13 Haziran 2012 Çarşamba

BİREYSEL DÜŞÜNCE


Bir toplum içinde yaşarken birey olmanın verdiği hak ve özgürlükleri layıkıyla kullanmak lazım geldiğine inananlardanım. Başkalarının özgürlük alanına girmediğimiz ve bir şekilde onların haklarını kısıtlamadığımız sürece; bir birey olarak yapmamız gereken de bu olmalı diye düşünüyorum. Hem kendimiz için, hem içinde yaşadığımız toplum, hem de gelecek nesillerimizin mutluluğu için.

Hepimiz her konu üzerinde şu ya da bu şekilde düşünüyoruz. Düşüncelerimizi çeşitli şekillerde ifade ediyor ve paylaşıyoruz. Bu anlamda kendimizi ne kadar geliştirirsek, ne kadar çok bilgi sahibi olursak o kadar kolay ifade eder, doğru şekilde anlatır ve karşımızdakileri de yine doğru anlayabiliriz. Sabırla saygıyla dinlemenin erdemini karşımızdakine yansıtırken, düşüncelerini  rahatça açıklamasına izin de verebiliriz. Ama eğer bir konudan bihabersek, o konu üzerinde bırakın yorum yapmayı sağlıklı düşünmemiz bile mümkün olmaz ki…

Güzel ülkemde ne yazık ki sorgulama, düşünme, medeni platformlarda tartışma, saygıyla dinlemeyi becerme ve cesaretle düşüncesinin arkasında durma gibi HEPİMİZDE olması gereken tüm bu özellikleri geliştirmede bir arpa boyu yol alamadık. Bunu seminerlerde, tartışma platformlarında, seçimlerde, hatta karşılıklı diyaloglarımızda bile an be an yaşıyor ve tanık oluyoruz.

Bireysel tercih yapmaktan da bir o kadar uzağız.  Çünkü korkuyoruz her şeyden ve herkesten. Tabiri yerindeyse üç maymunu oynuyoruz; istesek de istemesek de. İçinde bulunduğumuz şartlar, gelecek kaygısı, işini gücünü hatta şimdilerde özgürlüğünü kaybetme korkusu bunlar…

Ama daha mutlu, daha saygın, daha duyarlı bir toplum özlemini çekiyor ve bir bütün olarak mutlu olmayı istiyorsak artık yenilenme vaktimiz geldi de geçiyor. Kendi kabuğumuzu kırıp, içimizdekiyle önce kendimizin yüzleşmesi gerek. Sonra da eksiklerimizi tamamlama yoluna gitmeli bir an önce. Bolca okuyarak, etrafımızda olan bitene duyarlı olarak, geniş bir yelpazeden bakmayı deneyerek, gönül gözümüzü açarak ve sıkça empati yaparak.  Bunlar öyle hemen isteyince olabilecek şeyler değil. Evet önce istemek gerekli, ama sonrasında da yılmadan pes etmeden denemek ve sabırla öğrenmeye çalışmak gerek. Ancak o zaman kendimize olan güvenin desteği ile düşüncelerimize sahip çıkabilir; tercihlerimizde kimsenin baskısına boyun eğmeden, sadece kendi doğrularımızı paylaşıp savunabiliriz.

O istedi, bu istedi, şu şart koştu… bunlar bitmez. Bir kez ipi elimizden kaçırırsak, ardı arkası da kesilmez isteklerin ve hep kendilerine isterler ne yazık ki bir kez olsun karşısındakini düşünmeden.

O halde bizim için karar veren ve düşünen insanlar yerine; kendimiz düşünelim özgürce ve hepsinin de arkasında duralım cesaretle. Bu da bilgiyle, konuyu iyi öğrenmekle, merak edip araştırmakla, ardında arkasında ne olduğunu merak edip doğru kaynaklardan öğrenmekle mümkün. Çünkü konu her ne olursa olsun bir konu hakkında konuşabilmek, fikir üretmek ve başkalarıyla paylaşmak, yorum yapabilmek, yapılan yorumlara cevap hazırlamak için konuya ilgi duymak, ne olduğunu öğrenmek, neden niçin sorularına cevap bulmaya çalışmak gerek.

Çocuklarımızı da bu şekilde eğitmek lazım ki, zamanı ve vakti geldiğinde haklarını savunabilsinler. Susup oturmak boyun eğmek yerine araştırmacı kişilikleriyle güvenli bakış açılarıyla hayatı sorgulasınlar. Bu dediklerimiz elbette ki isyan etmek, baş kaldırmak, her şeye karşı çıkmak değil. Özünde insan olmanın ve kendine güvenin tadıyla, birer birey olarak toplumdaki SAYGIN YAPISINI ve YERİNİ  KORUMAK olmalı... Bu da iyi bir eğitimle mümkün ki, bu eğitime aile, okul ve sonrasında kendi kendimizin ömür boyu süren bilgi akışı girmeli.

Bu eğitimin ilk adımı ailelerde, anne ve babaların yanında atıldığına göre biz ebevynlere büyük bir görev ve sorumluluk düşüyor. Çocuklarımızı kendi bildiğimiz kalıplarla ve kendi yapamadıklarımızı yaptırma kaygısı yerine heyecanla araştırmaya yönelik çocuklar olmalarını sağlamamız lazım. Tam bu noktada gelin Buket Uzuner’in SU romanındaki bir bölüme bakalım.

‘’Öğrendiklerimin ne kadarını anlıyordum, bunu şimdi yetişkin bir kadın olarak yorumladığım için söylemem zor, ama öğrenme sevinciyle sarhoş olup ayaklarım yerden eksilecek kadar çoşkuyla uçtuğumu, şimdi iki şişe şarabın bile beni o kadar yükseltemediğini söyleyebilirim. Olasılıkla bana öğretilenlerin çok azını anlıyordum, ancak ÖĞRENMENİN ve KEŞFETMENİN sarhoş edici zevk tohumu bir kere ekilmişti içime.  ‘’

İşte bu heyecanı, bu zevki aşılamamız gerkiyor çocuklarımıza ki araştırmayı, soru sormayı sevsinler; sadece önlerine konanlarla yetinmeyip merakla araştırma yapabilsinler.

Çocuklarımız birey olmayı öğretirken, güven duygusunu aşılarken, BEN de bir bireyim diyebilecek kıvama gelmesi aşamasında ise dikkat edilecek en önemli öğe, o sınır çizgisini iyi belirlemek elbette. Çünkü insan bir kez BEN demeye görsün, bir anda o çizgiyi aşıp egosuna tutsak bencil bir birey haline de gelebiliyor maalesef. Oysa ki birey olmanın keyfini, ben de varım ama BÜTÜNÜN  BİR PARÇASIYIM diyebilmenin tadını yakalamak gerek. Çocuklarımıza özgür düşünmeyi, paylaşmayı öğretirken sevgiyle tüm boşlukları doldurmalıyız ki, bencillikten uzak dursunlar. Paylaşmayı bilsinler. Paylaşırken insanın aslında çoğaldığını yaşayarak bizzat tecrübelerle öğrensinler. Kendilerine ve etraflarındaki her şeye sevgi dolu gözlerle bakmasını bilsinler.

Hiçbir koşul koymadan, sevgi ve şefkat gösterebileceğiz çocuklar yetiştirmek bizim en büyük gayemiz olmalı. Çünkü çocuklar sevgiyle nefes alır ve sevginin o tatlı pınarından içtikçe hayata tebessümle bakmayı öğrenirler. Ruhlarını sevgiyle beslediğimiz zaman her türlü zorluğa karşı koyama gücünü bulur, istediklerinin peşinden daha rahatça koşabilirler.

Bir zamanlar Avustralya Yerlileri olan Aborjinler’ in hiç istisnasız, bebeklerini iki yıl boyunca göğüslerinde taşıdıklarını okumuştum. Sürekli sevgiyle gülümseyen annelerini görerek büyüyen bebekler bunlar. Çocukları dinlemeyi, onların söylediği çocukça sözcüklerdeki derin anlamı kavramaya çalışmak aslında bize yol gösterir. Çocukları merak ve ilgiyle dinlemek, söylediklerine kulak vermek; ilerde onlara seslerini duyurmayı öğretir. Çocukları yüreklendirmeli, güçlendirmeliyiz. Onları doldurmalıyız. Kendisi olması için cesaretlendirmeli ve güven duymasını sağlamalıyız. Toplumun ve bizlerin onlardan yararlanması için onlara tüm bunları vermek gerek. Farklı olsa da yanında olmalı, farklı kalıplara sokmak yerine kendisi olmasına yol açmalıyız.

Sonuçta Buket Uzuner’ın severek okuduğum romanında bir bölüm var ki, neredeyse benim hayat felsefemi özetliyor. Yazımızı bu cümlelerle sonlandırmak en güzeli bence. ‘’Çıkarsız paylaşılan saf mutluluk o kadar eşsiz ve nadir bir güzelliktir ki, onun bu yüzden dünyada daima en çok kıskanılan ve satın alınamayacak tek mutluluk olduğu söylenir.’’

İşte böylesi mutlulukları yakalamak için de hayli zor ve çetin bir süreç çocuklarımızı, birer birey olarak bizleri bekliyor; ama sonundaki güzelliği yaşamaya değer bence. Ne dersiniz?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

05.06.2012


NOT:Bu yazıyı yazmam için beni yüreklendiren, hatta ismini koyarak yolumu açan Sn. Cahit BÜYÜKKANBER'e sonsuz teşekkürlerimle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...