10 Eylül 2016 Cumartesi

KABUL ETMENİN TATLI İZLERİ (2/2)

Örneğimizin Geel’daki lakabı ‘Düğme Adam’. Her gün gömleğindeki düğmeleri koparıyor. Aylarca. Yıllarca. Her gün.

Peki ev sahibesi ne yapıyor dersiniz?

İstisnasız her gece gömleğin düğmelerini tekrar yerine dikiyor.

Tüm yapılan bu.

Neden mi?

Çünkü düğme adamın, gömleğindeki düğmeleri koparmaya ihtiyacı olduğunun  farkında. Bunu kabul etmiş. Onun mutluluğu için de kendi zamanından fedakarlık ederek, düğmeleri onarmaya başlamış. Hiçbir gece şikayet etmemiş.

Şimdi sorarım size.

Hangimiz bu kadar sabırlı olabiliriz?

Bir yerden sonra ‘yeter’ demez miyiz?

İşte Geel kasaba halkıyla aramızdaki devasa fark.

İşte kabul etmenin tatlı izleri.

Evet ortada bir problem var. Ancak çözümler o kadar yumuşak ki. İnsanın şapkasını önüne alıp düşünmesi gerekiyor.

Akıl hastalarının bakım amaçlı yatırıldıkları yerler malum. Bakıma muhtaç insanlara, engellilere hatta ailelerine sadece bizlerin değil; bu işin eğitimini almış uzman kategorisindeki kişilerin bile; zorlayıcı, öfke dolu yaklaşımlarını görünce düşünceler katlanıyor maalesef.

Oysaki Geel’daki hastalar ile ilgilenen uzmanlar; paylaşımcı, yardımsever ailelerin üstlendikleri bu zor rolü; hasta sağlığı açısından önemli ve tamamlayıcı buluyor.

Onlarda herhangi bir önyargı, beklenti ya da umutsuzluk yaratmaması adına hastalıklar ve gidişatı ile ilgili bilgi paylaşılmıyor. Kendi aile yaşantılarına ve evlerine kabul etmeleri yeterli bulunuyor.

Dikkatinizi çekmek isterim.  Tedavi etmek yok. Düzeltmeye çalışmak yok. İlaç yok. Böylece hastalar da kendilerini sorunlu hissetmiyor. Giderek sağlıkları düzeliyor. 

Hatta bu yolla kendi ailesine geri dönenler de var. Ancak ilginç olan bir başka ayrıntı ise, hastaların kendi ailelerine dönünce yeniden hastalanması.

Neden mi?

Çünkü aileler sevgilerine bağlı olarak aşırı eleştiriler yapıyorlar. Düzeltmeye çalışıyorlar. Yani onların hayatlarına müdahale ediyorlar. Kısacası değiştirmeye uğraşıyorlar. Ve maalesef sonuç beklenenin tam tersine, dramatik oluyor.

Burada hasta yakınları ve aileleri mi suçlu?

Elbette hayır.

Hemen hepimiz sevdiklerimiz, yakınlarımız söz konusu olunca; onların çok daha iyi olmalarını arzu ediyoruz. Mutlu olsunlar istiyoruz. İsteğimiz son derece masum. Ancak davranışlarımız ve sözlerimiz değil. Çünkü farkında olmadan eleştiriyoruz. Tehlikeye düşmesin diye yasaklar koyuyoruz. Düzeltmeye çalışıyoruz. İlaçlar öneriyoruz. Yardımcı olduğumuzu sanıyoruz ama ne büyük gaf. Tam tersine onların iç dünyalarını sallayıp duruyoruz. Bir anlamda acı çektiriyoruz. İşin aslı, kendi kendimize itiraf edemesek de; o halde olmalarını kabul edemiyoruz bir türlü. Hep bir savaş halindeyiz. En büyük savaş da kendimizle.

Bununla ilgili çok basit bir araştırma yapılmış. Beyin filmleri çekilecek hastalar denek olarak ele alınmış. Çekime girmeden önce hepsine annelerinin sesleri ve eleştirileri dinletilmiş. Sonuç ne mi olmuş? Çoğunun tansiyonu aniden yükselmiş. Bununla beraber hepsinin beyninde duygularla ilgili kısımlarda olumsuz değişiklikler saptanmış.

O halde hepimiz farkındalığımızı bu yönde geliştirmeliyiz. Onların, bizim ve genelde toplumun ruh sağlığı için bu son derece önemli.

Bırakalım farklı insanlar farklı kalsınlar. Hep sevgimizle yanlarında ve destek olalım. 
Ama kendi yaşam alanlarına saygı gösterelim.

Zorlamadan.

İncitmeden.

Onlar oldukları gibi mutlularsa, bize düşen sadece sevgi ile kucaklamak olmalı.
Ne dersiniz?

Kişilerin kendileri gibi olmalarına izin verdiğimizde, kabul etmenin tatlı izlerini arkamızda görebiliyoruz.

Tıpkı bu minik kasaba halkı gibi.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

05.08.2016





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...