparatoriçesi olarak anılan Eugénie de Montijo; 1864 yılında bir akşam Paris Operası’ ndaki bir gösteri için şatafatlı bir elbise giyer.

Ertesi sabah gazete manşetlerini, sosyete tarafından çok beğenilen bu nefes kesen elbise süsler.

O güne değin görülmemiş parlaklıktaki canlı yeşil elbise görenleri adeta büyüler.

Kısa bir süre içinde tanınan ve beğenilen renk; elit Fransız sosyetesinin vazgeçilmez rengi haline gelir.

Kısa sürede sanatçılar da dâhil olmak üzere dönemin tüm estetik düşkünlerinin ilgisini çeken renk; saray ve şatoların duvar kâğıtlarında, kumaşlarda, perdelerde, süslerde, sahne dekorlarında ve sanat eserlerinde kullanılır.

Modern sanatın temellerini atan Fransız ressamlardan; Claude Monet, Pierre-Auguste Renoir, Paul Gauguin, Paul Cezanne ve Van Gogh; tarafından tablolarında tercih edildiği notlarına rastlanır.

Ayrıca bir zamanlar Paris lağımlarındaki fareleri öldürmek için kullanılan Paris yeşili;  20. yüzyılın başında, bazı ülkelerde böcek ilacı ve havai fişeklere renk vermek, bazılarında ise sıtmayı kontrol amacıyla kullanım yeri bulur.

Peki ya sonrası? (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

31.03.2026

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...