10 Mart 2022 Perşembe

TURNA KUŞU HAVALANDI (2/2)

Efsaneye göre; hastalıkla mücadele eden birisi kâğıttan 1000 tane turna kuşu yapabilirse, dileği gerçek olacak ve eski sağlığına kavuşturacaktır.

Bu sohbetten birkaç gün sonra en değerli arkadaşını kaybeder Sadako.

Yine de yüreğindeki sevgiyi ve cesareti bir an olsun kaybetmez.

Hasta yatağında uyandığı her yeni gün rengarenk kağıtlardan turna kuşu katlamaya devam eder. Bununla yetinmez ve tüm dünyaya uçsunlar diye kanatlarına huzur da yazar.

Ancak sağlığı hızla bozulur ve maalesef ömrü turna kuşlarını tamamlamaya yetmez.

25 Ekim 1955’te kısacık hayatına veda ederken; geride eksik 356 turna kuşu kalır.

Arkadaşları onun ardından eksik kalanlar için çalışırken;  dünyanın dört bir yanından gönderilenler ile beraber sayı çabucak tamamlanır ve turna kuşları Sadako ile beraber gömülür.

İşte o günden sonra turna kuşu BARIŞın sembolü haline gelir.

Küçük kahramanımız böylece dünyaya neyi miras bırakır bilir misiniz?

UMUDU.

Atom bombasından ölen bütün çocukların ve Sadako’nun anısına Hiroşima’da bir anıt yapılır.

Dünya Barış günü olarak kabul edilen her 6 Ağustos’ta ise dünyanın dört bir yanındaki çocuklar; bu mirasa sahip çıkarak turna kuşu yapar ve Sadako’ya gönderir.

Bu dünya dramı pek çok öyküye, romana, şiire konu olur elbette.

Şiirleri elliden fazla dile çevrilen ve eserleri birçok ödül alan; serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerinden birisi olan; Nâzım Hikmet Ran’da bu olaydan etkilenen şairlerdendir.

‘’Kız Çocuğu’’isimli duygu yüklü şiirine hepimiz aşinayız biliyorum. Sadece birkaç satır eklemek istedim son satırlara.

‘’Kapıları çalan benim, kapıları birer birer.

Gözünüze görünemem, göze görünmez ölüler.

…………….

Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler.’’

İçinde bulunduğumuz şu zor günlerde; yaşamını yitiren masum çocuklar için turna kuşları havalansın mı artık ne dersiniz?

Ben yüreğimdeki UMUTla havalandırdım.

Peki ya siz?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

05.03.2022

Kaynaklar: https://www.wwf.org.tr; https://listelist.com; https://www.okulhaberleri.net; https://indigodergisi.com.

 

TURNA KUŞU HAVALANDI (1/2)

Genellikle sazlık içeren sulak alanlarda yaşayan özel bir kuş turnalar.

Uzun bacakları, zarif uzun boynu ile doğanın eşsiz güzelliğinden sadece bir tanesi. Gri gövdesine inat uzanan siyah başı, uzun gagası ve şeritli siyah boynu ile doğada fark edilmemesi mümkün değil.

Dünyanın pek çok yerinde farklı türleri var.

Çoğu ülke kültüründe farklı anlamlar taşırken; güzel Anadolu toprağında hem bereket hem de sıla ve özlem sembolü olmuş yıllarca.

Tüm bunların yanında dünyamız için önem taşıyan bir anlamı var ki; insanların acımasızlığına şahit olduğumuz şu zor günlerde yeniden hatırlayalım istedim.

Barış için attığımız sessiz çığlıklarımız belki biraz olsun yerini bulur.

Şimdi gelin beraberce Japonya’ya gidelim.

1943-1955 yılları arasında yaşayan küçük Japon kızı Sadako Sasaki’nin yaşam öyküsünü kucaklamaya hazır mısınız?

1939 yılında başlayıp 1945 yılına kadar acımasız bir şekilde süren İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihindeki en ölümcül küresel savaş olarak tarih sayfalarında yer alır.

Dünya; yaşanan kayıpların, yıkımların, ayrılıkların, acıların izlerini uzun süre üzerinden atamaz maalesef.

1945 yılında savaşa son noktayı koymak amacı ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından Hiroşima’ya atom bombası atıldığında bizim küçük kahramanımız henüz 2 yaşındadır.

Hiroşima’daki evlerinde olanca saflığı ile etrafına gülümserken, sadece 2 km uzağına düşen atom bombası ile tüm dünyası kararır. Kulakları sağır eden ses, deprem benzeri sarsıntı ardından başlayan yangın ve yıkımlarla hayat ona en zor dersini verir; diğer pek çok akranı gibi.

Küçük Sadako ve ailesi patlamanın olduğu o gün hiç yara almadan kurtulur ve oradan kaçar. Sonradan yaşayacakları sorunlardan habersiz; o kaos ortamından hep beraber kurtuldukları için kendilerini şanslı hisseder.

Aradan yıllar geçer.

Sadako büyür, okula başlar.

Çalışkan, ilgili, azimli yapısı ve sevgi dolu yüreği ile arkadaşları arasında hep sevilen bir öğrenci olur.

Yıllar yıllara eklendikçe savaşın o kötü izleri kaybolmaya başlar ya da açılmamak üzere kapalı kutulara saklanır.

12 yaşına geldiğinde boynunda ve kulaklarının arkasındaki hissedilen şişliklere bir anlam veremezken; birkaç hafta sonra bedeninde yaralar ve lekeler oluşmaya başlar. Gittikleri doktorların tanısı lösemi olur. Gelin görün ki Sadako tek değildir.

Atom bombasının yaydığı yoğun radyasyona maruz kalan çocuklar aradan geçen zaman zarfında, hayatlarına kast eden bu ölümcül hastalıkla tek tek tanışır.

Özellikle tarih 1950’yi gösterdiğinde hasta çocukların sayısı çığ gibi artar. Hastaneler dolar taşar.

İşte o hastanelerin birinde kalan Sadako’nun durumu maalesef ümitsizdir. Doktorları sayılı günlerden bahsederken; onlara inat küçük kız hayata tutunur; koridorlarda gülümseyerek dolaşır; diğer hastalara yardım eder.

Koğuşların birinde yatan ve kendisi gibi kanser hastası olan 80 yaşındaki kadını ise hepsinden çok sever. Zamanının çoğunu onun yanında sohbet ederek geçirir.

Bu sohbetlerin birinde; yaşlı kadından eski bir Japon efsanesi duyar ve tüm masumiyeti ile o efsaneye inanır.

Umutla kocaman gülümser ve efsanenin gerçekleşmesi için çalışmaya koyulur. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

05.03.2022

14 Şubat 2022 Pazartesi

GİZEM KUŞLARDA MIYDI? (2/2)

Yönetmenin de çok sevdiği bu film; ileriki yıllarda doğanın bir şekilde öç aldığı filmleri büyük ölçüde etkiler.

Peki gazete haberine konu olan ve nedeni bilinmez şekilde aniden saldırganlaşan ve hatta aniden intihar eden kuşlardaki gizemin nedeni nedir?

Bu olayın aydınlatılması için aradan neredeyse elli yıldan fazla bir zaman geçer.

Üstelik bu gizemi çözen kişi; Louisiana Üniversitesi'nde görev yapan Türk kadın profesör; Sibel Bargu Ateş olur.

Bu olayın gelişmesinde pek çok faktör bir araya gelir.

Havadaki ani ısı değişimleri, rüzgar yönlerinin sapması ve diplerdeki akıntının aniden kıyıya yönelmesi gibi.

Akıntıya kapılan zehirli bir takım planktonlar bölge kıyılarına ulaşır.

Bunları küçük balıklar yer.

Onları da avcı kuşlar.

Böylece kuşların beyinlerinde oluşan ani zehirlenmeye bağlı saldırganlık, çarparak intihar vakaları ortaya çıkar.  

İşte 1961 yılının yazında California eyaletinin kuzeyindeki Monterey sahilinde, binlerce martının intiharı ile sonuçlanan ve gazetelere geçen olayın sırrı; 2011 yılında böylece çözülmüş olur.

1961 yılında bir sahil kasabasında yaşanan tuhaf bir trajedi.

Olaydan yıllar önce (1952 yılında ) kaleme alınan gerilim dolu, çarpıcı bir eser.

1963 yılında uyarlanan sırlarla dolu muhteşem bir film.

Nihayetinde 2011 yılında aralanan gizemli perde.

Hayat hala şaşırtmaya devam ediyor.

Sizce de öyle değil mi?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

08.01.2022

Kaynaklar: https://www.haberturk.com; https://www.beyazperde.com.

 

 

 

 

GİZEM KUŞLARDA MIYDI? (1/2)





















İnsanların ve olayların gün gelip aynı potada buluşması, hiç akla gelmedik zamanlarda yollarının bir vesile ile kesişmesi beni hep şaşırtır.

Tıpkı şimdi paylaşacağım olayda olduğu gibi.

Gün gelir genç bir kadın yazar, hayal gücünü katarak bir öykü kaleme alır.

Aradan epey bir zaman geçer.

Yoğun iş temposuna kısa bir mola vererek Kuzey Kaliforniya'da tatile çıkan bir yönetmen; göz attığı gazete haberlerinin bir tanesinden hayli etkilenir.

Bu gerçek haberi, daha önce kitaplarını severek okuduğu İngiliz yazarın kısa öyküsü ile birleştirir.

Ve ortaya tamamen gerçeğe dayalı muhteşem bir film çıkar.

Yazar Daphne du Maurier.

İngiliz hikâye, roman ve oyun yazarı kendisi.

Çok genç yaşta kaleme aldığı romanlarından Rebecca ile Jamaica Hanı ve kısa hikâyelerinden Kuşlar ve Karanlığın Gölgesi başta olmak üzere birçok çalışması sinemaya uyarlanır.

Film yönetmeni dünya sinema tarihinin en ünlü isimlerinden bir tanesi.

Alfred Joseph Hitchcock.

Amerikalı yönetmen gerilim filmleri ustası, aynı zamanda bir mühendis.

Ne ilginçtir ki bu müthiş ikilinin yolları bir vesile ile kuşlarda kesişir.

Klasik filmler arasında sayılan unutulmaz ‘’Kuşlar’’ filmi de işte tam bu kesişmenin ortak ürünü olarak doğar.

Çoğunuzun bu klasik filmi izlediğini biliyorum. Yine de 1963 yılı ABD yapımı filmin konusunu beraberce hatırlayalım mı?

Hayli zengin genç bir kadın günün birinde bir evcil hayvan dükkanında genç bir avukatla tanışır. Avukat, kız kardeşine doğum günü için bir kuş satın almak ister, ancak bulamaz.

Zengin genç kadın avukattan hoşlanır. Bu nedenle aradığı özel kuşları satın alabileceği yerleri araştırır. Bulunca hiç düşünmeden alır ve bir kıyı kasabasında yaşayan avukatın evine götürür. 

İşte esas olaylar da ondan sonra başlar.

İlk başlarda kasabayı seven genç kadın; birkaç gün sonra kuşların tuhaf davrandığını gözlemler.

Çünkü kuşların sebepsiz yere insanlara saldırdığına şahit olur.

Bu saldırılar kısa bir süre içinde sertleşir. Olayların önü alınamaz.

Çünkü sadece dışarda değil, evlerin camını kırarak içeride de insanlara saldıran kuşlar; pek çok kişinin gözünü oyarak öldürmeye başlar.

Her tür kuşun yarattığı bu kaos ortamından bir hayli korkan ve can havliyle kendilerini evlerine, dükkanlarına atan kasabalılar içeride hapis kalır.

Kuşlar ise dışarıda özgürce kanat çırpar.

Film böyle bir sonla biter.

Akıllarda ise şu soru kalır.

Acaba doğa intikam mı almaktadır?

Kim bilir belki de öyle. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

08.01.2022

26 Ocak 2022 Çarşamba

KENDİMİZLE SATRANÇ OYUNU

Hangimiz oynamıyor ki?

Karşımıza kendimizi oturtuyor sonra da başlıyoruz satranç taşlarını karelerde gezdirmeye.

Aslında tüm taşlar bizim.

Hem siyah hem de beyazlar.

Siyah taş elimizdeyken biraz kızgın mı bakıyor gözlerimiz yoksa karşımızdaki benliğimize?

Biraz acı çeksin, hatta üzülsün mü istiyoruz beyaz taşı aceleyle kırarken?

Belki de acıdan beslensin diyor bir yanımız?

Ya beyaz taş elimizdeyken yaptığımıza ne demeli?

Pembe gözlüklerle bakarken dünyaya, olan biteni görmezden mi geliyoruz yoksa?

Sonra da duyarsızlıktan mı korkuyoruz?

Kim bilir belki de hepsinden bir parça var içimizde.

İnsanız sonuçta.

Duygularımızla harmanlanmış dünyamızda ayakta kalmanın peşindeyiz hepimiz.

Beyaz taşlar elimizdeyken tebessüm edecek nedenlerimiz çoğalıyor; şükürlerimizle beraber.

Yaşamın eksik yanlarını ve hataları daha olgun karşılıyoruz. Siyah taşı kırarken bile zarafetimiz belli oluyor.

Keşke bu hallerimiz daha uzun soluklu olsa.

Ama nerede?

Gün geliyor yıkıcı duygular, düşüncelerimize yansıyor; o da davranışlarımıza. Sonra da kendimize ve çevremize zarar veriyoruz. Geri dönüp baktığımızda neden yaptığımızı çoğu zaman biz bile anlamlandıramıyoruz.

Aceleciliğimiz, alıngan yanımız, endişeli bakışlarımız, kontrol etme dürtümüz ayaklanıyor aniden. Siyah taşın gücünü kullanmak için yanıp tutuşuyoruz.

Peki nerede yanlış yapıyoruz ve neyi hala anlayamadık dersiniz?

Bunun yanıtı için taşları elimizden bırakmadan, gelin ünlü bilim insanı Albert Einstein’a kulak verelim.

‘’Hala anlayamadınız değil mi? Önemli olan haklı ya da haksız olmak değil. Kavganın kazananı yoktur. Ya kaybedersiniz ya da daha çok kaybedersiniz. Önemli olan kalp kırmamak. Önemli olan yargılamadan, karşılıksız sevebilmek, ve iyilik yapabilmek. Haklı bile olunsa özür dileyecek kadar asil olmak, bilge olmaktır. Egonuzu kontrol edemediğiniz sürece o sizi kontrol etmeye devam edecek. Böyle olduğu sürece tüm dünya sizin bile olsa asla mutlu olamazsınız.’’

Ne kadar güzel özetlemiş aslında hayata karşı duruş şeklini.

Önemli olan daha çok siyah taş ya da beyaz taşı kırmak değil.

Önemli olan şah mat yapmak hiç değil.

Çünkü kazanan da kaybeden de biziz sonuçta.

Ben değil biziz.

O halde gücün tamamen bizde olduğuna inanarak yola devam ediyoruz.

Çünkü her iki renk taşla da istediğimiz gibi oynama şansımız var. Üstelik zemin sağlam; yılların alışkanlığı var nede olsa. Yeter ki seviyeli olmayı unutmayalım.

Elimize aldığımız her yeni kitap beynimizin farklı kıvrımlarını çalıştırıyor; bizleri farklı şekillerde düşünmeye yöneltiyor. Yaşamın bambaşka bir halini görüyoruz adeta.

İşte bana bu satırları yazdıran Avusturyalı yazar Stefan Zweig'ın son eseri ‘Satranç’ da da tam bu oldu. Biri var olmak, diğeri ise yok olmamak için satranca sarılmış olan iki rakibin çekişmesini okurken düşünmek keyifliydi.

‘’Senede hiçbir şey yapamayacağınız sadece iki gün var; DÜN ve YARIN. BUGÜN; sevmek, inanmak, yapmak ve hepsinden önemlisi yaşamak için doğru gün.’’ diyor; barışçıl girişimleri nedeniyle Nobel Barış Ödüllü Dalai Lama.

O halde gün BUGÜN.

Elimizde hangi renk taş olduğuna bakmaksınız zarafetle oynamanın tam zamanı.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

10.09.2021

Kaynak: Satranç – Stefan Zweig.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...