3 Mart 2026 Salı

ŞAH MAT TABLOSU (2/2)

Günlerden bir gün satranç dâhisi olarak kabul edilen Amerikalı satranç ustası Paul Charles Morphy; Louvre Müzesi'nde sergilenen ünlü tabloyu incelemek üzere; bir arkadaşı tarafından müzeye davet edilir.

Dünya satranç şampiyonu ilgisini çeken tabloyu uzun uzun inceler.

Tablodaki satranç tahtasına dikkatle baktığında şaşırtıcı bir şey fark eder.

Bunun üzerine hemen müze yöneticisini çağırır.

Bir satranç tahtası ve taşlarını ister.

Taşları tablodakiyle aynı konuma yerleştirir.

Sonra ne mi olur?

Kimsenin fark etmediği; tabloyu yapan sanatçının da bilmediği; son bir hamle kaldığını görür.

O zamana değin tablo hakkında yapılan tüm yorumlar; kötülüğün iyiliği yendiği yani şah mat yaptığı şeklindedir.

Oysaki satranç ustası, tablodaki "Şah Mat" unvanının resmedilen sahneye uymadığına karar verir.

Çünkü satranç tahtasında kalan taşların dizilimine göre, kaybettiği için üzgün tasvir edilen iyiliğin henüz farkında olmadığı son bir hamlesi daha vardır.

İşte o hamle iyiliğin oyunun galibi olmasını sağlayacaktır.

Tüm bu açıklamalarla tablodaki sahneye dikkatlice yeniden baktığımızda; son hamleye ulaşan ancak yenildiğini düşünüp umutsuzluğa kapılan bir genç adamla, kazandığını sanan ve kibirle bakan ş e y t a n ın ifadelerini görürüz.

Oysaki gerçek bambaşkadır.

O vazgeçilen son hamle buram buram umut kokar. Ve yapıldığında iyilik kötülüğe, ışık karanlığa galip gelir.

Peki karanlık ne yapar dersiniz?

Her yer öyle ışıkla dolar ki kendi gölgesinden bile korkmaya başlar.

Sözün özü hayatta her zaman bir çıkış yolu bulunur.

Son hamleler hiç bitmez.

Umut da.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

18.12.2025

Kaynaklar: https://haventoday.org; https://en.wikipedia.org.

 

 

 

ŞAH MAT TABLOSU (1/2)


Ünlü tabloları incelemeyi, sanatçısını, yaparken ki duygularını ve çizimin ardındaki derin noktaları öğrenmeyi seviyorum.

İşte buradan hareketle yepyeni bir tablo var karşımızda.

Satranç Oyuncuları (Die Schachspieler).

Bir zamanlar Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenen tablo; Alman ressam Friedrich Moritz August Retzsch imzalı.

Dresden doğumlu ressam, özellikle Alman edebiyatçı ve ressam Johann Wolfgang von Goethe'nin Faust'u için yaptığı 26 levha illüstrasyonlar ile beğeni toplar.  Bu sayede diğer ünlü yazarların eserlerini de resimleme şansı kazanır.

Ayrıca klasik konular üzerine yaptığı yağlı boya tabloları ve portreleri ile de dönemin ses getiren ressamları arasına girer.

Profesör Friedrich Moritz Retzsch,Satranç Oyuncuları’ tablosunu 1831 yılında yapar.

Tablo 1999 yılında Christie's müzayedesinde satıldıktan sonra özel bir koleksiyona geçer.

Konusu oldukça çarpıcı olmakla beraber insanı düşündürür.

Hakkındaki efsane de.

Bu tabloda ressamın ünlü yazar Goethe'nin; eski bir Alman masalından uyarlayarak tam 60 yılda yazdığı Faust isimli eseri için yaptığı çizimlerin; etkisinde kaldığı söylenir.

Şöyle ki klasik Alman efsanesine göre bu eserde; büyülü güçler elde etmek ve bilinmeyenleri öğrenmek için ruhunu Mephistopheles ismindeki ş e y t a n a satan gezgin bir hokkabazın öyküsü anlatılır.

Ressam Friedrich Moritz Retzsch de ünlü eserinde; detayına baktığınızda sizi düşündürecek; iki satranç oyuncusunu karşı karşıya getirir.

Oyunculardan biri masumluğun, sakinliğin ve ışığın temsilcisi genç bir adam.

Diğeri ise kendine aşırı güvenen, kibirli duruşu ile etrafa meydan okuyan, karanlık bir adam namı diğer ş e y t a n.

Satranç oyunu adeta iyilikle kötülüğün, karanlıkla ışığın karşılaşmasına dönüşür.

Karanlık tehditvari bir hamle yaparak, ışığı köşeye sıkıştırmaya çalışır. Korkusuzca tavrını belli eder.

Zarafet dolu tavrıyla karşısında duran genç adam ise sessizce ve sabırla onu izler.

Yeri geldiğinde yapılan hamleye korkusuzca yanıt verir. Oyunun içinde var olduğunu, meydanı ona bırakmadığını kararlılıkla ve güzellikle hissettirmeye çalışır. Çünkü oyunda bahis konusu kendi ruhudur.

Ta ki son hamleye kadar.

Son hamleye gelindiğinde çaresizce ve umutsuzca bakışlarını kaçırır.

Aslında bu tasviri biraz da öykü kıvamında yazarken efsane tadında bir gerçekten yola çıkılır. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

18.12.2025

24 Şubat 2026 Salı

TIRTIL ADAM

Bazı hayatlar var ki insanı bir yandan düşündürürken bir yandan da kendiyle yüzleştiriyor.

Özellikle kendi dünyamızdaki sıradan olaylara verdiğimiz duygusal tepkiler konusunda.

Çünkü şimdi hayat öyküsüne tanıklık edeceğimiz kişi deyim yerindeyse adeta gücün sembolü.

İsmi Prens Randian.

Nam-ı diğer Tırtıl Adam.

Tetra-amelia sendromlu.

Bedeni sadece gövdeden ibaret.

Son derece nadir görülen bu kalıtsal bozukluk, dört uzvun tamamının yokluğuyla karakterize ediliyor.

Bu nedenle yaşamı boyunca çevresi tarafından ‘Yaşayan Gövde’ olarak da anılmış.

Öykümüzün şaşırtıcı olan kısmı ise; bu olumsuz ve sıra dışı durumuna rağmen Prens Randian’ın hayatını dolu dolu yaşamış olması.

İşte alınacak ders tam da bu noktada olmalı.  

Cesur.

Yetenekli.

Hayata meydan okuyan güzel bir ruh.

O halde gelin bu özel kişiyi hakkındaki bilgiler kısıtlı olsa da yakından tanımaya çalışalım.

Prens Randian, 12 Ekim 1871 yılında; Batı Hint Adaları anakarasının bir parçası olan Britanya Guyanası’nda; kolları ve bacakları olmadan (tetra-amelia sendromlu) doğar.

Özel durumu nedeniyle yaşamı elbette zorluklarla doludur. Yine de kendi dili olan Hintçe dışında İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşmayı öğrenir.

Zeki ve azimlidir.

Efsanevi sirk öncüsü PT Barnum tarafından keşfedilir. 1889 yılında henüz 18 yaşındayken Amerika Birleşik Devletleri'ne getirilir.

Tam 45 yıl boyunca çeşitli sirk ve karnavallarda popüler gösteriler yapar.

Hayatı ve yaşamayı seven Prens Randian, Prenses Sarah olarak anılan Hindu bir kadınla evlenir. Bu mutlu evlilikten tam 5 sağlıklı çocuğu olur.

Geçen yıllar içinde başardıkları ile uzuvsuz ama ünlü bir sirk gösteri sanatçısı olarak her yerde kabul edilir.

Aralıksız devam eden gösterilerine ek olarak 1932 yılında Freaks isimli bir filmde yer alır.

Prens Randian, gösterilerinde vücuduna sıkıca oturan tek parça yün bir giysi giyer. Sahnede kalçalarını ve omuzlarını sallayarak hareket eder. Böylece görünümüne bir tırtıl, yılan veya patates görünümü verir.

Birçok işini kendi kendine yapar. Elbiselerini kendisi çıkarıp kendisi giyer.

Herkes tarafından bilinen yeteneği dudaklarını kullanarak sigara sarıp yakmak olur.

Ayrıca dudaklarıyla fırça veya kalem tutarak resim yapar, yazı yazar. Hatta bir tahta bloğa jilet yerleştirerek kendini tıraş etmeyi bile başarır.

Üstelik gösterisinde kullandığı tüm malzemeleri ve aksesuarları; yine kendisinin yaptığı, boyadığı ve kilit taktığı söylenen tahta bir kutuda saklar.

Gösterileri sırasında izleyicilerle birçok dilde iletişim kurar. Konuşması ile etrafına neşe saçarken; kendisi ile barışık olduğunu her defasında belli eder.

Kısacası yaşamına mizahi anlayışı katan, kararlı ve zeki tutumuyla hayatına yön veren kişiliği; herkes tarafından çok sevilir.

Zoru hatta imkansızı başarıya dönüştüren, üstelik hayatının her anından keyif alan Prens Randian, 19 Aralık 1934 yılında 63 yaşında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder.

Üstelik New York'taki son performansından kısa bir süre sonra.

İşte zorluklara direnen, kaderine boyun eğmeyen, yaşama sevincini ruhundan alan kocaman bir yürek.

Sadece hayatlar içindeki bir örnek olsa da bence yaşama tutkusu alkışı hak ediyor.

Ya sizce?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

17.12.2025

Kaynaklar: https://en.wikipedia.org; https://allthatsinteresting.com.

 

 

 

18 Şubat 2026 Çarşamba

GÖLGEDEKİ KADIN (4/4)

Oysa ki Catherine, anne olmasının yanı sıra bir yazar, çok yetenekli bir oyuncu, mükemmel bir aşçı ve harika bir seyahat arkadaşıdır.

Gelin görün ki eşinin kilo almasından hoşlanmayan Charles Dickens, yuvasından iyice soğur. Mutsuz olduğunu ileri sürerek yatak odasını ayırır.

Yeni kız arkadaşlar edinmeye ve hayatını istediği gibi yaşamaya devam eder. Tam bu sıralarda eşinin kız kardeşi Georgina ile de ilişkisi olduğuna dair söylentiler ortaya çıkar.

Tüm bu yaşananlar on çocuklu ailenin zaten sarsılan temelini iyice yaralar. Kendi içinde bölünmüş olan ailenin içine düştüğü öfke dalgası çocuklar dahil herkesi etkiler.

1858 yılında boşanmaya karar verirler. O dönemlerde bu iş hayli zor olduğu için aralarında bir anlaşmaya varılır.

En büyük çocuk annesini tercih ederken, diğer 9 çocuktan 8 tanesi yazar babalarında kalır.

Ancak Charles Dickens hakkındaki skandal ve imalı dedikodulara karşı; zaman zaman verdiği gazete röportajlarında ya da arkadaşlarına yazdığı mektuplarda; hep kendisini savunurken, maalesef eşini yerden yere vurur.

Fiziksel görünümünden tutun da anneliğine, hatta kadınlığına kadar tüm detayları; kendi bakış açısıyla satırlara dökerken, gölgedeki kadını adeta karanlığa mahkum eder.

Nihayetinde Charles Dickens, 8 Haziran 1870 yılında şöhretinin zirvesindeyken hayatına veda eder.

Catherine ise yaşadığı acı ve üzüntüler sonucu yakalandığı kanser hastalığı ile fazla mücadele edemez. 22 Kasım 1879 yılında bu dünyadan ayrılır.

Ölüm döşeğindeki son vasiyeti ise; eşinin ona hitaben yazdığı mektup koleksiyonunun British Museum'a verilerek yayınlanması ve dünyanın bir zamanlar ne kadar sevildiğini bilmesi olur.

Mektuplar tam yirmi yıl sonra, otuz yıl boyunca sergilenmemeleri şartıyla müzeye teslim edilir. Ancak sonraki yıllarda bu süre çeşitli gerekçeler ileri sürülerek uzatılır.

Sonuçta son istek yerine getirilmez ve mektuplar yayınlanmaz.

Bir asırdan fazla bir süredir ötekileştirilmiş ve sıkıcı, hantal bir eş olarak yanlış hatırlanmış Catherine’nin öyküsü; belki de madalyonun diğer yüzüdür.

Yorumu sizlere bırakıyorum.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

05.09.2025

Kaynaklar: https://spartacus-educational.com; https://www.bbc.com; https://en.wikipedia.org;  http://www.dickenslit.com; https://tr.wikipedia.org; https://dickensmuseum.com.

GÖLGEDEKİ KADIN (3/4)

İri mavi gözleri, canlı teni, hafif kalkık burnu, yuvarlak ve kırmızı dudakları, minyon yapısı; cana yakın ve gülümseyen ifadesi ile Catherine, aslında dikkat çekici bir genç kadındır.

Aralarındaki güzel duygusal ilişki; fiziksel görünümünün yanında, şefkatine, uyumuna aşık olan Dickens'ın evlilik teklifi ile taçlanır.

İşte tam bu sıralarda Charles, Catherine’e pek çok mektup yazar. Hemen hepsinde güzel kadına olan sıcak ve derin sevgisinden bahseder. (Eşinin son arzusundaki mektuplar)

1836 yılında Chelsea'deki Lukes Kilisesi'nde evlenirler. Çok mutludurlar. Balayına çıkarlar. O sıralar Charles eşini memnun etmek için çabalar durur. Onun ev hanımlığından, zevklerinden, zekiliğinden bahseder her defasında.

Bir sene sonra ilk çocukları doğar. Doğum sonrası yaşanan zorluklarda Catherine’nin kız kardeşi Mary, ablasına yardımcı olmak için yanlarına gelir. Bu amaçla aynı evde hep beraber yaşamaya başlarlar.

Gelin görün ki kısa süre sonra Mary hayatını kaybeder. Bu beklenmedik ölüm her ikisini de derinden etkiler.

Catherine, üzüntüden düşük yaparken; Charles kollarında ölen Mary’nin bir tutam saçını saklamaktan tutun da, parmağındaki yüzüğünü kendi parmağına takmasına, hatta öldüğünde Mary ile aynı mezara gömülmek isteğine kadar pek çok etik dışı harekette bulunur.

Yine de karı koca aile yaşantılarına kaldıkları yerden devam eder.

Charles yazarken, Catherine yuvası ve çocuğu ile ilgilenir. Derken ikinci doğum gerçekleşir. Doğan kız çocuğuna Mary’nin ismi verilir. Maalesef ikinci doğum sonrası stres de ilki gibi çalkantılı olur.

Bu arada Charles işi gereği çıktığı seyahatlerde eşine özlem dolu mektuplar yazmaya devam etse de; döndüğündeki davranışları daha serttir.

Aile içinde yaşanan gerginlikler yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar.

Bu gergin ve huzursuz ortama rağmen çocuk yapmaya devam ederler. Çünkü hem çok mutlu hem de çok hüzünlü bir evliliktir yaşadıkları.

Eserleri Amerika'da son derece tutulan ve sevilen Charles Dickens, telif hakkı reformu için; 1842 yılında Amerika'ya seyahat etmeye karar verir. Çocukları arkalarında bırakmaya zorla razı ettiği eşi Catherine’i de yanında götürür.

Gemi yolculuğunda büyük bir tehlike atlatmış olmalarına rağmen; yeni yerler görmek, yeni keşifler yapmak her ikisine de iyi gelir.

Londra'ya geri döndükten çok kısa süre sonra; Catherine'in on beş yaşındaki kız kardeşi Georgina Hogarth aileye katılır.

Ev işlerine ve çocukların bakımına yardımcı olan, hatta Catherine hastalandığında katılması gereken sosyal etkinliklere katılan kız kardeş; bir süre sonra Charles’ın en yakın arkadaşı olur.

Georgina ölen kız kardeş Mary ile olan yüz benzerliği bir yana, zekası ile de yazarı etkilemeye başlar.

Artık ailenin kalıcı üyesi olmuştur.

Sekizinci çocukları doğduğunda Charles, David Copperfield romanını yazmakla meşguldür. Hatta roman kahramanının ismini oğluna verir.

Catherine düşükler ve zor doğumlarla geçen yaşamına rağmen, yuvasındaki sıcaklığı korumaya çalışır. Hatta ‘Akşam Yemeğinde Ne Yapalım?’ isimli bir yemek kitabı yazıp yayınlar.

Tam bir yıl sonra son çocukları dünyaya gelir.

Artık oldukça kalabalık bir aile haline gelmişlerdir.

Bu durum Charles Dickens’i yanlış seçimler yapmaya iter. Gerek Londra gerekse diğer ülke ziyaretleri sırasında yaptığı uçarılıklardan bir şekilde haberdar olan Catherine, üzgündür.

Charles’ın yaşadığı başarısız ilişkiler zaman içinde hem kişiliğine hem de eşine karşı olan tavırlarına yansır.

İşte tüm bu yaşananlara karşı ayakta kalmaya çalışan Catherine, kendini tamamen bırakır. Yemek yiyerek avunma yolunu seçer. Giderek kilo almaya başlar. (devamı 4/4’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

05.09.2025

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...