14 Haziran 2017 Çarşamba

DUYGUSAL AÇLIĞIMIZ (1/2)


Duygularımız bizim en hassas yanımızın dile gelen sesleri. Onları bastırdığımızda, içimizden geldiği gibi açıklayamadığımızda içimizde birikmeye başlıyor. Ve her biri dış dünyamıza kurduğumuz duvarın harçları ya da tuğlaları olarak görev yapıyor.


Stres, öfke, üzüntü, sıkıntı, yalnızlık gibi olumsuz duygu grubunun ruhumuz üzerindeki en büyük etkisi bizi duygusal anlamdaki açlığımızı tetiklemesi.

Bu öyle bir açlık ki, ruhumuzu yaralamak için eline geçen her fırsatı kullanıyor.

Henüz çocukken aile içinde başlıyor ilk sinyaller. Sevgiden yoksun, aralarında iletişimsizlik sorunu olan, baskı ve dayatma gibi yolları tercih eden, birbirini duymayan, dinlemeyen, anlamayı yük sayan ailelerde yetişmek duygusal açlığımıza zemin hazırlıyor maalesef.

Kendisini yeterince sevmeyen, her davranışında bir kusur arayan, cesaret yerine güvensizliğin davul seslerini duyan bireyler oluyoruz.

Hal böyle olunca; bir sebeple iş değiştirdiğimizde, işten atıldığımızda, maddi anlamda zorluk çektiğimizde, ilişki sorunları yaşadığımızda, terk edildiğimizde, aşk acısı çektiğimizde ya da aşırı stres ve yorgunluktan tükenmişlik sendromuna yakalandığımızda kapımızı daha kuvvetli çalabiliyor.

Problemli ailemizin yarattığı o kaygan zeminde; sağlam ve emin adımlarla yaşama koşmak bizi diğerlerinden daha fazla zorluyor. Giderek artan iletişimsizlik bizi içimizde tutsak hale getirirken, duygusal açlığımız artıyor. Ruhumuzu doyuramaz hale geliyoruz zamanla.

Ve işte o noktada bu açlığı bastırmak, toplumda yeniden var olmak için kendimizden vazgeçip, bir başkasına ya da başkalarına bel bağlıyoruz. Geçen süre içinde fark etmeden o insanın ya da insanların bağımlısı haline geliyoruz.

Asıl tehlikenin o zaman başlayacağından, giderek mutsuzluğun dibine vuracağımızdan habersiz, mutluluk oyununa kendimizi kaptırıyoruz. Artık karar veremeyen, her adımında bir destek bekleyen, cesaretsiz, özgüvenden yoksun bireyler oluyoruz.

Kendi hayatımızı değil bağımlı olduğumuz insanın hayatını yaşadığımızı, her şeyi sadece onun isteği doğrultusunda yapmaya izinli olduğumuzu ne yazık ki başlarda fark edemiyoruz. Fark ettiğimiz noktada ise iş işten geçmiş oluyor.

Gerçeklerin tadı acıdır. Boğazımızı yakar da geçer. Ve bakın Stefan Zweig İskoçya kraliçesi Mary Stuart biyografisinde bunu nasıl tarif eder;

‘’ Ama gerçek ne zaman güç kullanarak bastırılmak istense; kendisini savunmasını bilir. Gündüzün aydınlığında susturulsa, gecenin sessizliğinde konuşur. ‘’

Gerçekten de terk edildiğimizde, kayıplar yaşadığımızda hayatın acı gerçekleri hiç susmuyor. Sudan çıkmış balık misali çaresiz, güçsüz bir hisle hayatın çarkları arasında sıkışıp kalıyoruz. Uzmanlar madde bağımlılığı ne kadar tehlikeli ise insana bağımlı yaşamanın da bir o kadar tehlikeli olduğunu savunuyor.

Kendimizi yapayalnız, çaresiz hissetme halinde içimizde adeta bir yerlerimiz kanıyor. İşte o anda hissettiğimiz acıyla her şeyden hatta yaşamdan bile kopma noktasına geliyoruz. Gözümüzde hiçbir şeyin kıymeti kalmıyor. Kendimizi korumak adına sığınağımıza, o kalın duvarlarımızın ardına saklanıyoruz. Saklanırken acılarımızı hafifletmek adına ya yemeklerden alıyoruz hırsımızı ya keyif verici zararlı maddelerden.

Peki içinde bulunduğumuz durumu kabullenmemiz kolay oluyor mu?
Maalesef hayır.

İçimizde gittikçe kabaran öfke ve kinle suçlayacak birilerini arıyoruz ivedilikle. Suçu onların üstüne atıp nefes almak istiyoruz. Kendi içimize dönüp, ağlayan çocuğun gözyaşlarını silmeden; intikam planları yapmaya başlıyoruz. Aklımız fikrimiz suçlu bulduğumuz kişilere söyleyeceğimiz sözlerde ya da yaptırımlarda; dalgalarda debelenip duruyoruz.

Sonuçta debelenmemiz bitmiyor ve içinde bulunduğumuz o durumdan bir türlü kurtulamıyoruz. Kendimize verdiğimiz zararlar da cabası. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

06.05.2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...