8 Haziran 2021 Salı

DENEK OLMAK (2/2)

Söz ettiğim film, Ralp isminde bir beyaz tavşanla yapılan söyleşiden ibaret aslında.

Sağ gözü görmeyen ve sağ kulağı duymadığı gibi sürekli çınlayan bir tavşan kendisi. Kürkü traş edildiği için sürekli kaşınıyor. Belinden aşağısına kimyasal solüsyonla test yapıldığı için rahat oturamıyor. Dişlerini fırçalarken bile çok acı hissediyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Ralp yine de mutlu.

Çünkü her şeyi insanlar için yaptığını, insanların hayvanlardan çok daha üstün olduğunu düşünüyor.

Bir anlamda deney tavşanı olmayı kabullenmiş. Çünkü babası, annesi, kardeşleri ve hatta çocukları dahil tüm ailesi deney tavşanı. Başka türlüsünü görmemiş ki zaten.

Kendisi ile ilgili hazırlanan belgeselin sonuna doğru; deney standındaki diğer tavşanlar ondan yardım isterken bile; Ralp insanların tarafını tutuyor.

Ancak ironiye bakın ki tam da o anda, Ralp’e uzanan bir el sağlam gözüne bir iğne sokarak ilaç veriyor.

Ve Ralp’in sağlam olan gözü de kör oluyor.

Çektiği belgeseli kapatırken zorlukla ayağa kalkıyor ve kaybettiklerine rağmen uysallıkla kapanış konuşmasına hazırlanıyor.

Son sözlerinde; hayvanlar üzerinde denenmiş şampuan, göz kalemi, güneş kremi gibi kozmetik ürünleri almaya devam eden ve buna izin verenler sayesinde iş sahibi olduğunu söylüyor. Ardından onlara teşekkür ediyor.

Neden mi?

Çünkü yemyeşil tarlalarda özgürce koşabilen normal bir tavşan olmanın ne demek olduğunu hiçbir zaman düşünemiyor.

İşte animasyon belgeseli tadındaki film bu son sözlerle bitiyor.

Hayli dokunaklı, hayli iç acıtan ve düşündüren bir film öyle değil mi?

Sosyal medyada binlerce kişinin izlediği bu film sayesinde kaç tane sevimli beyaz tavşan kurtuldu bilemiyorum; ama her olumlu adım bir sonrakine zemin hazırlıyor.

Böylesi farkındalıklar kolay kazanılmıyor çünkü. Bu nedenle de duyarlı insan olmak son derece önemli.

Evet ilaç firmaları da bu işin içinde; kozmetik sektörü de temizlik firmaları da.

İnsan sağlığının söz konusu olduğu çok ivedi şartlarda kabul edilebilirliği olsa da; geride kalan büyük pasta payı için bu acımasız tavrı kabul etmek mümkün değil.

Peki bizler ne yapabiliriz derseniz; aldığımız her ürünün içeriğini dikkatlice okuyabiliriz.

Farkındalık radarımızı açık tutabiliriz.

Hayvanlar üzerinde test yapılmadan üretilen ürünleri tercih edebiliriz.

Nasıl mı?

Ürünün ambalajında "Not Tested On Animals" şeklinde bir yazı ve/veya tavşan şeklinde bir logo aramamız gerekiyor. Ayrıca hayvanlar üzerinde test yapmayan firmalar "cruelty-free" sertifikasına sahip olduklarını ürünlerinde belirtiyor.


Özellikle kozmetik sanayinde ruj, deodorant, çeşitli kremler, solüsyonlar hepsinde az ya da çok kimyasal bazlı ürünler kullanılıyor. Ve bunların insan bedenine zararı olup olmadığını anlamak adına hayvanlar kapatıldıkları kafeslerde acı içinde ölümü bekliyor.

Kimi gözünü kaybediyor. Kiminin tüyü dökülüyor. Kiminin derisi soyuluyor. Kiminin uzuvları kullanılamaz hale geliyor.  

Aslında ortada basit bir gerçek var.

Doğal olan, katkısız olan hiçbir ürünün böyle bir olumsuz etkisi yok.

Daha çarpıcı renkler, daha hoş kokular, daha yumuşak dokunuş hissi derken ürün, ürün olmaktan çıkıyor adeta.

İşin içine ne kadar yapaylık içeren teknik girerse o kadar tehlikeli oluyor. Hem üzerinde deney yapılan hayvanlar için hem de biz kullanıcılar için. Bunu unutmayalım yeter.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

25.04.2021

Kaynaklar: https://www.cumhuriyet.com.tr; https://www.youtube.com/watch?v=fc6GEq0wdjQ; https://www.hsi.org/saveralphmovie; https://www.mediapeta.com/peta/PDF/companiesdonttest.pdf.

 

 

 

 

DENEK OLMAK (1/2)


Olağanüstü bir dünyamız var.

Havasından suyuna, denizinden dağına, kumundan taşına kadar her biri nice yaşama tanıklık etmiş yıllar içinde.

Pek çok değişim olmuş, pek çok tür sadece geçmişin izleri arasına sıkışıp kalmış.

Ne yazık ki insanoğlu kendini geliştirdikçe doğaya olan saygısını kaybetmiş.

Yaşamı beraber paylaştığı hiçbir canlıya acımamış.

Ağaçları kesmiş, ormanları yakmış, toprağı zehirlemiş; doğanın dengesini ayakta tutan hayvanları ise hiç umursamamış. En acımasız deneylerinde onları kullanmış. Olmadık işkencelerle yaşam haklarını ellerinden almış.

Aslında hepimiz biliyoruz ki dünyanın en zalim varlığı insanoğlu. Çoğu zaman unutsak da bu acı gerçek gün gibi karşımızda. Ne kadar inkar etsek, yok saysak da nafile.

Ne yapıyoruz?

Neden yapıyoruz?

Başka yolları deneyemez miyiz?

Kendi keyfimizi bir yana bırakıp olanlara ‘dur’ diyemez miyiz?

İşte şimdi paylaşacağım konu tam da bununla ilgili.

Hepimizin bir kez daha düşünmesini sağlayan bir kısa film. Tüm gerçekleri yüzümüze bir bir vururken bizleri yanıtı zor bir soru yumağının içine itiveriyor.

İsmi ‘’Save Ralph – Ralph’i Kurtar’’.

Yayınlandığı her yerde ses getiren ve üretici firmaları, araştırmalarında farklı yollar üzerinde düşünmeleri için zorlayan bir film.

Etkilenmemek elde değil.

Özellikle kadınların güzelleşmek, daha genç görünmek adına severek, isteyerek kullandığı kozmetik ürünlerin yapım aşamasındaki acımasız deneyler bunlar.

Sektör kazanmaya doymazken, her geçen gün yeni ürünlerle göz boyuyor. Olmadık satış teknikleri ile pazar paylarını artırmanın yollarını arayan üretici firmalar ne yazık ki denek hayvanlarını yaşamdan koparıyor.

Tüm bu zorlayıcı baskının altında duyarlı olan bir kesim ise insanların çoğu zaman farkında olmadan eşlik ettiği bu zalimliğe dikkat çekiyor. Herkesi farkında olmaya davet ediyor.

Sahilde tek başına denizyıldızlarını denize kavuşturma telaşındaki o adam gibi; tüketicileri hayvanlar üzerinde deney yapmayan firmalara yöneltirken; zalimliğe duyarsız olanları da bir şekilde zorluyor. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

25.04.2021



28 Mayıs 2021 Cuma

YARDIM ELİ GÖRÜNMEZ

Başka kalpleri sevindirmekle ilgili okuduğumuz her cümle, her öykü içimizi ısıtıyor. Hafifçe gülümsetiyor. Üstelik buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

İşte onlardan bir tanesi.

Eskilerden gelip içimizi ısıtsın mı?

Soğuk bir kış günündeyiz tıpkı bugünler gibi.

Bizlerin yağan o karın muhteşem albenisi ile sevindiğimiz günler belki de.

Yuvamız, aşımız sıcaksa hakkımız elbette böylesi duygular, ama ya üşüyenler?

Hem soğuktan hem açlıktan tir tir titreyenler?

İşte ne zaman kar yağdığını görsem biraz buruk bir sevinç benimkisi. Kabahat hep aklıma gelenler biliyorum.

Bafra doğumlu bir şair ve neyzen ile ilgili bu anektod.


Gerçek ismi Tevfik Kolaylı.

Bizler ise onu Neyzen Tevfik olarak tanıyoruz.

Türk kültür hayatının özgün karakterlerinden bir tanesi.

Zorlu hayatı, hastalığı, haksızlığa direnmesi sonucunda yaşadıkları, tercihleri, kendine has kişiliği ve akıl hastanesinde biten bir ömür. Ama burada onun bambaşka bir yönü ön planda.

O soğuk kış gününe geri dönelim.

Neyzen Tevfik’in aç sefil ortada kaldığı günlere.

Cebinde metelik yoktur. Üstü başı perişandır. Sokaklarda bir başına dolanırken bir cami avlusuna girer.

Beklemeye başlar.

Birisinin onu görmesini, halinden anlamasını ve yardım etmesini umarak.

Ancak gelin görün ki kimseler yoktur etrafta.

Umutsuz bir şekilde kalkar yerinden. Üşümüş kemikleri isyan etse de yürümeye zorlar kendini.

Kalacağı o soğuk yere doğru giderken biri görür onu. Ve tanır. Halini anlar.

O dönemin zengin ailelerinden bir gençtir bu kişi. Askerden yeni dönmüştür. Cebindeki parasına eli giden genç tam yüklüce bir miktar çıkarıp verecekken durur.

Neyzen Tevfik’in ne kadar büyük, bir o kadar da deli olduğunu bilir çünkü. Çocukluğunda onunla ilgili duyduğu hikayelerde hep zekiliği, sivri dili, her hareketi ve her sözü ayrı olay olan cesur davranışları ön plandadır.

Genç adam bir an için düşünür. Bulduğu çözümle elindeki parayı buruşturup Neyzen Tevfik’in ayaklarının dibine doğru atar. Sonra da arkasından seslenerek, parasını düşürdüğünü söyler.

O günlerde oldukça hasta olan ünlü neyzen ise yerdeki paraya ve genç adamın gözlerine bakar nemli gözlerle.

Onun ne yapmak istediğini çoktan anlamıştır.

O zarif yardım teklifini yapan gence; yere düşenin para değil, onun pırlanta kalbi olduğunu söyler.

Yaşam tarzı bir yana; kendini hiç’liğe adayan; maddiyata zerre kadar önem vermeyen; kocaman bir yürekten dökülen en zarif sözcükler.

Gerisi mi?

Teferruat bana göre.

Asıl olan zorluklar içinde dahi zarafeti ve iyiliği kaybetmemek.

Verirken ne kadar zarifsek, alırken de bir o kadar zarif olmanın en güzel hali.

Son satırlarıma geldiğim halde içim hala sıcacık.

Biliyorum ki yardım eli GÖRÜNMEZ.

Görünmez ki gerçek olsun ve yerini bulsun.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

17.02.2021

Not: beni bu anektodla buluşturan, üniversitede aynı sıraları paylaştığım Sevgili arkadaşım Kemal Güven’e kocaman teşekkürlerimle.

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://paratic.com; https://www.facebook.com/arkeolojiitarihi/posts/3144867838947912.

 

4 Mayıs 2021 Salı

ANNE OLMAYA GÖR (2/2)


İşte bizim cesur annemiz hiç düşünmeden bu yarışmaya katılır.

Amacı yaşadığı amansız hastalığı kendisi ve çocukları için olumlu bir adıma çevirmektir sadece.

Seçmelerin sonunda birinci olur.

Artık dünyanın tescilli en çirkin kadınıdır.

Aldığı yüklüce para ödülü sayesinde çocuklarının karnı doyar bir süre için dahi olsa.

Ancak hayatın acı sürprizleri henüz yeni başlamıştır sanki.

Yarışmadan sonra gazetelerde hakkında çıkan haberler, alaycı makaleler, aşağılayıcı sıfatlar; bir zamanlar güzel bir kadın olarak ruhunu acıtsa ve gücünü yıpratsa da pes etmez.

İşte o zor günlerde aklına bir başka fikir gelir.

Önce fiziksel durumunu kabullenmelidir. O da öyle yapar.


Sonra da dünyanın en çirkin kadını unvanı ile farklı sirklerde çalışmaya başlar. Görüntüsünü daha da çirkin hale getirecek kıyafetlerle çıktığı şovlarda, kendisine ‘’ucube’’ diye alkış tutanlara karşı dimdik ayakta durur.

Çünkü o bir annedir.

Sirkelerde ve özel şovlarda sıra dışı özelliklere sahip insanların çalıştırıldığı, onlar üzerinden para kazanıldığı acımasız bir dönemdir o zamanlar (20. yüzyılın başları).

Bu özel insanların tümü; gösteriye gelenleri sıra dışı görüntüleri ile şaşırtmak ve/veya güldürmek için para alır.

Aralarında sakallı kadınların, cücelerin, siyam ikizlerinin, devlerin olduğu bu grubun arasında en çok dikkat çeken, aranan ve alkışlanan kişi ise hep Mary olur.

Kazandığı para ile onları rahat ettirmek için hastalığını, dayanılmaz ağrılarını, duyduğu onca hakareti bir an bile umursamaz. Çocukları için her fedakarlığa katlanır.

Çünkü o bir annedir.

Yıllar böyle gelip geçer.

Mary Ann Webster hayatının büyük bir kısmını sirklerde çalışarak geçirir.

Geride sevgi ve şefkat dolu bir yürek ve harika çocuklar bırakarak; 59 yaşında hayata veda eder.

Mary’nin hastalığı bugünlerde dahi ismini duymadığımız ender bir rahatsızlık.

İsmi Akromegali.

Bedende aşırı miktarda büyüme hormonuna neden olan bu hastalık; kemik, iç organ ve yumuşak dokuların gereğinden fazla büyümesine yol açıyor. Dolayısıyla yüz ve bedende anormallikler oluyor. Şekil bozukluğu yanında dayanılmaz ağrılar yaşatıyor. Hastalık ilerledikçe belirtilerde de farklılıklar görülüyor.

Uzmanlar bu hastalığı bir ‘nöroendokrin bozukluk’ olarak tanımlıyor.

Günümüzde tedavisi ameliyat olan bu hastalık aynı zamanda ilaç ve radyoterapi ile de destekleniyor.

O yıllarda tanısı konamayan; böylesi zor bir hastalığın pençesindeki; gencecik güzel bir kadının ve annenin öyküsüydü paylaştığım.

Aşağılanmalara, alaylara, hakaretlere ve dahi tahmin edemeyeceğimiz pek çok şeye göğüs geren bir kadının öyküsü.

Çoğu insanın kolay kabullenemeyeceği ve kaldıramayacağı bir yaşam öyküsü.

Ardında kadının gücünü, cesaretini ve anneliğin kutsallığını gözlemlediğimiz.

Tüm cesur kadınlara ve fedakar annelere selam olsun. Önlerinde saygı ile eğiliyorum ve tüm kalbimle alkışlıyorum her birini.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

2.03.2021

Kaynaklar: https://listelist.com; https://www.cnnturk.com; https://onedio.com.

 

 

 

 

ANNE OLMAYA GÖR (1/2)

Dünyanın en güzel duygularından biri belki de.

Bir kadına sunulan en değerli armağan.

Onu bedeniyle beraber değiştiren, cesaretine cesaret, gücüne güç katan müthiş bir deneyim.

Annelik.

Yavrularının mutluluğu için ellerinden gelen her ne varsa fazlasıyla yapmaya hazır olan şahane kadınlar hepsi.

Şimdi sizleri böylesi muhteşem bir anneyle tanıştırmak istiyorum.

Öyküsünü, azmini ve cesaretini okuyunca bana hak vereceksiniz.

İsmi Mary Ann Webster.

Aslında sıradan bir kadın.

Hiçbir farklı özelliği yok.

Ama hayat onu öyle zorlu bir yokuşa sürmüş ki…

Londra’da büyük bir ailede doğar Mary Ann.

Ailesinin geçinme zorluğu olduğu için küçük yaşlardan itibaren kendini çalışma hayatının içinde bulur. Bulduğu her işte canla başla çalışır.

Bir hastanede hemşirelik yaptığı yıllarda, yirmi dokuz yaşındayken eşi ile tanışır. Aşık olurlar.

Genç bir kızken hep hayalini kurduğu mutlu yuva hayaline kavuşur böylece. Mutlu yuvaları dört çocukla daha da şenlenir.

Tam bu sıralarda başlayan migren, kas ve eklem ağrılarını hiç umursamaz başlarda. Gelin görün ki ağrıların dozu artınca doktora gitmek zorunda kalır. Ancak o yıllarda yapılan yetersiz tetkiklerle hastalığına tam olarak tanı konulamaz.

Yoğun ev hayatı, çocukların bakımı derken dinlenmeye dahi zaman bulamaz. Bu arada hastalığı ilerler. Bedeninde başka belirtiler ortaya çıkar.

Önce yüzü anormal şekilde büyür. O alımlı güzel kadın artık yoktur.

Derken bedeninde de anormal büyümeler ve rahatsız edici şekil değişiklikleri baş gösterir.

Güzelliği her geçen gün daha da bozulan ve artık aynalara bakamaz hale gelen Mary Ann için hayat giderek zorlaşır. Eşi ise en büyük destekçisi olarak hep yanı başındadır.

Derken evliliklerinin on birinci yılında eşini kaybeder.

Dört çocuğu ile yapayalnız ve beş parasız kalır.

Sorumlulukları acılarıyla beraber katlanır ne yazık ki.

Çocuklarına bir şekilde bakmak zorundadır. Her işi yapmaya hazırdır ama başvurduğu yerlerden geri çevrilir. Gittiği yerler bırakın iş vermeyi; onunla ve görüntüsü ile alay edip dalga geçmeyi hiç ihmal etmez.

Yine de arayışlarına bir gün bile ara vermez.

Çünkü o bir annedir.

Umutsuzluğun yakasına yapıştığı bir gün Mary bir yarışma haberi alır.

Bu yarışmada dünyanın en çirkin kadını seçilecektir. Ödül ise hayli yüksektir. (devamı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

2.03.2021

21 Nisan 2021 Çarşamba

MOLLA CÂMÎ’den GÜL YAPRAĞIna…

Zamanının tüm evliyaları ile görüşüp dersler alan tasavvuf’un önemli bir ismi kendisi.

15. yüzyılda yaşamış.

Horasan doğumlu.

Gerçek ismi Nureddin Abdurrahman el-Câmî.

Ancak ‘Molla Câmî’  olarak tanınıyor Anadolu’da.

Medrese eğitimi almış.

Ali Kuşçu ile matematiğe kafa yormuş.

Tüm bunların yanında Arapça şiirler de yazmış, çok yönlü İslam âlimlerinden bir tanesi.

En önemli özelliği ise ünlü kişilere yazdığı mektuplarda hep adaleti, iyiliği tavsiye etmiş olması.

Ona ait olan sözlerin hepsi insanı düşündürüyor.

Tıpkı "Kötü kimse, başkalarının ayıplarını saymak isterken, kendini söyler." sözleri gibi.

Ya da ‘’Her kime şu beş saadet verilmişse, tatlı yaşayışın dizgini onun eline bırakılmıştır: Beden sağlığı, güven, rızık genişliği, şefkatli ve vefalı arkadaş, feragat duygusu."

Şimdi paylaşacağım öykü de ise gül yaprağının zarafeti sızıyor satır aralarına.

Eski zamanların birinde, böylesi ilim irfan sahibi düşünürlerin, alimlerin bir araya gelip sohbet ettiği bir topluluktayız.

İsmi ‘Suskunlar Meclisi’.

Üye sayısı sınırlı olan meclis, dışardan bir başka kimseyi almamayı ilke edinmiş.

Beraberce düşünür; şimdinin deyimiyle ‘beyin fırtınası’ yapar; düz yazı ya da şiirler yazar; gönül sohbetlerine ise doyum olmazmış.

Sözleriyle pek kişinin kalbinde yer edinen; çok saygın kişilerden hürmet gören, sözleri keyifle dinlenen Molla Câmî de söz konusu meclisin üyesi olmak ister.

Gelin görün ki bu pek de mümkün görünmez, ta ki meclis üyelerinden bir tanesi hayatını kaybedene değin.

Bu haberi öğrenir öğrenmez, Molla Câmî yollara düşer ve meclisin kapısına ulaşır.

Kendini karşılayana hiçbir şey söylemez. Sadece ismini bir kağıda yazarak verir.

O sırada toplantı halinde olan Suskunlar Meclisi; kuralların herkes tarafından bilindiği halde böyle bir istek yapılmasını üzüntü ile karşılar. Hepsi Molla Câmî’nin bilgisine saygı duyar; ancak o gelene kadar eksik üyenin yerine bir yenisi çoktan alınmıştır.

Meclis başkanı, bir bardak alır. Su ile tamamen doldurur ve kapıda bekleyen Molla Câmî’ye gönderir.

Ağzına kadar su ile dolu bardağı gören Molla Câmî, düşünürlerin vermek istediği mesajı alır. Ama pes etmeye de niyetli değildir.

Bahçedeki güllerden bir gül yaprağı koparıp, yavaşça bardaktaki suyun üzerine bırakır. Tek bir damla suyun dahi taşmadığı bardağı içeriye yollar.

Meclis üyeleri bu bilgece, ama ayını zamanda zarif yanıtın ne manaya geldiğini anlar.

Ve o gün Molla Câmî meclise üye olarak kabul edilir.

Listeye ismi eklenir. Meclis sayısının artışı ise toplam rakamın sonuna eklenen sıfır rakamı ile yapılır.

Peki Molla Câmî, meclisin; değerinin kendisi sayesinde kat be kat arttığını gösteren; bu güzel jest karşısında ne yapar dersiniz?

Meclis üye sayısının sonuna eklenen sıfırı alıp en başa koyar.

Kendisinin bir HİÇ olduğunu, tıpkı sıfır rakamı gibi solda etkisiz kaldığını ve üye olsa da meclis yapısını etkilemeyeceğini kendi usulünce belirtir.

Ummadıkları bu zarif hareketi gören meclis üyelerinin Molla Câmî’ye olan hayranlıkları bir kat daha artar.

Ardından hep beraber susarlar. Bilirler ki susmak bazen en zarif ve anlamlı yanıttır.

İşte eski zamanlardan bir rivayet sözden yazıya dökülmüş ve zamanımıza kadar ulaşmış.

Zarafeti yaşam şekli haline getirebilmek, en gergin anlarda gül yaprağı olabilmek, varlığı ile usulca kalplere dokunmak bambaşka bir his olmalı.

Yapabilen her güzel ve özel kalbe selam olsun.

Şimdi yine susma zamanı.

Gül yaprağının hafifliğini içimize sindirmek için.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

16.02.2021

Kaynaklar: https://kidega.com;  https://tr.wikipedia.org; https://www.sabah.com.tr; https://www.wattpad.com; https://islamansiklopedisi.org.tr.

 

 

 

7 Nisan 2021 Çarşamba

İYİLİK HEP KAZANIR MI?


Tüm kalbimle evet diyorum buna.

En umutsuz olduğum anlarda dahi bu duygumu, umudumu hiç kaybetmedim.

Her ne olursa olsun, gün geliyor devran dönüyor ve iyilik kötülüğe karşı kazanıyor.

Kaybettiğiniz sandığımız zamanlar da bile.

Hiç düşündünüz mü bilmem ama; olan biten ve içimizi kanatırcasına acıtan yığınla olayın ardında; sessizce ilerleyen, çoğalan, fark edemediğimiz pek çok insani duygu var.

Vasili Şukşin ‘Yaşamak Tutkusu’ isimli eserinde bakın ne diyor?

"Ne güzellik, bak! Sevmek gerek, bundan ötesi boş! Sevmek, bu HER ŞEY demek! Geri kalanı boş."

Bunu daha güzel özetlemek adına bir yazarın eserinden küçük bir alıntı yapmak istiyorum.

Balkanların Maksim Gorki'si olarak anılan Rumen yazar Panait Istrati;  ‘Kira Kiralina’ isimli eserinde "Başkalarının ıstırabı karşısında insan yüreği, bu kadar duygusuz kalırsa her şey boşunadır." diyor ama devamı var.

Ve devamındaki öykü,  inanın bana umutlanmamız için güzel bir örnek.

Yıllar yıllar önce, adı sanı bilinmez bir kasabada bir genç yaşarmış.  Çocukluğu dahil olmak üzere sürekli işkenceler gören, bedeni gibi ruhu da yaralı on altı yaşında bir gençmiş kendisi.  

Kırbaç darbelerinin sesiyle ne yazık ki çok erken yaşlarda tanışmış. Yaşadığı her olayda gördüğü tek şey haksızlık ve zalimlik olduğu için adeta dünyaya küsmüş.

Yine kırbaçlandığı bir gün; dayanacak gücünün artık kalmadığını anladığı bir anda; karşısına öyle biri çıkmış ki…

‘’Tesadüf mü yoksa tevakuf mu?’’

İsterseniz buna öykünün sonunda siz karar verin.

Yaşamı boyunca ne sevginin sıcaklığını ne de iyiliğin ışıltısını gören yaralı genç; zorlukla attığı birkaç adımdan sonra yere yığılmış.

Tam o anda, orta yaşlı, kır saçları karmaşık sakallarına karışmış, yoksulluğu giysilerinden belli bir adam yanına yaklaşmış. Elinde taşıdığı salep kazanını, taslarını ve sepeti usulca yere koyup hemen bitkin gencin yardımına koşmuş.

Yarı baygın genci kollarının arasında tutmuş.

Kırbaçlanırken kendisini gördüğünü ancak yardım edemediğini söylemiş ve suçunu sormuş.

Yaşadığı zalimliğin üstüne bu soruyu duyan genç; çektiği tüm acıların öcünü almak istercesine öfkeyle bağırmış adama. İnsanların acımasız olduğunu ve artık yaşamak istemediğini söylemiş.

Genci sessizce dinleyen ve öfkesini anlamaya çalışan adam; bir yandan da taslarından birine sıcacık salep doldurmuş. Gence uzatmış. Her ne düşünürse düşünsün, yine de salebinden içmesini istediğini de eklemeyi unutmamış.

Üzgün ve şaşkın genç bir an duraklamış. Sonra salep tasını güçlükle kavrayıp yudumlamaya başlamış.

İşte her ne olduysa o anda olmuş.

Ruhunu esir alan tüm duyguları birbirine karışmış.

On altı yıllık acı dolu yaşamında hiç böylesi bir insana denk gelmemiş ki.

Bir yandan içi ısınırken öte yandan kalbini bir kurt misali kemiren olumsuz duygularının ardındaki buzul dağları yavaşça erimeye başlamış.

O günden sonra kendisini şanslı sayması gerektiğini düşünmüş. Yaşadığı onca haksızlık ve acıya rağmen.

Neden mi?

Çünkü o gün, iyiliksever tek bir adam sayesinde hayata yeniden tutunacak gücü bulmuş. Tek bir kişinin iyiliğinin; binlercesinin kötülüğünden daha güçlü olduğunu bizzat yaşayarak görmüş.

İşte öykümüz böyle.

Genç, o bir tas sıcacık salep sayesinde iyilikle tanışmış. Ruhunu kemiren kötülük, yerini sıcacık sevgi ve iyiliğe bırakmış. Hem de şimşek hızıyla.

"Kainatta tesadüf, gerçek olarak yoktur." derler.

Bütün bu gerçekler, tevafuka; yani her şeyin birbirine denk gelip bir düzen ve uyum içinde oluşunun anlamına işaret etmiyor mu sizce de?

Unutmayalım; kötülük aynı zamanda yapanı öldürürken, iyilik her daim parlamayı sürdürüyor.

O halde sevginin HER ŞEY olduğu ve iyiliğin hep kazandığı bir dünyaya, mutlu tevafuklara beraberce.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

31.01.2021

Kaynaklar: Panait Istrati - Kira Kiralina.

30 Mart 2021 Salı

PALİNDROM

Bu aralar elimde şahane bir kitap var. Leonardo Da Vinci’nin hayatını okuyorum Walter Isaacson’un kaleminden.

Oldukça kalın ama bir o kadar etkileyici.

Daha ilk sayfalarda bir cümle dikkatimi çekti. Şöyle diyor dünyanın bu yaratıcı dâhisi.

‘’Bilginin peşinden saf bilgi aşkıyla koşun. Her bilginin kullanışlı olması gerekmez. Bazen bilginin peşine sırf zevk için düşülmelidir.’’

İşe PALİNDROM da böylesi bir sözcük benim için.

Duyar duymaz peşine düşmek istedim sadece bu yüzden. Letaffuzu biraz zor. Ama manası çok hoş.

Zeki bir sözcük bana göre.

Bilmem ki belki de bu yüzden sevdim.

Palindromun anlamı, tersten okunuşu ile aynı olan cümle, sözcük ya da sayı demek.

Örnekler o kadar güzel ki.

Gelin bir göz atalım ve beynimizi çalıştıralım.

Örneğin 21. Yüzyılda sadece 12 tane palindrom tarih varmış. Bir tanesini geçtiğimiz günlerde şahit olduk.

21.02.2021

Peki şahit olamadıklarımız ya da geçmişte öylesine geçip gidenler habersizce?

01.02.2010 geçip gitmiş, ben farkına varamamışım.

Atatürk’ün doğum yılı 1881.

Hepimiz için ne kadar özel ve o da palindrom bir yıl.

Türkçemizdeki palindorm sözcüklerden bazıları;

Yapay, teğet, kısık, yatay, ulu, ses, ada, mum, radar, kavak, makam, küllük,…

Peki ya palindromik sayılar?

101

111

121

212

323

6336

54245

623326

7895987

42699624

536754457635

98765432100123456789

98778855231222213255887789.

Bu sayıları bizler de bulabiliriz.

Nasıl mı?

Örneğin 173 sayısını ele alalım. Tersi ile toplayalım. Çıkan sayıya bakalım.

173+371 = 544 palindromik değil. O halde çıkan sayı ile devam edelim. Tersi ile toplayalım.

544+445=989 palindromik oldu.

Bir başka örnek daha yapalım mı?

Sayımız 2008 olsun. Tersi ile topluyoruz.

2008+8002=10010 çıktı, palindromik değil.

Devam ediyoruz. Çıkanı tersi ile toplayalım.

10010+1001 = 11011 işte palindromik.

Palindromik Türkçe cümleler de var.

Bazıları şöyle;

Aslı sanmışım nasılsA.

Al yarısını sıraylA.

Pay ederek iki kerede yaP.

Azıcık beynimizi çalıştırmak içindi bu satırlar. Biraz da gülümsemek.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

15.02.2021

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://kulturveyasam.com; http://akifaltundal.net/tur; https://www.cnnturk.com.

 

 



 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...