15 Haziran 2015 Pazartesi

ROSETO KASABASININ GİZEMİ (2/2)

Bu kasabanın tüm dünya tarafından tanınmasına vesile olan bir doktor aslında.

Oklahama Üniversitesi tıp fakültesinde ders veren doktor Stewart Wolf.

Kariyerini sindirim ve mide üzerine yapmış. Yaz aylarını bu kasabaya çok yakın bir çiftlikte geçiriyor doktor Wolf.

Ve günlerden bir gün; yerel bir tıp derneğinde konuşma yapmak için çağrılıyor. Konuşması bittikten sonra meslektaşları ile yaptığı sohbette; Roseto kasabasından haberdar oluyor.

Kasabada yaşayanların hiç hasta olmadığını duyunca; bir doktor olarak elbette çok şaşırıyor. Üstelik 65 yaşın altında kalp hastalığına yakalananların çok az sayıda olduğunu öğrenince; mutlaka araştırması gerektiğini düşünüyor.  

Çünkü o yıllarda Amerika’da kalp krizi hayli yaygın. Ve 65 yaşın altındaki erkekler arasında önde gelen ölüm nedeni.

Doktor Wolf, düşüncesini etrafıyla paylaşıyor. Öğrencilerinin ve meslektaşlarının de desteği ile kapsamlı bir araştırma başlatıyor.

Kasabadaki tüm eski kayıtlar, aile yapılarına varıncaya kadar inceleniyor. Roseto sakinleri ile anketler yapılıyor. Birebir görüşmeler gerçekleştiriliyor. Ve sonunda kasabanın sağlık dökümü ortaya çıkıyor. Elde edilen sonuçlar ise hemen herkesi şaşırtıyor.

Gerçekten de Roseto’da 55 yaşın altında kalp krizinden ölen ya da herhangi bir kalp rahatsızlığı gösteren hemen hiç kimseye rastlanmıyor. 65 yaş üstündeyse kalp krizine bağlı ölüm oranının yalnızca %1 olduğu görülüyor. Ortalamalar, Amerikan ortalamalarıyla kıyas bile kabul etmiyor.

Kasabada; hiç intihar yok. Alkolizm yok. İlaç ya da uyuşturucu bağımlısı yok. Suç oranı dile getirilmeyecek ölçüde az. Midesinden sorun yaşayan da yok; hasta olan da. Her şey normal seyrinde devam ediyor. Sosyal yardıma ihtiyaç duymuyorlar.
Sonuç; köylüler sadece yaşlılıktan hayatlarını kaybediyor.

Peki kasabanın bu gizemi nereden geliyor dersiniz?

Hep göz ardı ettiğimiz, umursamadığımız, daha güzelini bulalım derken unuttuğumuz minicik değerler bunlar. Ve günümüze ‘Roseto etkisi’ olarak ulaşmış.

Yapılan araştırmalar bu durumun genlerle ilgisi olmadığını göstermiş. İtalya’daki Roseto’dan Amerika’nın başka eyaletlerine göç edenler bu durumun dışında kalıyorlar çünkü.

O halde ne olabilir? Sağlıklı ve güzel beslenmek mi?

Tam tersi.

Bu bölge sakinleri çok şarap tüketiyor. Üstelik filtresiz sigara içiyor. Çoğu iri yarı, göbekli ve kilolu. Ülkelerinden zeytinyağı getirtecek paraları yok. Bu nedenle en ucuz yağ olan domuz yağını kullanıyorlar.

Çalıştıkları yerler nasıl peki?
Son derece sağlıksız. Gaz ve toz dolu taş ocaklarında ömür tüketiyorlar.

Bunca sağlıksız yaşam şartı içindeyken bile; hepimize parmak ısırtacak bu muhteşem sağlığı nasıl koruyorlar ne dersiniz?

Çünkü köylüler göçten sonra da eski alışkanlıklarını bırakmıyor. Yaşam şekillerini hiç bozmuyor. Geniş aileler halinde yaşıyorlar. Herkes birbirini tanıyor. Uzun sohbetlerden hep keyif alıyorlar. Sosyal bağları çok güçlü. Halkın arasında gelir farkı yok. Paylaşmayı seviyorlar. Üzüntülerini paylaşarak azaltıyor, mutluluklarını yine paylaşarak katlıyorlar. Yaşlılar, hep saygı görüyor. Kurdukları sofralardaki sohbetlerle, ruhlarını da besliyorlar.

Stres nedir bilmiyorlar. Birbirilerine güveniyorlar. Çünkü tek bir tanesi yanıltmıyor bir diğerini. 

Gösterişten alabildiğine uzak duruyorlar. Elde edilecek maddi imkanların, kimseye bir üstünlük sağlamadığının bilincindeler.

Aralarında muhteşem bir dayanışma var. Saygı ve eşitliğe önem veriyorlar. Hayatlarında hep daha fazlası, daha çoğu olsun derdinde değiller. İçlerinden bir tanesi çıkıp da çok zengin olmayı, diğerlerini sömürmeyi düşünmemiş hiçbir zaman. Paylaşmak en büyük erdemleri olmuş. Kısacası kendi güçlü sosyal yapılarını sevgiyle korumayı bilmişler.

Oysaki bulundukları yeni yerde, eski alışkanlıklarına bir sünger çekip modernliği benimseyebilirlerdi. Modern dünyanın görünmeyen baskılarına boyun eğmeleri an meselesiyken; bunu yapmamışlar. Para kazanıp, yaşam şekillerini iyileştirdikçe; daha çoğu olsun diye birbirlerini ezmemişler. Böylece kendilerini ve kasabalarını hep sağlıklı tutmuşlar.

İtiraf edelim ki, pek çoğumuz unuttuk bu güzel alışkanlıklarımızı. Kültür faktörünün yaşamımıza olan olumlu etkilerini artık hatırlamıyoruz bile. Hep bana olsun derdindeyiz. Çevremizdekileri yok sayıyoruz. Gün geliyor gözümüzü bürüyen hırsa yenik düşüyor ve erdemlerimizden daha da uzaklaşıyoruz.

Peki neden? Bunu yapan gerçekten bizler miyiz? Bu güzel dünyayı neden paylaşamıyoruz ki?   

Ne olur biraz duralım. Durup soluklanalım ve düşünelim.

İşte bu kasabanın gizemli öyküsünü paylaşma sebebim.

Böylesi faktörleri yeniden düşünmemiz için bir vesile olsun istedim. Çünkü bizim buradan alacağımız ders o kadar kıymetli ki.

Sağlıklı yaşamak, sadece güzel şeyler yemek içmek değil. Bedenimiz kadar ruhumuzun da doymaya, ihtimam görmeye ihtiyacı var.

Öncelikle kendi değerlerimizin farkına varalım. Kendimizi hiç olmadığı kadar çok sevelim. Kendimize, iç sesimize fırsat verelim. Çünkü ruhumuzu, özümüzü tanıdıkça, zayıf ve güçlü noktalarımızın farkına varacak ve güçleneceğiz. İşte ancak o zaman kültürel değerlerimize sahip çıkma ve koruma cesaretini göstereceğiz. Baskılar bizi yıldıramayacak. Hayata karşı dimdik ayakta durdukça, başkalarına da iyi örnek olacağız. Çocuklarımızı bu zarafet içinde yetiştireceğiz. Erdem ve saygının ışığında yol aldıkça birbirimizi daha çok seveceğiz. Birden bütüne geçerken; insani değerlerin farkına varacağız.

Tüm bunlar için hala vaktimiz var. Yeter ki kalben istekli olalım. Gönül gözümüzü açalım.

Zaman olumlu enerjileri umutla çoğaltma zamanı. Sevgiyle, aşkla, saygıyla, hoşgörüyle, anlayışla 
birbirimize kenetlenip; sağlığı ve huzuru koruma zamanı.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

27.04.2015





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...