"Resim yapmayı düşlüyorum, sonra rüyamı resimliyorum."
Bu
sözler, yaşamı boyunca yoksulluk ve ruhsal sorunlarla mücadele eden Hollanda
doğumlu Vincent van Gogh’a ait.
Hepimiz
onu, eserlerindeki canlı renkler ve dramatik fırça darbeleriyle tanıyoruz.
27
yaşında başladığı sanat hayatına, 860 tanesi yağlı boya olmak üzere 2100’den
fazla eser sığdırmış.
Gelin
görün ki hayattayken sadece bir tablo satabilmiş.
Geçirdiği
psikolojik rahatsızlar nedeni ile de 37 yaşında hayatına son vermiş.
Peki
nasıl oluyor da öldükten sonra dünyanın tanıdığı ünlü ressamlardan biri olarak
kabul edilmiş?
İşte
bu noktada devreye hiç kimsenin tanımadığı bir kadın giriyor.
Johanna van Gogh-Bonger.
Ünlü
ressam Vincent van Gogh'un erkek kardeşi sanat simsarı Theo van Gogh'un eşi.
Johanna,
Hollanda'nın Amsterdam şehrinde müziğe düşkün bir ailede, yedi kardeşin
beşincisi olarak doğar. Zeki, nazik ve neşeli bir çocuktur.
Kardeşlerinden
farklı olarak iyi derecede İngilizce eğitim alır ve piyano çalmayı öğrenir.
Yirmi
iki yaşında İngilizce öğretmenliğine başlar. Mesleğini severek yapar.
Amsterdam'da bulunduğu bir sırada ağabeyi Andries sayesinde Vincent'ın erkek kardeşi Theo van Gogh ile tanışır.
İki
yıl sonra 1889 yılında Amsterdam'da evlenirler.
Oğulları
Vincent Willem bir yıl sonra doğar.
Gelin
görün ki mutlu çiftin hayatı kısa süre sonra kararır.
Ağabeyi
Vincent'in intiharından altı ay sonra eşi Theo van Gogh’u kaybeder.
Amcasının
ismini taşıyan oğlu ile beraber, Paris’teki küçük dairesinde bir anda yapayalnız kalmıştır.
Üstelik
ağabeyi Vincent van Gogh'dan geriye kalan; 200'den fazla tablo, düzinelerce taslak
çizim ve kardeşlerin yıllar boyunca birbirlerine yazdıkları yüzlerce mektup;
olanca ağırlığı ile omuzlarına yüklenir.
Çevresindekilerin
önerileri oldukça acımasızdır. Taboların gereksiz ve değersiz olduğunu, hatta
yok edilmesini tavsiye edenler; Johanna'ya
kendi yoluna devam etmesini söyler.
Gelin
görün ki o bunların hiç birini dinlemez.
Bebeği ile beraber, tüm resimleri, çizimleri ve mektupları yanına alarak Hollanda'nın sakin kasabası Bussum’a gider.
Geçimini
sağlamak için bir pansiyon açar ve sanatsal bağlantılarını yeniden kurar. Amacı
eşi Theo'nun dileğini yerine getirmektir.
Evliliği
boyunca tutmayı bıraktığı günlüğüne, oğlunun bir gün okuması niyetiyle yeniden başlar.
Ek
gelir elde etmek amacıyla Fransızca ve İngilizceden Felemenkçeye kısa hikâyeler
çevirir.
Bu
arada gelen misafirlerin görebilmeleri için Vincent'ın resimlerini pansiyonunun
duvarlarına asar.
Dinlenme
molalarında elindeki 902 mektubun tamamını okur. O anda eşinin ağabeyinin dünyayı
kimsenin göremediği renklerde gören ne kadar hassas bir adam olduğunu fark
eder. Üstelik resimlerle mektuplar adeta birbirlerini tamamlar gibidir.
Bu
önemli nokta eleştirmenlerin gözünden kaçmış; ama iki kardeş arasındaki mektupların
resimlerle birbirine bağlı olduğunu anlamıştır.
Küçük
sergiler düzenler.
Avrupa'daki
bazı galerilere resimler gönderir.
Başlarda
attığı her adım küçümsenir.
Özellikle
erkek sanatçılar ve eleştirmenler tarafından görmezden gelinir. Hatta ne
dediğini bilmeyen, duygusal küçük bir dul kadın olarak yaftalanır. (devamı
2/2’de)
Sevgiyle
kalın.
Belgin
ERYAVUZ
13.05.2026





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder