10 Kasım 2023 Cuma

ATAMIZIN SON GÜNLERİ (3/3)

O son günler giderek artan acı ve üzüntüyle beraber tüm Türkiye için o kadar yoğun bir telaş içinde geçer ki.

Tarih sayfaları 13 Kasım 1938 Pazar gününü gösterdiğinde; yapılan ilk bakanlar kurulu toplantısında; hem cenaze programı hem de Atatürk'ün geçici kabir yeri belirlenir.

Meclis tarafından Anıtkabir inşa edilinceye kadar, Atatürk'ün naaşının Etnografya Müzesi'nde korunmasına karar verilir.

16 Kasım 1938 Çarşamba günü Muayede Salonu saat 10.00'da halkın ziyaretine açılır. Başta ziyaretin 18 Kasım günü saat 24.00'e kadar devam etmesi planlanır.

Ancak elim kayıp haberini duyan canından çok sevdiği halkı, Ata'sına son vedasını yapmak için Dolmabahçe'ye adeta akın eder.

O gece yarısı yaşanan izdihamda; maalesef 11 kişi hayatını kaybederken, yaklaşık 40 kişi yaralanır.

Üç gün içinde Atatürk'ün naaşını yaklaşık 600 bin kişinin ziyaret ettiği kayıtlara düşer.

Durum bu kadar ciddi bir hal alınca Atatürk'ün cenaze namazı; 19 Kasım 1938 Cumartesi günü, sabah saat 07.30 ile 08.15 arasında; Dolmabahçe Sarayı'nın Muayede Salonu'nda Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılır.

Saat 08.15’te en yakın silah arkadaşlarından 12 tüm general tarafından al bayrağa sarılı sanduka kaldırılır.

Eller üstünde taşınarak itina ile top arabasına yerleştirilir.                

Sırada İstanbul'dan Ankara'ya yapılacak olan son yolculuk vardır.

Saat 08.30'da top arabasıyla Dolmabahçe'den çıkarılır.

Saat 09.00'da hareket eden cenaze alayı Karaköy, Sirkeci, Gülhane Parkı'ndan geçip Sarayburnu'na ulaşır.

Polis süvari müfrezeleri, askerler, çelenk taşıyan öğrenciler top arabasının önünden yürürken; arabanın her iki yanında kılıçları ellerinde 6 general eşlik eder.

Onların hemen arkasından ise sırayla Atatürk'ün istiklal madalyasını taşıyan bir general, eski Afgan Kralı Amanullah, başbakan, milletvekilleri, İstanbul'un asker sivil görevlileri yer alır.

Bu arada tüm sokaklar, caddeler, dükkanlar, evler, hatta camilerin kubbeleri Atasına veda etmek isteyen halkıyla dopdoludur.

Atatürk'ün naaşı, saat 12.45'te Zafer Torpidosu'na konulur. Hemen ardından saat 13.20'de açıkta bekleyen Yavuz Zırhlısı'na taşınır.

Yavuz Zırhlısı, saat 19.30'da İzmit'e varır.

Burada yapılan törenin ardından saat 20.20'de tabut İzmit'te özel bir trene yerleştirilir.

Atatürk'ün naaşını taşıyan tren 20 Kasım Pazar günü 10.30'da Ankara'ya varır.

Ankara Garı'nda onu bekleyenler arasında; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, milletvekilleri ve komutanlar yer alır.

Türk Bayrağı'na sarılı tabut, Büyük Millet Meclisi önünde bir katafalka konulur.

Aynı gün saat 12.10'dan itibaren de halkın ziyaretine açılır.

21 Kasım 1938 Pazartesi günü Ankara'da pek çok ülkenin yabancı temsilcilerinin de katıldığı bir devlet töreni yapılır.


Sonra da bir top arabasına konulan tabut, Etnografya Müzesi'ne getirilip giriş salonundaki katafalka yerleştirilir.

Atatürk'ün al bayraklı tabutu 31 Mart 1939 tarihinde Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici kabre alınır.

Taa ki Anıtkabir'e nakledilinceye kadar.

Tam 15 yıl sonra nefeslerin tutulduğu, adeta tüylerimizi diken diken eden o nakli; bir başka yazı dizimde aktarmaya çalışacağım. Detayları o kadar muhteşem ki şimdiden kaçırmayın derim.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

02.11.2023

Kaynaklar: https://ataturkansiklopedisi.gov.tr; https://onedio.com; https://www.sozcu.com.trhttps://www.sabah.com.tr.

 

 

 

 

 

 

 

ATAMIZIN SON GÜNLERİ (2/3)

Şimdi sırada o büyük kaybın ertesi günü, Türk milletinin Atasız geçirdiği ilk gün olan 11 Kasım 1938 Cuma günü var.

Cuma sabahı ilk iş olarak doktorları; Prof. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Mim Kemal Öke, Prof. Akil Muhtar Özden, Prof. Hayrullah Diker, Prof. Süreyya H. Serter, Dr. Nihad Reşat Belger, Dr. Kamil Berk ve Dr. Abraya Marmaralı; “Atatürk'ün ölüm raporunu” düzenler.

Raporda vefat tarihi 10 Kasım 1938 sabahı saat 09.05 olarak yazılırken; ölüm nedeni kesin olarak bilindiğinden otopsi gerekmediği belirtilir. Eğer hükümet isterse otopsi yapılabileceği maddesi ayrıca eklenir. Ancak yakın arkadaşı olan bakanlar Atatürk'ün vücudunun kesilip parçalanmasına razı olmadıkları için naaşına otopsi yapılmaz.

Bu arada ölümünün hemen ardından; İstanbul Hıfzısıhha Müzesi Müdürü Dr. Nuri Hakkı Aktansel; Atatürk'ün yüzünün ve sağ elinin maskını (mulajını) yapar. Ve o günden itibaren Anıtkabir Müzesi'nde koruma altına alınır.

Aynı gün bir başka çok önemli adıma sıra gelir.

Naaşın uzun süre bozulmadan saklanabilmesi için iyi bir tahnit işlemi yapılmalıdır. Ama önce İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya'nın gözetiminde Atatürk’ün naaşı;  İslami kurallara göre yıkanır.

Ardından Dolmabahçe Sarayı’nda, Gülhane'den Prof Dr. Lütfi Aksu, orada hazır bulunan doktorlar heyetinin düzenlediği rapora göre Atatürk'ün naaşını tahnit eder. İşlem sonrası bedenini bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon örneği iki küçük şişeye alınır. Ağızları lehimlenir. Terkibi yazılı olan etiket yapıştırılarak  Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırılır.

Önce kurşun galvanizli bir tabuta konularak, kapağı kapatılır. Ardından gül ağacından yapılan başka bir tabuta yerleştirilir.

En son olarak da üzerine o çok sevdiği Türk Bayrağı örtülüp katafalka konur.

Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki naaşın başında Atatürk'ün silah arkadaşları nöbet tutmaya başlar.

Tüm bu işlemler ardı ardına yapılırken; diğer yandan ülkeyi cumhurbaşkansız bırakmamak adına, yine aynı gün olağanüstü toplanan TBMM tarafından oy birliğiyle İsmet İnönü Türkiye’nin İkinci Cumhurbaşkanı olarak seçilir.

O gün İsmet İnönü’nün omuzlarına binen o ağır yükü ve sorumluluğu hiç birimiz tahmin edemeyiz kuşkusuz ki.

Düşünsenize bir ülkenin sevgisiyle yoğurduğu, tüm dünyanın saygı ile önünde eğildiği eşsiz bir liderin yerine geliyorsunuz. Hiçbir şekilde onun yerini dolduramayacağınızı biliyorsunuz. Üstelik cephede, mecliste, önemli toplantı ve kararlarda hep yan yana, kalp kalbe karar aldığınız can arkadaşınızı sadece bir gün önce kaybetmişsiniz. O üzüntü, acı ve kedere eklenen ağır bir sorumluluk duygusu.

Hiç kolay değildi şüphesiz ki. Onun yerine kim olsa karmakarışık duygular içinde kalırdı.

Ama yine çok şanslıydık ki; aklı, çalışkanlığı, politik zekası ve cesareti ile ülkemizi tüm Avrupa ülkelerinin yerle bir olduğu korkunç bir savaştan kurtardı. Bunu unutmak bana göre vefasızlık olur.

Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, yeni hükümeti kurma görevini Celal Bayar'a verir. (devamı 3/3’te)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

02.11.2023

 

ATAMIZIN SON GÜNLERİ (1/3)

Türk milletinin kalbinde hiç tükenmeyecek bir meşale gibi yanan ve her geçen sene katlanarak artan sevgisiyle Atatürk’ümüzün son yolculuğundaki günleri (8 Kasım – 21 Kasım 1938) yeniden hatırlayalım istiyorum bu yazımla.

Tüm detayları ile dakika dakika.

Üzerinden tam 85 yıl geçmiş.

Gelin görün ki söz konusu Atamız olunca her şey o kadar taze ki.

Her 10 Kasım günü, sabah o saatte hepimiz için adeta dünya duruyor. İçimizden taşan tarifsiz üzüntümüze, hiç bitmeyecek olan bağlılığımız ve muhteşem sevgimiz eşlik ederken.

Bu yazıyı nemli gözlerle yazarken; biliyorum ki sizler de okurken hassaslaşacaksınız.

İşte o nokta hepimizin BİR olduğu AN.

Takvim yaprakları 8 Kasım 1938 tarihini gösterdiğinde, Dolmabahçe Sarayı’nda esen hüzün rüzgarları oradakilerin yüreğini adeta delip geçer.

Saatler 18.55’e geldiğinde Atamız son kez fenalaşır. Yatağında doğrulup oturur. Midesi iyi değildir. Oldukça halsizdir.

Başucundan bir an olsun ayrılmayan doktorları ellerinden gelen gayreti gösterir. Atalarını bir an olsun rahat ettirmek adına canla başla çalışır.

Bir parça da olsa rahatladığını fark edince yeniden yatağına yatırırlar.

İçleri hiç rahat olmadığı için, muayeneye devam etmek adına dilini göstermesini isteseler de ancak yarıya kadar çıkarabildiği notunu düşer doktorları.

Sonrasında başını biraz sağa çevirerek doktoruna (Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp) bakar.  

“Aleykümesselam’’ diyerek gözlerini kapatırken; oradaki hiç kimse bu sözün Atamızın son sözü olacağını bilemez.

Ertesi gün 9 Kasım 1938 ‘de odasında derin bir sessizlik ve her şeye rağmen umutlu bir bekleyiş vardır.

Tarihler 10 Kasım 1938 Perşembe gününe geldiğinde ise Dolmabahçe Sarayı’nda esen o hüzün dalgası acıyla şiddetlenir.

Sabah saat 08.00 civarında herkes Atanın odasında, başucunda tek yürek olarak bekler. Ondan gelecek tek bir yaşam belirtisi için umutla ve duayla.

Atatürk yatağında solgun ama nurlu ve güzel çehresiyle yatarken; doktorları çaresizlik içinde beklemenin acısını ve üzüntüsünü derinden hisseder. İçlerinden bir tanesi Atamızın kurmuş dudaklarını ıslatır.

Doktorların haricinde Atatürk’ün yanından bir an olsun ayrılmayan, üzüntü ve endişe içinde bekleyen kişiler de vardır.

Atatürk'ün özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak.

Ömrünün 18 yılını "Koruma Muhafızı" olarak Atatürk'ün yanında geçiren İsmail Hakkı Tekçe.

Atatürk’ün sırdaşı Kılıç Ali.

Ve can arkadaşı, yaveri Salih Bozok.

Tam o esnada Hasan Rıza Soyak’ın dudaklarından titrek bir fısıltı duyulur.

“Kılıç bak, koskoca bir tarih göçüyor.”

O acı dolu sessizlik içinde duyulan yegane şey doktorların hıçkırıkları olur.

Saat 09.05’i gösterdiğinde Atamız aniden o derin masmavi gözlerini açar.

Sadece birkaç saniyeliğine de olsa yanı başındakilere tek tek bakar.

Ardından başını sağ tarafa çevirip gözlerini ebediyen kapatır.

Tüm bunlar yaşanırken; her biri kendi alanında deneyimli doktorlarının ve neredeyse ömürlerini onun yanında geçiren arkadaşlarının nasıl bir ruh hali içinde olduklarını düşünebiliyor musunuz?

Ellerinin arasından kayıp giden o ışıltılı kalbin ardından; kim bilir nasıl bir boşluk, çaresizlik, acı ve üzüntü hissettiler. Bunu anlamamız ve sözcüklere dökmemiz neredeyse imkansız biliyorum.

Gelin o acı dolu dakikalara geri dönelim ve Atamızın ebediyete gidişinin ardından yaşananlara bakalım.

Özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak, susturamadığı hıçkırıklarıyla karyolasının yanına diz çöker. Atasının sağ elini avucunun içine alıp öper, yüzüne gözüne sürer.

Ardından Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe aynı eli öpüp yorganın altına koyar.

Yol arkadaşı, sırdaşı, yaveri Salih Bozok ise, gözleri yaşlı halde elini öperek son vedasını yaptıktan hemen sonra odayı terk eder.

Tam bu sırada Dr. Mim Kemal, Atatürk'ün gözlerini yavaşça kapatır.

Dr. Kamil Berk ise beyaz ipek bir mendille çenesini bağlar.

Son olarak nöbet defterine yüreklerimizi dağlayan o sözler yazılır.

“Saat, 09.05'te vefat etmiştir.”

Atatürk’ün odasında bunlar yaşanırken; aşağıdan bir silah sesi duyulur. Bir nefes gibi her an Atasının yanında bulunan, en önemli olayların birebir şahidi olan; can arkadaşı Salih Bozok, kalbine sıktığı kurşunla hayatına veda etmek ister.

Hemen hastaneye kaldırılarak kurtarılır. Gelin görün ki Atasının amansız hastalığından itibaren dünyası adeta yıkılan Bozok; bir daha eskisi gibi toparlanamaz.

(devamı 2/3’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

02.11.2023

1 Kasım 2023 Çarşamba

BİR MÜCADELE ki (2/2)

Bunun için iç bağları kuvvetli gibi görünen, sorgulamayan ve düşünmeyi sevmeyen bir grup kuruluyor. Kendilerini önemli ve güçlü hissetmek isteyen bireyler sayesinde sayıca çoğalırken; bu gruba katılmayanlar ötekileştiriliyor.

Dolayısıyla tek bir hamle ile toplum karşıt gruplara bölünmüş oluyor. 

Bir süre sonra grup üyelerine hep beraber, her şeyi yapabilecekleri imajı veriliyor. Böylece grubuna güvene kişinin yapacağı işlerde mantık aramasına mani olunuyor.

Araştırmacılar böylesi bir ortamı yaratmanın diğer yolunu ise korku ve dehşet psikolojisine bağlıyor.

Ortamı sürekli gergin tutmak, tehlike varmış gibi çatışmalar çıkarmak, olur olmaz insanları hedef göstermek, düşman yaratmak ve düşünmelerine engel olmak. Böylece mantıklı düşünmeden, içgüdüsel hareket etmelerine zemin hazırlanmış oluyor.

Bilim insanlarının açıklamasına göre; bu topluluklar; R komplekslerine hitap eden liderleri ile yaşamayı isteyerek kabul ediyor. Kendi hayatları zorluklar içinde geçse de aldırmıyor. Yapamadıklarını yapan liderlerinin peşinden hiç düşünmeden gidiyor. Geleceğe odaklanmak yerine geçmişle yaşamayı seçiyor.


Düşünmeyen, sorgulamayan kitlelerin sayıca çoğalması ne yazık ki toplumun gelişme hızını engelliyor. Dünya ülkeleri bilimin ışığında her gün yeni bir buluşla insanlığa katkı sağlarken; onlar adeta bir yalan dünyasında yaşıyor. Düşünenleri, gelişmek için çaba gösterenleri adeta yok sayıyor, dışlıyor.

Musevi kökenli Alman düşünür ve toplum bilimci Max Horkheimer bu durumu ‘kitlesel akıl tutulması’ olarak açıklıyor.

Tüm bunları mantık süzgecinden geçirip anlamaya çalışmak oldukça zor.

Yanıtsız kalan pek çok soru da cabası.

Tam yeri gelmişken hayatımızın bir başka önemli gerçeğine iki satırla da olsa değinmeden geçmek olmaz.

O da pazarlama çalışmalarında eski beyni hedefleyerek daha başarılı sonuçların elde edilmesi gerçeği.

Bu amaçla zıtlıklara başvuran, ilgi uyandıracak, kısa, basit, net mesajlar veren, benmerkezci dil kullanan, görsel uyarıları ağırlıkta olan ve duygulara hitap eden reklamlarla toplumun ilgisi yönlendiriliyor. Özellikle karar vermemizdeki en güçlü faktörlerden biri olan korku duygusuna yönelik yapılan pazarlama stratejileri de cabası.

Maalesef dünyanın en önemli şirketleri dahi bu yöntemleri kullanarak satış rekorları kırmanın ve pazar paylarını artırmanın peşinde.

Sonuçta unutmamak gerekiyor ki, her şey her şeyi etkiliyor. En çok da beynimizi. Üstelik hal böyleyken; öngörülemeyen sorunlar çağına koşar adım gidiyoruz hepimiz.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

18.06.2023

Kaynaklar: https://medium.com; https://www.martidergisi.com; https://www.herkesebilimteknoloji.com; https://www.brandingturkiye.com.


BİR MÜCADELE ki (1/2)

Bu öyle bir mücadele ki sonunda kazanan taraf, kaybeden tarafı adeta yok ediyor. Aslında beraber çalışmaları hatta birbirlerini desteklemeleri gerekirken.

Üstelik bu çekişme kendi içimizde, beynimizde oluyor.

Yani konu son derece hassas ve önemli.

Çünkü düşünen, hisseden ve karar verip son sözü söyleyenler, birbirleri ile müthiş bir mücadele içinde.

Eski beynimiz, hayatta kalma koşulumuzu önceliğe alarak hareket ediyor.

Yeni beynimiz, bizi mantığa ve düşünmeye davet ediyor.

Tam bunların arasındaki orta beynimiz ise hislerimizi ve duygularımızı devrede tutuyor.

Nasıl mı?

İnsanoğlunun his ve düşünce yeteneğinin henüz geliştirmediği o evrimleşme süresi boyunca (neredeyse 450 milyon yıldır) eski beyin bizimle. Sürüngenlerde de olduğu için “reptil beyin” deniyor.

Öte yandan, konuşma ve yazma becerilerimiz çok daha yeni.

Dolayısıyla eski beynimiz ile konuşarak, yazarak iletişim kurmamız zor.

Herhangi bir tehlike anında; henüz düşünme aşamasına gelemeden; önce eski beyin devreye giriyor.

Bizi bir şekilde korumaya alıyor. Kendi çıkarlarını gözetirken  paylaşmayı sevmiyor.

Sadece kendisini güvende hissederse, orta ve yeni beynimizden gelen uyarıları dikkate alıyor.

Bunun için biraz zamanın geçmesi ve güven ortamının oluşması şart. İşte o zaman yeni beyin yönetimde söz sahibi oluyor. Eski beynin verdiği kararı sorguluyor. Anlamlandırıyor. Hislerin de yardımı ile karmaşıklığı çözümlememize yardım ediyor.

Peki ya bu aşamaya geçemezsek?

Ya eski beynin aldığı kararların arkasından gidersek?

Böylesi bir durum bizi sorgulayan, araştıran, düşünen, mantıklı hareket eden insan konumundan uzaklaştırıyor.

Araştırmacılar eski beynin; baskın hale gelerek, ilkel içgüdüleri aktive eden ve mantıklı düşünmeyi baskı altına alan durumunu ‘’R kompleks’’ olarak isimlendiriyor.

İnsanlar, R kompleks’in etkisi altında yaşadığında; düşünmeyi bırakıyor. Sadece hayatta kalmaya odaklanıyor.

İşte bu durum; onların akıllı olsalar dahi; mantıksız ve saçma seçimler yapmasının ana nedeni oluyor.

Bu sorgulama sosyal bilimciler tarafından ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrası gündeme gelmeye başlar.

Neden mi?

Çünkü o savaşta Almanlar sergiledikleri acımasız ve tutarsız davranışlarla tüm dünyayı şaşırtır. Yetiştirdiği sayısız yazarı, bestecisi, bilim insanı ve filozofu ile dünyanın en disiplinli ve medeni grubu sayılırken üstelik.

Maalesef o bunalımlı yıllarda mantıksız pek çok olay olur ve ülkeler bir şekilde bu olumsuzluktan etkilenir.

Bilim insanları bunun bir nedeni olması gerektiğini düşünür.

Uzun süren araştırmalar sonunda da neden bulunur.

Almanların beynindeki ilkel kısım, yani R-Kompleks baskın hale getirilmeye çalışılmıştır. Düşünemeden hareket etsinler ve mantığı devre dışında tutsunlar diye.

Sorgulamayan ve alınan kararları anında işleme sokan bir topluluk yaratmak uğruna.

Peki bunu nasıl başarırlar dersiniz?

Zamana yayarak.

İnsanların anlamasına ve düşünmesine fırsat tanımayan hamlelerle. (devamı2/2’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

18.06.2023

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...