28 Eylül 2026 Pazartesi

KAKIMLI KADIN

Tarihe mal olmuş şahane bir tablonun ismi ‘Kakımlı Kadın- Lady with an Ermine.’

Yine hiç bilinmedik ve aşina olmadığımız bir sözcük.

Kakım.

Kakım (Mustela erminea); sansargiller familyasından, gelinciğe benzeyen küçük ve ince gövdeli bir memeli hayvan türü aslında.

İlginç olan özelliği ise yazın sıcakta kahverengi olan kürkünün, kışın soğukta kuyruk ucu hariç tamamen beyaz bir renge bürünmesi. Karla kaplı ortamlarda kamufle olmak için.

Kürkü oldukça değerli.

Bu nedenle tarih boyunca lüks giyimde kullanılmış.

Özellikle kralların ve soyluların gücünü, masumiyetini ve asaletini simgelemiş.

İtalya Floransa’da başlayıp tüm Avrupa'ya yayılan; 14. yüzyılın sonlarından 17. yüzyılın başlarına kadar yaklaşık 300 yıl süren; kültürel ve sanatsal yenilenme döneminde pek çok sanatçı tarafından sembolik olarak kullanılmış.

Rönesans döneminin en ünlü İtalyan sanatçılarından Leonardo da Vinci tarafından, 1489-1490 yılları arasında yapılan meşhur ‘Kakımlı Kadın’ tablosu da bu duruma en güzel örneklerden bir tanesi.

Ünlü tablo, dönemin Milano Dükü Ludovico Sforza’nın genç sevgilisi Cecilia Gallerani'yi tasvir eder.

"İtalya'nın hakimi" olarak ünlenen Ludovico Maria Sforza; 1494 yılından 1499 yılına kadar; Milano Dükü olarak hüküm süren bir İtalyan soylusudur.

Hırslı, çalışkan, cömert ve barışsever olarak kabul edilen dük, sanatçıların ve yazarların hamisi olur.

Ayrıca Milano'daki sarayı, İtalyan Rönesansı sırasında Avrupa'nın en önemli ve zengin saraylarından biri haline gelir.

Tabloya modellik yapan kakımlı genç kadın ise Ludovico Sforza'nın gözdesi Cecilia Gallerani’dir.

Cecilia, 1473 yılının başlarında İtalya'nın orta kesimindeki Toskana bölgesinde yer alan Siena'da doğar.

Asil bir aileden gelmemesine rağmen altı erkek kardeşiyle birlikte Latince ve edebiyat eğitimi alır.

Henüz on yaşındayken Stefano Visconti ile nişanlanır, ancak bilinmeyen nedenlerle nişan bozulur.

Sanata ve şiire olan tutkusuyla tanınan Cecilia, 1489 yılında   Emilia-Romagna bölgesi Ravenna şehrinde yer alan Monastero Nuovo (Nuovo Bazilikası) 'nı ziyerete gider.

Dük Ludovico ile tanışmaları burada olur.

Zekası ve sanata olan düşkünlüğü sayesinde dönemin önde gelen entelektüelleri arasında yer alır. Kısa sürede Milano Dük’ünün dikkatini çeker.

Geçen zaman içinde  Ludovico Sforza'nın sarayına taşınır.

Dük’ün en sevdiği gözdelerinden biri haline gelir.

Bu arada Milano entelektüellerinin felsefe ağırlıklı toplantılarını hiç kaçırmaz.

1489 yılında Sforza için saray ressamı ve mühendisi olarak çalışan Leonardo da Vinci'ye poz verir.

Tablo bir yılda tamamlanır.

Sanat eleştirmenleri tablonun detaylarında, ünlü ressamın her zamanki ustalığını fazlasıyla kullandığını kayıtlara düşerken; saflığın sembolü olarak kakımı kullanmasının nedenleri üzerinde teoriler üretir.

İlk teori; Cecilia'nın soy ismi ile hayvanın Yunanca ismi (gallay) arasındaki kelime oyunu.

İkinci teori ise; Dük Sforza’nın Napoli Kralı tarafından ‘ L'ermellino ' amblemli Ermin Nişanı ile ödüllendirilmesi.

Söz konusu figürlerin tablodaki uygulamasının dikkat çekici derecede benzer olmasını da Da Vinci'nin ustalığına bağlarlar.

İlerleyen yıllarda Dük Sforza tarafından İtalyan bir kontla evlendirilen Cecilia kontes ünvanı alırken, kendilerine hediye edilen saraya taşınır. Orada çiftin beş çocukları olur.

1512 yılında oğlunun ve üç sene sonra da eşinin ölümünden sonra, saraydan ayrılır. Lombardiya bölgesi San Giovanni in Croce kasabasının merkezinde yer alan kaleye çekilir.

Nihayetinde Kakımlı Kadın Cecilia, sanatseverlerin her dönem hayranlıkla izlediği şahane tablosunu ardında bırakarak, 1536 yılında hayata veda eder.

Ceviz ağacından bir panel üzerine yağlı boya ile boyanan tablo; Leonardo tarafından yapılmış, dört kadın portresinden ikincisi.

Diğer kadın portreleri ise Ginevra de' Benci, La Belle Ferronnière ve Mona Lisa.

Günümüzde Polonya'nın Krakow şehrindeki Czartoryski Müzesi'nde sergilenen Kakımlı Kadın tablosu, Polonya'nın ulusal hazinelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

11.06.2026

Kaynaklar: https://en.wikipedia.org; https://en.wikipedia.org.

 

 

21 Eylül 2026 Pazartesi

YOSHUKU YAPALIM MI?

Bu Japon sözcük harika bir ritüelin ismi.

Olmasını istediğin bir şey gerçekleşmeden önce onu olmuş gibi kutlama ritüeli.

Spiritüel bir gelenek.

Bir yaşam pratiği.

Aslında farkında olmadan birçoğumuz düşüncelerimizle bunu yapıyoruz. Bu anlamda hayal gücü kuvvetli olanlar bana göre daha başarılı.

Peki Japonlar nasıl yapıyor derseniz, bu durum onlarda bir gelenek.

Ön kutlama anlamına da gelen Yoshuku için; olmasını istedikleri bir dileğin veya hedefin gerçekleşmesinden önce, o olay olmuş gibi kutlama yapıyorlar.

Bir anlamda hayal ettikleri her ne ise önceden seviniyor, haliyle duygularını pozitifte tutuyorlar. İstekleri gerçekleşmiş gibi şimdiki zamanda sevinçle teşekkür ediyorlar.

Bu gelenek eski Japon köylerinde, hasat dönemi gelmeden önce bol hasat için yapılan kutlamalara dayanıyor.

Uzmanlar bunun bir zihinsel teknik olduğunu söylüyor. Aslında felsefeyle yakından ilgilenenler için bu konu bir kanunu anımsatır.

1963 yılında İrlandalı yazar ve kişisel gelişim eğitmeni Joseph Murphy, kaleme aldığı ‘Bilincin Gücü’ isimli kitabında, düşüncelerin fiziksel gerçekliği yaratma gücünü açıklarken; bilinçaltının insan hayatını şekillendiren temel kontrol merkezi olduğunu da vurgular.

Yıllarca incelediği doğu felsefeleri ile modern psikolojiyi birleştirerek, bilinçaltımızın aslında zamandan bağımsız bir güç olduğunu kanıtlar.

Bilinçaltının sadece anılarımızı depolayan bir yer olmadığını, hayatımızın kontrol merkezi olarak ilişkilerimizi, sağlığımızı ve maddi durumumuzu etkilediğini savunur.

Üstelik bunları yaparken bilinçaltımızın herhangi bir ayrım yapmaması, olumlu olumsuz her şeyi kabul etmesi söz konusu.

Bana göre daha ilginç olanı ise bilinçli zihnimizin hayatımızın sadece yüzde beşini yönetiyor olması. Yani Murphy’ye göre bilinçaltımız, hayatımızın yüzde 95’ini kontrol etme gücüne sahip.

Tıpkı Japonların Yoshuku geleneğinde olduğu gibi, hayalin zihinde olmuş gibi canlandırılmasının; yani beynimizin gerçekle hayali ayırt edemez hâle gelmesinin; kilit anahtar olduğu ortada.

Murphy’den yıllar sonra Amerika Chicago Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma bu gerçeği kanıtlar.

Araştırmaya göre, bir grup basketbolcu her gün sahada atış çalışırken, diğer grup sadece oturur ve atış yaptığını hayal eder.

Sonuçlar herkesi şaşırtır.

Çünkü oturup sadece hayal edenler, fiziksel olarak basket oynayanlarla yaklaşık aynı oranda gelişim gösterir.

Ancak burada dikkat edilecek olan nokta, bilinçaltımızın korku ve şüpheyle de beslendiği gerçeği.

Murphy’nin o yıllarda insanların hayatlarını yeniden programlamaları için sunduğu bazı yöntemler (olumlama, görselleştirme ve şükran duygusu) birçok eleştirmenin alay konusu olur.

Oysaki nörobilim daha sonraki yıllarda onun ne kadar haklı olduğunu gösterir.

Bu amaçla yapılan bir araştırmada, sadece egzersiz yaptığını hayal etmenin bile kas gücünü yüzde 13,5 oranında artırdığını ortaya koyar.

Kısacası bedenimiz, düşünceler gerçekmiş gibi tepki veriyor.

Gelin şimdi bu tekniğin adımlarını beraberce yapalım.

Önce olmasını çok istediğimiz bir dileği belirleyelim.

Sonra da zihnimizde olduğunu varsayalım.

Ardından gerçekten olduğunda hissedeceğimiz sevinç, mutluluk ve şükür duygusunu dile getirip, belki yazıya belki söze döküp önden kutlama yapalım.

Bu yazdıklarım basit adımlar olsa da, benim gibi hayal gücü kısıtlı, mantığı ağır basan insanlar için biraz zorlayıcı farkındayım.

Ama bu yaşam pratiğini alışkanlık haline getirmek elimizde.

Olmuş gibi davranırken kendimizi pozitifte tutarak; duygularımızın hareketlerimizi kontrol etmesi değil, hareketlerimizin duygularımıza yön vermesi gerekiyor.

Ne diyelim, hepimize kolay gelsin. Önceden sevinçle karşılayacağımız pek çok hayalimizin, doğru anda ve güzellikle yerini bulması dileğimle.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

14.05.2026

Kaynaklar: https://www.dunya.com.

 

 

 

 

 

 

 

7 Eylül 2026 Pazartesi

MANTIK HATASI (2/2)

Çin hatasını anlayıp, toplum olarak acı bedeli ödemek zorunda kaldıktan hemen sonra; doğada bozduğu dengeyi yeniden düzeltmenin yollarını arar ve acilen Rusya'dan serçe ithal eder.

Ayrıca 1962 yılı başlarında, ülkece yaşanan kıtlığın %70'inin insan kaynaklı hatalardan, sadece %30'unun doğal afetlerden kaynaklandığını resmen açıklar.

Bu olay, tarih sayfalarındaki en büyük mantık hatalarından birisi olarak kabul edilir. Ve ekosisteme müdahale etmenin, doğanın dengesini insan eli ile bozmanın ne kadar acı sonuçlara neden olacağına güzel bir ders olarak hatırlanır.

Peki Çin şimdilerde ne yapıyor dersiniz?

On yıllardır dünyanın en büyük ağaçlandırma projelerinden birini yürütüyor. ‘Üç Kuzey Koruma Ormanları Programı’ ismiyle yapılan bu projede hedef yine masum.

Çölleşmeyi yavaşlatmak.

Gelin görün ki bölgesel iklimi de istemeden değiştiriyor.

Ağaçlar havadaki nemi artıyor, buharlaşma yükseliyor ve yerel yağışlar artabiliyor. Özetle atmosferdeki doğal su döngüsü insan eliyle yeniden şekilleniyor. Hatta hava sıcaklıkları düşüyor.

İşte bu noktada bilim insanlarının uyarılarına ses vermek gerekiyor.

Açıklamalara göre kurak bölgelere yapılan yapay ormanlar, doğal bitki örtüsünden daha fazla su tükettikleri için; doğadaki su dengesi bozuluyor.

Çözümü ise doğanın dengesini bozmadan uyumlu ve uygun adım atılmasında buluyorlar.

Yoksa başlangıçta masum gibi görünen düşünceler ve hareketler, ardında tüm dünyayı etkileyecek krizlere neden olabiliyor.

Tıpkı geçmişte doğayı fethetmek amacıyla yapılan mantık hataları sonunda; açlığa, cinayetlere ve hatta yamyamlığa varan acı yola sürüklenen Çin halkı gibi.

Unutmayalım ki aslında doğada her şey, bizler bile birbirimize bir şekilde bağlıyız.

Bir yerlerde bir denge bozulduğunda hepimizi şu ya da bu şekilde etkiliyor. Üstelik yaşanan çevresel felaketler yıllar sonraki nesli de etkiliyor.

Tam bu noktada Kelebek Etkisi (Butterfly Effect) olarak kabul edilen teoriyi yeniden hatırlamakta fayda var.

Bu teoriye göre, dünyanın bir ucunda gerçekleşen çok küçük, önemsiz gibi görünen bir olay (bir kelebeğin kanat çırpması bile), atmosferdeki hava akımlarını etkileyerek dünyanın başka bir yerinde büyük bir fırtınaya veya kasırgaya yol açabilir.

Unutmamak gerekiyor ki; insanlık olarak doğaya saygı ve özen göstermekten, doğal dengeye uyum sağlamaktan ve her adımda bilimin ışığında gerçekleri yok saymadan ilerlemekten başka çaremiz yok.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

02.05.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://en.wikipedia.org; https://therevelator.org.

MANTIK HATASI (1/2)

Mantık hataları, bir argümanı (iddiayı, görüşü veya tezi) desteklerken yapılan hatalı çıkarımlar, zayıf kanıtlar veya geçersiz akıl yürütme süreçleri olarak tanımlanıyor.

Sonuç ise mantık hatasının türüne göre kaos, istenmeyen durumlar silsilesi ve trajik olaylar.

İşte tarih sayfaları arasına sıkışmış öyle bir mantık hatası var ki etkileri yıllarca sürmüş.

Eminim okuduğunuzda bana hak vereceksiniz.

Olay 1958 yılında Çin’de geçer.

Halkı tarafından büyük Çin devletini yaratan siyasi ve askerî lider olarak kabul edilen Başkan Mao (Mao Zedong); ülkesini ileriye taşıyacağını düşündüğü çok yönlü ‘Büyük İleri Atılım’ projesini ısrarla savunur. Hızla sanayileşmek adına, yanlış tarım uygulamalarının önünü açar.

Tarımsal üretimi artırmak amacıyla, veba ve her türlü hastalığın yayılmasına neden olan canlıların ortadan kaldırılması için bir kampanya başlatır.

İsmi ‘Dört Zararlıya Karşı Mücadele Kampanyası'.

Ele aldıkları dört zararlı; sıtmadan sorumlu sivrisinekler, vebayı yayan kemirgenler, havadaki yaygın sinekler ile tahıl ve meyve yiyen serçelerdir.

Hedef tümünün tamamen ortadan kaldırılmasıdır.

Üstelik ağaç serçesi kampanya kapsamındaki önemli hedeflerden biri olarak en öndedir.

Kampanya tam dört yıl sürer.

Aslında yaptıkları basit bir matematik hesabıdır.

Bir serçenin yılda 4 kilo tahıl yediğini kabul ederler. Bu kapsamda eğer milyonlarca serçeyi yok ederlerse, onlardan kalan tahılın halka ulaştırılacağına inanırlar.

Bu arada yapılan büyük mantık hatasını hiç kimse fark etmez.

Duyurulara kulak veren halk sokaklara dökülür. Serçe yuvalarını ve yumurtalarını tek tek parçalar. Gerek bağırarak, gerekse var olan her türlü ses çıkarıcı aleti kullanarak, hatta havai fişek patlatarak serçeleri korkutur.

Kuşların çoğu, bu acımasız gürültüden kaçmak için tüm enerjileri ile uzun süre yere konmadan uçmaya çalışır.

Sonunda minicik gövdeleri ile havada kalmaya çabalayan milyarlarca serçe yorgunluktan gökyüzünden yere birer birer düşmeye başlar.

İnsan eli ile yaratılan bu gürültü kirliliğinin ve şiddetin kurbanı sadece serçeler değil, yakınlardaki diğer kuşları türleri de olur maalesef.

Şimdi sıkı durun.

İki yıl sonra serçelerin yokluğu, devasa boyutlarda bir krize yol açar. Daha önce serçeler ve diğer kuşlar tarafından kontrol altında tutulan tarım zararlısı böceklerin özellikle çekirgelerin sayısı hızla artmaya başlar.

Zaman geçtikçe gökyüzünü kaplayan dev çekirge sürüleri, kuşların bıraktığı tahılın yüzlerce katını yok eder.

Sonuç mu?

Tarım çöker.

Bu büyük kararı verirken maalesef bir adım ilerisinde, toplumun tamamını etkileyecek ve yıllarca sürecek ciddi ekolojik dengesizliği göz ardı etmişlerdir.

Yapılan mantık hataları nedeniyle sonuç insani bir felaket olur.

Uygulanan yanlış tarım politikaları sonucu Büyük Çin Kıtlığı baş gösterir. Verilere göre yaklaşık 45 milyona yakın insan açlıktan hayatını kaybeder. (Bazı akademisyenlerin açıklamalarına göre ise bu sayının iki katı bir kayıp söz konusudur.)

Tarımsal kolektivizasyon (kolektifleştirme), serçelerin yok edilmesi ve yanlış sanayi hedefleri nedeniyle tarımın çökmesi; özellikle kırsal kesim için üç acı yıla bedel olur.

En nihayetinde 1960 yılında serçelere karşı yürütülen kampanya sona erer. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

02.05.2026

25 Ağustos 2026 Salı

ZİHİNSEL HİBERNASYON

Yani  beynin kış uykusu.

Biliyoruz ki yaş ilerledikçe pek çok insanın korkulu rüyası haline geliyor demans ve alzheimer.

Üstelik görülme sıklığı giderek artıyor.

Çaresi yok, ancak ilaçlarla seyri yavaşlatılıyor.

Nedeni ise bilinmiyor.

Hal böyle olunca şüpheler ilerleyen yaşla beraber artıyor.

Uzmanlar insan ruhunun, gerçek gücünü konfor içinde değil, dirençle karşılaştığında keşfettiğini söylüyor. Yaşamdaki olaylara bu şekliyle baktığımızda kazancımız hayli değerli.

Çünkü zaman geçiyor ama edindiğimiz dersler yaşam hanemize artı olarak yazılıyor.

Üstelik yaşadıklarımızın ağırlığı altında kimi zaman ezilirken; iç dünyamızla barışık kalabilirsek, manen yorulsak bile yaşamda hala var olmanın keyfini hissedebiliyoruz.

Tıpkı psikolog Gülseren Budayıcıoğlu’nun dediği gibi;

‘’İnsan iç dünyasıyla barışıksa, yaşadığı acılar onu çok yorabilir. Ancak var olmaktan duyduğu hazzı elinden alamaz.’’

Böylece beynin kış uykusuna yatmasının kapılarını kapatmış oluyoruz bir anlamda. Çünkü gerçek gücümüzü kullanıyoruz.

Eğer yavaş yavaş isimleri, yediğimiz yemeği unutmaya başladıysak; kaygılanmak yerine beynimizin tek düze yaşamımızdan sıkıldığı sinyallerini göz ardı etmeyelim.

Her gün aynı şeyleri yapmak, aynı yolu yürümek, aynı yerde oturmak, aynı eli kullanmak gibi farkında olmadan yaptıklarımızda değişiklik zamanı çoktan gelmiş demek ki.

Belki küçük değişiklikler, farklı yerler, farklı ortamlar denemek.

Belki de şaşırmak için bahaneler yaratmak.

Niye olmasın?

Aslında rutinlerimiz değerli. Onlar yaşam yolumuzu kolaylaştıran basamaklar bir anlamda. Ancak aksadığında ne kadar kıymetli olduğunun farkına varıyoruz. Ta ki işin ucu tekdüzeliğe varıncaya kadar.

Gelin görün ki değişiklikler de çok güzel. Çünkü yaşama heyecan katan, bizi umutlandıran, tebessüm ettiren nedenler olmalı hayatımızda.

Olmalı ki umut da olsun.

Bilim insanlarının kış uykusu olarak isimlendirdiği ‘zihinsel hibernasyon’ aslında beynimizin kendini yavaşlattığı ön evre.

Uzmanlar; nörolojik gerilemenin önemli bir kısmının, tıbbi nedenlerden önce zihinsel ve duygusal tekdüzelikten beslendiğini belirtiyor. Beynin yaşlanmadığını sadece şaşırmayı bırakınca küçüldüğünü; beynin yeniliği sevdiğini, yenilik bulamazsa kendini kapattığını savunuyor.

Önerileri ise oldukça net.

Derin ve nitelikli sosyal temas.

Yani gerçek sohbetler.

Ve elbette okumak, belki yazmak, yürümek, sanatla uğraşmak, yeni şeyler öğrenmeyi sevmek, hayatın kırgınlıklarından uzak kalmaya çalışmak, gezmek, uzak diyarlara adım atmaya çalışmak, üretmek, yeni insanlar tanımak, hatta negatif titreşim yayan insanlardan uzaklaşmak…

Tüm bunlar benim aklıma gelenler.

Kısacası içimizden her ne geliyorsa yapmak, yapmaya gayret göstermek.

Haklısınız, bu gayreti gösterirken bir parça cesaret gerekiyor ki ben eminim bu hepimizde var.

Böylece bize engel olmaya çalışan korku ve endişe azalıyor. Kısacası ruhen özgürleşiyoruz bir anlamda.

Şanslıyım ki çevremde hayat tecrübesi çok uzun olan, ancak geleceğe dair heyecanı ve hedefleri hiç bitmeyen insanlar var.

Ben onlara gıpta ediyorum.

Keşke hepimiz onlar gibi olabilsek.

Tüm bunları yapmak için şu anda karar verip uygulamak bile kocaman bir umut adımı.

Tıpkı Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın dediği gibi;
‘’İyimserlik, beynin olasılıklarını algılama biçimidir. Umut ise, o olasılıkların içinde bir yol seçme kapasitesidir.’’

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.05.2026

Kaynaklar: https://www.safaknakajima.com; https://gulenaypema.com.

 

 

 

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...