14 Temmuz 2022 Perşembe

KAPININ ÖNÜNDE DEĞİŞEN HAYATLAR(2/2)

Yeniçeri düşünür, taşınır. Kilise dışına çıkabilmenin tek yolunun bu olduğunu anlayınca papazın teklifini kabul eder.

Koruma altında olduğu kilisede Hıristiyan olur. Ve sonunda, zor zamanında kendisini koruyan o kapıdan dışarıya adım atar. Halkın arasına karışır. Kalan ömrünü unutulduğu bu kasabada geçirir.

Kalın kaşlı, pala bıyıklı, güçlü kuvvetli bu yeniçerinin ismi Ali’dir.

Din değiştirdikten sonra kendisi ‘’Lambach’lı Ali’’ anlamına gelen “Ali Lambacher” olarak anılır.

Hatta özel bayramlarda; kilise kapısının açıldığı, flama ve bayraklarla kilise dışına çıkıldığı ve kasaba halkının sokaklarda eğlendiği zamanlarda; en önde  Lambach Kilisesi’nin flamasını hep Ali Lambacher taşır.

Zamanla kasaba halkı tarafından sevilir ve benimsenir.

Öyle ki bir zamanlar Ali’ye kucak açan Lambach kilise kapısının üstündeki bir rölyefte kalın kaşlı, pala bıyıklı bir Aziz olarak ölümsüzleştirilir.

İlerleyen zamanlarda Lambach Kilisesi’nin bahçesi iki ayrı okula misafirlik eder.

Bunlardan bir tanesi bir rahip okulu, diğeri ise yetenekli öğrencilerin eğitim gördüğü bir resim okuludur.

Dolayısıyla burada okuyan öğrenciler için de kilise kapısı önemlidir.

Tıpkı Lambach’lı Ali gibi.

Küçük yaştaki çocuklar girdikleri bu kapıdan aldıkları eğitimle ayrılır.

Derken günlerden bir gün; kilise kapısının ardındaki avluya kaçak olarak çıkan 11 yaşındaki bir öğrenci, sigara içerken rahiplere yakalanır.

Son derece katı disiplinli rahipler çocuğu affetmez. Aralarında çabucak bir toplantı yapıp çocuğun okuldan atılmasına karar verir.

Kilise kapısının önüne itile kakıla çıkarılan öğrenci, af dileyip pişmanlığını dile getirse de maalesef sonuç değişmez.

Peki bu öğrenci kimdir dersiniz?

Bir zamanlar zalimlikleri ile tüm dünyayı kasıp kavuran ve yaşamı boyunca geçmişinden nefret duyan kanlı bir diktatör.


Adolf Hitler.

İşte bir kapı ve o kapının iki kişiye farklı etkisi.

Her ikisinin de hata paydaları var, ama gelin görün ki sonuçlar bambaşka.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

10.05.2022

 Kaynak: Sunay Akın araştırmaları, https://listelist.com; http://rehberleo.com; https://bruckemagazin.at;  https://www.webtekno.com.

 

 

 

                                                                                                                                                                                                                                               

 

 

 

KAPININ ÖNÜNDE DEĞİŞEN HAYATLAR(1/2)

Öyle kapılar var ki o kapıdan içeri giren ayrı, çıkan ayrı bir kader yaşıyor.

İşte size söz edeceğim gerçek yaşam öyküsünde de böylesi bir kapı var ana unsur olarak.

Bir kilise kapısı.

Yer Yukarı Avusturya-Linz-Wels Bölgesine bağlı Lambach.

Orada tarih sayfaları arasında görülen iki karakter var.

Kim olduklarını merak edenler için gelin, tarihin tozlu sayfalarını yavaş yavaş karıştırmaya başlayalım.

Osmanlı Devleti’nin en şaşalı dönemlerindeyiz.

Viyana’yı kuşatmak amacıyla yola çıkan Osmanlı ordusu; yakınlardaki kasabalara küçük birlikler bırakarak yola devam eder. Kuzey Viyana yakınlarındaki Lambach’ta bunlardan biridir.

Orada önlem amacıyla bırakılan bir grup yeniçeri; yakında gelecek zaferden oldukça emin; şarap içip gelecek güzel haberi beklemeye başlar.

Ne yazık ki beklenen galibiyet ve kutlama gelmez. Yerine Osmanlı ordusunun yenilgiye uğradığı haberiyle karşılaşırlar.

Osmanlı ordusu geri dönerken, kasabalara bırakılan askerlere de geri dönüş için hazırlık haberi ulaştırılır.

Kasabalara bırakılan küçük birliklerin hepsi geri dönüşe hazırken; içlerinden bir tanesine bir türlü ulaşılamaz. Her yer didik didik aranır ama nafile. O yeniçeri bulunamaz.

Hal böyle olunca Lambach’taki birlik, bir eksikle oradan ayrılmak zorunda kalır. Çünkü daha fazla bekleyecek zamanları yoktur.

Osmanlı ordusu hızla gerisin geri dönerken; geride kalan ve bulunamayan o yeniçeri, içtiği şarapların etkisiyle ertesi sabah sızdığı yerden kalkar. Silahlarını toplar ve silah arkadaşlarını aramaya koyulur.

Lambach kasabasını sokak sokak tarar. Uğradıkları bozgundan ve geri çekilmeden haberi yoktur. Bu nedenle kendisine düşmanca bakanların bu davranışına akıl sır erdiremez.

Derken kasaba halkından bazılarının saldırısına uğrar. Can havliyle yolun hemen başındaki kiliseye sığınır.

Durumu gören kilise papazı yeniçeriyi kilisesinde saklar. Ardından halkın sakinliğini koruduktan sonra, ona kilisede kalabileceğini söyler.

Durumun vehametini anlayan ve yabancı bir ülkede yalnız başına kalan yeniçeri kendisine kapısını açan bu kilisede bir süre yaşar. Unutulmuş olmanın verdiği yürek acısıyla sokağa çıkamaz.

Öyle böyle derken zaman su gibi akar.

Tam iki yıl kilise kapıları ardında yaşayan ve bu arada biraz Almanca öğrenen yeniçeri, papaza artık dışarıya çıkmak istediğini söylediğinde oldukça ağır bir şartla karşılaşır.

Dinini değiştirip Hıristiyan olmalıdır.

Peki olur mu dersiniz? (devamı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

10.05.2022

30 Haziran 2022 Perşembe

YEMEK BİR KAÇIŞ OLMASIN

Maalesef çoğumuz aşırı kilolu bir insan gördüğümüzde bakışlarımızı ondan ayırmıyor, hatta birbirimizi dürtmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Üstelik rencide edici, gönül yaralayıcı sözleri sarf ederken ses tonumuzu ayarlamaya gerek duymuyoruz.

O anda o kişinin de insan olduğunu, bir kalp taşıdığını, ruhu ve duyguları olduğunu, duygusal anlamda hepimizden daha hassas bir durum yaşadığını unutuyoruz.

Oysaki aşırı kilolu insanlar için yemek yemek bir kaçış noktası.

Neden mi?

Bunun sebeplerinin çok değişik olabileceğini belirtiyor uzmanlar.

Derinlerde, çoğu çocukluk yıllarında yaşanan zorluklar, acılar, üzüntüler, hatta belki kimseye itiraf edilemeyen tacizler; kötü muameleler bunlardan bir kaçı sadece.

Haliyle o kişinin aklının ermediği, dertlerini anlatamadığı o yıllardan itibaren yaşadıklarını kabullenip paylaşması yıllarını alıyor.

Bir erişkin, hatta yetişkin olduğu halde çocukluk travmalarını içine hapseden, hatırlamak istemeyen, kendisine bile itiraf etmekten kaçınanların sayısı tahminlerin çok üstünde maalesef.

Çoğu ailesine anlatamıyor. Anlatsa da kendisine inanılmayacağını düşünüyor. Yine de bir cesaret deneyenlerin çoğu daha da içine kapanıyor. Azarlanması hatta manevi şiddet görmesi de cabası.

Tüm bu olumsuz argümanların sonunda kişi bir şeylere sığınma ihtiyacı hissediyor.

Yiyerek yaşadıklarını unutmaya çalışıyor. Bir anlamda kendisine yemeklerle yeni bir dünya yaratıyor. Ve yıllar içinde bu bir bağımlılığa dönüşüyor.

Giderek kilo alıyor, kilo aldıkça rahatladığına inanıyor ve daha çok yiyor.

Gelin görün ki tüm gün dilediğini yese bile doymuyor.

Çünkü ruhu aç.

Yaralı.

Küskün.

Kırgın.

Anlaşılmaya muhtaç.  

Yapılan araştırmalar; aşırı kilolu insanların yaşamlarını zorlaştıran ve onları bu yola itenlerin çoğu zaman ebeveynleri olduğunu gösteriyor.

Burada disfonksiyonel aile ortamı en büyük neden olarak karşımıza çıkıyor.

Kavga, gürültü, şiddet, baskı, aşırı disiplin ve ceza içeren eğitimler, elbette sevgisizlik en büyük nedenleri.

Günümüzde dahi tombul bir bebek, al yanaklı gürbüz bir çocuk olsun diye gerekirse zorla yedirmeye çalışan pek çok aileye tanık oluyoruz. Hatta bazıları baskının dozunu fazlasıyla artıyor.

İleriki zamanlarda iş işten geçtiğinde dahi bu düşkünlüklerinden vaz geçmiyorlar maalesef.

Sağlıklı olmaları için destek çıkacakları yerde; en sevdikleri yemekleri yapmayı tercih ediyorlar. Zararlı olduğunu bile bile satın alıyorlar. Sevgilerini bu yolla ifade ettiklerini düşünüyorlar. Aslında en büyük hatayı yaptıklarından habersizler ne yazık ki.

Aşırı obez insanlar ölümüne yemek yiyor. Çoğu yatıp ertesi sabaha uyanmamayı diliyor. Bedenlerinden ve hayatlarından nefret ediyor. Acınacak durumda olduklarına inanıyor. Kendilerine kızıyor ve aynalara küsüyor.

Aldıkları kilolar bir kartopu misali büyüyüp bedenlerini işgal ettikçe özgürlüklerini kaybediyor.  Bakıma muhtaç hale gelmek en büyük korkuları olduğu halde kendilerine mani olamıyor.

Sonuçta yemeğe ve başkalarına bağımlı bir hale geliyorlar

Yemek onları rahatlatıyor. Çünkü yemek yerken başka hiçbir şey düşünmüyorlar. Endişeden uzaklaşıyorlar.

Bir karar vermek, kilo vermeye çabalamak için desteğe ihtiyaç duyuyorlar. En çok da etrafındaki kişiler tarafından dinlenip anlaşılmaya.

Elbette yaşamda değişiklik yapmak kolay değil. Kendiliğinden olmuyor. Onları sarıp sarmalayacak, kalbinin derinliklerindeki korkuyu yok edecek, kaçışını durduracak, yüzleşmesi için cesaretlendirecek; en çok da anlayıp sevecek kişilere şiddetle ihtiyaç duyuyorlar.

Bakın Oscar Wild kendimize dair ne demiş?


‘’İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar.’’

Şimdi derin bir nefes alıp düşünelim.

Gerçekten de kendimizden mi korkuyoruz?

Tüm bu bağımlılıkların derininde hep bu korku mu var?

Yanıtlarını sizlere bırakıyorum.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

18.05.2022

Not: yapılan son araştırma raporlarına göre; güzel ülkemiz obezitede Avrupa'da birinci, dünyada ise dördüncü sırada yer alıyor maalesef.

 

13 Haziran 2022 Pazartesi

OLABİLİRDİ’lerin KAYBI



Lübnan doğumlu Amerikalı ressam ve yazar Rabih Alameddine, insanı sorgulatan ve düşündüren satırlarında şöyle der;

"İnsan hiçbir şeyin kaybını, ‘olabilirdi’lerin kaybı kadar derinden duyumsamaz. Hiçbir nostalji, asla gerçekleşmemiş olan şeylere duyulan nostalji kadar acı vermez."

Ne kadar ilginç ve doğru bir saptama öyle değil mi?

Evet insani duygularımız var ve kaybettiklerimize üzülüyoruz.

Bu durum son derece doğal bir süreç.

Gelin görün ki sadece hayallerimizi süsleyen ve gerçeğe dönüşmemiş düşüncelere de özlem duyuyoruz ve içimiz acıyor.

Peki neden?

Olabilirlilik; olmamasından olması daha güçlü olan, olmasını önleyecek güçlü bir engeli bulunmayan demek. O nedenle belki de olabilecek olan şeyler hayallerimizi süslerken, karşımızda güçlü bir engelimiz yokken bile yine de olmuyor.

Neden mi?

Tam o anda karşımıza çıkan yol ayırımında verdiğimiz karar. Belki zorlama, belki çevre baskısı, belki el alem ne der kaygısı, belki kurulu düzeni bozmaktan korkmak, çoğu zaman da cesaretsizlik.

Sonuç?

Tarifsiz bir acı, hatta pişmanlık.

Ardından ‘Şimdiki aklım olsaydı farklı yapardım.’ tarzındaki serzenişler.

Örnek mi?

O kadar çok ki.

Şu anda ne yaşıyorsak; ikili ilişkilerde olsun, iş ve öğrenim hayatında olsun ya da sosyal yaşamda; o anda verdiğimiz kararların sonucunu yaşıyoruz.

Dış etmenler bir yana sonuçta kararı biz verdik.

Her ne olursa olsun sevabı da günahı da kendimize ait.

Çünkü o karar anlarında içimizdeki müziğin sesini duymadık.

Ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi; dans edenleri deli zannettik. Oysa o müzikle dans etme cesaretimiz olsaydı bugün bu acıları yaşamazdık.

Çok mu radikal geldi bilemiyorum ama bana göre doğru.

Elbette herkesin doğrusu kendisine.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

23.04.2022

 

25 Mayıs 2022 Çarşamba

SAYILARLA DANS EDEN KADIN (2/2)

Bunlardan bir tanesi de, 1830 yılında bugünkü bilgisayarın atası kabul edilen ‘Analitik Motorun’ İngiliz mucit ve matematikçi Charles Babbage tarafından tasarlanması olur.

Önce basit bir hesaplama makinesi olan ‘Fark Makinesini’ bulan Babbage, bunu biraz daha geliştirir. Böylece ortaya daha geniş kapsamlı bir tasarım modeli çıkar ki bu sayede; bugünkü mekanik bilgisayarın ilk adımları atılır.  

Neredeyse matematiksel analize benzer bir yapıda olan bu güçlü buluş, Ada’yı adeta büyüler.

Yapım aşamasından itibaren makineyi incelemeye alır. Üzerinde düşünürken kapsamına daha neler eklenebileceğini hayal eder.

O sıralarda makinenin üstünlüğünü anlatan bir Fransız makalesi yayınlanır.

Ada bu makaleyi İngilizce’ye çevirirken kendi bilgi birikiminden pek çok yorum katar. Hatta ‘Sayılar dışında daha soyut kavramlar üzerinde işlem yapmak için kullanılabileceği’ tahminini eklemeyi ihmal etmez. Özellikle analitik motorun düzgün çalışması için kurulmuş, ünlü Bernoulli sayı dizisini hesaplamak için makineyi programlayacak olan veri girişini de önerir.

Ada Lovelace tarafından oluşturulan algoritma sayesinde Babbage’nin tasarımı yepyeni bir kimlik kazanır. Böylece müziği, resimleri ve yazıları dijital ortama aktarma potansiyeline sahip olduğu düşünülen ilk bilgisayar modeli ortaya çıkar.

İşte Ada’ya ait olan ve bilgisayar tarihinin başlangıcını oluşturan bu algoritma ve notlar;  onun dünyanın İLK bilgisayar programcısı olarak anılmasına vesile olurken;  kullandığı yöntem de İLK bilgisayar programı olarak kabul edilir.

Şiiri ve bilimi birleştirmek üzerine temel varsayımları sorgulayan bu zeki kadın; diğer yandan matematiksel ve bilimsel kavramların etkili bir şekilde uygulanmasında, hayal etmenin ve sezginin önemli olduğunu tüm hayatı boyunca savunur.

Metafiziğe ayrıca değer verir. Hatta onu görünmeyen dünyayı keşfetmek için bir araç olarak kabul eder.

Sonuçta beynin nasıl düşünce ürettiğinin ve sinirlere duyguların nasıl aktarıldığının matematiksel bir modelini yaratmayı bile hedefler.

Ada Lovelace’ın bilimsel yanı hayatı boyunca hep ağır basarken; diğer taraftan dans etmeyi hiç ihmal etmez.

1835 yılında 8. Baron William ile evlenerek Barones unvanını alır.

Bu evlilikten üç çocuğu olur.

Artık bir annedir.

Yine de bilimden, sayılardan, anatilik düşünmekten hiç uzak kalmaz.

Bu arada zaman zaman ismi skandallara karışır.

Çalkantılı hayatı, ömrünün son günlerinde yakalandığı amansız hastalığı derken; 1852 yılında hayata gözlerini yumar.

Son isteği üzerine şair babasının yanına gömülür.

Otuz yedi yıllık kısacık ömrüne muhteşem şeyler sıkıştıran, muhteşem bir kadını tanıdık beraberce.

O dönemlerde yaşamış olmasına rağmen yine de şanslıdır. Çünkü çalışmaları, döneminde kabul gören nadir kişilerden birisi olur kendisi. Hatta İngiliz kimya ve fizik bilgini Michael Faraday, Ada’nın yazılarının en büyük hayranı olarak bilinir.

Bu zeki kadının anısını yaşatmak üzere;  her yıl Ekim ayının ikinci Salı günü ‘’Ada Lovelace Günü - Ada Lovelace Day”  olarak anılır. Ve çeşitli etkinliklerle kutlanır. Bu vesile ile bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında çalışan kadın profillerinin desteklenmesi hedeflenir.

Bu yazının gerek araştırmasında gerekse yazımında tuşlara her bastığımda; Ada Lovelace’a duyduğum saygı ve hayranlık arttı. Çünkü biliyorum ki zorlu hayat yolculuğumuz, dünya üzerinde zekası ile iz bırakan böylesi kıymetli insanlar sayesinde daha kolay ve katlanabilir hale geliyor.

Onlar iyi ki varlar…

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

15.04.2022

Not: Bu özel kadını tanımama vesile olan, hayatımın en değerli varlığına sonsuz teşekkürlerimle…

Kaynaklar: https://tr.wikipedia.org; https://listelist.com; https://evrimagaci.org.

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...