22 Temmuz 2026 Çarşamba

EMPATİ YOKSUNU YILLAR

Bazen tarih sayfalarını karıştırırken, bazen gerçek bir yaşam öyküsünü okurken, bazen de müzedeki bir tabloya bakarken yaşanmış trajedilere inanmakta zorluk çekiyorum.

İnsanların empati yoksunu olduğu yıllar o kadar çok ki.

Geçmiş ve günümüz.

Maalesef değişen bir şey yok.

Buna çok özel bir örnek var; geçmişteki düşünce tarzını da yansıtan.

17. yüzyıl İspanya’sındayız.

Empati yoksunu yıllardan fazlasıyla etkilenen, acıyla yoğrulmuş küçük bir kız çocuğu tam karşınızda.

Eugenia Martínez Vallejo.

Eugenia, 1674 yılında İspanya'nın Burgos şehrine bağlı küçük bir köyde, yoksul bir ailede doğar.

Annesi, onu ayin için gittikleri bir kilisede doğurur.

Bebeklikten itibaren iştahı ile dikkat çeker. Öyle ki henüz bir yaşında geldiğinde neredeyse 25 kiloya ulaşır.

O dönemin tıbbi ve estetik standartları, özellikle kadınlarda fazla kiloyu tercih ediyor olsa da; Eugenia’nın yaşına göre hızla kilo alması hayli ilgi çeker.

Üstelik altı yaşına geldiğinde yaşıtlarından uzun boyu ve 70 kiloluk bedeni ile ilgili haberler tüm Madrid'e yayılır.

Ta ki saraya kadar.

1680 yılında İspanyol Kralı II. Charles'ın sarayına çağrılır.

Kral, bu küçücük masum kız çocuğunun görünüşünden fazlasıyla etkilenir.

İşte Eugenia için acı dolu yıllar da o etkilenme sonrası başlar ne yazık ki.

Kral o dönemin ünlü Barok portre ressamı Juan Carreño de Miranda'ya, kız çocuğunun iki tam vücut portresini yapmasını emreder.

Bir tanesi resmi kıyafetli olacaktır.

Diğeri ise ne kadar üzücü ki ç ı p l a k.

O küçük kız çocuğunun henüz altı yaşında olduğunu hatırlatmama izin verin lütfen.

Peki ya tabloların başlıkları ne olur dersiniz?

‘Canavar – Giyinmiş’ ve ‘Canavar – Ç ı p l a k’.

Tablodaki üzgün, kırgın ve öfkeli bakışlar ne çok şey anlatır aslında anlayana.

Böylece Eugenia için bambaşka bir yol çizilir; empati yoksunu kişiler tarafından.

Görüntüsü ile sarayda ve hatta mahkemelerde bir soytarının görevini üstlenmeye mecbur bırakılır.

Gelin görün ki madalyonun bir başka yönü daha var.

O da bu acı dolu yaşama izin veren kral.

Habsburg Hanedanı'nın İspanya tahtındaki 1661–1700 yıllarındaki son hükümdarı olan II. Carlos.

Lakabı ‘Büyülenmiş’ olan Kral Carlos, yoğun akraba evlilikleri nedeniyle pek çok ciddi genetik rahatsızlığa sahiptir.

Bedenindeki fiziksel ve zihinsel engellere rağmen, gücünü ve parasını kullanmaktan çekinmez.

Belki de kendindeki eksiklikleri, başka bedenleri teşhir ederek örtmeye çalışır.

O empati yoksunu dönemlerde; bedenlerinde farklı fiziksel deformitesi olan kişiler için; benzer yazgıların görülmesi son derece sıradan karşılanır.


Pek çok hükümdar, saraylarında bedensel şekil bozukluğu ve engeli olan kişileri bulundurur. Üstelik onları saray sosyetesinin eğlencesi olarak kullanmaktan da çekinmez.

Saraydaki belli başlı etkinliklerde ve kutlamalarda eğlence amacıyla getirilen ve teşhir edilen o küçük kız çocuğu büyür.

Kim bilir nasıl travmalarla?

Ve henüz 25 yaşındayken acı dolu hayatı biter. Belki de ilk defa huzuru bulur.

Ondan miras kalan iki portresi günümüzde Madrid'deki Prado Müzesi'nde sergilenmeye devam ediyor.

Buna ek olarak 1997 yılında, İspanya'nın kuzeyindeki Avilés şehri için bir heykeli sipariş edilir.

İspanyol heykeltraş Amado González Hevia tarafından yapılan bronz heykeli; Carreño Miranda Caddesi’ne konur.

O masum kız çocuğunun hayat hikayesinden, çektiği acılardan ve kabus dolu yıllarından haberli/habersiz olarak; tıpkı tuval üzerine yağlı boya tabloları gibi heykeli de turistler tarafından ilgiyle izlenmeye devam ediyor.

Yazarken duygusal anlamda zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu nedenle son sözleri ve yorumu sizlere bırakıyorum.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

26.03.2026

Kaynaklar: https://en.wikipedia.org; https://www.museodelprado.es.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

SÖNMEYEN TUTKU (2/2)

Vivien Theodore Thomas; giydiği beyaz laboratuvar önlüğü ile hastane koridorlarında insanların dikkatini çekerken; imkansızı başarmak için laboratuvarda hiç durmadan çalışmaya devam eder.

Tıp tarihinde ilk açık kalp ameliyatı Mavi Bebek Sendromuna sahip bir bebekte 29 Kasım 1944 yılında gerçekleştirilir.

Dr. Alfred Blalock ve ekibi bu önemli ameliyata girdiğinde karşılaşacakları zorluklar ve bilinmeyenler nedeniyle hayli gergindir.

Tam bu sırada Vivien Thomas ameliyathaneye çağrılır.

Ameliyat ekibinin arkasındaki bir tabureye çıkarılarak operasyonu yönetmesi ve ekibi yönlendirmesi istenir.

Sonuçta ameliyat Dr. Alfred Blalock ve Dr. Helen Taussig tarafından başarıyla uygulanır.

Elbette perde arkasındaki Vivien Thomas sayesinde.

Başarısı çalıştığı ortamda öylesine takdir görür ki, beraber çalıştığı tıp doktorları ve hastane personeli kendisini ‘Doktor Thomas’ olarak kabul eder.

Gelin görün ki günümüzde ‘Blalock-Taussig Şant Ameliyatı’ olarak da anılan ve hala kullanılan bu teknikte maalesef onun ismi anılmaz.

Yıllarca hastaneye arka kapıdan giren, hademe maaşı alan, önüne çıkarılan pek çok engelle sürekli mücadele eden Thomas; ironiye bakın ki değerli pek çok cerrahı eğitme şansı yakalar.

Bu azimli Afro-Amerikan ameliyat teknisyeni; o tarihi ameliyattan tam 32 yıl sonra; Johns Hopkins Üniversitesi tarafından verilen Fahri Doktora unvanını kazanır. Aynı üniversitede üniversite başkanları ve profesörlerinin yanında portresi asılan ilk siyahi kişi olur.

Sönmeyen tutkusunu bir şekilde gerçekleştiren ve tıp tarihine ismini yazdıran Thomas, 1985 yılında yetmiş beş yaşındayken hayata veda eder.

Bu sıra dışı yaşam öyküsü, 2003 yılında ‘Partners of the Heart’ ve 2004 yılında 'Something the Lord Made' ismi ile beyaz perdeye taşınır.

Laboratuvarı temizlemek ve deneylerde kullanılan hayvan kafeslerini boşaltmakla başlayan görevden, ten renginden dolayı yaşadığı tüm baskılara inat; merakı ve bilgiye olan susuzluğu sayesinde yükselen bir adam.

"Ne yaparsan yap, her zaman elinden gelenin en iyisini yap" mottosuyla büyüyen ve sönmeyen tutkusuyla yol alan tüm güzel kalplere selam olsun.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.03.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://hvt-journal.com.

 

 

 

 

SÖNMEYEN TUTKU (1/2)

Tıp tarihinin sayfaları arasında; zekası, azmi ve sönmeyen tutkusu ile her türlü zorluğa karşı dimdik duran, başarılı pek çok deha var.

Eğer onlardan bir tanesi ile tanışmaya ve hüzünle dolu olsa da yaşam öyküsünü okumaya hazırsanız başlayalım.

Vivien Theodore Thomas.

1910 yılında Amerika Louisiana’da bir kölenin torunu olarak doğar.

Marangoz babasından ahşapla ilgili detayları öğrenirken, karmaşık yapılar planlama ve oluşturma yeteneğini de kapar.

Yine de doktor olmak en büyük ve hiç sönmeyen tutkusudur.

Çalışkanlığı, sabrı, zekası ve başarısı hayat boyu hep yoldaşı olur.

Ancak 1930 yıllarında Amerika’da baş gösteren ekonomik sıkıntılar ve ardından gelen ‘Büyük Buhran’ nedeniyle pek çokları gibi tüm birikimini kaybeder.

Bir yanda hayalleri ve sönmeyen tutkusu, öte yanda gerçekler.

İşte bu yüzden hayat, gencecik bu insan için zor ve yıpratıcı günlerle dolu olarak başlar.

Irkçılık, hor görme ve baskı ise cabası. (Siyah ve beyaz insanlar arasındaki ayrımcılığın katılığı o kadar fazladır ki; ölümden sonra bile cesetleri farklı buzdolaplarında saklanır.) 

Başarılı lise hayatından sonra, tıp fakültesine gitmeye parası yetmediği için; doktor olma hayallerine son verip iş aramaya girişir.

Önce Nashville’deki Vanderbilt Üniversitesi'nde; modern kalp cerrahisinin temellerini atan Amerikalı cerrah Dr. Alfred Blalock'un yanında; laboratuvar asistanı olarak işe baslar. Aynı göreve Johns Hopkins Üniversitesinde de devam eder.

O yıllar kalbe dokunmanın ölümle sonuçlandığına inanılan zamanlar olduğu için, öncü bir doktorun yanında işe başlaması hayatının adeta dönüm noktası olur.

Azmi sayesinde de kardiyotorasik cerrahinin (kalp, akciğerler, yemek borusu ve göğüs kafesi içindeki diğer yapıların hastalıklarının cerrahi tedavisini yapan bölüm) seyrini değiştiren kişi olarak tarih sayfalarındaki yerini alır.

Nasıl mı?

O yıllarda; kalplerindeki yapısal bozukluk nedeniyle kanlarına oksijen gitmediği için "mavi" doğan bebekler; hastanelerin en üzücü tablosunu oluşturur.

Çünkü minicik kalplerine dokunacak ve iyileştirecek teknoloji henüz yoktur ve maalesef hiç biri yaşama tutunamaz.

Tüm bu olumsuz tablonun içinde, tıp eğitimi almamış olsa da Vivien Thomas, bir şeyler yapılması gerektiğini düşünür.

Bu amaçla; bebeklerin minik kalplerine uygun cerrahi aletler tasarlamaya başlar.

Bir yandan da zekası, el becerisi, sabrı ve çalışkanlığı ile yanında çalıştığı ünlü cerrahlardan hassas dikiş yapmayı öğrenir.

Sayısız deney yaparak kan akışını düzeltecek olan arteriyel şant bağlantı tekniğini geliştirir.

Bu tekniği 1944 yılında, bir köpeğin kalbinde başarıyla uygular.

Peki sonra ne olur dersiniz? (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.03.2026

7 Temmuz 2026 Salı

ENGELLERİ AŞAN ‘CODA’ (2/2)

Farkındalığımızın ve anlayışımızın yeniden canlanması ve sürdürebilir hale gelmesi adına, zaman zaman engelli yazıları yazıyorum.

Her defasında da onlara yeterli ihtimamı ve hak ettikleri sevgiyi veremediğimiz için üzülüyorum.

İşte tüm bu sebeplerle CODA önemli bir film.

Bütün bireyleri işitme engelli olan bir ailede, duyma yetisini kullanabilen tek birey olan bir genç kızın öyküsüne yer verilmiş.

Anne, baba ve ağabeyin işitemediği dört kişilik ailede, duyan tek kişi olan lise son sınıf öğrencisi Ruby’nin hayat mücadelesi öyle anlamlı ki.

Ruby, o sessizliğin en ortasında müziğe tutunmuş.

Müziğe olan yatkınlığı ve ironiye bakın ki ailesinin duyamadığı güzel sesi ile yaşadığı zorlukların üstesinden gelmeye çalışan gencecik bir kız.

Çevresinin ailesi hakkındaki küçümseyici tavırları, arkadaşlarının alayları; içine kapanıp, güvensiz hale gelmesine neden olsa da pes etmiyor.

Sonunda ailesindeki sessizliğin hiç susmayan müziği oluyor.

Duygudan duyguya sürükleyen bu film sayesinde empati yapabiliyor olmak oldukça keyifli.

Özellikle son sahnedeki müziğin sözleri farkındalığımızı artırmamız adına pek kıymetli.

 

‘İKİ TARAFTAN’ isimli şarkının son iki kıtası şöyle;

‘’Hayata iki taraftan da baktım kazanmak ve kaybetmek,

  Ve bir şekilde hala bu hayatın illüzyonlarını anımsıyorum,

  Hayatı gerçekten bilmiyorum.

 

  Şimdi hayata iki taraftan da baktım yukarıdan ve aşağıdan,

  Ve bir şekilde hala bu hayatın illüzyonlarını anımsıyorum,

  Hayatı gerçekten bilmiyorum.’’

 

Hangimiz hayatı gerçekten biliyoruz ki?

Bu özel filme denk gelirseniz izleminizi isterim.

Hayatın farklı renklerinin kalbinizde her daim yer bulması dileğimle.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

08.03.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://www.soylentidergi.com.

 

ENGELLERİ AŞAN ‘CODA’ (1/2)

Geçtiğimiz günlerde insanın içini sıcacık yapan, ara ara yüreğini sızlatan ama umudun çiçek açtığı bir film izledim.

İzlerken insanı düşündüren, hala yeterince empati yapmadığımızı adeta yüzümüze haykıran bir engelli filmi.

İsmi CODA.

Bu İngilizce bir kısaltma aslında.

CODA (Child of Deaf Adults) yani kulakları işitmeyen ve konuşamayan bir ailenin, işiten ve konuşan tek çocuğu demek.

Fransız filmi ‘La Famille Bélier'in İngilizce yorumu olarak karşımıza çıkan film 2021 yılında çekilir.

Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve Kanada ortak yapımı.

94. Akademi Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve En İyi Uyarlama Senaryo dallarında üç ödül kazanır.

Bir dijital platform tarafından yayınlanan ve En İyi Film Oscar'ına ulaşan ilk film olur.

Üstelik daha çarpıcı kısmı ise başrollerinde ağırlıklı olarak işitme engelli oyuncuların oynadığı İLK film olması.

79. Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Drama Filmi, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında ödüle aday gösterilir.

Ayrıca başrol oynayan ve üstün performansları ile aday olan sanatçılar, sinema tarihinde adaylığa layık bulunan ilk engelli sanatçı oldukları için de tarihe geçerler.

Tüm bu doneler bile filmin izlenebilirliğini artıyor elbette.

Bir dönem engellileri yakından tanıma şansı kazanan birisi olarak, biliyorum ki her engel yaşayandan sorulur.

Bizlerin onları anlaması mümkün değil. Empati yapabilsek dahi çektikleri zorlukların kıyısına zor yaklaşırız.

Belki de yapabileceğimiz en güzel şey, onların da bizler gibi olduklarını kabul etmek.

Engelleri ile aramızda rahatça nefes almalarına olanak sağlamak.

Sadece o kadar.

Engelliler arasından işitemeyen insanlar ise, hepimizin özlem duyduğu sessizliğin tam orta yerindeler.

Bizler rutin işlerimizi yaparken, okulda eğitim alırken, iş yerlerinde çalışırken ve çoğu zaman kaos dolu olayların arasında huzuru sessizlikte ararken; onları nasıl da unutuyoruz.

Düşünsenize sıkıldığımızda bir müzik açıp, notaların ve sözlerin arasında kaybolurken; onlar hiç duyamıyor. Müzikten geçtim, ne kendi seslerini, ne çevrelerindeki sesleri, ne de canlarından çok sevdikleri yavrularının seslerini tanımıyorlar. Eski yıllarda görsel yayınlar bu kadar ileri değilken işleri belki daha da zordu.

Peki bizler anlayabildik mi?

Maalesef hayır.

Üstelik çoğunluğu oluşturduğumuz için onları yaralayıcı tavır ve davranışlarla üzdük.

Uzmanlar dilin bilişsel gelişime büyük katkı sağladığını, bu nedenle de işitme sorununun zamanında çözümlenmesi gerektiğini düşüyor.

Sorun çözülemezse ve kişi sessizliğe mahkum kalırsa; zihinsel gelişimi, okuma yazma becerileri ve hatta öz güven gelişiminde de sorunlar ortaya çıkıyor.

Konuşulanları anlayamıyorlar.

Çevre sesleri duyamıyorlar.

Dolayısıyla iletişimde aksaklıklar yaşıyorlar.

Kendilerini ve gereksinimlerini ifade ederken zorlanıyorlar.

Bu sorunlar giderek çevreye uyum sorunları, davranış bozuklukları, toplumdan uzaklaşma ve hatta depresyona bile yol açıyor.

Hem kendilerinin hem de çevresindekilerin yaşamı bu nedenden dolayı olumsuz olarak etkileniyor.

Gün be gün yaşam kaliteleri düşüyor. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

08.03.2026

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...