Elimize
bir kalem alıyor ve tutuyoruz. Bu kalem bizlerin istenmeyen duygularını,
düşüncelerini, hislerini; kendimizle ilgili inançları, üstlendiğimiz rol ve
kimlikleri temsil ediyor. Elimiz ise yüreğimizi, yani farkındalığımızı. Şimdi
elimizdeki kalemi sımsıkı kavrıyoruz. Bunu yeterince uzun süre yaptığımızda
rahatsız edici olduğunu hissediyoruz. Duygularımızda da aynı şeyi yapmıyor
muyuz aslında? Şimdi kalemi elimizde ileri geri hareket ettirelim. Kolayca yapabiliyoruz.
Çünkü kalem elimize yapışık değil. Ama iş kendi kimliğimize ve duygularımıza
geldiğinde; hemen sıkıca sahiplenme duygumuz öne çıkıyor. Örneğin,
sinirlendiğimizde ‘sinirliyim’; üzgün olduğumuzda ‘üzgünüm’ diyor; tamamen o
duygu hali olduğumuza inanıyoruz. Yani bu duygu ya da rolleri sanki bize
aitlermiş gibi üstleniyoruz. Ve bu arada hepsini kendimizin seçtiğini unutuyoruz. Ve onlara
sımsıkı tutunuyoruz, kaybetmekten korkar gibi.
Oysa
ki yeni bir seçim yapabilir, pozitif rollere ve kimliklere de saplanıp
kalabiliriz. Öyle değil mi? Ancak bizler bunu yapmak yerine, üzerimizde uzun
süre kalmış olan negatif rol ve kimliklere, duygu ve inançlara bağlı kalmayı seçiyoruz.
Bu halimizle zor hareket ediyor, yaşamdan tat almayı bırakıyor ve
elimizdekileri kaybetmemek adına bir de gayret gösteriyoruz. Hiçbir yerlere
kaçmasınlar diye koruyoruz. Adeta üstlerine kapanıyoruz. Kimselerin
yaklaşmasına izin vermiyoruz. Elimizden almak isteyenlere hemen tepki
gösteriyor; daha da içimize dönüyoruz. Acılarımız, kederlerimiz ve negatif
duygularımızla bir başımıza kalmaktan mutluymuşuz gibi yapıyoruz. Şöyle bir
düşününce ne kadar da doğru aslında ve ne kadar da gereksiz.
Şimdi
elimizde hala tutmaya devam ettiğimiz kaleme dönelim. Sımsıkı tuttuğumuz ve
artık bizim bir parçamız haline kalemi yeniden hatırlayalım. Ve elimizi aşağıya
doğru çevirip, kalemin düşmesine izin verelim.
Ne
kadar kolay bir hareket. Öyle değil mi? İşte bitti. Elimizi acıtan o duygudan bir
hamlede kurtulduk. İşte kesinlikle kendimize ait olduğuna inandığımız inançları,
kimlikleri ya da duyguları da serbest bırakarak kurtulmak bu kadar kolay
aslında. Kendimizle ilgili inançlarımızdan, asla serbest bırakamayacağımızı
düşündüğümüz duygularımızdan bu yolla kurtulabiliriz. Tek yapacağımız şey, bu
duyguları serbest bırakmaya karar vermek ve bırakmak. Tıpkı elimizdeki kalem
gibi.
Serbest
bırakmanın bu kadar kolay olduğunu öğrendikten sonra; bence artık Sedona
Yöntemini adım adım uygulama zamanıdır. Hazır mıyız?
Sedona
Yöntemi basit bir yöntem, sadece soru cevap şeklinde ilerliyor. Sorulara kısaca
“Evet” ya da ”Hayır” diyoruz. Ve o cevapların bizi ulaştırdığı noktalarda
kendimizi daha yakından tanımaya başlıyoruz. Ancak önemli olan o anda içimizden
gelen cevabı verebilmek. Ve bu çalışmayı yaparken serbest bırakma yöntemini,
kalem örneğini hep aklımızda tutmak.
Sedona
Yöntemi bizlerin tüm olumsuz duygularımızdan kurtulmamızı kolaylaştırıyor. Fark
etmeden baskısı altına girdiğimiz tüm şartlandırmalardan özgür bırakıyor. Nasıl
mı? Gelin adım adım yapalım beraberce. Ama hayal gücümüze ihtiyacımız olacak,
onu da yanımıza almayı unutmayalım.
Duygularımız beynimizde
beliriyor ama beden de yaşatıyoruz onları. İşte çıkış noktamız da burası.
Bedenimizde her neredeyse olumsuz duyguyu bulup onu hayal gücümüzle yok
etmemiz, kurtulmamız gerekiyor. Peki ‘ o olumsuz duygu bedenimizin neresinde?’
diye soracak olursanız onu bulmanın yöntemi de basit. Kendimizi rahat
hissettiğimiz bir yerde belki gözlerimizi kapatarak; o ANA, ŞİMDİye ve
nefesimize odaklanmak. İçimizi acıtan olumsuz duyguyu bedenimizin neresinde
hissettiğimizi kendimize sormak.
Tabii ki öncelikle, bu
duyguyu ve içimizin acıdığını kabul etmemiz şartıyla. Şimdi içimizi acıtan o duyguyla yüz yüzeyiz.
Hissediyoruz. Ve ilk kocaman adımı çoktan attık. Aslında kendimizden bile inkar
edip, sakladığımız o duygu ile yüzleştik. Ve içimiz belki de eskisinden daha
çok acıdı. Olsun, devam ediyoruz. Kendi iç sesimizle madem içimizi acıtan
böylesi bir duygumuz var, o halde onu bırakmamız gerektiğini tekrar ediyoruz.
Bunu tüm kalbimizle istiyoruz, çünkü ruhumuzun huzura, özgürlüğe, kanat
çırpmaya ihtiyacı var. Şimdide olduğumuza göre ve duygumuzla yüzleştiğimize
göre hiç vakit kaybetmeden salıveriyoruz. Zihnimizden uzaklaştırıyoruz. Daha
güzel şeyler düşünerek, o karanlık kısmın yok olduğunu; yerine en güzel
renklerin dolduğunu hayal ederek belki de. Ve bu ritüeli o olumsuz, iç acıtan
duygumuzdan kurtulana değin yapıyoruz.
Evet başlarda zorlanıyoruz. Olmuyor,
olmuyor. Ama pes etmek yok. Bir süre sonra içimizin bir kuş kadara
hafiflediğini fark edeceğiz. Ardından kendimizi dinginliğin, mavi sakin
suların, huzurun kollarına bırakıyoruz. Ve kendimize, gücümüze hayran olarak ne
kadar iyi hissettiğimizi fark ediyoruz. Her şey için şükrediyoruz kocaman tebessümlerle hem de. Ve benim sıklıkla yaptığım gibi kollarımızla
kendimize sarılıp, derinden sevgimizi
hissediyoruz. (devamı Osho’nun Kuralı ile 3. Bölümde)
Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ
19.09.2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder