3 Mayıs 2016 Salı

AHENKLE DANS EDELİM Mİ?

Hiç farkında değiliz belki ama; hayat her yeni günle beraber bize bu soruyu soruyor.

Ahenkle dans edelim mi?

Bazen sabah doğan güneşle beraber gökyüzünü kuşatan o eşsiz renkleri ile yapıyor bunu. Bazen tüm dünyası şakımak olan minicik bir kuşla. Bazen masmavi denizde aniden ortaya çıkıveren yunuslarla.  Bazen de sizi kocaman tebessümlerle kucaklayan, o en sevdiğinizle.

Peki bizler bu güzel davete icabet ediyor muyuz dersiniz?

Maalesef hayır. Üstelik görmezden geliyoruz her defasında.

Dansı bilmediğimiz için mi? Eğer bilmiyorsak, en azından öğrenebiliriz. Kendimizi yaşamın albenili kollarına bırakalım ve isteyelim yeter ki.

Aramızda bu ahengi yakalayıp dans eden çok güzel kalpler var. Ve ben onların önünde saygıyla eğiliyorum.

Çünkü onlar gördükleri, baktıkları, duydukları ve hissettikleri her şeye hak ettiği kıymeti veriyorlar. Üstelik zarafetle taçlandırılmış bir gülümseme eşliğindeki dansları ile bunu hepimize hissettiriyorlar.

Her anın, her dakikanın, her günün keyfine varıyorlar. Ufak tefek sorunların o ışıltıları karartmasına asla izin vermiyorlar.

Çevremiz böylesi insanlarla kuşatıldığında, o enerji ve ışık öyle güzel sarıyor ki ruhumuzu. Hepimiz seviyoruz onları. Hayatla muhteşem uyumlarını ve danslarını özlüyoruz; görmediğimiz zamanlarda.

Şimdi kendimizi düşünelim. Bir an için de olsa; dokunduğumuz her şeye en değerli armağanmış hissini verdiğimizi hayal edelim. O eşsiz yaşam müziği ile dans ettiğimizi.

Yaşam her an fısıldıyor bize.

Adeta ‘’Hadi dans edelim.’’ diye göz kırpıyor.

O büyük karmaşa içinde bile tılsımlı bir müziğin notaları var aslında. Zor değil hissetmek. Ve inanın bana sadece bu hayal bile gülümsetecek her birimizi.

Hadi gelin deneyelim. Sıradan bir çakıl taşı olsun elimizdeki. Ya da minicik cılız bir çiçekle kesişsin gözlerimiz. Üstü başı perişan bir sokak köpeği çıksın mesela yolumuza o an için. Parıldayan güneşin önünü kapkara bir bulut kessin aniden ve yağmur başlasın delicesine.

Sorarım size ne fark eder ki? Biz ona hak ettiği değeri verdiğimizde, içindeki ahengi yakalamış olacağız. İşte o zaman bizim için her şey birbirinden değerli olacak.

Tıpkı Mevlânâ’nın bir kuyumcu dükkanında hissettiği o muhteşem duygu ile sema etmesi gibi. Bu çok değerli öyküye kulak verelim önce. İçiniz sıcacık olacak ve siz de ahenkle dansa kalkacaksınız belki de benim kelimelerimle. Ben yazarken dans ediyorum çünkü klavyenin tuşlarında.

‘’Konya’dayız şimdi. Civar bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailenin evladıdır Şeyh Selâhaddin Feridun. Gençliğinde katıldığı sohbetlerde ünlü pek çok bilgeden feyz alıp olgunlaşmış. Herkes tarafından sevilip, sayılmış. Kuyumcular çarşısındaki dükkanında, çıraklarıyla beraber altın varak yaparak geçimini sağlarmış.

Günlerden bir gün Mevlânâ çarşıda gezinirken, yolu buraya düşer. Tam dükkânın önünden geçerken, aniden durur. İçerden bir ses gelmektedir. O ana değin kimsenin umursamadığı bu ses; varak yapmak için çekiçle altına şekil veren Şeyh Selâhaddin ve çıraklarının çalışma sesidir. Mevlana büyülenmiş gibi bir süre bu sesi dinler. Ardından da semaya başlar.

Dışardaki hareketliliği sezen Şeyh Selâhaddin, dükkanından dışarıya çıkar. Mevlânâ’nın semasını, çekiç darbelerinin ritmine uyarak huşu içinde dansını şaşkınlıkla izler. Ellerindeki altının ziyan olmasına aldırmaksızın; çıraklarına işe devam etmelerini söyler. Kendisi de Mevlânâ'nın ayaklarına kapanır. Orada başlayan dostluk yıllara yayılır. Ve hayatını kaybedene kadar da güçlenerek devam eder.’’

Geçmişten bizlere uzanan Mevlânâ öyküsü böyle.

Çoğumuzun duymadığı, duysa da önemsemediği, bazen de öfkelendiği böylesi bir sese karşı; Mevlânâ’nın yaklaşımı ne kadar farklı değil mi? Onun duyduğu sadece kulaklarını okşayan ahenkli çekiç sesi değil. Hayatın müziğini duymuş o anlarda. Ve duymakla kalmamış; bu sese değer vermiş. Oradaki şaşalı hazinelerden daha kıymetli bulmuş. ANIN FARKINA VARMIŞ. O Ana sımsıkı sarılmış. Kulağında çekiç ezgisi dans ederken,  yaydığı büyülü ışıltı ile oradaki herkesi sıcacık kucaklamış.

Ne mutlu bizlere ki, gönlü sevgiyle çağlayan Mevlânâ’nın torunlarıyız hepimiz. O halde, bizler de etrafımızdaki her kişiye, her canlıya ve her nesneye böyle yaklaşabiliriz. Minicik detaylardaki ahengi hissedip, hissettirebiliriz.

Hayatla dans ederken, her ANA kıymet verebiliriz.

İşte benim felsefem. Yıllar içinde edinmeye çalıştığım, hala üzerine titrediğim, yorulmadan çalıştığım o en olağanüstü duygu. Daha yolun çok başındayım, biliyorum. Ama kendim ve hepimiz için; gönül gözüyle bakanlardan, sevgiyle kucaklayanlardan olmayı diliyorum her daim.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

30.03. 2016





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...