22 Ekim 2020 Perşembe

AŞK MUCİZE Mİ?


Aşkı yaşayan, yaşatan ve gücüne inananlar onun bir mucize olduğunu da düşünür zaman zaman.

Kalbimizi ısıtan ama aynı zamanda aklımızı başımızdan alacak kadar güçlü olan bu duygu gerçekten de mucize mi?

Yoksa bizler onun mucizeler yaratacağına inanmak istiyor; bu anlamda önümüze çıkan büyük küçük farkındalıkları birleştirmeye mi çalışıyoruz?

Gelin bu sorunun yanıtını, eskilerden günümüze ulaşan etkileyici ve sıcacık bir aşk efsanesinde arayalım.

Çok eski yıllarda her şeye meydan okumuş bu aşk hikayesi.

Büyük bir imparatorluğun genç ve yakışıklı prensi ile raks yapan genç bir kızın öyküsünde hayat bulmuş aşkın mucizesi.

Prens, dönemin Babür İmparatoru Akbar Han’ın oğlu Salim Şah.

Hayatını raks ederek kazanan genç ve güzeller güzeli kız ise Şerif Nissa olarak doğan, Nadira Begum olarak da bilinen Anarkali.

Gün olur yolları kesişir iki gencin.

Anarkali’nin dans ettiğini gördüğü gün aşık olur genç prens. O andan itibaren töreleri, kuralları, yasakları, kendi mevkisini, babasının şanını gözü görmez.

Aradan zaman geçtikçe iki gencin arasındaki aşk alevlenir. Dedikodular alır başını gider. Hele hele prensin yasaklara rağmen rakkase ile evlenmek istemesi herkesin dilindedir.

Hanlığındaki söylentilerden hayli rahatsız olan baba Akbar Han oğlunun rakkaseyi görmesini men eder.

Gelin görün ki prensin gözü aşktan öylesine sarhoş olmuştur ki, önüne çıkan hiçbir engele kulak asmaz. Yasaklara uymaz. Rakkaseyi görmeye devam eder.

Yapılan tüm engellemeler bu iki gencin aşkını daha da kuvvetlendirir. Efsane dilden dile anlatıldıkça sınırdan sınıra yayılır.   

Baba Akbar Han, bu aşkı tamamen ortadan kaldırmanın bir yolunu arar ve sonunda acımasız bir çözüm bulur.

Önce kentin merkezine hiç penceresi olmayan küçücük bir hücre evi örülmesi talimatını verir. Bu hücrenin sadece tek bir giriş kapısı vardır. Ardından çıkarılan fermanla yakalanan rakkase Anarkali bu hücreye kapatılır.

Tüm olan biteni çaresizlik içinde izleyen prens üzgündür. Ancak verilen ceza bu kadarla kalmaz. Rakkasenin kapatıldığı hücrenin tek girişi de örülerek tamamen kapatılır.

Bundan böyle rakkase hücresinde nefessiz, ışıksız, aç ve susuz kalacaktır.

Çaresizce babasına yalvaran prens acısını gözyaşlarına döker. Perişan haldedir.

Sadece o mu?

Kentte yaşayan herkes bu büyük aşkın yok oluşuna şahitlik ederken ağlar.

Genç prens babasının bu kadar acımasız olabileceğini bir türlü kabullenemez. Bu nedenle içindeki umutla her gün rakkasenin kapatıldığı hücrenin önüne gelir. Nemli gözleriyle duvarlara bakar bakar durur.

Oğlunun gözyaşlarına, hayatını hiçe saymasına ve tüm yalvarışlarına rağmen, baba Akbar Han verdiği karardan caymaz. İnsafa gelmez.

Prens ile beraber hücrenin duvarı önüne gelip bekleşen halk bir süre sonra umudunu kaybeder. Çünkü duvar yıkılsa bile Anarkali'nin oradan canlı çıkma şansı kalmamıştır.

Peki prens ne yapar dersiniz?

O hiç pes etmez. Her gün hücrenin önünde, gözlerini duvardan bir an olsun ayırmadan tek bir mucize için bekler. Bekledikçe aşkı içini yakar kavurur. Yine de umuduna tutunur.

Gel zaman git zaman yöre halkı zor bir kış mevsimini ardında bırakır. Bahar hayatı canlandırır, her taraf renklerin ve kokuların armonisi ile donanır.

Kentin orasındaki o zalim hücre duvarının önünde ne olur dersiniz?

Minicik narin bir dal filizlenmeye başlar. Bunu gören bir diğerine aktarır. Mucizeyi duyan halk yine her gün hücrenin önüne gelip beklemeye başlar.

Derken minicik narin dal giderek güçlenir. Yeni filizler verir. Çoğalır. Zaman Nisan sonuna vardığında tomurcuk verir dört bir yanından. Ardından da çiçek açar.

Açan tomurcuklar aşkın kırmızısı narçiçekleridir. Duvarı boydan boya kaplayan bir güzelliktedir her bir çiçeği. Bu güzelim narçiçeklerini gören prens tam o duvarın önünde yaşama veda eder. Yüzünde ise aşkına kavuştuğunu gösterir gibi bir huzur ve tebessüm vardır.

Efsane bu ya, narçiçeklerinin Anarkali’nin aşkını temsil eden kalbi olduğu söylenir durur yıllarca. Her türlü imkansızlığa ve zorluğa meydan okuyan aşkın gücü fısıldanır kulaktan kulağa.

Hint dilinde Anarkali isminin, narçiçeği demek olduğu söyleyerek efsaneyi noktalayalım isterim.

İlk tomurcuklarını Nisan ve Mayıs ayında veren, en geç Haziran ayına kadar çiçek açan narçiçekleri; çarpıcı kırmızısı ile gözümüzü alır adeta.

Üstelik ateşi içinde saklayan sarının, gizemli turuncunun elini tutarken, pembenin en tatlı tonunda kendini bulduğu sıcacık bir renkte gülümser bizlere ‘AŞK MUCİZE’ diyerek.

Bu eski aşk hikayesinden etkilenmemek ve hatta efsaneye inanmamak mümkün değil. Biliyorum ki bu yazıdan sonra nerede narçiçeği görsek bu efsaneyi hatırlayacağız.

Ama bu çarpıcı efsaneden etkilenen bir başkası daha olmuş. Ve duygularını şiire dökmüş. Bir diğeri ise bu şiirden etkilenip duygularını müziğin nağmeleri ile buluşturmuş.

İşte karşımızda hepimizin aşina olduğu ve severek dinlediği o şarkı.

“Günaydınım, Narçiçeğim, Sevdiğim.’’

Beste ömrünü musikiye adamış Cinuçen Tanrıkorur’a; güfte şair Feyzi Halıcı’ya ait.
Aşkın mucizesini, kırmızı sıcağını ve gücünü bundan daha iyi ne anlatır bilemedim.

Aşkın mucizesini yaşayan ve yaşatanlara en derin saygımla.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.06.2020

Kaynaklar: https://listelist.com; belki şarkıyı dinlemek istersiniz diye https://www.youtube.com/watch?v=VcPdLcMSax4.  



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...