16 Temmuz 2013 Salı

GEÇMİŞİN FISILTILARI (1 / 2 )

Artık neredeyse hepimiz geçmişi geçmişte bırakmanın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bugüne bir şans vermek ve yarının umutlarını yok etmemek adına. Ne kadar uyguluyoruz orası tartışılır elbette ama ah… o geçmişin fısıltıları yok mu? Ne yazık ki o fısıltılar hep içimizde, hep bizimle bir savaş halinde. Üstelik ne zaman ortaya çıkacağını, ne zaman daha yüksek perdeden bir volümle geleceğini, bizi nasıl gafil avlayacağını öyle iyi biliyor ki…

Kaçışımız mı? Neredeyse imkansız gibi.

Suçluluk duymamız, kendimizi değersiz hissetmemiz için elinden ne gelirse yapıyor adeta. Sanki hayat sahnesindeki rolümüzü biz değil, o oynarmışçasına.  Bizler ise sadece seyrediyoruz; kulaklarımızda bir alçalıp bir yükselen ama hiç kesilmeyen o fısıltılarla. 

Hayattan yeterince zevk alabiliyor muyuz peki? Ya da gelecekle ilgili kolay düşler kurabiliyor muyuz? Nerde… umut öyle cılız ki içimizde. Titrek bir mum misali. Hani üflense sönecek ve biz karanlıktan bir daha çıkamayacakmışız gibi.

Oysa ki yaşananlar her ne idiyse yaşandı ve bitti. Belki yaramız henüz çok taze belki de değil. Acılarımız mı? Belki çok derin belki de değil. Ama hayat devam ediyor. Yaşadıklarımız her ne olursa olsun; kendimizi, etrafımızı, hatta tüm dünyayı suçlamak neden? İçimizdeki kederi büyütmek yapacağımız son şey olsun ne olur. Geçmişi geçmişte bırakıp, kaldığımız yerden inatla hayata asılalım henüz daha vakit varken. 

Evet, geçmişte yaşadıklarımız bazen utanç duymamıza sebep olabilir. Hatta en masum hislerimizi koyu bir pişmanlık yorganı altına alıp yok etmeye çalışabilir. İçimizdeki o pür neşe çocuğu azarlayıp sustururken bir yandan. Neden mi? Çünkü  sadece kendi sesi duyulsun ister. Unutmakla ilgili tüm çabalarımıza inat; canımızı yakmak, ruhumuzu yormak için elinden geleni yapar; savaşın tek galibi olmak adına.

Zaman zaman öyle bir ruh haline girer ki insan; kulağındaki o fısıltılar giderek dozunu artırırken, kendisini bir çöp kadar bile değerli hissetmez. İçinden bağıran sesleri kesmek için kulaklarını kapatır, dış seslerle beraber susmasını umarken. Oysa ki sesler insafsızdır. Nefret doludur. Çirkindir. Korkutucudur. Hayatımızı zindan yerine çeviren korkularımızın kaynağıdır. Büyük bir çoğunlukla sebepleri çocukluk yıllarımıza kadar da iner. Ve hepsi bizi uçurumun kenarından aşağıya atmaya, canımızı yakıp, cezalandırmaya söz vermiş gibidir. Duygu ve düşüncelerimizin hakimi o fısıltılardır artık; biz onu içimizde sakladığımız sürece. Üstelik  her şeyin dermanı olan zaman; sanki bir tek bizim acımıza derman olamaz diye düşünürüz böylesi zamanlarda.

Neden biliyor musunuz? Çünkü geçmişten söz etmeye korkarız. Geçmişte yaşadıklarımızla yüzleşmek; sanki acılarımızı daha da artıracak, görünmeyen yaralarımızı daha da kanatacak sanırız. Ama tam tersine bunu yapmadıkça acılarımızdan kurtulmamız mümkün olmaz. Duygularımızı görmezden gelmek, hiç yokmuş gibi davranmak; onların yok olacağı anlamına gelmez. Tam tersine giderek derinlere iner, orada kemikleşir. Sonrasında söküp atmak daha da zorlaşır.

Yaşam boyu içinde hapsettiğimiz o olumsuz tepkiler nedeniyle hep kötü sözleri, kötü davranışları görüp duyduğumuz için her zaman bunları hak ettiğimizi düşünürüz. İyi ve hoş şeyler duyup, gördüğümüzde ise şaşırırız. Kendimize layık göremeyiz. Hatta hakaret olarak bile algılarız. Çünkü fark etmeden hayatın güzelliklerine tüm algılarımızı kapatır, etrafı  tarayan radarımızı kendi elimizle kilit altına alırız.

Bu nedenle öncelikle hayat karşısında cesur olmamız, geçmişin karşısına dikilmemiz ve onunla yüzleşmemiz gerekiyor. Sonra da geçmişimizle barışmamız, aslında herkesten çok kendimizi affetmemiz…

Asıl olan da bu KENDİMİZİ AFFETMEMİZ. Böylece kendimize yeni bir ŞANS daha vermiş oluruz diye düşünüyorum. Diğer insanlar gibi şansı hak ettiğimizi düşünmek bile ilaç gibi gelir yaralarımıza inanın bana.

Kendimizi, yaşadıklarımızı yargılamadan sadece affetmek… Çünkü bu sayede daha olumlu bakabiliriz hayata ve yaşananlara. Bize zararı dokunacak ne kadar etken varsa onları hayatımızdan uzaklaştırmaya çaba gösteririz. Eğer varsa hatalarımızdan ders çıkarıp onları tecrübe hanemize katarız. Bir daha yapmamaya özen gösteririz. Kısacası hayatımızın alt üst olan dengesini yeniden yerli yerine oturturuz.

''Yaratıcılık ve keşif, acıda saklıdır.’’ der Rus kökenli, Yahudi asıllı, ABD'li psikiyatrist Irvin D. Yalom  ‘Nietzsche Ağladında ‘ isimli romanında.

Yani acılarımızdan kendimizi yeniden keşfedip, yaratıcılığımızı kullanarak sıyrılmamız da mümkün. Yeter ki hayata karşı o CESUR duruşumuzu hiç kaybetmeyelim.
Biliyorum ki bunu yapmak dile getirmek kadar kolay değil. Ancak kabul etmemiz gerekli en önemli nokta varlığımızın her şeyin en güzeline layık olduğu gerçeği. Ve hayatın bir tekrarının daha olmadığı. O halde, hayatla aramızdaki bu görünmez bağlara sımsıkı sarılmak asıl olan. Unutmayalım biz çok değerliyiz. İsteklerimiz, hayallerimiz ve hayatımızla da bir bütünüz.  Bu anlamda Mark Twain’in sözleri öyle anlamlı ki;

‘’İsteklerinizi, hayallerinizi küçümseyen kişilerden mümkün mertebe uzak durun! Ruhu küçük insanlar, başkalarını da daraltmak, azaltmak ister! ‘’

Ne kadar doğru, öyle değil mi? Ama belki şartlar, belki yaşımız böylesi insanlardan uzak kalmamıza olanak tanımamış olabilir. Dolayısıyla ruhumuz en derin darbeleri alıp yaralanmıştır. Yaşadıklarımızın tam olarak ne olduğunu anlayamadan belki de, ört bas etmek en kolay yol gibi gelmiştir bize; kaçış noktamızda. Ama olsun hiçbir şey için geç değil hayatta. (devamı 2/2 ‘de ÇARPICI bir YAŞAM ÖRNEĞİ ile)  

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.06.2013




2 yorum:

  1. Kaliteli bir yazı anlatışınız var. Öncelikle tebrik ederim.
    Keyifle okudum.. Ayrıca sizi takibe aldım.

    YanıtlayınSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...