21 Eylül 2026 Pazartesi

YOSHUKU YAPALIM MI?

Bu Japon sözcük harika bir ritüelin ismi.

Olmasını istediğin bir şey gerçekleşmeden önce onu olmuş gibi kutlama ritüeli.

Spiritüel bir gelenek.

Bir yaşam pratiği.

Aslında farkında olmadan birçoğumuz düşüncelerimizle bunu yapıyoruz. Bu anlamda hayal gücü kuvvetli olanlar bana göre daha başarılı.

Peki Japonlar nasıl yapıyor derseniz, bu durum onlarda bir gelenek.

Ön kutlama anlamına da gelen Yoshuku için; olmasını istedikleri bir dileğin veya hedefin gerçekleşmesinden önce, o olay olmuş gibi kutlama yapıyorlar.

Bir anlamda hayal ettikleri her ne ise önceden seviniyor, haliyle duygularını pozitifte tutuyorlar. İstekleri gerçekleşmiş gibi şimdiki zamanda sevinçle teşekkür ediyorlar.

Bu gelenek eski Japon köylerinde, hasat dönemi gelmeden önce bol hasat için yapılan kutlamalara dayanıyor.

Uzmanlar bunun bir zihinsel teknik olduğunu söylüyor. Aslında felsefeyle yakından ilgilenenler için bu konu bir kanunu anımsatır.

1963 yılında İrlandalı yazar ve kişisel gelişim eğitmeni Joseph Murphy, kaleme aldığı ‘Bilincin Gücü’ isimli kitabında, düşüncelerin fiziksel gerçekliği yaratma gücünü açıklarken; bilinçaltının insan hayatını şekillendiren temel kontrol merkezi olduğunu da vurgular.

Yıllarca incelediği doğu felsefeleri ile modern psikolojiyi birleştirerek, bilinçaltımızın aslında zamandan bağımsız bir güç olduğunu kanıtlar.

Bilinçaltının sadece anılarımızı depolayan bir yer olmadığını, hayatımızın kontrol merkezi olarak ilişkilerimizi, sağlığımızı ve maddi durumumuzu etkilediğini savunur.

Üstelik bunları yaparken bilinçaltımızın herhangi bir ayrım yapmaması, olumlu olumsuz her şeyi kabul etmesi söz konusu.

Bana göre daha ilginç olanı ise bilinçli zihnimizin hayatımızın sadece yüzde beşini yönetiyor olması. Yani Murphy’ye göre bilinçaltımız, hayatımızın yüzde 95’ini kontrol etme gücüne sahip.

Tıpkı Japonların Yoshuku geleneğinde olduğu gibi, hayalin zihinde olmuş gibi canlandırılmasının; yani beynimizin gerçekle hayali ayırt edemez hâle gelmesinin; kilit anahtar olduğu ortada.

Murphy’den yıllar sonra Amerika Chicago Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma bu gerçeği kanıtlar.

Araştırmaya göre, bir grup basketbolcu her gün sahada atış çalışırken, diğer grup sadece oturur ve atış yaptığını hayal eder.

Sonuçlar herkesi şaşırtır.

Çünkü oturup sadece hayal edenler, fiziksel olarak basket oynayanlarla yaklaşık aynı oranda gelişim gösterir.

Ancak burada dikkat edilecek olan nokta, bilinçaltımızın korku ve şüpheyle de beslendiği gerçeği.

Murphy’nin o yıllarda insanların hayatlarını yeniden programlamaları için sunduğu bazı yöntemler (olumlama, görselleştirme ve şükran duygusu) birçok eleştirmenin alay konusu olur.

Oysaki nörobilim daha sonraki yıllarda onun ne kadar haklı olduğunu gösterir.

Bu amaçla yapılan bir araştırmada, sadece egzersiz yaptığını hayal etmenin bile kas gücünü yüzde 13,5 oranında artırdığını ortaya koyar.

Kısacası bedenimiz, düşünceler gerçekmiş gibi tepki veriyor.

Gelin şimdi bu tekniğin adımlarını beraberce yapalım.

Önce olmasını çok istediğimiz bir dileği belirleyelim.

Sonra da zihnimizde olduğunu varsayalım.

Ardından gerçekten olduğunda hissedeceğimiz sevinç, mutluluk ve şükür duygusunu dile getirip, belki yazıya belki söze döküp önden kutlama yapalım.

Bu yazdıklarım basit adımlar olsa da, benim gibi hayal gücü kısıtlı, mantığı ağır basan insanlar için biraz zorlayıcı farkındayım.

Ama bu yaşam pratiğini alışkanlık haline getirmek elimizde.

Olmuş gibi davranırken kendimizi pozitifte tutarak; duygularımızın hareketlerimizi kontrol etmesi değil, hareketlerimizin duygularımıza yön vermesi gerekiyor.

Ne diyelim, hepimize kolay gelsin. Önceden sevinçle karşılayacağımız pek çok hayalimizin, doğru anda ve güzellikle yerini bulması dileğimle.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

14.05.2026

Kaynaklar: https://www.dunya.com.

 

 

 

 

 

 

 

7 Eylül 2026 Pazartesi

MANTIK HATASI (2/2)

Çin hatasını anlayıp, toplum olarak acı bedeli ödemek zorunda kaldıktan hemen sonra; doğada bozduğu dengeyi yeniden düzeltmenin yollarını arar ve acilen Rusya'dan serçe ithal eder.

Ayrıca 1962 yılı başlarında, ülkece yaşanan kıtlığın %70'inin insan kaynaklı hatalardan, sadece %30'unun doğal afetlerden kaynaklandığını resmen açıklar.

Bu olay, tarih sayfalarındaki en büyük mantık hatalarından birisi olarak kabul edilir. Ve ekosisteme müdahale etmenin, doğanın dengesini insan eli ile bozmanın ne kadar acı sonuçlara neden olacağına güzel bir ders olarak hatırlanır.

Peki Çin şimdilerde ne yapıyor dersiniz?

On yıllardır dünyanın en büyük ağaçlandırma projelerinden birini yürütüyor. ‘Üç Kuzey Koruma Ormanları Programı’ ismiyle yapılan bu projede hedef yine masum.

Çölleşmeyi yavaşlatmak.

Gelin görün ki bölgesel iklimi de istemeden değiştiriyor.

Ağaçlar havadaki nemi artıyor, buharlaşma yükseliyor ve yerel yağışlar artabiliyor. Özetle atmosferdeki doğal su döngüsü insan eliyle yeniden şekilleniyor. Hatta hava sıcaklıkları düşüyor.

İşte bu noktada bilim insanlarının uyarılarına ses vermek gerekiyor.

Açıklamalara göre kurak bölgelere yapılan yapay ormanlar, doğal bitki örtüsünden daha fazla su tükettikleri için; doğadaki su dengesi bozuluyor.

Çözümü ise doğanın dengesini bozmadan uyumlu ve uygun adım atılmasında buluyorlar.

Yoksa başlangıçta masum gibi görünen düşünceler ve hareketler, ardında tüm dünyayı etkileyecek krizlere neden olabiliyor.

Tıpkı geçmişte doğayı fethetmek amacıyla yapılan mantık hataları sonunda; açlığa, cinayetlere ve hatta yamyamlığa varan acı yola sürüklenen Çin halkı gibi.

Unutmayalım ki aslında doğada her şey, bizler bile birbirimize bir şekilde bağlıyız.

Bir yerlerde bir denge bozulduğunda hepimizi şu ya da bu şekilde etkiliyor. Üstelik yaşanan çevresel felaketler yıllar sonraki nesli de etkiliyor.

Tam bu noktada Kelebek Etkisi (Butterfly Effect) olarak kabul edilen teoriyi yeniden hatırlamakta fayda var.

Bu teoriye göre, dünyanın bir ucunda gerçekleşen çok küçük, önemsiz gibi görünen bir olay (bir kelebeğin kanat çırpması bile), atmosferdeki hava akımlarını etkileyerek dünyanın başka bir yerinde büyük bir fırtınaya veya kasırgaya yol açabilir.

Unutmamak gerekiyor ki; insanlık olarak doğaya saygı ve özen göstermekten, doğal dengeye uyum sağlamaktan ve her adımda bilimin ışığında gerçekleri yok saymadan ilerlemekten başka çaremiz yok.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

02.05.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://en.wikipedia.org; https://therevelator.org.

MANTIK HATASI (1/2)

Mantık hataları, bir argümanı (iddiayı, görüşü veya tezi) desteklerken yapılan hatalı çıkarımlar, zayıf kanıtlar veya geçersiz akıl yürütme süreçleri olarak tanımlanıyor.

Sonuç ise mantık hatasının türüne göre kaos, istenmeyen durumlar silsilesi ve trajik olaylar.

İşte tarih sayfaları arasına sıkışmış öyle bir mantık hatası var ki etkileri yıllarca sürmüş.

Eminim okuduğunuzda bana hak vereceksiniz.

Olay 1958 yılında Çin’de geçer.

Halkı tarafından büyük Çin devletini yaratan siyasi ve askerî lider olarak kabul edilen Başkan Mao (Mao Zedong); ülkesini ileriye taşıyacağını düşündüğü çok yönlü ‘Büyük İleri Atılım’ projesini ısrarla savunur. Hızla sanayileşmek adına, yanlış tarım uygulamalarının önünü açar.

Tarımsal üretimi artırmak amacıyla, veba ve her türlü hastalığın yayılmasına neden olan canlıların ortadan kaldırılması için bir kampanya başlatır.

İsmi ‘Dört Zararlıya Karşı Mücadele Kampanyası'.

Ele aldıkları dört zararlı; sıtmadan sorumlu sivrisinekler, vebayı yayan kemirgenler, havadaki yaygın sinekler ile tahıl ve meyve yiyen serçelerdir.

Hedef tümünün tamamen ortadan kaldırılmasıdır.

Üstelik ağaç serçesi kampanya kapsamındaki önemli hedeflerden biri olarak en öndedir.

Kampanya tam dört yıl sürer.

Aslında yaptıkları basit bir matematik hesabıdır.

Bir serçenin yılda 4 kilo tahıl yediğini kabul ederler. Bu kapsamda eğer milyonlarca serçeyi yok ederlerse, onlardan kalan tahılın halka ulaştırılacağına inanırlar.

Bu arada yapılan büyük mantık hatasını hiç kimse fark etmez.

Duyurulara kulak veren halk sokaklara dökülür. Serçe yuvalarını ve yumurtalarını tek tek parçalar. Gerek bağırarak, gerekse var olan her türlü ses çıkarıcı aleti kullanarak, hatta havai fişek patlatarak serçeleri korkutur.

Kuşların çoğu, bu acımasız gürültüden kaçmak için tüm enerjileri ile uzun süre yere konmadan uçmaya çalışır.

Sonunda minicik gövdeleri ile havada kalmaya çabalayan milyarlarca serçe yorgunluktan gökyüzünden yere birer birer düşmeye başlar.

İnsan eli ile yaratılan bu gürültü kirliliğinin ve şiddetin kurbanı sadece serçeler değil, yakınlardaki diğer kuşları türleri de olur maalesef.

Şimdi sıkı durun.

İki yıl sonra serçelerin yokluğu, devasa boyutlarda bir krize yol açar. Daha önce serçeler ve diğer kuşlar tarafından kontrol altında tutulan tarım zararlısı böceklerin özellikle çekirgelerin sayısı hızla artmaya başlar.

Zaman geçtikçe gökyüzünü kaplayan dev çekirge sürüleri, kuşların bıraktığı tahılın yüzlerce katını yok eder.

Sonuç mu?

Tarım çöker.

Bu büyük kararı verirken maalesef bir adım ilerisinde, toplumun tamamını etkileyecek ve yıllarca sürecek ciddi ekolojik dengesizliği göz ardı etmişlerdir.

Yapılan mantık hataları nedeniyle sonuç insani bir felaket olur.

Uygulanan yanlış tarım politikaları sonucu Büyük Çin Kıtlığı baş gösterir. Verilere göre yaklaşık 45 milyona yakın insan açlıktan hayatını kaybeder. (Bazı akademisyenlerin açıklamalarına göre ise bu sayının iki katı bir kayıp söz konusudur.)

Tarımsal kolektivizasyon (kolektifleştirme), serçelerin yok edilmesi ve yanlış sanayi hedefleri nedeniyle tarımın çökmesi; özellikle kırsal kesim için üç acı yıla bedel olur.

En nihayetinde 1960 yılında serçelere karşı yürütülen kampanya sona erer. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

02.05.2026

25 Ağustos 2026 Salı

ZİHİNSEL HİBERNASYON

Yani  beynin kış uykusu.

Biliyoruz ki yaş ilerledikçe pek çok insanın korkulu rüyası haline geliyor demans ve alzheimer.

Üstelik görülme sıklığı giderek artıyor.

Çaresi yok, ancak ilaçlarla seyri yavaşlatılıyor.

Nedeni ise bilinmiyor.

Hal böyle olunca şüpheler ilerleyen yaşla beraber artıyor.

Uzmanlar insan ruhunun, gerçek gücünü konfor içinde değil, dirençle karşılaştığında keşfettiğini söylüyor. Yaşamdaki olaylara bu şekliyle baktığımızda kazancımız hayli değerli.

Çünkü zaman geçiyor ama edindiğimiz dersler yaşam hanemize artı olarak yazılıyor.

Üstelik yaşadıklarımızın ağırlığı altında kimi zaman ezilirken; iç dünyamızla barışık kalabilirsek, manen yorulsak bile yaşamda hala var olmanın keyfini hissedebiliyoruz.

Tıpkı psikolog Gülseren Budayıcıoğlu’nun dediği gibi;

‘’İnsan iç dünyasıyla barışıksa, yaşadığı acılar onu çok yorabilir. Ancak var olmaktan duyduğu hazzı elinden alamaz.’’

Böylece beynin kış uykusuna yatmasının kapılarını kapatmış oluyoruz bir anlamda. Çünkü gerçek gücümüzü kullanıyoruz.

Eğer yavaş yavaş isimleri, yediğimiz yemeği unutmaya başladıysak; kaygılanmak yerine beynimizin tek düze yaşamımızdan sıkıldığı sinyallerini göz ardı etmeyelim.

Her gün aynı şeyleri yapmak, aynı yolu yürümek, aynı yerde oturmak, aynı eli kullanmak gibi farkında olmadan yaptıklarımızda değişiklik zamanı çoktan gelmiş demek ki.

Belki küçük değişiklikler, farklı yerler, farklı ortamlar denemek.

Belki de şaşırmak için bahaneler yaratmak.

Niye olmasın?

Aslında rutinlerimiz değerli. Onlar yaşam yolumuzu kolaylaştıran basamaklar bir anlamda. Ancak aksadığında ne kadar kıymetli olduğunun farkına varıyoruz. Ta ki işin ucu tekdüzeliğe varıncaya kadar.

Gelin görün ki değişiklikler de çok güzel. Çünkü yaşama heyecan katan, bizi umutlandıran, tebessüm ettiren nedenler olmalı hayatımızda.

Olmalı ki umut da olsun.

Bilim insanlarının kış uykusu olarak isimlendirdiği ‘zihinsel hibernasyon’ aslında beynimizin kendini yavaşlattığı ön evre.

Uzmanlar; nörolojik gerilemenin önemli bir kısmının, tıbbi nedenlerden önce zihinsel ve duygusal tekdüzelikten beslendiğini belirtiyor. Beynin yaşlanmadığını sadece şaşırmayı bırakınca küçüldüğünü; beynin yeniliği sevdiğini, yenilik bulamazsa kendini kapattığını savunuyor.

Önerileri ise oldukça net.

Derin ve nitelikli sosyal temas.

Yani gerçek sohbetler.

Ve elbette okumak, belki yazmak, yürümek, sanatla uğraşmak, yeni şeyler öğrenmeyi sevmek, hayatın kırgınlıklarından uzak kalmaya çalışmak, gezmek, uzak diyarlara adım atmaya çalışmak, üretmek, yeni insanlar tanımak, hatta negatif titreşim yayan insanlardan uzaklaşmak…

Tüm bunlar benim aklıma gelenler.

Kısacası içimizden her ne geliyorsa yapmak, yapmaya gayret göstermek.

Haklısınız, bu gayreti gösterirken bir parça cesaret gerekiyor ki ben eminim bu hepimizde var.

Böylece bize engel olmaya çalışan korku ve endişe azalıyor. Kısacası ruhen özgürleşiyoruz bir anlamda.

Şanslıyım ki çevremde hayat tecrübesi çok uzun olan, ancak geleceğe dair heyecanı ve hedefleri hiç bitmeyen insanlar var.

Ben onlara gıpta ediyorum.

Keşke hepimiz onlar gibi olabilsek.

Tüm bunları yapmak için şu anda karar verip uygulamak bile kocaman bir umut adımı.

Tıpkı Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın dediği gibi;
‘’İyimserlik, beynin olasılıklarını algılama biçimidir. Umut ise, o olasılıkların içinde bir yol seçme kapasitesidir.’’

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

01.05.2026

Kaynaklar: https://www.safaknakajima.com; https://gulenaypema.com.

 

 

 

 

 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

YILDIZLARLA KONUŞAN KADIN (2/2)

Yıldızların dünyamızla aynı bileşime sahip olacağını düşünen,  yıldız evrimi üzerine önemli teorileri olan Henry Norris Russell; nihayet 1929 yılında Cecilia’nın haklı olduğunu kabul eder.

Birkaç yıl içinde astronomların düşüncelerinde değişimler yaşanır. Cecilia’nın keşfi ana akım bilim haline gelir.

Hidrojenin yıldızlarda ve evrende en yaygın kimyasal element olduğu kısa sürede geniş çapta kabul görür.

Tüm bunlar yaşanırken; o yıllarda Harvard Üniversitesi kadınlara doktora derecesi vermediği için, teziyle Radcliffe Koleji'nden astronomi alanında ilk doktora derecesini alır.

Geçen zaman içinde tezi öyle ses getirir ki; ünlü gök bilimciler tezini astronomi alanında yazılmış en parlak doktora tezi olarak kabul ettiklerini açıklar.

Cecilia, doktorasını tamamladıktan sonra; galaktik astronominin öncüsü Harlow Shapley’in teknik asistanı olarak Harvard'da kalmayı tercih eder. İkinci kitabı ile ilgili araştırma ve yazılarını da burada derler.

1933 yılında, daha önce Harvard Üniversitesi Gözlemevi'nde çalışan Rus gökbilimci Boris Gerasimovich ile görüşmek için Avrupa'ya gider.

İkili çok iyi anlaşır ve beraber çalışmalarından keyif alır.

Onun için Harvard'da bir pozisyon bulmayı başaran Cecilia, 1934 yılında Boris ile evlenir.

Araştırmalarının çoğunu birlikte yürütürler. Beraber değişken yıldızlar üzerine yoğun çalışmalar yaparlar.

Mutlu evlilikleri üç çocukla taçlanır.

Katherine ve Peter aile mesleği etkisiyle astronom olurken; Edward beyin cerrahı olmayı tercih eder.

1938 yılındaki astronomi öğretim görevliliğinden; 1956 yılındaki profesörlük ve nihayet astronomi bölüm başkanlığını başarıyla üstlenir. Böylece tarihte adeta İLK’lerin kadını olur.

1966 yılında emekliliğini ister, ancak araştırma çalışmalarına devam eder.

Cambridge'de geçen 13 yıldan sonra; muzdarip olduğu akciğer kanseri nedeniyle hayata veda eder.

Kim bilir belki de çok sevdiği yıldızlarına böylelikle kavuşur.

Zamanının önde gelen ve pek çok ödüle sahip olan kadın astronomunun son arzusu ise bedenini bilime bağışlamak olur.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

03.04.2026

Kaynaklar: https://www.britannica.com; https://tr.wikipedia.org; https://www.famousscientists.org.

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...