9 Eylül 2009 Çarşamba

Paylaşabilseydik Herşeyi...


Doğduğumuz andan itibaren bize yakıştırılan bir kimlikle büyüme çabasındayız. “Ben” duygusunu belki de daha o ilk saatlerimizde alıyor ve öyle bir içimize sindiriyoruz ki; büyüyüp yetişkin bireyler haline geldiğimizde ne yazık ki toplum içinde yaşadığımızı, bazı şeyleri paylaşmamız gerektiğini unutuveriyoruz.

Konuşurken, yürürken, araba kullanırken, yemek yerken, sıraya girerken, sinemada, kafede hep “önce ben“ diyoruz. "Önce ben konuşmalıyım, en önde ben olmalıyım, en iyisini ben yemeliyim, en güzelini ben giymeliyim, en çok ben sevilmeliyim, en iyi arabaya ben sahip olmalıyım..."

Neden? Çünkü çocukluktan itibaren aldığımız eğitimde bir şeyler yanlış verilmiş çoğumuza. İlk tembihler, ilk uyarılar hep bu yönde olmuş. Önümüzdeki ilk örnekler anne ve babalarımız bize en doğruyu verdiklerini zannederken, bencilliğimizi pekiştirmişler çoğu zaman. Eşyalarımıza sahip çıkmamız gerektiğini öğretirken belki de dozunu kaçırmışlar bir parça. Sonunda yetişkin bireyler olup da bir hayatı paylaşmaya kalktığımızda (bencilliğimizin önümüze hep bir duvar gibi dikildiğini göremeden) başka şeylerde aramışız suçu, en çok da karşımızdaki insanda.

“Önce ben, en değerli ben” egomuz öylesine ağır basmış ki, sevgimizi yaşar ve yaşatırken sevdiklerimize, düşünce ve isteklerine kayıtsız kalmışız çoğu kez.

Oysa ki paylaşmak, her şeyi, aşkı, sevgiyi, okunulan bir kitabı, müziği, emekle pişirilen bir yemeği, uzun bir kuyruğu, üzüntüyü, beklemeyi, ... ne kadar da önemlidir.

“Ben” egosundan uzakta; sevgiler paylaşıldıkça artacak, üzüntüler paylaşıldıkça azalacaktır. Upuzun kuyruklar paylaşıldıkça kısalacak, güzel bir müzik paylaşıldıkça daha da güzelleşecektir. Düşünsenize bir kez; duygu silsilesi yüklü bir şiiri karşınızdaki kişi ile paylaştığınızı... Mısralardaki her bir sözcük ikinizi birden sarıp sarmalarken sizleri hayal dünyanızın doruklarına ulaştırır. O anda gördüğünüz rüyadan uyanmak istemezsiniz.

Önce “ben” değil, önce “biz” dediğimiz sürece dostluklar gerçek dostluğa, aşklar tutkuya, evlilikler ise muhteşem birlikteliklere yelken açacaktır sessizce. Denemek için ne duruyoruz öyleyse, haydi paylaşmaya...

Sevgiyle kalın

Belgin Eryavuz
26/05/2003

2 yorum:

  1. Şu içinde bulunduğumuz dünyada sizin dediğiniz gibi "ben" değil, "biz" olsak. Paylaşmanın olduğu, güzel sözlerin olduğu, sevginin olduğu, aşkların mutlulukla sonuçlandığı bir dünyaya merhaba:))

    YanıtlayınSil
  2. Sizin bu güzedl yazınıza istinaden:;

    Âşık ve maşuk birbirilerini çok seviyorlar, ancak bir türlü birbirilerine açılamayıp sevgileri ortada kalıyor. Bir gün âşık dayanamayıp maşuğun evine gidiyor, kapıyı çalıyor. İçerden bir ses
    —kim o?
    Âşık cevap veriyor
    -BENim
    Maşuk içerden sesleniyor.
    —git buradan
    Âşık şaşırıyor. İnanamıyor, ama ayrılıyor kapıdan üzgün bir şekilde.
    Dağlar, ovalar dolaşıyor maşuğun aşkından ölecek duruma geliyor olaylarla anlam veremiyor, dayanamayıp tekrar maşuğun kapısına geliyor,kapıyı çalıyor.içerden bir ses
    —kim o? Diyor
    Âşık cevaplıyor
    -BENim.
    Maşuk içerden sesleniyor.
    —git buradan
    Âşık deliye dönüyor. Bir türlü anlamıyor aşkının niye böyle yaptığını. Kendini yollara vuruyor. Aşkıyla eriyor da sebebi bulamıyor. Günler ayları, aylar yılarlı kovalıyor. Âşık kendini maşuğun evinde buluyor bir gün. Kapıyı çalıyor. İçerden bir ses
    —kim o?
    Âşık cevaplıyor.
    -SENim
    Maşuk içerden sesleniyor.
    —gir içeri o zaman

    Aşık SEN'im diyebilmektir.

    YanıtlayınSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...