12 Ekim 2022 Çarşamba

RENGARENK NOTALARIN ARDINDAKİ DRAM (2/2)

Elbette seyirciler hayranlıkla kendisini izlerken; kulaklarına dolan birbirinden güzel notanın ardındaki o dramı çoğu zaman bilmez, bilemez.

Çünkü Paganini gerçekte zor bir hastalık olan ‘Marfan Sendromu’ ile mücadele içindedir.

Çoğumuzun pek de duymadığı bir hastalık olduğunun farkındayım.

Marfan sendromu; bağ dokusunu etkileyen genetik bir hastalık.

Sinir sistemi, akciğerler ve hatta deri üzerinde etkisini gösterebiliyor.

Alışılmadık derecede uzun kol ve bacaklar, yine uzun ince el ve ayak parmakları, aşırı esnek eklemler ve skolyoz bu hastalığın en önemli belirtileri.

Haliyle bu hastalığa yakalanan insanların bedensel görünümleri herkesten çok daha farklı duruyor.

Maalesef bilinen bir tedavisi yok.

Tarihten bildiğimiz bazı isimler de bu hastalıkla tanışmış.

Eski ABD başkanı Abraham Lincoln.

Fransız asker ve siyasetçi Charles De Gaulle.

Döneminin en önemli İngiliz bestecilerinden biri olarak kabul edilen  İngiliz besteci ve orgcu John Taverner.

Rus besteci, orkestra şefi ve piyanist Sergei Rahmaninov.

Romalı asker ve Roma Cumhuriyeti'nin son diktatörü olan politik lider Julius Sezar.

Otuz dokuz dünya rekoru sahibi, tüm zamanların en iyi yüzücüsü kabul edilen Amerikalı Michael Phelps gibi.

Yaşadığı dönemde değeri bilinen sanatçılardan bir tanesi olan Paganini, yaşamı boyunca tek bir kadını sever.

Ancak aralarındaki kıskançlık kavgaları nedeniyle evlenmez. Ondan olan oğlunu ise yaşamı boyunca konser turları dahil olmak üzere hep yanında tutar. Ömrünün sonuna kadar onunla ilgilenir.

Gerçek mutluluğu sadece notalarda ve kemanında bulan ünlü müzisyen, elli sekiz yaşında hayatına veda eder.

Şeytanla iş birliği yaptığı, hatta şeytanın kendisi olduğu, dinsiz olduğu gibi onunla ilişkilendirilen birçok söylenti nedeni ile kilise tarafından gömülmesi reddedilir.

Bunun üzerine mumyalanır. Uzun bir süre oradan oraya taşınır. En sonunda Parma'daki bir mezarlığa gömülür.

Keman tekniğine önemli katkılarda bulunan müzisyen; keman, gitar ve oda müziği alanında pek çok esere imza atar.

Üstelik dünyaca ünlü besteleri; Liszt, Chopin, Schumann gibi bestecilere enstrümantal virtüözlüğün önemi anlamında ilham kaynağı olur.

Evet, dinlerken bizi mest eden, huzur veren, hayal kurmamızı sağlayan tüm güzel eserlerin ardında pek çok duygu saklı.

Aşk, mutluluk bunlardan ikisi.

Ancak en çok keder, acı ve gözyaşı ile yoğrularak ortaya çıkıyor unutulmaz eserler.

Onlar iyi ki yaşamışlar ve bizlere kendimizi özel hissettirecek eserler bırakmışlar.

Tüm sanatçıların emeklerine, yüreklerine sağlık.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

25.08.2022

Kaynaklar:https://www.alternatifbiritalya.com; https://tr.wikipedia.org.

 

 

 

RENGARENK NOTALARIN ARDINDAKİ DRAM (1/2)

Gönlünü müziğe adamış, rengarenk notalarla adeta dans eden, çaldığı müzik aletini ise en yakın sırdaşı olarak gören ünlü bir müzisyen bugünkü konuğumuz.

Klasik müziğin mihenk taşlarından.

Kemanı adeta konuşturduğu söylenen özel bir yetenek.

Notalara bağlı kalmadan doğaçlama çalmayı daha çok seven.

Farklı oktavlara son derece hızlı geçiş sağlayan.

Bu nedenle konserlerinin sonunu kemanındaki tek telle bitiren.

En zor besteleri büyük bir ustalıkla çalan.

Başarılı.

Dinleyicileri adeta büyüleyen.

Sıra dışı bir müzisyen.

İtalya doğumlu.

İsmi Niccolò Paganini.

Lakabı ise “Şeytanın Müzisyeni”.

Neden mi?

Çünkü kendisi dost meclislerinde; başkalarının çalarken zorlandığı zor besteleri çalabilmek için; şeytanla sözleşme yaptığını dillendirmekten hiç çekinmez.

Belki de yaşadığı dönemlerde, kemanın şeytanın enstrümanı olarak kabul edilmesi gerçeğinden etkilenmiştir bilinmez; ama gerçekler aslında bambaşkadır.

O halde gelin 18. yüzyılın sonlarına doğru gidelim ve virtüözümüzü yakından tanırken; notaların ardına saklanan drama beraber tanıklık edelim.

Müziğe henüz beş yaşındayken babasının desteği sayesinde bir mandolinle başlar. İki sene sonra da kemana geçer.

Altı yaşındayken kızamığa yakalanır. Hatta öldü sanılarak defin işlemlerine başlanır. Tam gömülecek iken kefenin hareket ettiği fark edilir ve kurtulur.

Sonraki yılları okul ve keman eğitimi ile geçer.

On altı yaşında konserler vermeye; on sekiz yaşında ise Lucca Cumhuriyeti Orkestrasında ilk kemancı olarak çalmaya başlar.

Bir süre sonra babasının baskısından kurtulur ve kendi gelirini sağlama özgürlüğüne kavuşur.

Şöhreti günden güne artar.

Ancak babasından kalma kumarbazlığı, kadınlara olan düşkünlüğü, maalesef zaman zaman ününü gölgeler.

Paganini, hayatı boyunca pek çok kronik hastalıkla mücadele eder.

Akciğerlerinden rahatsızlanması ömür boyunca öksürükle mücadele etmesine neden olur. Yaşamının son yıllarında da sesini tamamen kaybeder.

Paganini’nin çocukluktan ergenliğe geçiş döneminde yavaş yavaş bedensel görünümü değişmeye başlar.

Belki de çocukluktan itibaren yakasını bırakmayan hastalıkların etkisi nedeniyle yüzü hep solgundur. 

Tedavisinde kullanılan cıva nedeni ile tüm dişlerini kaybeder. Bu durum nedeniyle ağzı içeri kaçarken; burnu ve çenesi öne çıkar.

Bedensel görüntüsü de oldukça sıra dışı durur. Kemikleri görünecek kadar zayıflığının yanında; kolları çok uzun, el ve ayakları bedenine göre orantısızdır.

Ömrü boyunca hep siyah renkli kıyafetleri tercih eder, gerek konserlerinde gerekse özel yaşamında.

Kemanını eline alıp çalmaya başladığı anda ise dünyayı unutur.

Artık sadece o ve sırdaşı kemanı bir de aşık olduğu notaları vardır.

Neredeyse kendinden geçercesine çalarken bedenini şekilden şekile sokar, kaç kez eğilip büküldüğünü ise hiç fark etmez. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

25.08.2022

28 Eylül 2022 Çarşamba

MEDENİYETİN BAŞLANGICI

İnsan dünyasına dair anlayışımızı genişletmeyi amaçlayan; insan yaşamının biyolojik, sosyal, felsefik ve kültürel yönlerini inceleyen çok özel bir bilim dalı antropoloji; yani insan bilimi.

Bu alanda çalışmış pek çok değerli bilim insanı var elbette.

Ancak onlardan bir tanesi var ki hayli özel.

Neden mi?

Özverisi, çalışkanlığı, sabrı ve yaptığı çalışmalar sayesinde halka anropolojiyi sevdirmiş.

Sosyolog bir anne ile ekonomi profesörü bir babanın beş çocuğundan ilki.

Amerika doğumlu.

İsmi Margaret Mead.

Kadın haklarından, çocuk yetiştirmeye; onların korunup ihtiyaçlarının karşılanmasına; ahlaktan açlığa kadar hemen her konuda kültürel farklılıklar üzerinde çalışmış.

Özellikle bireyin yetişmesiyle kültür arasındaki ilişkilerin üstünde durduğu sayısız makale yayınlamış.

Değişik coğrafyalarda yaptığı titiz çalışmalar ve araştırmalar onu diğer meslektaşlarının bir adım ötesine taşırken; akademi çevresi dışına hitap eden az sayıdaki antropologdan biri olma özelliği kazandırmış.

Geride bıraktığı sayısız eseri ile dünya çapında övgüyü hak eden, adına posta pulu basılan bu özel kadın; medeniyetin başlangıcını bizlere öyle özel bir cümle ile ifade eder ki; önce biraz şaşırmamak ardından düşünmemek elde değil.

Günlerden bir gün Margaret Mead’e bir öğrencisi; o ana değin belki de çok kişinin kafasını kurcalayan bir soru sorar.

Soru bugünkü yazımızın başlığı.

Bir kültürdeki ilk uygarlık işareti nedir?

Ya da kısaca medeniyetin başlangıcını ne temsil eder?

Antik bir kültürde medeniyet ölçüsü olarak neye bakar, neyi araştırır insan?

Hepimizin aklına bir sürü yanıt geliyor biliyorum.

Ancak antropoloğun verdiği yanıt hayli ilginç.

Margaret Mead’e göre; antik bir kültürde uygarlığın ilk belirtisi kırık ve iyileşmiş uyluk kemiğinden ibaret. Tıpkı kırık kemikle yaşayamayan hayvanlar alemi gibi. Çünkü hiçbir hayvan kırık bacaktaki kemik iyileşene kadar hayatta kalamıyor. Kısa sürede kendinden güçlü bir başkasına yem oluyor.

Oysaki iyileşen kırık bir kemik; bir başkasının zaman ayırıp yarayı iyileştirdiğini ve iyileşene kadar ona baktığını gösteriyor.

Kısacası zor durumda olan birine yardım etmek medeniyetin başlangıcı olarak kabul ediliyor.

Bir başka değişle, medeniyet ancak toplumsal yardımla mümkün kılınıyor.

Peki medeniyet nedir dersiniz?

Önce sözlük anlamına bakalım.

Medeniyet, milletlere ait bazı kültür değerlerinin, birçok millet tarafından benimsenerek ortak duruma gelmiş bütününe verilen isim.

Yani milletler arası ortak değerler seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtalarının tümü.

Şimdi durup biraz düşünelim.

Kim ya da kimler, zor durumda olan birine zamanını ayırıp yardım ediyor?

Daha geniş yelpazede hangi ülkeler toplumsal yardım için önceliklerini erteliyor?

Zor bir soru; çünkü birbirimizi yeterince anlamadığımız ve hep kendi önceliklerimizi ön plana aldığımız bir dünyada yaşıyoruz.


Şahit olduğumuz kavgalar, çekişmeler, savaşlar da bunun göstergesi.

Bu kaos ortamında maalesef kaybettiğimiz pek çok güzel değer var.

Ama unutmamız gereken şey, birbirimize bir şekilde ihtiyacımız olduğu gerçeği.

Bu ihtiyaç bireylerden başlayıp topluluklara, milletlere kadar devam eden bir özellik.

Yaşam hakkına saygıyla başlayan, sevgiyle güçlenen ve iyilikle yol alabilen herkese selam olsun. İnanıyorum ki dünyamız bu özel insanlar sayesinde ayakta kalacak.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

10.08.2022

Kaynaklar: http://unlurehberi.blogspot.com; https://tr.wikipedia.org; https://catlakzemin.com.

 

 

 

15 Eylül 2022 Perşembe

PAYLAŞIP ÇOĞALMAK

Paylaşmak.

Yaşadığımız hayattan tutun da aklımıza gelebilecek hemen her şey için geçerli.

Bir düşünsenize ne çok şey paylaşıyoruz yaşam içinde.

Aldığımız havayı, içtiğimiz suyu, yaşadığımız ülkeyi, ülkemizin birbirinden değerli ürünlerini, gördüğümüz manzarayı, konuştuğumuz dili, zamanımızı, parktaki bir bankı, okuduğumuz kitapları, bir elmanın yarısını ve hatta tebessümlerimizi.

Gelin görün ki paylaşmadığımız ve hatta paylaşmayı giderek unuttuğumuz şeyler de var ne yazık ki.

Giderek daha vurdumduymaz mı olduk; yoksa gözümüzün önünde zorluk çekenleri gördüğümüz halde; görmezden gelmek işimize daha mı çok geliyor bilemedim.

Ama ortada bir gerçek varsa o da, insanoğlunun giderek bencilleşmesi.

Giderek sadece kendisini düşünür hale gelmesi.

Oysaki ne güzeldir paylaşmak.

Ekmeğini, duygularını, tebessümünü…

Unuttuğumuz şey ise paylaşmaktan uzaklaştıkça, elimizdeki değerlerin azaldığı gerçeği.

Buna güzel bir örnek var şimdi paylaşmak istediğim.

Çokça bilindik olsa da yine beraberce hatırlayalım istedim.

Hemen her yıl kaliteli ürünler yetiştirmek için uğraş veren çiftçiler arasında, teşvik amaçlı yarışmaların yapıldığı bir yerdeyiz.

En kaliteli ürün sahibi ödülünü alıp bir sonraki senenin hazırlığına daha o günden şevkle başlar. Ama ilk önce ödül aldığı ve gözü gibi baktığı ürün tohumlarını çevre komşularına dağıtır. Hem de hiç tereddüt etmeden.

Ertesi sene bir başka rakibi olur ve ödülünü elinden alır düşüncesiyle sadece kendisine saklamaz.

İşte bunu öğrenen bir gazeteci bu ödüllü çiftçi ile görüşmek üzere onu ziyarete gider.

Kendisini yollara düşüren ilk sorusu; ödül aldığı kaliteli tohumları komşularıyla paylaşmaya nasıl cesaret ettiği olur.

O noktada çiftçinin yanıtı tam bir hayat dersi niteliğindedir.

Neden mi?

Öncelikle rüzgarın olgun ürün polenlerini savururken, tarladan tarlaya polenleri dağıttığını söyler çiftçi. Hal böyle olunca komşuları kalitesiz ürün eker ve yetiştirirse; kendi tarlasına gelecek olan polenlerin kendi ürün kalitesini de bozacağını belirtir. Yani kaliteli ürün yetiştirmek isteyen herkesin, komşularıyla bir birliktelik içinde hareket etmesinin adeta şart olduğunu savunur.

Bu bilindik örneği yaşam içindeki her şeyle pekiştirmek mümkün.

Tek başına sadece belli bir şeyler yapabilme gücümüz var. Ama beraberce aşamayacağımız hiçbir zorluk yok.

Çünkü zaman zor.

Zaman, insanların birbirine sırt çevirmesi değil; elinden tutması zamanı.

Yapabildiği ölçüde elbette.

Yine de herkesin kendince yapabileceği, paylaşabileceği kıymetleri var elinde.

Ben buna sonuna kadar inanıyorum. Çünkü biliyorum ki başka yaşamlar üzerindeki minicik dokunuşlar; aslında aradığımız mutluluğun ta kendisi.

Peki ya sizce?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

21.07.2022

Kaynaklar: http://www.haberzamani.com.

 

 

 

 

 

24 Ağustos 2022 Çarşamba

İNSAN OLMAK mı VAR OLMAK mı?

 

Zor bir soru olduğunun farkındayım.

Hele hele insan olmayı dahi, doğru dürüst beceremediğimiz bir gerçek iken.

Üstelik içimizden ‘her ikisi birden’ demek istiyor iken.

Şair ve yazar Fahri Erdinç; Ege’nin bir kasabasında geçen otuz yıllık yaşam dilimini anlattığı ‘Acı Lokma’ isimli romanında şöyle der;

‘’Düşünebildikçe insansınız, sevebildikçe varsınız.’’

Evet bana bu yazıyı yazdıran ve üzerinde düşünmemi sağlayan bu sözlerdi işte.

İnsan olmak ve bu arada var olduğunu hissetmek.

Aradaki ince çizgiyi bir balerin edasıyla adımlarken, zarafetin konfeti misali başımızdan dökülmesine olanak sağlamak gerekiyor.

Kolay mı?

Maalesef değil.

Düşünmek var olduğumuzun, insan olduğumuzun en güzel göstergesi. Düşündükçe, araştırdıkça, paylaştıkça çoğalıyoruz. Kendi zenginliğimize zenginlik ekliyoruz.

Var olmaktan söz edip de Milan Kundera’nın ünlü klasiği ‘Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği’ ni anmamak olmaz sanırım. İnsanı düşünmeye adeta zorlarken dünyayı ve yaşamı anlamamızı kolaylaştırıyor. Olaylar karşısındaki tepkiler kadar tepkisizliği, kararlılık kadar kararsızlığı, tüm bunların toplumsal ön yargılarla olan bağını irdelemek mümkün satırlarında.

Elbette bunlara ek olarak sevmeyi, ama gerçek anlamda sevmeyi biliyorsak var oluyoruz.

İşte bunu hissedebilmek muhteşem olmalı.

Bana insanın yüreğine güneşin doğmasını anımsatıyor.

Ve tam bu noktada aklıma Brezilyalı yazar Paola Coelho’nun şu satırları düşüyor.

‘’Güneşin, denizlerin, rüzgarların enerjisinden yararlanabiliriz. Ancak, insanoğlunun sevginin enerjisinden yararlanmayı öğrendiği gün, ateşin keşfedildiği gün kadar önemli olacak.’’

Peki nasıl başaracağız sevgiye tutunmayı ve böylece var olmayı?

Davranış bilimleri konusunda çalışma yapan uzmanlar, davranışlarımızın çoğunda tetikleyici olan önemli bir duygudan söz ediyor.

Bu öyle bir duygu ki; yaşamamız için gerekli olan temel ihtiyaçlarımızdan sonraki ilk sırada yer alıyor.

Kendi değerimizin farkında olmak.

Kendimizi değerli hissetmek.

Peki kaç kişi kendi değerinin gerçekten farkında ve işe kendini sevmekle başlıyor?

Keşke bu sayı için çok diyebilseydik.

Ne yazık ki değil.

Kendimize sevgi duymadığımız halde, sevilmek isteyenlerimizin sayısı bir o kadar fazla oysaki.

Ne kadar acı öyle değil mi?

Bilmemiz gereken en önemli nokta bu muhteşem hissin gelip geçici olmaması. Eğer kendi değerimizi koşullara bağlamışsak vay halimize.

Çünkü o koşullara bağlı şartlar değişim gösterince bunun üzerine inşa ettiğimiz değerlilik hissimiz yara alacak. Başkalarının onayına ihtiyaç duyduğumuz her destek ayağımızın altından kayacak. Ve biz her defasında kendimizi daha değersiz hissedeceğiz.

Halbuki kendi öz değerimiz kendi içimizde saklı. Hiç istisnasız her birimizin ki özel ve muhteşem.

Yeter ki bunun farkında olalım.

İşe kendimizi sevmekle başlayalım.

Gerisi çorap söküğü gibi gelecek, ben buna inanıyorum.

Düşüncelerimizin farkındalığında, kendi öz değerimizin ışığında kalbimizdeki sevgiyle özgürüz.

Her şeyden ve herkesten.

Bunu hissettiğimiz gün, hem insan olduğumuzu hem de var olduğumuzu yaşama fısıldayabiliriz.

Yolumuz uzun mu yoksa yaklaşıyor muyuz?

İnanın buna verecek net bir yanıtım yok hala.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

27.05.2022

Kaynaklar: https://www.uplifers.com; https://www.kitapyurdu.comVar Olmanın Dayanılmaz Hafifliği- Milan Kundera.

 


 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...