7 Ekim 2026 Çarşamba

DEHANIN ARKASINDAKİ GİZLİ GÜÇ (1/2)

"Resim yapmayı düşlüyorum, sonra rüyamı resimliyorum."

Bu sözler, yaşamı boyunca yoksulluk ve ruhsal sorunlarla mücadele eden Hollanda doğumlu Vincent van Gogh’a ait.

Hepimiz onu, eserlerindeki canlı renkler ve dramatik fırça darbeleriyle tanıyoruz.

27 yaşında başladığı sanat hayatına, 860 tanesi yağlı boya olmak üzere 2100’den fazla eser sığdırmış.

Gelin görün ki hayattayken sadece bir tablo satabilmiş.

Geçirdiği psikolojik rahatsızlar nedeni ile de 37 yaşında hayatına son vermiş.

Peki nasıl oluyor da öldükten sonra dünyanın tanıdığı ünlü ressamlardan biri olarak kabul edilmiş?

İşte bu noktada devreye hiç kimsenin tanımadığı bir kadın giriyor.

Johanna van Gogh-Bonger.

Ünlü ressam Vincent van Gogh'un erkek kardeşi sanat simsarı Theo van Gogh'un eşi.

Johanna, Hollanda'nın Amsterdam şehrinde müziğe düşkün bir ailede, yedi kardeşin beşincisi olarak doğar. Zeki, nazik ve neşeli bir çocuktur.

Kardeşlerinden farklı olarak iyi derecede İngilizce eğitim alır ve piyano çalmayı öğrenir.

Yirmi iki yaşında İngilizce öğretmenliğine başlar. Mesleğini severek yapar.

Amsterdam'da bulunduğu bir sırada ağabeyi Andries sayesinde  Vincent'ın erkek kardeşi Theo van Gogh ile tanışır.

İki yıl sonra 1889 yılında Amsterdam'da evlenirler.

Oğulları Vincent Willem bir yıl sonra doğar.

Gelin görün ki mutlu çiftin hayatı kısa süre sonra kararır.

Ağabeyi Vincent'in intiharından altı ay sonra eşi Theo van Gogh’u kaybeder.

Amcasının ismini taşıyan oğlu ile beraber, Paris’teki küçük  dairesinde bir anda yapayalnız kalmıştır.

Üstelik ağabeyi Vincent van Gogh'dan geriye kalan; 200'den fazla tablo, düzinelerce taslak çizim ve kardeşlerin yıllar boyunca birbirlerine yazdıkları yüzlerce mektup; olanca ağırlığı ile omuzlarına yüklenir.

Çevresindekilerin önerileri oldukça acımasızdır. Taboların gereksiz ve değersiz olduğunu, hatta yok edilmesini tavsiye edenler;  Johanna'ya kendi yoluna devam etmesini söyler.

Gelin görün ki o bunların hiç birini dinlemez.

Bebeği ile beraber, tüm resimleri, çizimleri ve mektupları yanına alarak Hollanda'nın sakin kasabası Bussum’a gider.

Geçimini sağlamak için bir pansiyon açar ve sanatsal bağlantılarını yeniden kurar. Amacı eşi Theo'nun dileğini yerine getirmektir.

Evliliği boyunca tutmayı bıraktığı günlüğüne, oğlunun bir gün okuması niyetiyle yeniden başlar.

Ek gelir elde etmek amacıyla Fransızca ve İngilizceden Felemenkçeye kısa hikâyeler çevirir.

Bu arada gelen misafirlerin görebilmeleri için Vincent'ın resimlerini pansiyonunun duvarlarına asar.

Dinlenme molalarında elindeki 902 mektubun tamamını okur. O anda eşinin ağabeyinin dünyayı kimsenin göremediği renklerde gören ne kadar hassas bir adam olduğunu fark eder. Üstelik resimlerle mektuplar adeta birbirlerini tamamlar gibidir.

Bu önemli nokta eleştirmenlerin gözünden kaçmış; ama iki kardeş arasındaki mektupların resimlerle birbirine bağlı olduğunu anlamıştır.

Johanna; Felemenkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca olmak üzere tam dört dil bilmenin avantajı ile hiç vakit kaybetmeden eleştirmenlere yazar.

Küçük sergiler düzenler.

Avrupa'daki bazı galerilere resimler gönderir.

Başlarda attığı her adım küçümsenir.

Özellikle erkek sanatçılar ve eleştirmenler tarafından görmezden gelinir. Hatta ne dediğini bilmeyen, duygusal küçük bir dul kadın olarak yaftalanır. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

13.05.2026

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...