2 Kasım 2013 Cumartesi

YÜREK SESİMİZDEN HAYALLERE ( 3/3-GERÇEK YAŞAM öyküleri )

Bu son bölümde sizlerle aynı kitaptan birkaç çarpıcı yaşam örneğini paylaşmak istedim. Her bir öykü bizlere bu konunun ne denli önemli olduğunu destekleyecek nitelikte, inanın bana.

Tüm örneklerde doktorlar hastalarına öncelikle gevşemelerini; ardından bağışıklık hücrelerini güçlü; hastalıklı hücrelerini ise zayıf olarak imgelenmelerini öneriyor. Bu sırada serbestler. Yani zihinlerinde nasıl bir imgeleme yapacakları konusu hastanın kendi elinde. Bu teknikle tıp açısından iyileşmez kabul edilen pek çok hasta sağlığına kavuşuyor. Hastalığı gerileyenlerin ve hatta tamamen kurtulanların sayısı arttıkça, doktorlar araştırmalarına daha büyük bir azimle devam ediyor.

İsterseniz ilk örneğe geçelim. 30 yaşındaki hastamız, yaşam kalitesini olumsuz anlamda etkileyen ülser sorunuyla mücadele halinde. Yıllardır süre gelen acılarından, gevşeme ve imgeleme yoluyla kurtuluyor. Bunu yaparken midesindeki ağrıyı bir yangına benzetiyor. Ve hayalinde dağlardan gelen buz gibi soğuk suyla bu yangını söndürdüğünü imgeliyor. Önceleri ağrı durulur gibi oluyor ama tamamen geçmiyor. Gerçek nedenlerini bulmak adına doktoruyla beraber seanslara devam ediyor. Sonunda midesindeki sıkılı yumruğun ve ağrının; babası nedeniyle geçirdiği acı dolu çocukluk anılarından kaynaklandığı ortaya çıkıyor. Bilinçaltında onu rahatsız eden tüm duygularını ve babasını affeden, kalbindeki kilitleri tek tek açan hastamız;  ağrılarından tamamen kurtuluyor.

Bir başka örnek 40 yaşındaki bir kadına ait. Hastalığından kurtulmak amacıyla yapılan ameliyat sonrası tedavilerde bolca imgeleme tekniğini kullanan zeki bir kadın karşımızdaki. Ancak hastalığının seyri normale dönerken, tam kürek kemiklerinin ortasında bir başka ağrı ile tanışıyor. Yapılan tetkiklerde hiçbir fiziksel neden bulunamıyor.  Ağrının şiddetlenerek devam etmesi üzerine, yine imgelemeye baş vuruyor. Ancak bu sefer içsel bir rehberden de yardım istiyor. Onu da yine imgeleme yoluyla zihninde kendisi yaratıyor. Sonunda ağrının sebebi açığa çıkıyor. Ailesini sevgiyle korumak adına hastalığıyla yalnız mücadele etmek istemesi, içindeki korku ve endişeleri farkında olmadan baskı altında tutması. Kendine sakladığı duygularıyla düşünceleri arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırıp, ailesinden destek istediğinde ise hem ağrılarından hem de ölümcül hastalığından da tamamen kurtuluyor.

Her iki çarpıcı örnek de bize imgelemenin gücünü gösteriyor. Ama ondan da önemlisi kökendeki sebepleri, bilinçaltına attığımız  sorunlarla cesurca yüzleşmenin, affedip bağışlayıcı olmanın önemini de gözler önüne seriyor. Öyle değil mi?

Uzmanlar iyileşmenin, şifaya kavuşmanın pek çok yolu olduğunu; bunları aldığımız ilaç ve doktor desteklerinin yanına eklediğimizde muhteşem sonuçlar alabileceğimizi belirtiyorlar. Her yeni güne ‘şükürler olsun sağlıklıyım’ diyerek uyanmanın keyfi ve zenginliği hiçbir şeyle ölçülemez bana göre. O halde tüm bu yazılanlardan kendimize minicik de olsa notlar çıkarırsak; hayatın zorluklarını daha kolay karşılayabiliriz diye düşünüyorum. Sizce haksız mıyım?

O halde gelin tüm satırlarımızı kısaca özetleyelim. Her şeyi bilen ve Evrenin Ruhundan gelen yürek sesimizi hayallerimize taşıyoruz. İçimizdeki kıpır kıpır enerjinin çıkmasına izin veriyoruz. Bu arada imgeleme yapmaya çalışıyoruz. Çünkü bu yolla bedenimizi daha kolay kontrol edebiliyoruz. Bir anlamda içimizde var olan o gücü kullanıyoruz. Sahip olduğumuz değerlerin farkına varıyoruz. Kendimizi daha rahat, daha özgür, daha mutlu hissediyoruz. Bu da bizlere ruh ve beden sağlığı olarak geri dönüyor. Elbette gevşemeyi es geçmeden. Çünkü etkili bir imgeleme çalışmasından önce yapılması bizi sonuca daha kolay taşıyor.

Sonra da o pencereden kendi iç sesimizi dinliyoruz. Kendimizi keşfetmemizin, derinlerdeki irili ufaklı duygularla, kırgınlıklarla yüzleşmenin, gözyaşlarıyla onları affetmenin yolu önümüzde işte. Bence hepimiz kendimize ayıracağımız bu özel zaman dilimini fazlasıyla hak ediyoruz. Öyle değil mi?

Etrafımıza yaydığımız enerjimizin yenilenmesini, hatta katlanarak artmasını; her yeni güne daha kocaman tebessümlerle başlayıp kucaklaşmayı istemeyen var mı? O halde önce kendimizin, hislerimizin, duygularımızın, düşüncelerimizin önemli olduğunu fark etmemiz gerekiyor. İçimizdeki çocuk hala yaramazlık yapmak için fırsatlar kolluyor mu, yoksa çoktan bize küsüp kendi kabuğuna mı saklandı? Unutmayalım ki bu devasa evrende hepimiz birer noktayız. Beraberce, sevgiyle bir arada olmak adına; kalbimize, hayallerimize güvenmemiz ve akışta suyun ritmini bozmadan yol almamız gerekli. 

Sevginin gücü, hayallerimizin en ulaşılmaz anlarını bile önümüze getirecek kadar kuvvetli. Yeter ki farkında olup kendimizi, hayatımızı, hayallerimizi ve içinde var olduğumuz evreni hafife almayalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

01.10.2013

NOT: Yararlandığım kaynaklar; İmgelemenin İyileştirici Gücü-Martin L. Rossman; http://www.ruhsalsifa.org 







YÜREK SESİNDEN HAYALLERE (2/3 - İMGELEME YOLUYLA İYİLEŞME GÜCÜNE)

Hayallerimize dört elle sarıldık. Yüreğimizden olacağını hissettik ve beynimize doğru mesajlar verdik. Bütünün içinde akışa uyduk. Ama bitmedi. Şimdi imgeleme yoluyla neler yapabiliriz, kendimizi nasıl daha iyi hissederiz bunu aralayalım beraberce. Baştan söyleyeyim, okuduklarınıza, yaşamsal örneklere inanamayacaksınız. Ve içinizden ‘’onlar yapabilmişse ben neden yapmayayım?’’ diyeceksiniz. Ben buna eminim.

Üstelik Amerikan Kızılderilileri, Hint düşünürleri ve geleneksel Çin tıbbına yıllarını verenler başta olmak üzere; geniş bir kesimin zihin ve beden tedavisinin ana unsuru olarak kabul ettiği imgeleme; yıllar öncesine dayanan bir teknik. 

Biliyoruz ki bedenimiz ve zihnimiz iletişim halinde. Ve zihnimizdeki düşünceler hızla akmakta. İşte bu akışa, daha doğrusu benliğimizin diline imgeleme diyoruz. Ve zihnimizdeki bilgileri imgeleme yoluyla ifade ediyoruz. Hepsi gördüğümüz rüyaların, kurduğumuz pembe hayallerin, sımsıkı sarıldığımız anıların, yaptığımız hayat planının birer yansıması. Yani iç dünyamıza imgeleme yoluyla kocaman bir pencere açıyoruz. Ne hissettiğimizi, neler düşündüğümüzü bu pencereden görüyoruz. Farkındalığımızı artırıyor, negatif düşüncelerin bilinçaltımızı esir almasına mani oluyoruz.

Ama imgeleme yoluyla daha başka şeyler de yapabiliriz. Uzmanlar isteğe bağlı olmayan davranışlarımızı da bu yolla etkileyebileceğimizi belirtiyor. Üstelik bu durum bedenimizin farkındalığı adına son derece önemli. Çünkü imgeleme yaptığımızda, otonom sinir sistemimizin tepki veriyor olması; sağlık anlamında kocaman adımlar atmamızı sağlayabiliyor.

Peki otonom sinir sistemimizi etkilemek, ona söz geçirmek kolay mı? Evet kolay. En basit örnekle, yeşil bir can eriği yediğimizi ya da bir limonu sıktığımızı düşünmemiz bile elimizde olmadan ağzımızı sulandırmaz mı? İşte bunun gibi. İmgeleme yaptığımızda, beynimiz bunu gerçek gibi kabul ediyor ve bedenimize sinyal yolluyor. Özellikle gevşemiş, rahatlamış bir ruh ve bedenle yapılan imgeleme beden sağlığımız üzerinde büyük faydalar sağlıyor. Tüm organlarımız birbiriyle daha bir uyum içinde, daha sağlıkla çalışıyor. Nefes alışımızdan kan akışına kadar her şey mükemmel bir düzeye ulaşıyor. Kısacası imgeleme bedenimizin temel kontrol sistemini olumlu anlamda etkiliyor. Bu harika değil mi sizce de?

Konunun uzmanları imgeleme konusunda hala bilinmeyenler olduğunu belirtirken; beynimizle ilişkisi konusunda büyük adımlar atıldığında hemfikirler. Daha önce beyinle ilgili yazımda da belirtmiştim. Beynimizin sol yanı mantıksal, sağ yanı hisler temelinde düşünüyor. Sol yanımız parçalara ayırıp analiz ediyor. Sağ yarımız bir araya getiriyor. Yani sol beynimiz bilgileri sırayla, sağ beynimiz ise hepsini aynı anda değerlendiriyor. 

Dolayısıyla imgelemede bize yardımcı olan kısım sağ beynimiz. Bütünü gördüğü için hissettiğimiz duygulara yepyeni bir bakış açısı getiriyor. Duygularımızla ilişki içinde olduğu için hastalıklara karşı daha dirençli olmamıza ön ayak oluyor. Yeni çözümler üretiyor. Gizli kalmış noktaları ışığa kavuşturuyor. Tüm bunları yaparken biz de kendimizi eskisinden çok daha iyi hissediyoruz. Bedenimizde yaşadığımız rahatsızlıkların çoğunlukla olumsuz duygu ve düşüncelerimizden kaynaklandığını düşünecek olursak; bu durum bir hayli kıymetli bizler için.

Çünkü içimizde bitmek bilmeyen bir çatışma yaşadığımızda; bunun  bedelini maalesef bedenimiz çekiyor. Ya bir yerlerimiz ağrıyor ya da acıyor. Aslında farkında olmadan hastalıklara davetiye çıkarıyoruz. Ve bazen bedellerini travmatik bir biçimde ödüyoruz. 

İşte bu nedenle sağ beynimizin sesini dinlemek, nelere ihtiyacı olduğunu bilmek çok önemli. Sağ beynimize danışmak ve onunla işbirliği yapmak da. Hasta olmadan bunu yapabilirsek çok şanslıyız elbette. Ama hastalıklar sırasında da imgeleme yoluyla şifamızı artırmamız mümkün. Böyle söylüyor yıllarca bu konu da uzmanlaşmış doktorlar ve araştırmacılar. Üstelik tıp dünyasından verdikleri örnekler oldukça manidar.

19. yüzyılda yaşamış Alman pataloji bilgini Rudolph Virchow “çoğu hastalık fizyolojik bir zayıflıkla birleşen mutsuzluktan ibarettir.” diyor. Haklı değil mi sizce de?
Gerçekten de bastırılmış duygular, bilinçaltına süpürülen olumsuzluklar yok sayıldığında; ‘ben buradayım, beni yok sayamazsın’ dercesine ağrı ya da hastalık olarak kendini göstermeye başlıyor. İşte ilk adım bunları bulup açığa çıkarmak ve derininde bizi neden etkilediğini bulmak. Hepsi için de FARKINDALIK ve kendi içimize açtığımız pencere KİLİT rol oynuyor.

Uzmanlar en basitinden en karmaşasına kadar her türlü hastalığın tedavisinde imgelemenin etkili olabileceğini söylüyor. Bu konuda çalışmalarını yoğunlaştıran pek çok bilim adamı var. Bunlardan bir tanesi Dr. Martin Rossman. Çalışmalarını ve araştırmalarını örneklerle beraber “İmgelemenin İyileştirici Gücü” adlı eserinde toplamış. Kendisine örnek olarak aldığı kişi ise Dr. Irving Oyle. Şifayı zihinde canlandırmanın iyileşmedeki ilk adım olduğunu savunan güçlü bir doktor. Beraberce pek çok çarpıcı örneğe tanıklık etmişler. Bu arada eşiyle özellikle kanserli hastalar üzerinde imgelemeyi kullanan Dr. Carl Simonton ile tanışmış. Tanık oldukları ve izledikleri örnekler; imgelemenin basit bir hastalıktan, ölümcül bir hastalığa kadar her kategoride etkili olduğunu açıkça gözler önüne sermiş. Bunun için olumsuz duygu ve düşüncelerden kurtulup, sağlıklı imgelerle adım atmanın ne kadar önemli olduğunu kitabındaki her bir satırda dile getirmiş. (devamı gerçek yaşam öykülerinden bir tutamla 3/3’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ


01.10.2013

YÜREK SESİMİZDEN HAYALLERE ( 1/3 - BİRDEN BÜTÜNE)

Öyle güzel ki her bir sözü… Bu nedenle belki de okuduğum kitaplarını içime sindirmek adına satır satır gitmişliğim… Yürek sesimizi dinlemenin aslında tüm kapıları açan yegane anahtar olduğunu yine onun kitaplarından öğrendim.  Simyacı adlı romanında Paulo Coelho yine yüreğimi esir almıştı yıllar önce. Aldığım notları karıştırırken bulduğum satırları paylaşmak, dünyaya onun gözleriyle bakmanın yollarını aralamak ve eğer istersek hayal gücümüzle hangi olmazları başarabileceğimizi hatırlamak istedim sadece. Siz de bana eşlik eder misiniz?

İşte yazımın çıkış noktası güzel satırları; yazarın kaleminden;

‘’Dünyanın ruhu insanların mutluluğuyla beslenir. Ya da mutsuzluklarıyla, arzusuyla, kıskançlıklarıyla... Kendi kişisel menkıbesini gerçekleştirmek insanların biricik gerçek yükümlülüğüdür. Her şey bir ve tek şeydir. Ve bir şey istediğin zaman, bütün evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar. Kim olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman Evrenin Ruhu’nda bu istek oluşur. Kendi yüreğini dinle. Yüreğin her şeyi bilir, çünkü Evrenin Ruhu’ndan gelmektedir ve bir gün oraya geri dönecektir.’’

O kadar önemli ki bu satırlar. İşte buradan hareketle dünyada istediğimiz her şeyi başarabiliriz hepimiz. İmkansız gibi görünenleri bile. Öyle değil mi? Bunun için hayal gücümüze ve sevgi dolu yüreğimize güvenmemiz yeterli. Ama hayal gücümüz bazen tam istediğimiz gibi çalışmayabiliyor. Kendimden biliyorum, çünkü mantığım her zaman bir adım önde gidiyor. Ama olsun yine de araştırmalar ışığında denemeler yaparsak başarmamamız için bir neden yok diye düşünüyorum.

Önce gelin holograma, holografik evrene ve beyin gücümüze biraz daha yakından bakalım.

Hologram Yunanca bir kelime. Yazılı tam görüntü, üç boyutlu kayıt anlamına geliyor. Lazer ışın dalgalarının pozitif karışımı ile oluşuyor. Dalga sınırının yeniden yapılanması şeklinde de açıklıyor teknik uzmanlar. Yani herhangi bir objenin üç boyutlu gerçek kaydı, lazer fotoğrafı demek. Önce üç boyutlu görsel bilgi lazer teknolojisi ile  kaydediliyor ve depolanıyor. Ardından hareket efekti kazandırılarak çok boyutlu ortama aktarılıyor. Tüm yapılan bu aslında. Kabul ediyorum belki biraz karmaşık geliyor ilk okuyuşta, ama değil inanın. Bir örnekle daha açıklayıcı olmasına yardım edebiliriz. Üzerinde gül görüntüsü olan bir hologram var diyelim elimizde. Biz bunu iki parçaya kesip, lazerle aydınlatırsak; her bir yarının gülün bütün görüntüsünü içerdiğini görüyoruz. Üstelik bu yarıları yeniden böldüğümüzde yine gülün tam görüntüsüyle karşılaşıyoruz. Yani, hologramın her bir parçası, bütüne uygulanan bilginin tamamını içeriyor. Ne kadar bölünürse bölünsün.

Burası çok önemli; çünkü HER PARÇADAKİ BÜTÜNLÜK evren karşısındaki duruşumuzda bizim çıkış noktamız,. Aslında evreni bir hayal olarak algılıyoruz ve gördüğümüz her şey sadece bir hayal ürünü. Elimizde tuttuğumuz kalemden okuduğumuz kitaba kadar her şey. Gözümüzün birer yanılsaması. Hepsi de dünyayı bir ışık demeti olarak algılamamızdan oluşuyor. Bilim adamlarının açıklamaları bu yönde. Hal böyle olunca bizlerin hayal kurması daha da kolaylaşıyor. Öyle değil mi?

Bakın ünlü İngiliz şair, ressam ve aynı zamanda yaratıcı hayal gücüyle insanları derinden etkileyen William Blake ne der? ‘’Bir kum tanesinde tüm evreni bulursunuz’’.

Birden BÜTÜNE. Buradan hareketle çalışmaları ile pek çok bilim adamına ışık tutan ve ‘Holografik Evren’ kitabının yazarı Michael Talbot ise ‘’evren de bir hologramdır’’ der. Çünkü evrenin her bir parçası tüm evrenden örneklere sahip ve holografik olarak birbirine bağlı. Buna biz de dahiliz. Siz, biz, onlar, hepimiz.

İşte beynimiz de bu şekilde çalışıyor. Düşüncelerimiz, evrenden isteklerimiz ve hayallerimiz bir enerji dalgasıyla devasa evrene karışıyor. Bütün dalgalar aynı bilgiyi temsil ettiği için; yani bütünün bir parçası olduğu için de beynimize gelen dalgaların (gerçek mi hayal mi olduğuna bakmaksızın) hepsini gerçek olarak kabul edip uyguluyor. Bu nedenle hep düşüncelerimize dikkat edelim, ANları farkındalığımızla yakalayalım diyoruz. Olumsuz düşüncelerin, negatif enerjilerin dönüp dolaşıp yeniden bizi bulmaması için.

Uzmanların teknik tabirleri ile holografik bir evrende yaşıyor ve holografik beynimizin sonsuz titreşim mesajlarıyla yaşamı algılamaya çalışıyoruz. Bizler fark etmesek de onlar muhteşem bir uyum içindeler. Sonuçta beynimiz bir şeyin ne olduğuna karar veriyor ve inanıyor. O halde bize düşen, yürek sesimizi hayallere taşımak. Mavi pembe hayallerimize dört elle sarılmak.

Bir anlamda ünlü Fransız yazar Jean Jacques Rousseau’nun sözlerine kulak vermek. Şöyle der yazar; ‘’Gerçek dünyanın sınırları vardır. Hayal dünyası ise sınırsızdır.’’

İsteklerimizin imkansızlığını hiç düşünmeden; ‘olabilir mi acaba?’ diye düşünmeden tüm kalbimizle inanmak kaldı geriye, o kadar. Evrenin ruhundan kucağımıza dökülen rengarenk ışıltıları bekleme zamanıdır artık. (devamı imgeleme yoluyla iyileşme gücü 2/3’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

01.10.2013

19 Ekim 2013 Cumartesi

ADALAR İÇİNDE BİR BURGAZADA VARMIŞ (2/2)

Burgazada’dan söz edip de Sait Faik Abasıyanık’tan söz etmemek olmaz elbette. 
Çağdaş Türk edebiyatının önemli yazarlarından kendisi. Adadaki yaşantısı ve sonradan müzeye dönüştürülen evi ile de adanın en önemlisi simgesi. Hikayelerinde, öykülerinde bolca adaları konu eden yazarımız; adayı ve ada yaşantısını çok sevmiş. 
Babasının vefatından sonra annesi Makbule Hanım, yaşamına Burgaz Adası'ndaki evlerinde devam etmeye karar verdiğinden; yazarımız da kışlarını Şişli'de, yazlarını ise adada annesinin yanında geçirmiş. Hastalığının ortaya çıkmasından sonraki ömrünün son on yılında ise neredeyse tamamen adadaki köşklerinde kalmış. Ölümünden sonra Burgaz Adası Çayır Sokak 15 numaradaki evleri; annesinin isteği ile ‘Sait Faik Müzesi’ adıyla müze haline getirilmiş. 22 Ağustos 1959 günü ziyarete açılmış. Bununla beraber hemen vapur iskelesi çıkışında yer alan meydana ismi verilerek ölümsüzleştirilmiş.

Sait Faik Abasıyanık, yaşamın şiirini yakalayan ve onu kendine has yorumuyla bizlere sunan bir duygu adamı olarak tanımlanıyor edebiyat çevrelerince. Hikâye, roman, şiir yazmanın yanında; çeviriler ve röportajlar da yapmış. Aşırı ilgili bir anneye karşın, aşırı ilgisiz bir babanın çocuğu olarak yetişmiş. Bu nedenle tavrına yansıyan çekingenliği ve kolay çözülemeyen  kişiliği hikayelerindeki karakterlerde bir bir ortaya çıkmış.

Sait Faik Müzesi; bahçe içinde, beyaz renkli, üç katlı harika bir köşk. Tam kapı girişinde sizi yazarımızın bronz bir heykeli karşılıyor ‘’hoşgeldiniz’’ dercesine. Gülümseyen, oturmuş ve kocaman elleriyle size ‘gel’ der gibi…

Yaşamına ait pek çok eşyası, siyah beyaz yarısı solmuş fotoğrafları, mektupları, kartpostalları, yazı takımları; ev eşyaları, bavulu, şapkası,…bakışlarınızı çevirdiğiniz her noktada sizinle buluşuyor. Ülkemizin en çok ziyaret edilen müze evlerinden bir tanesi olma gururunu bence hak etmiş. Çünkü yazarın dünyasını keşfetmek daha bir kolaylaşıyor tüm bu güzel donanım içinde.

S. Faik, denizi, balıkçıları, çocukları, yoksulları, işsizleri yalın bir diller anlatır hikayelerinde. Semaver, Sarnıç, Mahalle Kahvesi, Kumpanya, Havuz Başı, Son Kuşlar ve Bir takım İnsanlar, Kayıp Aranıyor, Şimdi Sevişme Vakti, Alemdağ’da Var bir Yılan okurlarıyla buluşan eserlerinden. ABD’deki Mark Twain Cemiyeti’nin şeref üyeliğini alan yazarın bu ödülünü de müzede birebir görmek mümkün.

Köşkün çatı katında ise ‘’Ah! Bu ilk mektup! Bir elime geçse… Onu bende size 
göndermek isterdim.’’ diyor  yazarımız mütevazi köşesinde.

Çağrısına uyanlar, gördükleri atmosferden etkilenip bir iki satır da olsa duygularını yazara iletmek isteyenler; bir mektup yazıp kutuya bırakıyor. Kimbilir kimler neler yazdı?

Ben mi? Elbette böyle bir fırsatı kaçırmak olmazdı. Buradaki manzara tek kelimeyle muhteşem. Böylesi bir tablo karşısında yazı yazmak ne büyük ayrıcalık. Keyifle yazdım o andaki duygularımı. Belli mi olur belki de gökyüzünden bir yerlerden beni izlemiş ve mavi gözleriyle tebessüm etmiştir diye de düşünmedim değil. Müzeden çıkarken,  yaptığınız bu mini tarihi yolculuğun, sözlerin, satırların ve mavi gözlerin anıları yüreklerinizi ısıtmaya devam edecek; buna emin olabilirsiniz.

‘’Söz vermiştim kendi kendime. Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.’’ Son Kuşlar adlı eserindendi bu satırlar. Yazarın yazmayı ne kadar sevdiğini anlamak adına paylaşmak istedim son sözler olarak.

Masmavi denizi, küçük dar yokuşlu yolları, kıyıdaki plajları, yeşili ve tarihi dokusuyla bir ada ancak bu kadar işler insanın içine. Sessizliğin sesinde; bir gün yolunuz bu şirin adaya düşerse; başta Sait Faik olmak üzere taşına toprağına ve hatta martılarına benden selam olsun. Tebessümle ayak bastığınız iskeleden, kocaman tebessümlerle dingin bir ruh haliyle ayrılmanız ve en az benim kadar sevmeniz dileğimle…

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

01.09.2013









ADALAR İÇİNDE BİR BURGAZADA VARMIŞ (1/2)

Uçakla İstanbul semalarına yaklaştığınızda, özellikle gecenin koyu karanlığı içinde inci taneleri gibi parlayan adaların muhteşem görüntüsü karşılar sizi. O anda uçaktan atlayıp, ışıltısıyla göz kamaştıran adaları tek tek kucaklayasınız gelir adeta.

İşte bu yazımla, İstanbul'un güneyine Marmara Denizine doğru mavi bir yolculuk yapıp; Prens Adalarına doğru gidelim istiyorum. ‘İstanbul Adaları’ ya da ‘Kızıl Adalar’ da denen bu güzel adalar topluluğu toplam 9 ada ve 2 kayalıktan oluşuyor. Ancak sadece 5 tanesinde yerleşim var. Batıdan doğuya sırasıyla  Kınalıada, Burgaz Adası, Heybeliada, Büyükada ve Sedef Adası. Her biri bir diğerinden farklı ve güzel. Ama ben bu yazımda sizleri  diğer adalara göre, daha sessiz, daha sakin olan; huzuru buram buram koklayacağımız Burgazada’ya davet ediyorum. Neden mi Burgazada? Diğer adalara oranla daha az tercih edildiği bir gerçek olsa da; yazımı okuyunca bana hak vereceksiniz, inanın bana.

Maviliğin ortasında süzülen bir kuğu misali yol alırken vapur; çıkardığı beyaz köpüklerle, o turkuaza dönüşen rengine ve hemen yanında eşlik eden martılara bakınca… İnsan nasıl güzel bir ülkede yaşadığının daha da iyi farkına varıyor. Şükran duygusu tebessümlerine eşlik ediyor ve kucaklamak istiyor her bir karış toprağını sevgiyle. Şanslıyız böyle bir ülkede yaşadığımız için, hem de çok şanslı.

Bir saati aşan bir süre boyunca o doyumsuz yolculuğun keyfine varıyorsunuz; yudum yudum çay içer gibi. Derken uzaktan baktığınız adalarla buluşma vaktiniz geliyor. 
Denizi çok sevdiğimden mi bilmem; adalar bana hep çok çekici gelmiştir. Suyun ortasında kendi halinde bir yaşam. Araba yok, ses yok, doğa ile baş başa olmanın keyfi. Belki de tüm bunlara duyulan özlem insanları adalara sevdalı yapıyor bilemiyorum. Ama adanın keyfine varan, o tadı alan bir daha kolay kolay bırakamaz gibime geliyor. Sakin ve asude bir yaşam var buralarda. Kedi, köpek, kuş sesi duyuluyor yalnızca. Biraz da rüzgar, at nalı ve bisiklet tekerliği sesi. İnanması çok zor olsa da yürüyen insanların adım seslerini duyduklarını söylüyor adanın yaşayanları. İstanbul’un suç oranı en düşük bölgelerinin başında gelmesi ise öyle güzel ki.

Her mevsimin tadı ayrı adalar söz konusu olduğunda. İlkbaharda açan rengarenk çiçekler (erguvan, yasemin, mimoza, hanımeli) hem görüntüleri hem de kokularıyla başınızı döndürecek kadar cazibeli. Martıların kargalarla atışmaları, doğal ortamın bir göz kırpması gibi adeta. Ağustos ayının sonuna doğru, güneye göç eden leylekleri ve göçmen kuşları izlemek ise sonbaharın hüznünü serpiyor gibi kalplerinize. Belki ayrılığı, belki de vedayı anımsattıkları için.

Burgazada mavilerin içinde bir kale. Minicik endamı ile tarihin tozlu sayfalarından günümüze uzanan bir kum tanesi misali… Evet vapurdan iskeleye adım atar atmaz, o serin ada havası deniz kokusuyla burnunuzu şenlendirmeye başlar. ‘’O anda yapılacak en güzel hareket bir iki dakika için gözlerinizi kapatıp; dünyanın sesini ya da sessizliğini dinlemektir.’’ diyor adalılar. Gerçekten de doyumsuz bir huzur dalgasıyla sarılmaya başladınız bile. Sonra gözlerinizi açın ve hayata gülümseyerek bakın. 
Sevgiyle kucaklayacağınız pek çok güzellik işte karşınızda sizi bekliyor. İster yürüyün, ister bisiklete, isterseniz adanın en büyük keyfi olan faytonlara binin. Hiç fark etmez; artık adanın büyüsüne kapıldınız ve şimdi bunun tadını çıkarma vakti.

Her bir noktada manzaranın tarihe, tarihin manzaraya nasıl eşlik ettiğine birlikte şahit olabilmek için; benimle keyifli bir ada turu yapmaya hazır mısınız?

Eni boyu yaklaşık 2 km. civarında yuvarlak derli toplu bir ada Burgazada. İsminin anlamı ise kale ya da küçük kent demek. Yani ismiyle de tam bir uyum içinde. En yüksek tepesi 170 m yüksekliği ile Bayrak(Hristos) tepesi. Buradan masmavi deniz manzarası öyle güzel ki. Görmek lazım. Kelimeler yetersiz kalıyor o albeniyi anlatmak için. Ağaçlarla kaplı Heybeliada ile Kaşıkadasını buradan izlemenin keyfi bambaşka. Yenilenen çam ormanları ve kendine has sahili adanın doğal güzelliğine güzellik katıyor. Mezarlık (Kumbaros) Burnu, Hristos Manastırının ilerisindeki meşhur Kalpazankaya, adanın görülmesi gereken diğer güzellikleri arasında. Özellikle Kalpazankaya’da gün batımı muhteşem. Rivayete göre, Türkiye’de ilk kalp paranın basıldığı yer ve ismini de oradan alıyor.

Burgazada oldukça köklü bir de tarihe sahip. Tek tük kalmış eski kalıntıları, albenili yalıları, zarif ahşap köşkleri, daracık sokakları, dimdik yokuşları ve ibadet mekânlarıyla ‘ben buradayım ve yaşıyorum’ diyor adeta.

Tarihi bilgilerle 867 yılında inşa edildiği tahmin edilen, son şeklini 1896 yılında alan Aya Yani Kilisesi geçmişten günümüze gelen en önemli yapıtlardan bir tanesi. Özelliği tam altında bir zindanın olması. 11 basamakla inilen bu zindanda yedi yıl hapsedilen Methodius isimli bir papaz; burada tam yedi yıl hapsedilmiş. Ancak rivayetlere göre, yıllar sonra aynı kiliseye papaz olarak tayin edilmiş. Kaderin garip cilvesi olsa gerek, çünkü bazen bazı şeylerin neden olduğunu kestirmek öyle zor ki.

Diğer tarihi yapıları arasında Hristos Manastırı, Avusturya Saint Georges Hastanesi geliyor. Ayios Loanis isimli meşhur ayazmasını (pınarını) görmeden gitmek olmaz. Adanın tek camisi, İstanbul’un fethinin 500. yılı anısına, 1953 yılında yaptırılan Burgazada Cami.

Aynı zamanda bir İLKler adası adeta. 1928 yılında kurulan Burgazada Sanatoryumu İstanbul’un ilk senatoryumu olma özelliği taşırken; Türkiye’nin ilk özel hayvanat bahçesi yine burada kurulmuş. İşte ‘neden Burgazada’ sorusuna verilecek cevaplarım. Ama hepsi bu kadar değil. (devamı 2/2 ‘ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

01.09.2013
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...