14 Ocak 2018 Pazar

KALABALIĞIN CÜRETİ (2/2)

Her şey bunlarla da sınırlı kalmaz.

Cinsel tacizler baş gösterir. Giysilerini parçalayarak onu çırılçıplak soyarlar. 
Savunmasız bedeninde her türlü arzularını uygulama yoluna girerler.

Kalabalığın cüreti artık karşı konulmaz hale gelmiştir.

Eline bıçak alan bir izleyen Marina’nın bedenini çizmeye, yaralamaya başlar. 

Boynundaki kanı emenler bile çıkar o kalabalık arasından. Hareketsiz halinden yararlanarak onu salonun değişik yerlerine taşır ve tacizlerine devam ederler. Hatta içlerinden bir kişi masa üzerine yatırıp tecavüz etmeye bile kalkışır.

Bu kendinden geçmiş, içlerindeki kötüyle iyice coşmuş kalabalık arasından birkaç duyarlı kişinin çabasıyla tecavüz önlenir önlenmesine; ama yapılanlar son bulmaz.

Yaşayacaklarını tahmin bile edemeyen; ancak son kalan gücüyle performansını bir an önce tamamlamak isteyen Marina gözyaşları içindedir. Gördüğü, yaşadığı vahşet ve barbarlık ruhunu yaralamıştır.

Sonunda ne mi olur?

Kalabalık arasından bir kadın çıkar. Marina’nın gözyaşlarını siler. Ona sıkıca sarılır. 

Hemen ardından o cesaretsiz iyi grup; Marina’yı aralarına alır. Kıyafetlerinden kalanlarla bedenini örter. Kanayan yaralarını siler.

Artık altı saat dolmuş ve gösteri bitmiştir.

Marina’nın tekrar hareket etmeye başlamasıyla beraber ona kötülük yapanlar çil yavrusu gibi dağılır. Bir an bile düşünmeden kötülük yaptıkları bir insanla yüzleşme gerçeği onları neredeyse şoka sokmuştur.

Burada paylaştığım bir performans gösterisi aslında. Ancak o altı saat içinde yaşananlar ve yaşatılanlar hepimizi ilgilendiriyor. 

Kötülüklerinden beslenenlerin o hiç dinmeyen barbarlığı cesaretlerini körüklerken; ne yazık ki içlerindeki iyi pırıltıları göstermekte geç kalan cesaretsiz iyiler, geri planda kalmayı yeğliyor.

Üstelik insanlar tek başlarına cesaret edemedikleri davranışları bir aradayken sorgusuzca yapabiliyorlar. Kalabalığın içindeyken kötülüğe cüret etmek daha bir kolaylaşıyor.

Peki neden?

İşte bu soruya doğrudan verilecek bir cevap bulmak hayli zor. Yine de öz disiplinle çok alakalı olduğunu düşünüyorum. Evet hepimizde hem iyi hem de kötü duygular var. Evet sırasında içimizde savaş halinde olduklarını da biliyoruz. Ancak içimizdeki iyi tınıları besleyip, kötü tınılardan olabildiğince uzak kalmamız için öz disiplinimizi kuvvetlendirmemiz şart.


“Bir gram iyilik, bir ton zekadan daha değerlidir.” demiş Şili doğumlu ünlü aktör, besteci, çizgi roman yazarı, prodüktör, psikoterapist ve yönetmen Alejandro Jodorowsky.

İçimizdeki iyiliği kalp sesimizle, sevgimizle desteklerken; öyle bir yol almalıyız ki; şartlar çok müsait olsa da, kötülük bize adeta göz kırpsa ve bizi kandırmaya çalışsa da ondan ayrılmayalım. İşte o zaman toplum içindeki saygınlığımız ve manevi anlamdaki üstünlüğümüz artacak. Yaşam kalitesi ve zarafeti belirecek.

Asil davranışlar arttıkça, kendimize olan saygımız artacak. Kendimizi ruhen çok daha iyi hissederken; kötü davranış ve duygulardan uzaklaşacağız. Çıkar gözetmek aklımıza dahi gelmeyecek. İyilik ve yardımseverlik dürtümüz bilenecek. Işıltısı diğer insanların da bir an durup düşünmelerine ve hatta kötü eylemlerden uzaklaşmalarına sebep olacak.

Ve gün gelecek dengesiz, kararsız, bencil ve değişken ruh haline sahip insanların sayısı azalacak. Çıkan bir kargaşaya, kavgaya ya da kaosa ahenkle dokunabildiğimiz günler artacak. İyilikler çoğalırken, kötülükler titrek bir mum ışığından öteye gitmeyecek. Kalabalığın cüreti artık sadece İYİLİK için olacak.

Tıpkı Bethoven’in dediği gibi ‘’Üstünlüğün bildiğimiz tek simgesi iyilik olacak.’’

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

17.11. 2017



KALABALIĞIN CÜRETİ (1/2)

İnsanoğlu ne yazık ki tek başına yapmaya cesaret edemediği davranışları, kalabalığın içinde kolayca yapıyor.

Neden?

Kendisini yalnız hissetmediği için mi acaba?

Yoksa öteki kişilerden destek alması mı, cesaretsizliğini bir anda cesarete hatta cürete dönüştürüyor dersiniz?

İnsanların yaydığı titreşimlerin; olumlu ya da olumsuz; her iki şekilde de çevresindeki diğer insanları etkilediği gerçeğini biliyoruz. Buradan hareketle, kalabalığın gücünün ve cüretinin kötü kullanıldığında; nelere yol açabileceğini düşünmek bile istemiyor insan.

Bundan tam 38 yıl önce yapılan bir performans bunun en güzel örneği. Paylaştıklarımı okurken içiniz yer yer acıyacak biliyorum. Çünkü ben yazarken hayli zorlandım.

İşte kalabalığın cüreti.

İşte iyi ve kötünün savaşı.

Bu deneye imza atan kişi cesur bir Sırplı kadın.

İsmi Marina Abramović.

Vücut sanatı akımının önemli bir temsilcisi. Performanstaki ruhani açılımların önemli olduğunu savunuyor her defasında. Öyle ki dünya genelindeki performanslarıyla, fiziksel ve zihinsel potansiyelin sınırlarını zorlamış her defasında.

En önemli özelliği performanslarına seyircileri katması. Bu amaçla çoğu çalışmasında interaktif olmayı tercih ediyor.

Burada paylaşacağım performansının ismi Rhythm 0.

Gösteri sanatları tarihinin en ses getiren ve bir o kadar da acımasız olan deneyimi.
Deneyi yaptığında 33 yaşında olan Marina’nın bu gösteride yapması gereken tek şey; tam altı saat boyunca hareket etmeden durmasıdır. Genel olarak gösteri sadece bu kadar basittir. Ama bir o kadar da zor.

Neden mi? O altı saat boyunca neler olacağını önceden kestirmek hiç de kolay değildir de ondan.

Gösteri alanında ayakta ve hiç hareketsiz duran Marina’nın yanında bir masa vardır. Üzerinde de çeşitli objeler. Gösteriyi izleyenler masadaki farklı objeleri seçme hakkına sahiptir. İsterlerse sanatçıya gül uzatabilirler. İsterlerse dokunabilirler. Hatta eğer isterlerse kesici ve hatta öldürücü aletleri kullanabilirler.

Tek yapmaları gereken interaktif bir şekilde performansa katılmaktır. Elbette içlerindeki sese kulak vererek.  

Yaşayan bir sanat eseri olmayı hedefleyen Marina, tamamen hareketsiz gösterisine başlar. İlk saatlerde orada bulunanlar sanatçıya son derece kibar yaklaşırlar. Elini sıkanlar, tebrik edenler, saçına nazikçe dokunanlar, eline gül vermeye çalışanlardır onlar.

Ancak sonraki saatlerde; kalabalık arasından bir kişinin Marina’nın yüzüne attığı sert bir tokatla olayın seyri değişir. Yediği tokata hiç sessiz ve hatta tepkisiz kaldığını görenlerin bir kısmı; daha hızlı vurmaya, masadaki silahla tehdit etmeye, silahı eline zorla tutuşturup namlusunu boynuna çevirmeye başlar. Bundan cesaret alanlar şiddet gösterisinin dozunu artırır. Marina’nın her ne yapılırsa yapılsın sessiz kalması cesaretlerini adeta körükler.

Maalesef artık kalabalığın cüreti başlamıştır. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.11.2017


7 Ocak 2018 Pazar

HEPİMİZ MUTLU OLMAK ZORUNDAYIZ!

‘’Hepimiz MUTLU olmak zorundayız.’’

Evet yanlış okumadınız. Zorundayız. Bu sefer ki yazı başlığım tam bir emir kipi içeriyor.

Neden mi?

Gelin cevabı; izlediğimde beni hayli etkileyen ‘Mutluluğu Arayan Adam’ filminin kahramanı; Hector versin.

‘’Çünkü hepimizin mutlu olma kapasitesi var. İşte bize düşen o kapasiteyi tam verimi ile çalıştırmak. Yorulmaya fırsat kalmadan.’’ 

Peki bunu nasıl yapacağız?

Zorluklarla mücadele ederken, giderek artan yoklukla baş etmeye çalışırken, sevgisizlik yerini şiddete bırakırken; nasıl mutlu olmak zorunda olabiliriz ki?

Aslında kolay bir felsefe yöntemi var bunun için. Bizlere YOKLUKLARDAN MUTLULUK YARATMANIN yollarını gösteriyor.

İsmi ise HYGGE FELSEFESİ.

İskandinav ülkeleri için adeta bir YAŞAM BİÇİMİ.

Öylesine içlerine sindirmişler ki hayati bir kavram olarak dünyalarına katmışlar.
Şimdilerde tüm dünyada ses getiriyor bu kavram. Konu ile ilgili kitaplar yok satıyor. 

Bu felsefeye uygun sohbet alanları, kafeler, barlar, oteller yapılıyor. Hatta bazı üniversiteler öğrencilerine bu kavramı öğreten derslere başlamış.

Hygge Felsefesi, uzun zamandır dünyanın en mutlu ülkesi olarak seçilen Danimarka’da ortaya çıkmış.

Bulundukları konum, yaşadıkları coğrafik şartlar, zorlayıcı mevsimler ve hayat şartları; yılar içinde onları öyle zorlamış ki; sonuçta buldukları bu basit yöntemle mutluluk sıralamasında zirveye ulaşmışlar. Bu kavramı o kadar benimsemişler ki, hayatlarının her anına katmışlar.

Kelimenin tam bir karşılığı yok. Olumsuzlardan uzaklaşıp; ruhu sakinleştirmek ve küçük mutluluklardan keyif almaya çalışmak aslında. Belirli katı kuralları da yok. Herkese göre değişiyor. Yeter ki bizi nelerin mutlu ettiğini bilelim. Onları yaratmak ve hatta korumak adına özen gösterelim.

Hani ruhumuz dinginlik salıncağında aheste aheste salınırken; göz bebeklerimizin güldüğü, içimizin ısındığı ANLAR vardır. Kısacık süren ama, bizi var olan sorunlarımızdan uzaklaştıracak kadar güçlü olan ANLAR.

Her türlü zorluğun ötesine geçmemizi sağlayan MUTLULUK anlarıdır onlar. Hepimizin yakalayabileceği kadar kolay olmasına karşın, ne yazık ki çoğumuz sadece seyrederiz. Başaramayacağımıza inancımız o denli yüksektir ki denemeyiz bile. Kötü zamanların içinde gizlenen minicik pırıltıları fark etmeyiz. Çünkü yaşanan zorlukları hemen kabullenip, üzüntünün kıskacına kendimizi koy vermek kolayımıza gider.

Böyle zamanlarda hemen hatırlayalım istiyorum bu kavramı. Elimizdeki her ne ise, eğer imkan varsa bırakıp, bizi gülümseten bir güzelliğe adım atmak yetecek o anı yakalamak için. Ortamı bırakamıyor, bizi zorlayan olaydan kaçamıyorsak işimiz kolay değil farkındayım. Ama istersek mutlaka kendimizce bir çözüm bulabiliriz diye düşünüyorum.

Yazımın başlığını hatırlayalım mı?

Mutlu olmak zorundayız. Bu kadar.

Bu felsefede bazı ipuçları da var istersek uygulayabileceğimiz.

Ruhumuzu sakinleştirecek ortamlar yaratmak ilk önceliğimiz. Anı yakalamak için farkında olmak da. Ardından minicik keyifli adımlar atmaya başlayabiliriz. Ruhumuz yavaşça dinginliğe vardığında; şükretmenin gücüyle elimizdekileri daha çok sevmenin tadına varabiliriz. Attığımız aceleci adımları yavaşlatarak akışta kalmaya özen göstermek elbette çok önemli. Ahenkle yaşamı koklarken, PAYLAŞMAnın enginliğinde kulaç atmak, hayatın içinde güvenle yol aldığımızı düşünürken kocaman GÜLÜMSEMEK. İşte mutluluğumuz katmerlendi.

Sadelik içindeki naif bir yaşam ortamı ve yapacağımız basit şeylerle yorulmaya gerek kalmadan mutlu olmak elimizde olmalı. Haksız mıyım?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

22.11.2017





31 Aralık 2017 Pazar

HER ŞEYİN EN İYİSİNE ve EN GÜZELİNE

Bir yılı daha bitirdiğimiz şu günlerde ister istemez en popüler konumuz hızına ayak uydurmakta zorlandığımız ZAMAN.

Kendimizin bulduğu skalaya göre kocaman bir yılı daha noktalıyoruz.

Tam tamına 12 ay.

İçine acı, tatlı hatıralarımızı yüklediğimiz, birbirini adeta kovalayan 365 gün.

Çoğumuza göre göz açıp kapayıncaya kadar geçti.

Yapmak istediklerimizin bir kısmını gerçeğe dönüştürdük. Bir kısmının yakınından bile geçemedik.

Bir kısmımız hayatını tamamen değiştirdi. Hayallerini coşkuyla kucakladı. Kendisiyle gurur duydu.

Bir kısmımız ise yerinde saydı. Bir arpa boyu bile yol alamadı. Kendisine yatırım yapamadı. Hayallerine belki de hayata küstü.

Sonuçta hepimiz aynı zaman skalasında bir yılın daha üzerine bir çentik attık.

Peki tüketirken hor gördüğümüz, değerinin pek de farkına varamadığımız zaman nedir aslında?

Bilim dünyasının saygın isimlerinden İngiliz fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, filozof Isaac Newton’un dediği gibi; evrende hiçbir şey bulunmasa dahi akıp giden bir olgu mu?

Yoksa günümüz dünyasında savunulduğu gibi; değişimin olduğu yerde hayat bulan, değişimin olmadığı yerde varlığından söz edilemeyen yanıltıcı bir algı mı?


Peki ya zamanın yönü ne tarafa doğru?

Geçmiş, gelecek ve şimdiki an arasında nasıl ilerliyor?

Evet, haklısınız geçmişimizi hatırlıyoruz, ancak geleceğimizi bilemiyoruz. Biliyorum kafamızı karıştıracak sorular bunlar; hepsi de tersinmez süreçler. 

Düşünmek gerek, enine boyuna tartmak belki de.

İlerleyen yıllarda bilim dünyası zamanı nasıl yorumlayacak hep beraber göreceğiz. Ancak o ana değin zaman, geçmişten geleceğe doğru hızla akıyor hayatımızdan. Ya da biz böyle kabul ediyoruz.

Bu hızlı akışın içinde yer yer kayıplarımız, yer yer kazançlarımız olduğu ise elle tutulur bir gerçek. Kendimizle yüzleştiğimiz, açıkça itiraf ettiğimizde gördüğümüz artılarımız ve eksilerimiz var. Hepsinden biz sorumluyuz. Zorlu süreçlerimiz kadar keyifli günlerimiz de oldu. Farkındalığımızla hepsine bir anlam kazandırdık. 

Üstelik her ne olursa olsun iki temel kazancımız hep bizimle beraber geldi, yine gelecek.

Onlar neler mi?

Gelin bunun cevabını hayata karşı duruşunu saygıyla takip ettiğim; dünyaca ünlü neyzenimiz ve aynı zamanda besteci, yapımcı Mercan Dede versin.

‘’Unutmayalım ki hayatımızda her ne durumda olursak olalım, her zaman ama her zaman hazine değerinde iki şeyimiz hep olacak.

1-        Her şeye rağmen ŞÜKÜR edecek çok şeyimiz olduğu gerçeği; çünkü bizden çok ama çok zor durumda olan çok insan var.
2-        Kalbimiz attığı sürece UMUDUMUZun olduğu gerçeği; çünkü yaşıyoruz.

Bir An evet vakti saati geldiğinde o ANDA, her şeyin en İYİSİ ve en GÜZELİ gelmek üzere.’’

İşte yeni senede ben de önce sizler, sonra da kendim ve tüm sevdiklerim için; her şeyin en iyisini, en güzelini, en özelini, en HAYIRLISInı diliyorum TÜM KALBİMle.

Yaşadığımız her ANA şükürler olsun.

Sevgi ve aşkla atan kalbimiz her anımızı zarafetle donatsın.

Varlığımız ve yapacaklarımız gelecek nesillerin yolunu aydınlatsın bu yeni senede de.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

28.12.2017



24 Aralık 2017 Pazar

İNANILIR GİBİ DEĞİL (2/2)

 Aldığı derin darbe yüzünden batacağı anlaşılınca; kadın ve çocuklar başta olmak üzere tüm yolcular filikalara alınır. İzdihamlar, kavgalar,  endişe ve korku dolu çığlıklar, itip kakmalar birbirini izler. Çünkü filikalar sayıca yetersiz kalır.

Sonuçta kurtulanlar buzulların arasında, soğukla yaşam mücadelesi verirken; gemiden çıkamayanlar maalesef gemiyle beraber; yaklaşık iki saat kırk dakika içinde; Kuzey Atlantik'in buzlu sularına gömülür

Kazadan tam 73 yıl sonra 1985’te, Robert Ballard tarafından izi sürülerek 3.657 metre derinlikte keşfedilir. Bugün dünyanın bu dev enkazı hala sular altında ve paslanmaya devam ediyor.

Kısa süre içinde ise sessizce yok olacak.

Nedeni ise minicik bakteriler. Evet yanlış okumadınız. Geminin paslarını yiyerek hayatta kalan ‘Halomonas Titanicae’ ismindeki bu minicik bakteriler, yakında gemiden geriye hiçbir şey bırakmayacak.

Dünyanın en zengin yolcularıyla masmavi okyanus sularına açıldığında bu muhteşem geminin batacağı kimsenin aklına dahi gelmemişti. Gemiyi yapanlar, kaptan ve tüm bilirkişiler aynı fikirdeydi. Bu amaçla gemiye isim verilirken; Yunan mitolojisinden, Altın çağda dünyayı yöneten 12 güçlü Tanrıdan esinlenilmişti.

Ancak gerçekler tahminleri tamamen alt üst etti. 1912 yılında buzullarla kaplı sulara gömülürken, o trajik kazadan geriye pek çok soru işareti kaldı.

Kazadan sonra yaşananların bir kısmı hala merak konusu olmakla beraber, bilinen bazı detaylar şimdi bile tüylerimizi diken diken edecek netlikte.

Örneğin, gemi batmaya ve yolcular çığlıklarla oradan oraya koşuşmaya başladıktan sonra; müzisyenler keman ve viyolonsellerini çalmaya devam etti. Ta ki bedenleri tamamen sular altında kalana değin.

Gemi batarken, yolcular aç kalmasın diye son ana değin ekmek yapan fırıncı başı ise; işini bitirdiğinde filikalarda yer bulamadı. Yine de sadece ucundan tutunabildiği hayata güçte olsa direndi. Sonunda sağ kalanlardan birisi oldu.

Gerçek gemi öyküsü ve yaşananlar böyle.

Şimdi gelelim kazadan 14 yıl önce yazılan romanın konusuna.

Öykü buram buram deniz kokar.

Dev yolcu gemisi Titan’daki bir aşktan ve kısa sürede batan gemi kazasından bahseder.

Titan ‘da dünyanın en dayanıklı gemisi olarak yapılmıştır. Güzergâhı gerçeğindeki gibi İngiltere üzerinden Amerika’yadır.

Aynen gerçeğindeki gibi Kuzey Atlantik üzerindeki bir buzula çarparak batar.

Gerçeğinden 2 tane fazla filikası olsa da 3000 kişiye yetersiz kalır. Tıpkı gerçeğindeki gibi yarıdan fazla yolcusu hayatını kaybeder.

Geminin boyu gerçeğinden sadece 4 metre azdır. Pervane sayıları eşittir. Çarpma anındaki hızları ise neredeyse aynıdır.

Romandaki kaza sırasında da orkestra ilahi çalmaya devam etmiştir. Dünyada büyük ses getiren; zengin ve ünlü müşterileri için batmaz olarak tanıtılan Titan gemisi de Nisan ayında; gerçeğinden sadece 14 gün önce; gece geç saatlerde sulara gömülmekten kurtulamamıştır.

İşte karşımızda GERÇEK bir trajik YAŞANMIŞLIK öyküsü ve ondan SENELER ÖNCE yazılan romanın satır araları. Benzerliklerin hayli kafa karıştırıcı olduğunu biliyorum. 
Bundan sonrası ise olasılıklar üzerinde biraz detaylıca düşünmek ve kendimizce yorumlarda bulunmak olmalı ki; bu da işin en keyifli yanı bence.  

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

23.10.2018







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...