14 Nisan 2026 Salı

GERÇEK ZENGİNLİK

İnsanoğlu hayatı boyunca hep bir koşturmacanın pençesinde.

Gerçek amaç mutlu yaşam olsa da, isteklerin ardı arkası kesilmiyor ne yazık ki. Daha çok paraya, yeni bir eve, son model bir arabaya, yata, kata olan düşkünlük hiç bitmiyor.

Maddi birikimlerin fazlalığı ile ölçüyoruz maalesef artık mutluluğu.

Ne kadar çok dünya malına sahipsek o kadar zenginiz sanıyoruz.

Ne büyük yanılgı!

Gerçek zenginliğin, gerçek mutluluğun nerede olduğunu görmüyor gözlerimiz.

Peki neden?

Ne ara bu kadar doyumsuz olduk?

Bir durup düşününce; aldıklarının, sahip olduğun halde kullanamadıklarının yükünü omuzlarında hissediyor insan.

Maddiyata bağlı olduğun kadar özgürlükten uzaksın bir anlamda.

Basit yaşam ve sadelik en güzel yaşam biçimi.

Çoğu kişinin pek tercih etmediği bir yol olsa da bazı insanlar için en ideal yol.

Ben de kesinlikle böyle düşünenlerdenim. Bu nedenle her defasında yeniden hatırlamak ve hatırlatmak için konu ile ilgili yazmaya çalışıyorum.

Buna en güzel örnek tarih sayfalarından gelsin istedim bu defa.

Kendisi Hollandalı.

17. yüzyıl felsefesinin hatırı sayılır rasyonalistlerinden biri.

Ünlü düşünür Descartes'ın fikirlerinden etkilenmiş.

Zamanla Hollanda Altın Çağının önde gelen filozoflarından biri olmuş.

Filolojinin, sosyolojinin ve etolojinin yanı sıra derinlik psikolojisinin de fikir babalarından biri olarak kabul edilmiş.

Baruch Spinoza.

Yaşadığı dönemde pek çok filozof gibi maalesef yanlış anlaşılır.

Hatta suçlanır.

Ancak savunduğu fikirlerden vazgeçmez.

Düşünceleri hayli zor anlaşılıyor olsa da; şimdi paylaşacağım anektod ile yaşama karşı duruşu hakkında daha kolay bilgi sahibi olmamız mümkün. 

Spinoza, 1654 yılında Hollanda'da ticaretle uğraşan babası Michael’ı kaybettiğinde aile evine dönmek zorunda kalır.

Babalarından geriye kalan mirasın, kendisi ve kız kardeşleri arasında paylaştırılması söz konusudur.

Yüklü servetin tamamına abilerinin el koyacağını düşünen kız kardeşler endişe içinde beklemeye başlar.

Çünkü onlar da herkes gibi bir insanın değerinin, eline geçirebildikleriyle ölçüldüğünü düşünür.

Peki ya henüz 22 yaşında olan Spinoza?

Onun meselesi hiçbir zaman sahip olmak değil, anlamak olur.

Mirasın paylaşılacağı büyük gün nihayet gelir.

Kardeşler arasında ciddi bir gerilim hissedilir.

Söze dökülen paralar, değerli evler, arsalar, köşkler, şirketler, çiftlikler ve bazı borçlar tek tek okunur.

Spinoza ve kız kardeşler, oturdukları yerden sessizce babalarından kalan mirası dinler.

Nihayet miras dökümü bittiğinde, herkes ister istemez gözlerini Spinoza’ya çevirir.

Sakince yerinden kalkan genç filozof, oradaki avukatlara doğu kararlılıkla yürür.

Oldukça kesin bir dille, kendisini oyalamamalarını ve istediklerini vermelerini söyler.

Herkes nefesini tutmuş bir şekilde Spinoza’nın isteklerine kulak verirken, bir yandan da şaşkınlıkla birbirine bakar.

Spinoza, sadece vefat eden babasının yatağını ve 192 kitaptan oluşan kütüphanesini ister.

Maddi anlamda, elle tutulur hiçbir şeyde gözü yoktur.

Çünkü onun için gerçek zenginlik, mülkiyet ya da maddiyat değil düşüncedir.

Böylece babasının ardında bıraktığı servetin değil, onun okuyup kütüphanesinde sakladığı kitapların, fikirlerin peşine düşer.

Kendi deyimiyle ‘Üstün ve daimi bir sevincin hazzını kendisine sonsuza dek verecek gerçek iyiyi bulma’ amacından hiç vazgeçmez.

Aradan geçen kısa bir süre sonra da, insan aklının sınırlarını zorlayan ve beş bölümden oluşan başyapıtı Ethica’yı kaleme alır.

Kıssadan hisse; sade yaşayıp azın aslında çok olduğunu gördüğümüzde, hafifleyen ve özgürleşen ruhumuzla, gerçek zenginliği kucaklamamız an meselesi.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

29.01.2026

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...