
Beynimizin
güçlenmesine yardımcı olan glial hücrelerimiz, uyku seanslarımızı dört gözle
bekliyor olmalılar. İşlerini doğru dürüst yapabilmek ve bize daha sağlıklı
alanlar açmak için elbette.
Peki
ya bizler yeterince uykumuza özen göstermiyorsak?
Yaşam
kalitemizle birebir alakalı olan uyku düzenimizi hep aksatıyor, keyfi davranıp,
kapanmaya yüz tutan göz kapaklarımızı bir kibrit çöpüyle açık bırakmaya
zorluyorsak?
Hızlı
yaşam temposu ve yetmeyen zaman aralıkları; zorlu iş süreçleri maalesef
uykumuzla savaş halinde adeta.
Kendimizi,
yıpranan bedenimizi, yorgun düşen ruhumuzu dinginliğe davet ettiğimiz o yegane
anları ertelemek; süresini kısaltmak, bunun için kendimizi zorlamak hep
yaptıklarımız arasında. Öyle değil mi?
Hani
hiç uyku gereksinimi duymadan günlerce çalışabilsek; bir an bile düşünmeden
hepimiz buna evet diyeceğiz.
Peki
neden?
O
zaman işler bitecek, o zaman koşu duracak, tempo yavaşlayacak mı sizce?
Tam
tersine bence daha da hızlanacak. Tıpkı yokuş aşağı yuvarlanan bir tekerlek
misali önümüze büyük bir engel çıkana kadar durmadan koşacağız.
Madem
ki bunun sonu yok. O halde düzene ayak uydurmak gerek.
Sabahı
adam gibi karşılayabilmek, gün doğumunun keyfine varabilmek ve gün boyu zinde
kalabilmek için uyumamız şart. Hem de bedenimiz ne kadar istiyorsa. Bedenen
yenilenmemiz, zihnen ışıldamamız buna bağlı. Bırakalım o minik hücreler keyifle
işlerini yapsınlar. Bize güçlü bir beyin hazırlasınlar.
Ama
ya uyumayanlar?
Gece
vardiyasında çalışanları, nöbetçi olanları ayrı tutuyorum bu anlamda. Çünkü
işleri bunu gerektiriyor. Böyle bir yaşamı tercih etmeseler de yapmak durumundalar.
Benim
sözüm keyfi davrananlara. Uykuyu hiçe sayanlara. Kendilerini önemsemeyenlere.
Günlük dert ve sıkıntılara sıkıca yapışıp, bırakmayanlara. Yatağa huzurla
girmek yerine, öfke ve içsel kavgalarını sahiplenenlere.
İşte
böylesi anlarda beynimiz kendi kendisini yemeye başlıyor.
O
şirin glial hücreleri gereksiz bilgileri yok ederken, pek çok elzem bilgiyi de
arasına katıp parçalıyor. Halbuki belki de onları öğrenmek için yıllarımızı
verdik. Belki de sevdiklerimizin hayatından çaldık. Zamanla yarıştık.
Tüm
bu didinme bir çırpıda unutmak için miydi?
Elbette
değil. Kendimize karşı bu kadar acımasız olamayız. Olmamalıyız.
Her
12 saatte bir enerji seviyemiz yenileniyor. Sabaha dinç, sağlıklı, umut dolu,
pozitif ve tebessümle uyanmak için; uykumuza özen göstermemiz şart. Bunun
hafife alınacak bir yanı yok.
Kronik
uykusuzluk çekenler, gece yaşayanlar, gece çalışmak zorunda olanlar bu tehlike
ile karşı karşıya ne yazık ki. Hep uyanık kaldığımızda, eski ve yıpranmış
hücreleri, gereksiz bilgileri budayan hücrelerimiz duramıyor. Tıpkı bizler gibi
aşırıya kaçıyor. Faydalı, gerekli olanları da yok etmeye girişiyor.
Bunun
için fareler üzerinde deney yapan araştırmacılar bakın nelerle karşılaşmış.
Önce
fareler 4 gruba ayrılmış. İlk grup, iyi dinlenmiş halde uyutulmuş. İkinci grup,
kendiliğinden uyuyup uyanmış. Üçüncü gruptakiler, ekstra 8 saat uyanık
tutulmuş. Dördüncü gruptakiler ise tam 5 gün boyunca uykusuz bırakılmış.
Deney
sonrası, her birinin beyin ve hücre yapıları tek tek incelenmiş. İyi dinlenen,
uykusunu tamamen alanlardaki sinaptik budama; yani temizleme işlemi; oranı
yüzde 5.7 olmuş. Kendiliğinden uyuyup uyananlarda bu oran yüzde 7.3 olarak
belirlenmiş.
Ekstra uyanık tutulan üçüncü grup üyeleri için oran yüzde 8.4
olmuş. Tam 5 gün uyanık kalanlarda ise yüzde 13.5 gibi oldukça yüksek bir
oranla karşılaşılmış.
Kısaca
son iki grupta yer alan ve uykusunu alamayanlarda; artan oranlar sağlam
hücrelerin de yok olduğunu göstermiş. Üstelik dördüncü gruptaki farelerde
oranın yüksek olmasının yanında, bu budama işleminde kontrolsüzlük ve aşırı hız
tespit edilmiş.
Bu
durum maalesef Alzheimer başta olmak üzere pek çok beyin hastalığının da önünü
açan bir gerçek. Hele hele son yıllarda bu tarz hastalıkların yarı yarıya
arttığını hatırlayacak olursak.
Sonuç
mu?
Ne
yapıp edip iyi uyuyacağız.
Şartlarımızı
iyi uyumak adına zorlayacağız.
Kendimize
değer vereceğiz.
İçimizdeki
o çocuğun uykusu geldiğinde her şeyden vaz geçip uykunun o yumuşacık kollarına
bırakacağız kendimizi.
Deliksiz
uykunun keyfine varmak, stresle baş etmek, mutlu uyanmak için yolumuz uyku
yoluysa ‘eyvallah’ diyeceğiz.
Bırakalım
gecenin o lacivert ışıkları biz uykudayken üzerimizde dans etsin.
Bırakalım
gecenin hüznü bizden uzakta kalsın.
Varsın
gece tüm ihtişamı ile şaşası ile içinde biz olmadan yaşansın.
Kaliteli
uykuyu alışkanlık haline getirip; günü dolu dolu yaşamak; içimizdeki çocuğu
şımartıp hayata kocaman gülümsemek var ya; o her şeye değer bence.
Araştırma
sonuçlarına göre¸ insanların neredeyse %80 gibi büyük bir çoğunluğu; ortalama
7-8 saatlik uykuya ihtiyaç duyuyor.
Geri
kalanlar ise ya 4 saatten az uyuyor ya da 10 saat uyusa da uykuya doyamıyor.
Bir
de yatağa yatış saatine göre yapılan değerlendirmeler var ki; burada karşımıza
3 özellik çıkıyor.
Normal
uyuyan ilk grup; genelde saat 23.00-24.00 arası yatıyor ve sabah 07.00-08.00
gibi kendiliğinden uyanıyor.
Tavuk
olarak tanımlanan ikinci grup; gece daha erken yatmayı tercih ediyor ve sabah
gün doğumu ile uyanıyor.
Baykuş
olarak tanımlanan üçüncü grup ise; geceyi çok seviyor, bu nedenle yatış
sürelerini olabildiğince geciktiriyor. Haliyle sabah çok geç uyanıyor.
Biraz
da genetik mirasımızla alakalı olan bu duruma göre; ben sabahın ilk saatlerini,
gün doğumunu, güneşi tebessümle karşılamayı sevenlerdenim. Her sabah içimdeki
çocukla beraber bu kutlamayı yapıyoruz. Peki ya sizler?
Sevgiyle
kalın.
Belgin
ERYAVUZ
31.05.2017