7 Ekim 2026 Çarşamba

DEHANIN ARKASINDAKİ GİZLİ GÜÇ (2/2)

Ancak Johanna kararından geri adım atmaz.

Girişimlerine aralıksız devam eder.

Aradan geçen yıllarda yavaş yavaş insanlar tarafından fark edilmeye başlanır.

Daha büyük sergiler açarken; resimleri her zaman en çok insanın görebileceği yerlere yerleştirir.

Koleksiyoncular eserleri satın almaya başlarken, acımasız eleştirmenler de yumuşar.

Bu arada Vincent'ın eserlerini çeşitli erken dönem retrospektif sergilere bağışlayarak, onun ünü ve itibarının artmasında kilit rol oynar.

Bir yandan Van Gogh ailesinin tarihini yazarken, bir yandan da mektupları sınıflandırır, düzenler.

Tarihler 1914 yılını gösterdiğinde; mektupları üç cilt halinde bastırıp yayınlar.

İşte o zaman dünya, ünlü ressamın kendi ağzından konuşmasını duyma şansı yakalar. Mektuplar sayesinde insanlar onun hayallerini, arzularını, şüphelerini, şefkatini, kardeşine olan sevgisini, mücadelelerini ve sanat hakkındaki görüşlerini öğrenir.

Böylece bir zamanlar deli olarak tanımlanan ressama sadece bir sanatçı olarak değil, aynı zamanda bir insan olarak da duyulan takdir artar.

Uzun süre acılar çekmiş ünlü ressam Vincent van Gogh'un mirası ve ünü; ölümünü izleyen yıllarda önce Hollanda'da, ardından Almanya'da, sonrasında ise tüm Avrupa’ya yayılır.

Son olarak farklı yerlerde gömülen iki kardeşi bir araya getirir. Bugün ikisinin de mezarı Auvers’de bulunur.

Johanna 1925 yılında altmış iki yaşında öldüğünde geride bir çocuk, dört torun ve dünyanın hayranlık duyduğu bir ressamın parlak izlerini bırakır.

Oğlu annesinden sonra Amsterdam'da amcasının ismine yakaşır şekilde Van Gogh Müzesi'ni kurar ve müze 1973 yılında açılır.

İşte renklerin ve ışığın hüznünü, yalnızlığın sesini tuvale taşıyan bir dehanın arkasındaki gizli güç ve başardıkları.

Sayesinde “Yıldızlı Gece”, “Ayçiçekleri” ve “Buğday Tarlasında Kargalar” gibi tablolarla hafızalarımıza kazınan sanat eserleri.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.05.2026

Kaynaklar: https://www.vangoghmuseum.nl; https://tr.wikipedia.org; https://www.oggusto.com; https://www.turkiyefinansala.com.

 

DEHANIN ARKASINDAKİ GİZLİ GÜÇ (1/2)

"Resim yapmayı düşlüyorum, sonra rüyamı resimliyorum."

Bu sözler, yaşamı boyunca yoksulluk ve ruhsal sorunlarla mücadele eden Hollanda doğumlu Vincent van Gogh’a ait.

Hepimiz onu, eserlerindeki canlı renkler ve dramatik fırça darbeleriyle tanıyoruz.

27 yaşında başladığı sanat hayatına, 860 tanesi yağlı boya olmak üzere 2100’den fazla eser sığdırmış.

Gelin görün ki hayattayken sadece bir tablo satabilmiş.

Geçirdiği psikolojik rahatsızlar nedeni ile de 37 yaşında hayatına son vermiş.

Peki nasıl oluyor da öldükten sonra dünyanın tanıdığı ünlü ressamlardan biri olarak kabul edilmiş?

İşte bu noktada devreye hiç kimsenin tanımadığı bir kadın giriyor.

Johanna van Gogh-Bonger.

Ünlü ressam Vincent van Gogh'un erkek kardeşi sanat simsarı Theo van Gogh'un eşi.

Johanna, Hollanda'nın Amsterdam şehrinde müziğe düşkün bir ailede, yedi kardeşin beşincisi olarak doğar. Zeki, nazik ve neşeli bir çocuktur.

Kardeşlerinden farklı olarak iyi derecede İngilizce eğitim alır ve piyano çalmayı öğrenir.

Yirmi iki yaşında İngilizce öğretmenliğine başlar. Mesleğini severek yapar.

Amsterdam'da bulunduğu bir sırada ağabeyi Andries sayesinde  Vincent'ın erkek kardeşi Theo van Gogh ile tanışır.

İki yıl sonra 1889 yılında Amsterdam'da evlenirler.

Oğulları Vincent Willem bir yıl sonra doğar.

Gelin görün ki mutlu çiftin hayatı kısa süre sonra kararır.

Ağabeyi Vincent'in intiharından altı ay sonra eşi Theo van Gogh’u kaybeder.

Amcasının ismini taşıyan oğlu ile beraber, Paris’teki küçük  dairesinde bir anda yapayalnız kalmıştır.

Üstelik ağabeyi Vincent van Gogh'dan geriye kalan; 200'den fazla tablo, düzinelerce taslak çizim ve kardeşlerin yıllar boyunca birbirlerine yazdıkları yüzlerce mektup; olanca ağırlığı ile omuzlarına yüklenir.

Çevresindekilerin önerileri oldukça acımasızdır. Taboların gereksiz ve değersiz olduğunu, hatta yok edilmesini tavsiye edenler;  Johanna'ya kendi yoluna devam etmesini söyler.

Gelin görün ki o bunların hiç birini dinlemez.

Bebeği ile beraber, tüm resimleri, çizimleri ve mektupları yanına alarak Hollanda'nın sakin kasabası Bussum’a gider.

Geçimini sağlamak için bir pansiyon açar ve sanatsal bağlantılarını yeniden kurar. Amacı eşi Theo'nun dileğini yerine getirmektir.

Evliliği boyunca tutmayı bıraktığı günlüğüne, oğlunun bir gün okuması niyetiyle yeniden başlar.

Ek gelir elde etmek amacıyla Fransızca ve İngilizceden Felemenkçeye kısa hikâyeler çevirir.

Bu arada gelen misafirlerin görebilmeleri için Vincent'ın resimlerini pansiyonunun duvarlarına asar.

Dinlenme molalarında elindeki 902 mektubun tamamını okur. O anda eşinin ağabeyinin dünyayı kimsenin göremediği renklerde gören ne kadar hassas bir adam olduğunu fark eder. Üstelik resimlerle mektuplar adeta birbirlerini tamamlar gibidir.

Bu önemli nokta eleştirmenlerin gözünden kaçmış; ama iki kardeş arasındaki mektupların resimlerle birbirine bağlı olduğunu anlamıştır.

Johanna; Felemenkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca olmak üzere tam dört dil bilmenin avantajı ile hiç vakit kaybetmeden eleştirmenlere yazar.

Küçük sergiler düzenler.

Avrupa'daki bazı galerilere resimler gönderir.

Başlarda attığı her adım küçümsenir.

Özellikle erkek sanatçılar ve eleştirmenler tarafından görmezden gelinir. Hatta ne dediğini bilmeyen, duygusal küçük bir dul kadın olarak yaftalanır. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.05.2026

28 Eylül 2026 Pazartesi

KAKIMLI KADIN

Tarihe mal olmuş şahane bir tablonun ismi ‘Kakımlı Kadın- Lady with an Ermine.’

Yine hiç bilinmedik ve aşina olmadığımız bir sözcük.

Kakım.

Kakım (Mustela erminea); sansargiller familyasından, gelinciğe benzeyen küçük ve ince gövdeli bir memeli hayvan türü aslında.

İlginç olan özelliği ise yazın sıcakta kahverengi olan kürkünün, kışın soğukta kuyruk ucu hariç tamamen beyaz bir renge bürünmesi. Karla kaplı ortamlarda kamufle olmak için.

Kürkü oldukça değerli.

Bu nedenle tarih boyunca lüks giyimde kullanılmış.

Özellikle kralların ve soyluların gücünü, masumiyetini ve asaletini simgelemiş.

İtalya Floransa’da başlayıp tüm Avrupa'ya yayılan; 14. yüzyılın sonlarından 17. yüzyılın başlarına kadar yaklaşık 300 yıl süren; kültürel ve sanatsal yenilenme döneminde pek çok sanatçı tarafından sembolik olarak kullanılmış.

Rönesans döneminin en ünlü İtalyan sanatçılarından Leonardo da Vinci tarafından, 1489-1490 yılları arasında yapılan meşhur ‘Kakımlı Kadın’ tablosu da bu duruma en güzel örneklerden bir tanesi.

Ünlü tablo, dönemin Milano Dükü Ludovico Sforza’nın genç sevgilisi Cecilia Gallerani'yi tasvir eder.

"İtalya'nın hakimi" olarak ünlenen Ludovico Maria Sforza; 1494 yılından 1499 yılına kadar; Milano Dükü olarak hüküm süren bir İtalyan soylusudur.

Hırslı, çalışkan, cömert ve barışsever olarak kabul edilen dük, sanatçıların ve yazarların hamisi olur.

Ayrıca Milano'daki sarayı, İtalyan Rönesansı sırasında Avrupa'nın en önemli ve zengin saraylarından biri haline gelir.

Tabloya modellik yapan kakımlı genç kadın ise Ludovico Sforza'nın gözdesi Cecilia Gallerani’dir.

Cecilia, 1473 yılının başlarında İtalya'nın orta kesimindeki Toskana bölgesinde yer alan Siena'da doğar.

Asil bir aileden gelmemesine rağmen altı erkek kardeşiyle birlikte Latince ve edebiyat eğitimi alır.

Henüz on yaşındayken Stefano Visconti ile nişanlanır, ancak bilinmeyen nedenlerle nişan bozulur.

Sanata ve şiire olan tutkusuyla tanınan Cecilia, 1489 yılında   Emilia-Romagna bölgesi Ravenna şehrinde yer alan Monastero Nuovo (Nuovo Bazilikası) 'nı ziyerete gider.

Dük Ludovico ile tanışmaları burada olur.

Zekası ve sanata olan düşkünlüğü sayesinde dönemin önde gelen entelektüelleri arasında yer alır. Kısa sürede Milano Dük’ünün dikkatini çeker.

Geçen zaman içinde  Ludovico Sforza'nın sarayına taşınır.

Dük’ün en sevdiği gözdelerinden biri haline gelir.

Bu arada Milano entelektüellerinin felsefe ağırlıklı toplantılarını hiç kaçırmaz.

1489 yılında Sforza için saray ressamı ve mühendisi olarak çalışan Leonardo da Vinci'ye poz verir.

Tablo bir yılda tamamlanır.

Sanat eleştirmenleri tablonun detaylarında, ünlü ressamın her zamanki ustalığını fazlasıyla kullandığını kayıtlara düşerken; saflığın sembolü olarak kakımı kullanmasının nedenleri üzerinde teoriler üretir.

İlk teori; Cecilia'nın soy ismi ile hayvanın Yunanca ismi (gallay) arasındaki kelime oyunu.

İkinci teori ise; Dük Sforza’nın Napoli Kralı tarafından ‘ L'ermellino ' amblemli Ermin Nişanı ile ödüllendirilmesi.

Söz konusu figürlerin tablodaki uygulamasının dikkat çekici derecede benzer olmasını da Da Vinci'nin ustalığına bağlarlar.

İlerleyen yıllarda Dük Sforza tarafından İtalyan bir kontla evlendirilen Cecilia kontes ünvanı alırken, kendilerine hediye edilen saraya taşınır. Orada çiftin beş çocukları olur.

1512 yılında oğlunun ve üç sene sonra da eşinin ölümünden sonra, saraydan ayrılır. Lombardiya bölgesi San Giovanni in Croce kasabasının merkezinde yer alan kaleye çekilir.

Nihayetinde Kakımlı Kadın Cecilia, sanatseverlerin her dönem hayranlıkla izlediği şahane tablosunu ardında bırakarak, 1536 yılında hayata veda eder.

Ceviz ağacından bir panel üzerine yağlı boya ile boyanan tablo; Leonardo tarafından yapılmış, dört kadın portresinden ikincisi.

Diğer kadın portreleri ise Ginevra de' Benci, La Belle Ferronnière ve Mona Lisa.

Günümüzde Polonya'nın Krakow şehrindeki Czartoryski Müzesi'nde sergilenen Kakımlı Kadın tablosu, Polonya'nın ulusal hazinelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

11.06.2026

Kaynaklar: https://en.wikipedia.org; https://en.wikipedia.org.

 

 

21 Eylül 2026 Pazartesi

YOSHUKU YAPALIM MI?

Bu Japon sözcük harika bir ritüelin ismi.

Olmasını istediğin bir şey gerçekleşmeden önce onu olmuş gibi kutlama ritüeli.

Spiritüel bir gelenek.

Bir yaşam pratiği.

Aslında farkında olmadan birçoğumuz düşüncelerimizle bunu yapıyoruz. Bu anlamda hayal gücü kuvvetli olanlar bana göre daha başarılı.

Peki Japonlar nasıl yapıyor derseniz, bu durum onlarda bir gelenek.

Ön kutlama anlamına da gelen Yoshuku için; olmasını istedikleri bir dileğin veya hedefin gerçekleşmesinden önce, o olay olmuş gibi kutlama yapıyorlar.

Bir anlamda hayal ettikleri her ne ise önceden seviniyor, haliyle duygularını pozitifte tutuyorlar. İstekleri gerçekleşmiş gibi şimdiki zamanda sevinçle teşekkür ediyorlar.

Bu gelenek eski Japon köylerinde, hasat dönemi gelmeden önce bol hasat için yapılan kutlamalara dayanıyor.

Uzmanlar bunun bir zihinsel teknik olduğunu söylüyor. Aslında felsefeyle yakından ilgilenenler için bu konu bir kanunu anımsatır.

1963 yılında İrlandalı yazar ve kişisel gelişim eğitmeni Joseph Murphy, kaleme aldığı ‘Bilincin Gücü’ isimli kitabında, düşüncelerin fiziksel gerçekliği yaratma gücünü açıklarken; bilinçaltının insan hayatını şekillendiren temel kontrol merkezi olduğunu da vurgular.

Yıllarca incelediği doğu felsefeleri ile modern psikolojiyi birleştirerek, bilinçaltımızın aslında zamandan bağımsız bir güç olduğunu kanıtlar.

Bilinçaltının sadece anılarımızı depolayan bir yer olmadığını, hayatımızın kontrol merkezi olarak ilişkilerimizi, sağlığımızı ve maddi durumumuzu etkilediğini savunur.

Üstelik bunları yaparken bilinçaltımızın herhangi bir ayrım yapmaması, olumlu olumsuz her şeyi kabul etmesi söz konusu.

Bana göre daha ilginç olanı ise bilinçli zihnimizin hayatımızın sadece yüzde beşini yönetiyor olması. Yani Murphy’ye göre bilinçaltımız, hayatımızın yüzde 95’ini kontrol etme gücüne sahip.

Tıpkı Japonların Yoshuku geleneğinde olduğu gibi, hayalin zihinde olmuş gibi canlandırılmasının; yani beynimizin gerçekle hayali ayırt edemez hâle gelmesinin; kilit anahtar olduğu ortada.

Murphy’den yıllar sonra Amerika Chicago Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma bu gerçeği kanıtlar.

Araştırmaya göre, bir grup basketbolcu her gün sahada atış çalışırken, diğer grup sadece oturur ve atış yaptığını hayal eder.

Sonuçlar herkesi şaşırtır.

Çünkü oturup sadece hayal edenler, fiziksel olarak basket oynayanlarla yaklaşık aynı oranda gelişim gösterir.

Ancak burada dikkat edilecek olan nokta, bilinçaltımızın korku ve şüpheyle de beslendiği gerçeği.

Murphy’nin o yıllarda insanların hayatlarını yeniden programlamaları için sunduğu bazı yöntemler (olumlama, görselleştirme ve şükran duygusu) birçok eleştirmenin alay konusu olur.

Oysaki nörobilim daha sonraki yıllarda onun ne kadar haklı olduğunu gösterir.

Bu amaçla yapılan bir araştırmada, sadece egzersiz yaptığını hayal etmenin bile kas gücünü yüzde 13,5 oranında artırdığını ortaya koyar.

Kısacası bedenimiz, düşünceler gerçekmiş gibi tepki veriyor.

Gelin şimdi bu tekniğin adımlarını beraberce yapalım.

Önce olmasını çok istediğimiz bir dileği belirleyelim.

Sonra da zihnimizde olduğunu varsayalım.

Ardından gerçekten olduğunda hissedeceğimiz sevinç, mutluluk ve şükür duygusunu dile getirip, belki yazıya belki söze döküp önden kutlama yapalım.

Bu yazdıklarım basit adımlar olsa da, benim gibi hayal gücü kısıtlı, mantığı ağır basan insanlar için biraz zorlayıcı farkındayım.

Ama bu yaşam pratiğini alışkanlık haline getirmek elimizde.

Olmuş gibi davranırken kendimizi pozitifte tutarak; duygularımızın hareketlerimizi kontrol etmesi değil, hareketlerimizin duygularımıza yön vermesi gerekiyor.

Ne diyelim, hepimize kolay gelsin. Önceden sevinçle karşılayacağımız pek çok hayalimizin, doğru anda ve güzellikle yerini bulması dileğimle.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

14.05.2026

Kaynaklar: https://www.dunya.com.

 

 

 

 

 

 

 

7 Eylül 2026 Pazartesi

MANTIK HATASI (2/2)

Çin hatasını anlayıp, toplum olarak acı bedeli ödemek zorunda kaldıktan hemen sonra; doğada bozduğu dengeyi yeniden düzeltmenin yollarını arar ve acilen Rusya'dan serçe ithal eder.

Ayrıca 1962 yılı başlarında, ülkece yaşanan kıtlığın %70'inin insan kaynaklı hatalardan, sadece %30'unun doğal afetlerden kaynaklandığını resmen açıklar.

Bu olay, tarih sayfalarındaki en büyük mantık hatalarından birisi olarak kabul edilir. Ve ekosisteme müdahale etmenin, doğanın dengesini insan eli ile bozmanın ne kadar acı sonuçlara neden olacağına güzel bir ders olarak hatırlanır.

Peki Çin şimdilerde ne yapıyor dersiniz?

On yıllardır dünyanın en büyük ağaçlandırma projelerinden birini yürütüyor. ‘Üç Kuzey Koruma Ormanları Programı’ ismiyle yapılan bu projede hedef yine masum.

Çölleşmeyi yavaşlatmak.

Gelin görün ki bölgesel iklimi de istemeden değiştiriyor.

Ağaçlar havadaki nemi artıyor, buharlaşma yükseliyor ve yerel yağışlar artabiliyor. Özetle atmosferdeki doğal su döngüsü insan eliyle yeniden şekilleniyor. Hatta hava sıcaklıkları düşüyor.

İşte bu noktada bilim insanlarının uyarılarına ses vermek gerekiyor.

Açıklamalara göre kurak bölgelere yapılan yapay ormanlar, doğal bitki örtüsünden daha fazla su tükettikleri için; doğadaki su dengesi bozuluyor.

Çözümü ise doğanın dengesini bozmadan uyumlu ve uygun adım atılmasında buluyorlar.

Yoksa başlangıçta masum gibi görünen düşünceler ve hareketler, ardında tüm dünyayı etkileyecek krizlere neden olabiliyor.

Tıpkı geçmişte doğayı fethetmek amacıyla yapılan mantık hataları sonunda; açlığa, cinayetlere ve hatta yamyamlığa varan acı yola sürüklenen Çin halkı gibi.

Unutmayalım ki aslında doğada her şey, bizler bile birbirimize bir şekilde bağlıyız.

Bir yerlerde bir denge bozulduğunda hepimizi şu ya da bu şekilde etkiliyor. Üstelik yaşanan çevresel felaketler yıllar sonraki nesli de etkiliyor.

Tam bu noktada Kelebek Etkisi (Butterfly Effect) olarak kabul edilen teoriyi yeniden hatırlamakta fayda var.

Bu teoriye göre, dünyanın bir ucunda gerçekleşen çok küçük, önemsiz gibi görünen bir olay (bir kelebeğin kanat çırpması bile), atmosferdeki hava akımlarını etkileyerek dünyanın başka bir yerinde büyük bir fırtınaya veya kasırgaya yol açabilir.

Unutmamak gerekiyor ki; insanlık olarak doğaya saygı ve özen göstermekten, doğal dengeye uyum sağlamaktan ve her adımda bilimin ışığında gerçekleri yok saymadan ilerlemekten başka çaremiz yok.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

02.05.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://en.wikipedia.org; https://therevelator.org.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...