16 Ağustos 2014 Cumartesi

BENİM EN BÜYÜK MİRASIM ORGANLARIM

İlk defa yazımın başlığını kendim koymadım. Bu satırlar bir kamu spotundan. Bir akşam vakti kanallar arasında gezinirken denk geldim. Ama duyduğum anda yine yeniden yazmamı işaret ettiğini hissettim.

Öncelikle çok beğendiğimi ve tüm kalbimle desteklediğimi belirtmeliyim. Çünkü ne kadar çok dikkat çekilir, insanlarımız ne kadar doğru bilgilendirilirse; o kadar çok CAN kurtulacak. Eli kalem tutan, sesini bir şekilde topluluklara ulaştırabilen herkesin de bunu dile getirmesini, yazmasını, paylaşmasını diliyorum.

Kazanacağımız tek bir kalp olsa bile. Bu o kadar KIYMETLİ ki…

Bu güzel hayata geldik, yaşıyoruz. Sağlıklıysak farkına bile varmadan hem de. Yeri geliyor en ufacık dertleri gözümüzde büyüterek. Yeri geliyor incir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri çuval dolusu dert sayarak.

Oysaki bir başka tarafta insanlar hastalığın pençesinde. Sarılacakları tek bir şey var. O da umutları. Sağlıklarına kavuşmak için yanacak o titrek mum ışığının özlemiyle; gün sayıyorlar adeta.

Çoğu makinalara bağlı yaşamak zorunda. Büyük bir kesim haftanın belirli günlerinde diyalize taşınıyor. Evlerinde çalan her telefon içlerini hop ettiriyor. Umutlarını, yaşama bağlılıklarını tazeliyor adeta. Yüreklerinden kopup gelen dualarına eşlik eden ise sessiz gözyaşları.

Onları, yaşadıklarını, ne hissettiklerini tam olarak anlamamız mümkün değil, biliyorum. Ama empati yaparsak, gönül gözümüzü aralarsak ucundan kıyısından; o derin acıların ve kederli bekleyişlerin esintisi gelecek. Ve bu esinti farkındalığımıza başka bir farkındalık katacak eminim.

Hayatımızın sonlandığı noktada, yeniden hayata gelme şansımız yok. Ama başka canları hayata döndürme lüksümüz var. Bu öyle bir güzellik ki, şimdi vereceğimiz tek bir kararla; yaşadığımız süre boyunca içimizi her daim sıcacık tutacak.

Düşünmesi, hayal etmesi bile güzel değil mi sizce de? Elbette kaybınızdan yakınlarınız ve sevdikleriniz üzüntü duyacaklar. Kararınızı uygulamaya çabalarken içleri hiç olmadığı kadar acıyacak.

Ancak siz; hayat veda ederken; belki de en büyük golünüzü atacaksınız yaşama. Pek çok canı ve yakınlarını muhteşem hediyelerinizle gülümsetmiş olacaksınız.

Şimdi sorarım size; bedeline paha biçilemeyecek bir ödül değil midir bu? 

Hayata şu anda baktığınız gözünüzle; görmeyen bir insanın yaşamına gökkuşağının tüm renklerini armağan edebilirsiniz.

Bağışlayacağınız böbrekle belki de iki kişiyi, o uzun travmalı yaşamdan kurtarabilirsiniz.

Peki ya kalbiniz? İçinde tüm sevdiklerinizi barındırdığınız kalbiniz; eğer isterseniz sizden sonra bir başka canda atabilir yeniden.

Ne mutlu size. Bir parçanız hala yaşıyor. Üstelik bambaşka bir cana yardım elini uzatmanın zarafetini taşıyarak.

Organ ya da doku bağışı çok önemli. Başımıza gelmeden, yakınlarımızı yoklamadan duyarlı olmamız gerekmiyor mu sizce de?

Umutla bekleyenlerin sayısı o kadar çok ki. Bebekler, çocuklar, hayatlarının baharında gençler, anneler, babalar ve daha niceleri organ bekliyor. Peki ya onların aileleri, sevenleri, yakın çevresi?

Bu kalabalık tablo karşısında; organ ve doku bağışı ne kadar dersiniz? Maalesef neredeyse yok denecek kadar az. Ülkemizde ve dünyada rakamlar hiç de iç açıcı değil.

Ve bizler belki etrafımızda, yakın çevremizde yok diye önemsemiyoruz. Haberlerde duyuyor, sosyal medyada okuyor hiçbir şey yapmıyoruz. Öyle değil mi? Ama işin püf noktası da burada zaten? Duyarlı olmanın zarafetinde ve kalp güzelliğinde.

Minicik bir yavru düşünün. Kemik iliği bekliyor. Anne babası etrafında pervane olmuşlar. Ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar elbette. Ama tek başlarına yetemiyorlar ki. Ancak siz, ben, bizler, hepimiz o yavrunun iyileşmesine katkı sağlayabiliriz. En azından deneyebiliriz, umutları taze tutmak adına. Bu bile ailesine sevgiyle destek olmak adına o denli önemli ki.

Aklıma gelen örneklerle içinizi karartmak istemiyorum. Sadece beklemenin sinir sistemini yavaş yavaş törpülediğini; umutları azalttığını unutmayalım, olmaz mı?

Zordur beklemek. Hele hele işin içinde belirsizlik varsa. O titrek mum ışığı ha söndü ha sönecek.

Duyarlı olup yardım elimizi uzatmanın tam zamanı. Organ ve doku bağışını bir kez daha düşünelim.

Biliyorum ki kalbinizin sesi en doğru kararı verecek, umutlara umut olma yolunda.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

04.08.2014

12 Ağustos 2014 Salı

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK(2/2)

Evet öykümüz devam ediyor olaylar gelişirken. Aradan epey zaman geçiyor. Bir gün yine aynı yerde iki arkadaş buluşuyor. Bruno arkadaşından özür diliyor. Shumel ise büyüklerin yapamadığını yapıyor. Sadece bu yalan yüzünden çok kötü dayak yemesine, günlerce aç kalmasına rağmen arkadaşını affediyor. Aralarındaki yakınlık artarken, sevgileri daha da güçleniyor.

Ancak her geçen gün Bruno, Shumel’in yaşadığı yeri ve yaptıklarını daha da merak ediyor. Bir gün Shumel’in babası kampta kayboluyor. İşte o anda arkadaşına yardım etmek, babasını beraberce aramak amacıyla kamp tarafına geçmeye karar veriyor. Aralarında güzel bir plan yapıyorlar. Shumel’in getirdiği mahkum kıyafetlerini giyen 
Bruno; kendisine tel örgünün altından geçecek kadar bir yer kazıyor. Elektrik verilmiş dikenli teli sorunsuz aşıyor. Yan yana gelen iki arkadaş o andan itibaren el ele veriyor.

Kampı ve tutukluları dehşet ve merak dolu gözlerle incelerken, bir anda olanlar oluyor. 
Kalabalık bir grubun arasına düşüyorlar. Komutan babasının talimatlarını uygulayan askerler tarafından itilip kakılarak kocaman bir odaya dolduruluyorlar. Duş alma vaadiyle krematoryumlardan birinin içinde olduklarından habersiz korku ve heyecanla beklemeye başlıyorlar.

Sözüm ona duş alacakları için hepsinden kıyafetlerini çıkarması söyleniyor. 
Tutukluların hepsi itiraz etmeden soyunuyor. Birbirlerine varlıklarıyla güç veren iki masum çocuk da; birazdan olacaklardan habersiz korku içinde kurallara uyuyor. Ve hayata yürek yüreğe veda ediyorlar. Çünkü kapatıldıkları yer bir gaz odasıdır. Ölüm emri de bizzat Bruno’nun babası tarafından verilmiştir.


Çocuklarının evden uzaklaştığını fark eden anne baba, gerçeği anladığında ise artık çok geçtir. İlk taşındıkları günlerde duydukları o sarsıcı koku etrafı sardığında; oğullarını tamamen kaybettiklerini anlayan anne baba adeta yıkılır. Film böyle dramatik ve hüzünlü bir sonla biter.

Elbette her karede muhteşem detaylar yakalama şansınız var. Emin olun yakalanan her detay hepimize bir başka ders. Sevgisizliğin vardığı noktadayız. Can yakmanın, insan kalbi kırmanın sonuçlarını böyle vahim yaşamak da var. Çünkü hep dile getirdiğimiz o ilahi adalet zamanı geldiğinde böyle işliyor. Kimsenin ahı kimsede kalmıyor.

Kurallar koyarız. Ayırımlar yaparız. Sınırlar çizeriz. O kadar katıdır ki duygu ve düşüncelerimiz; o sınır çizgilerini dikenli tellerle sağlamlaştırmak isteriz. Bu da yetmez elektrik akımı veririz. Herkes sınırını bilsin diye. Ne büyük bir ayırımcılık yaptığımızı fark etmeyiz üstelik yıllar boyu. Empatiden, sevgiden uzaklaştığımızı, toz konduramadığımız çocuklarımıza kötü örnek olduğumuzu fark etmeyiz. Tarihin tozlu sayfaları bunun hüzünlü örnekleriyle dolu maalesef.

Sadece Polonya’da yaşanmadı bu dram. İrlanda, Güney Afrika, Kosova, Ruanda ilk aklıma gelenler. Ne çok masum canı yaktı. Ne çok kişiyi birbirinden ve hatta hayattan ayırdı. Ailelerini, sevdiklerini perişan etti. Ülkeleri haritadan sildi. Bunu uygulayanlar pek çok gerekçe sıraladı elbette. Ama sebep her ne olursa olsun insan canından KIYMETLİ miydi? Asla değildi ve hala da değil.

Sevgisizliğin göstergesi bu dikenli çitler olmasın artık güzel dünyamızda. Tarih tekerrür etmesin diye gayret gösterelim. Yaşananlardan ders almayı bilelim ne olur.

Son sözüm, ÇOCUK RUHUNA SEVGİSİZLİK YASAK OLSUN lütfen. Sevgiyle doğan, sevgiyle büyüyen, sevginin tılsımını hiç unutmayan bir toplum için bu şart. Umutlarımız ancak sevgiyle sürülen topraklarda çiçeklenecek. Rengarenk bir dünya hepimizin ruhuna en güzel ilaç.

‘’Ölüm kolay güzel dost, asıl olan YAŞAMAK. İşin sırrı var oluşunuzun her ANINI; güzeli ve çirkini, neşesi ve kederi ile; doya doya FARKLI YAŞAMLAR ve dünyalar arasında SONSUZ BİRLİĞİN çocuğu olarak yaşamayı her daim hatırlamak.’’ demiş New Orleans’lı kadın yazar Leonide Martin. 

Ne kadar güzel de özetlemiş. Hayata, kendimize ve birbirimize SAYGI duymak değil midir bu aynı zamanda; sorarım size?

Ben, siz, biz, onlar, hepimiz bir BÜTÜNÜN en NAİF parçalarıyız. Sevgiyle birleşmek için ilk el uzatan olmaktan kaçınmamak gerek. Bu ilk adım aslında en büyük gönül zenginliğimiz. Yeri gelip affediciliğin o serin gölgesine sığındığımızda, bize en büyük destek ondan gelecek çünkü. Bunu hiç unutmayalım olmaz mı?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.05.2014

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK (1/2)

Hani bazı romanlar ya da filmler vardır ki; duygularımızı yerle bir eder. Verdiği çarpıcı mesajları ile ruhumuzu adeta çırılçıplak soyar.

İşte ‘’Çizgili Pijamalı Çocuk’’ da böylesi bir film.

Orijinal ismi ‘’The Boy in the Striped Pajamas.’’

2008 İngiliz yapımı.

En iyi kadın  oyuncu dalında Britanya Bağımsız Film Ödülü’nü almış.

Romanı çocuk kitapları kategorisinde; ama bence biz büyüklerin de okuması gerekli. 

İrlandalı yazar John BOYNE kaleme almış. İyi ki de almış. Bizlere öyle bir bakış açısı sunmuş ki; film bittiğinde ‘’Bu kadarı da olmaz.’’ diyorsunuz. Yayınlandığında tüm dünyada ses getiren ve tartışmalar yaratan kitap, 5 milyondan fazla satmış.

Öykü geçmiş yıllara ait.

İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi toplama kamplarında yaşanan acımasızlıklar çarpıcı bir dille aktarılmış. Hüzünlü ve buruk bir tadı var. İçinizde romanı okuyanlar olduğu gibi, filmi sinemada seyretme şansını yakalamış olanlar da vardır mutlaka.

Konusu, oyunculuk ve müziği hepsi tam bir bütün oluşturuyor. Ama hepsinden öte öyle derin bir bakış açısı yakalanmış ki. Farklı yollardan benzer deneyimler yaşayan iki küçük oğlan çocuğunun gözlerinden hayatı sorgulama şansı veriliyor size.

Filmi adeta soluksuz izlerken, sevgisiz geçen günlerinize yanıyorsunuz. Yetişkin olmanızdan hicap duyuyorsunuz. Çünkü karşınızda sevgisizliği anlayamayan, ırk ayırımı yapmayı bilemeyen iki çocuk var. Savaş, işkence, ölüm onların tertemiz ruhlarından o kadar uzak ki.

Film bittiğinde ilk ne düşündüm biliyor musunuz? Çocuk ruhuna sevgisizlik yasak olmalı. Çünkü dünya üzerindeki tüm çocuklar son derece saf ve masum. O minicik yürekleri ise alabildiğine sevgi dolu.

Ama bizler ilerleyen zaman dilimlerinde ne yapıyoruz? Sıcacık kalplerini bir şekilde soğutmanın yollarını buluyoruz. Onlara ayna olduğumuzu her defasında unutup; emir kipleriyle yaşamlarını şekillendirmeye çalışıyoruz. Var olan kalıpların içine, yara alacaklarını bile bile sokuyoruz. Kendi kendimize kurduğumuz kerpeten misali kuralları uygulamalarını istiyor; sorularını duymazdan geliyoruz. Dinlemiyoruz. Korkularını, endişelerini göremiyoruz. Sadece nasihat veriyoruz. Kendimizin bile yeri gelip zorla inandığı değerlere, sorgusuz sualsiz baş eğmelerini bekliyoruz. Sonuç mu?

Maalesef bugün geldiğimiz nokta. Birbirini anlamak istemeyen, sevmeyen, birbirlerinin varlıklarından dahi rahatsız olan bir toplum. Oysa ki hepimiz bir can taşıyoruz. Ve hepimizin su kadar, yemek kadar SEVGİYE ihtiyacı var. Her şeyin üstesinden gelecek tek merhem o. Ne kadar çok olursa o kadar iyi üstelik. Çünkü fazlası zararlı olmayan yegane güç. Paylaşıldıkça azalmayan, aksine çoğalan bir tılsım.

Şimdi gelelim bana bu yazıyı yazdıran filmin konusuna. Çarpıcı öyküyü çok beğeneceğinizden eminim.

İkinci Dünya Savaşı’nın o acımasız yılları. Hayat iki küçük çocuğu zor bir şart altında karşı karşıya getiriyor. Tam da dikenli çitlerin önünde. Öykü; babası bir Nazi askeri olan Bruno ile Auschwitz Yahudi toplama kampında mahkum Shumel’in arasında geçiyor. Duygusallık hat safhada.

Babalarının tayini Polonya’ya çıkan aile gittikleri yerin ne menem bir yer olduğundan habersiz. Üstelik o ünlü yok etme kampına bitişik bir evde yaşayacaklarını babaları dışında kimse bilmiyor. Zaman zaman iki büyük bacadan çıkan tuhaf dumana ve kokuya da bir anlam veremiyorlar haliyle. 

Arkadaşlarının hepsini geride bırakan Bruno, günlerini evin içinde ya da ön bahçede geçiriyor. Arka bahçeye geçmesi bile yasak. Çünkü kamp o tarafta. Haliyle yasaklı yere olan merakı artıyor küçük kahramanın. Görebildiği minicik pencereden kampı gözetlerken; orada yaşayanları incelemeye başlıyor. Herkesin çizgili pijamalarıyla dolaşmasına, numaralandırılmasına ise bir anlam veremiyor. Soruları hep yanıtsız kalıyor. Yaşananların bir oyundan ibaret olduğunu düşünüyor masum kalbiyle.

Günlerden bir gün evden kimseye görünmeden nasıl çıkacağını keşfediyor. O çok merak ettiği kampın tel örgülerinin önüne kadar gidiyor. Orada kendi yaşındaki Shumel ile tanışıyor. Arkadaş oluyorlar. Aralarındaki tel örgüye inat, hayatı paylaşıyorlar. Dertleşiyorlar. Her ikisi de yaşadıklarının nedenini tam olarak kestiremiyor. Arkadaşının aç olduğunu öğrendiğinde ona sürekli yiyecek taşırken; yardımlaşmanın en güzel örneklerini veriyor. Çocuk kafası tam olarak Shumel’in neden orada olduğunu anlamasa da; yalnızlığını onunla unutuyor.

Zaman zaman oradaki tutuklular kamp komutanının evinde hizmetli olarak görevlendiriliyor. Yine böyle bir zamanda arkadaşına kendi evinde rastlayan Bruno çok seviniyor. Onunla sohbet ederken masadaki pastalardan ikram ediyor. Büyük bir iştahla pastasından kocaman ısırıklar alan Shumel’i sevgiyle seyrediyor. Ancak bu tatlı ikili askerler tarafından yakalanıyor.

Bruno, orada belki de hayatının ilk yalanını söylüyor. Arkadaşına pastayı kendi elleriyle verdiğini saklıyor. Kısa sürede hatasını anlayıp gözyaşlarıyla geri dönüyor, ama ne çare? O kısacık sürede tek arkadaşı evden sürüklenerek uzaklaştırılıyor. Ondan sonraki günleri tel örgünün yanında Shumel’i beklemekle geçiyor. Her geçen gün artan ve içini acıtan pişmanlığı ile. Ve her yeni gün; umutla gittiği yerden üzgün olarak evine geri dönüyor. (öykünün devamı ve çarpıcı sonu 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.05.2014


2 Ağustos 2014 Cumartesi

İÇSEL KEŞİF YOLCULUĞUMUZ (3/3)


Şimdi sırada aynı yolculuk için önerilen bir başka yöntem var.

Naikan Terapisi. Anlamı ‘İçe bakış’.

Japon düşünür Yoshimoto Ishin tarafından geliştirilen bu güzel yöntemden, Doç. Dr. Şafak Nakajima sayesinde haberdar olmuştum. Ruhumuzun derinliklerine inmemizde etkin bir yol gösterici olduğunu belirtiyordu yazısında.

Bizi BEN egomuzdan uzaklaştıran; daha duyarlı olmamızı öneren yöntemi; daha okur okumaz çok sevmiş ve not almıştım. Tek değil bütünüz. Yaptıklarımız, düşündüklerimiz ve uyguladıklarımız kendimiz kadar hepimizi etkiliyor. Bu terapinin çevremizle ve yaşamla kurduğumuz ilişkiyi daha sağlıklı bir hale getirmemize bir vesile olduğunu  vurguluyor Şafak Nakajima.


Dünya genelinde yaşananları düşünecek olursak; bu yönteme her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu da bir gerçek. Öyle değil mi?

Sadece ‘BEN’ diyenler yüzünden yaşam alanları darlaşıyor maalesef. Pek çok insanın canı gereksiz yere yanıyor. Öfke, kızgınlık, kavga, savaş giderek artıyor. Dünyanın bir ucunda ağlayan, aç susuz bir çocuk hangimizin yüreğini dağlamıyor ki?

Bulunduğumuz nokta her neresi olursa olsun durmak yok. Araştırmak, öğrenmek, benimsemek ve denemek gerekiyor. Başkalarından beklemek yerine neden merak edip, uygulayan biz olmayalım ki?

Biliyorum ki pek çoğunuz benim gibi düşünüyorsunuz. O halde bu güzel yöntemin ipuçlarına beraberce bakalım mı?

Doç. Dr. Şafak Nakajima; bu yöntemi özetlerken kendimize üç basit soruyu sormamız gerektiğini belirtiyor.

. Bugün başkalarından nasıl destek aldım?
. Bugün başkalarına nasıl destek verdim?
. Bugün başkalarına ne şekilde yük oldum / zarar verdim?

Her üç soruda da iç sesimizi dinlememiz ve kendimize karşı dürüst olmamız önemli. Bu sorular hepimizin çevremizle irtibat halindeyken sergilediğimiz tavır ve davranışlarımızla; onların kalbine nasıl dokunduğumuzla yüzleşmemizi sağlıyor.

Geceleri uyku öncesi o günün muhasebesini yaparken; hadi gelin soralım bu soruları. Ve kendimizi kandırmadan doğru cevaplarımızla yüzleşelim. Çok basit şeylerle harika bir gün geçirmek varken; nelere sebep olduğumuza dikkat kesilelim. Ve bir sonraki gün için kendimize hedefler koyalım. Böylece farkında olmadan içimize yaptığımız yolculukta daha güzel bir rota izlediğimizi görmemize vesile olalım.

Yapacağımız şey, BİRken değerli olduğumuzu hiç unutmadan; BÜTÜNe doğru akabilmek değil mi? İşte fırsat elimizde. Biz, sizler, onlar denersek o özlem duyulan huzurlu, anlayışlı, gönül gözüyle bakmasını ve konuşmasını bilen toplumu yaratmamız o kadar da zor değil. Ben buna inanıyorum.

Kişisel gelişim alanında pek çok kitap yazan Amerikalı ünlü yazar ve konuşmacı Dr. Wayne W. Dyer’in ‘HATALI ALANLARIMIZ’ isimli kitabını okuyanlar bilirler.

 İçeriğinde çok güzel cümleler var. Tam da konumuzla alakalı.

İçsel yolculuğumuzda tüm bunlar kulağımıza küpe olsun istiyorum.

Olsun ki her yeni güne açılmayı bekleyen bir hediye gözüyle bakmayı, değer vermeyi hiç unutmayalım. Olmaz mı?


*Kendimizi ve yaşamı  her yönüyle SEVMEK;
*Her şeye rağmen gülümsemek;
*Farkındalığı bir AN olsun unutmamak;
*Her yeni günü mükemmel geçirmek için elimizden geleni yapmak;
*Pozitif enerjiye sahip olmak, onu her şarta rağmen korumak;
*Kendimizle barışık olmak;
*Her anlamda açık ve dürüst olmak;
*Doğal yaşamı takdir edip şükran duymak;
*İnsanları dinlemeye ve onlarla konuşmaya değer vermek;
*Başkalarını anlamaya çalışmak;
*Gereksiz kavgalardan uzak kalmak;
*Verimli yaşamı ilke edinmek;
*Araştırmayı seven, meraklı bir kişi olmak;
*Başarısızlıktan korkmamak;
*Başkalarının onayını aramamak;
*Kendimizi savunmaya gerek duymamak;
*Bakış açısı ve değerleri geniş bireyler olmak;
*Her insanı insan olarak aynı değerde görmek; ayırım yapmamak;
*Etrafıyla değil, var olmakla meşgul olmak;
*Sadece yaşamayı seçmek.

Her biri ne kadar güzel ve önemli. Kaliteli ve zarif tınıları olan bir yaşam için hepimizin yapması gerekenleri özetlemiş. Elbette eksiklerimiz olacak. Elbette yanlışlar yapacağız. Ama önemli olan bu notlar ışığında kendimize verdiğimiz değeri artırabilmekte. Hatalarımıza rağmen kendimizi sevmekten asla vazgeçmiyorsak doğru yoldayız demek.

Son sözü ünlü İspanyol romancı, şair ve oyun yazarı Miguel de Cervantes’e vermek istedim. Hepimiz onu; yaşamının sonlarına doğru, kapatıldığı hapishanede kaleme aldığı meşhur eseriyle tanıyoruz. Modern Avrupa'nın ilk romanı olarak kabul edilen ve bugüne kadar yazılmış en iyi kurgusal eserlerden birisi. ‘’Don Kişot’’

‘’Neşe ve keder insanın gözbebeğindedir. Nasıl bakarsan öyle görürsün.’’

Gözbebeklerime neşeyi yükledim ben de. Yüzüme de kocaman tebessümlerimi. Öyle bakıyorum şimdi yazdığım satırlara. Sizler de okurken öyle bakın bana ve satırlarıma. Olmaz mı? Ve bunu hepimiz bir alışkanlık haline getirelim.

Kendi içsel yolculuğumuz sırasında öyle işimize yarayacak ki. Ne olur unutmayalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.06.2014

Kaynaklar: http://www.banaisbul.com/tag/david-brooks-konusmasi; www.safaknakajima.com; http://www.drwaynedyer.com

İÇSEL KEŞİF YOLCULUĞUMUZ (2/3)

İşte kitabı okuyup, tüm bu noktalar üzerinde düşünen Brooks; sonuçta yazarın dışsal başarımız ile içsel değerlerimiz arasında sürekli bir çatışma yaşadığımız gerçeğine varıyor. Ve ekliyor; ‘’Buradaki önemli nokta, doğamızın bu iki farklı yönünün farklı mantıklarla işliyor olmaları.’’

Daha anlaşılabilir olması açısından konuşma metnini olduğu gibi paylaşmayı uygun gördüm. İşte David Brooks’un sözleri;

‘’Doğamızın DIŞSAL yönü, iktisadi mantıktır. Girdi çıktıya bakar. Alınan risklerin karşılığı ise ödüldür.

Doğamızın İÇSEL yönü, manevi bir mantığa sahiptir. Bu mantık genelde ters işler. 
Almak için vermek zorundayız. İçsel bir güç kazanmak için, dışsal bir şeyden fedakarlık etmek gerekir. İstediğinizi elde etmek için hırsınızı yenmeniz şarttır. 
Kendinizi gerçekleştirmeniz için aslında kendinizi unutmak zorundasınız.

Olmasını istediğiniz BEN ile gerçekte olduğunuz kişi arasında bir fark olduğunu anlayınca; bir şekilde orta yolu bulmaya çalışırsınız. Arzu edilen şekilde bir övgüyü hak etmek yerine, bir başkasının size bunu bahşetmesini beklersiniz.

Duygusal zenginliğimiz yok denecek kadar az. Oysaki Adem1 güçlü yanlarımızı geliştirerek yaratılır. Adem 2 ise zayıf yönlerimizle savaşarak.

İçinize doğru bir yolculuk yapın.

Böylece hayatınız boyunca sürekli yaptığınız hataların ne olduğunu bulursunuz. Çünkü bu artık sizin imzanız gibidir. Diğer hatalarınızı doğuran, sürekli yaptığınız bir yanlıştır.

Siz hatanızla mücadele ederek, onunla savaşırken; sonunda bir karakter derinliği inşa edersiniz.  Bu mücadele sırasında dört güzelliği yanınıza almayı asla unutmayın.

* UMUT
* İNANÇ
* SEVGİ
* AFFEDİCİLİK.’’

İşte izlediğim video ve açılımı.

Okuyup üzerinde düşünmek ve kendimize göre değerlendirmek tamamen bize kalmış.

Elbette amaç yöntemlerden ziyade; bu içsel yolculukta ahenkle dans etmeyi becerebilmek olmalı. Öyle değil mi?

Yanımızda her daim yeşil kalan umutlarımız, gerçekliğe olan inancımız, kendimizle bütünleşen sımsıcak sevgimiz ve hafiflemek adına uygulamaya çalıştığımız affediciliğimiz varsa; en güzel dansı yapmaya başladık bile. Ne dersiniz?

Gerçekten de zaman zaman kendimizi anlayamıyoruz. Neyi neden yaptığımızı bilemiyoruz. İşte bu nedenle İÇSEL KEŞİF YOLCULUĞUmuzu önemsemek gerek diye düşünüyorum.

Kendimizi keşfettiğimizde daha çok seveceğiz. Çünkü daha uyumlu, sevecen, çevresiyle ve hayatla barışık, alabildiğine özgür ve zarif yanlarımız olduğunun FARKINA varacağız. Eksiklerimizin gözümüzü korkuttuğu kadar çok olmadığını göreceğiz. Tüm bunlar bizi duygu ve düşüncelerimizde olumlu olmaya, pozitif düşünmeye itecek.

Belki de ilk başlarda yapmaya korktuğumuz dansın diğer figürlerini de öğrenmek isteyeceğiz. Neden olmasın ki?  (Bu keyifli içsel yolculuktaki diğer güzel yöntemler ve  devamı 3/3’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.06.2014


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...