14 Ekim 2014 Salı

ABRAKADABRA

Bundan yıllar yıllar önce kullanılan hayli ilginç bir kelimeyle buluşmaya ne dersiniz?  

Ne sihirdir ne keramet işte ‘’ABRAKADABRA’’ karşınızda.

Hepimiz biliyoruz aslında. Çocukluğumuzdan bu yana pek çok kez duyduk bir şekilde. İzlediğimiz filmlerde sık tekrarlanan bir replikti. Ya da izlediğimiz illüzyon gösterilerinde. Ama anlamı üzerinde pek de kafa yormadık açıkçası.

Bu öyle bir kelime ki; her dilde aynı anlama geliyor. Çevirmeye gerek kalmadan kullanılabiliyor.

‘Abrakadabra’ Aramice (Aramca) bir kelime. Yani Suriye’nin çok eskilerde kullandığı bir dilden geliyor.

Anlamı için kelimeyi ikiye bölmemiz gerekiyor. Hatta üçe.

Abra-ka-dabra  
                                                            
Abra……..’yaratacağım’;                                            
ka ………..’gibi’ anlamında bir bağlaç;                
dabra ……‘söyledim’ demek.                                    

Sonuçta  ‘’Abrakadabra’’; ‘Söylediğim gibi yaratacağım.’ anlamına geliyor. Teorilerden bir tanesi bu yönde.

Bu nedenle de sihirbazların replikleri haline gelmiş. Söylüyorlar ve yaratıyorlar. El çabukluğu marifet hesabından. Ellerini öyle ustalıkla ve hızlı kullanıyorlar ki; gözümüzle takip ettiğimizi sandığımız halde, yanılsamalar eşliğinde aldanıyoruz. Sonuçta şaşkınlık dolu gözlerle alkışlıyoruz o kadar.

Diğer teoriye göre ise; 'Bu dünya gibi yok ol.' anlamında kullanılmış yıllarca. Özellikle de hastalıkların iyileştirilmesinde. Şifa amaçlı olarak.

Günümüzde sadece sahne illüzyoncuları tarafından kullanılan bu kelimenin tarihi geçmişi çok eskilere dayanıyor.          

Bu gizemli sözcük ilk kez bir şiirde kullanılmış. Hem de bir doktor tarafından. M.S. 2. yüzyılda Roma’da. İmparatora şifa amacıyla yazılmış. Bir tür muska olarak. Ve Roma İmparatoru o dönemde, bu yazıyı içeren muskayı; boynundaki rahatsızlık nedeniyle sürekli üzerinde taşımış. 

Yazılış şekline dikkat ettiyseniz harfler giderek kayboluyor. Böylece hastalığın geçeceğine, kötü etkiler varsa hepsine karşı nazar olacağına inanılıyormuş; o devirlerde.

Hepimiz yapıyoruz bunu aslında. Ve bu anlamda hepimiz yaşantımıza sihirli değneklerle dokunan birer sihirbazız belki de. Sadece bu gücümüzün farkında değiliz o kadar.

Şimdi gelin yine yıllar yıllar öncesine, Türk’lerin Yaradılış Destanı’na gidelim. İçinde öyle çarpıcı cümleler var ki; okuyunca bana hak vereceksiniz eminim.

 ‘’Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen, bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses, Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen; artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi; ‘Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım. Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım. Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım?’

Su içinde yaşayan Ak Ana, su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi : ‘YARATMAK İSTİYORSAN Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren. YAPTIM OLDU. Başka bir şey söyleme. Hele yaratırken, Yaptım olmadı deme.’

Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. İnsana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı: ‘Dinleyin ey insanlar, VARI YOK DEMEYİN. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.’

Tanrı Ülgen yere bakarak : ‘Yaratılsın yer!’ Göğe bakarak ‘Yaratılsın Gök!’ der. Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılır. ‘’

Şimdilerde hepimiz benzer cümlelerin peşinde değil miyiz?

‘’Söylediğimi yaratırım.’’ yani ‘’I create what I speak.’’ diyor; duygu ve düşüncelerimize dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Çünkü ağzımızdan istemli istemsiz çıkan sözcüklerimiz de dahil olmak üzere; hepsinin kullandığımız şekliyle bizlere geri döndüğünü artık biliyoruz. Yani bir anlamda söylediklerimizi yaratıyoruz. ‘’Yaptım, oldu.’’ diyoruz. Hayatımıza böylelikle yön ve şekil veriyoruz.

Duygu, düşünce ve sözcüklerimizin farkında olduğumuz sürece problem yok elbette. Böylece yarınımızı inşa ederken olumsuz senaryolar yaratmıyor; hayatımıza sevgiyi ve aşkla bakan gözlerimizi ekleyerek huzura doyuyoruz.

Ama ya öfkeyle, kinle, kıskançlıkla söylediklerimiz? Gönülden isteklerimizin, hayallerimizin arasına kattığımız cesaret kırıcı nidalarımız, haykırışlarımız, düşüncelerimiz?

Bilmeden VAR olanı da YOK ediyoruz. Bu nedenle hayat karşısında çok dikkatli olmamız şart.

Söylediklerimizi yaratırken, bir anlamda ‘’Abrakadabra’’ yaparken; sevgiye, huzura, saygıya dayalı kalalım hep. Zarafetin o naif çizgisinde iken; kalp sesimize aşkın tınılarını yükleyelim. Umutlarımızı heyecanlarımızla besleyelim. Biraz gayretle, yürek yüreğe verirsek hiç de zor değil ki bunları başarmak. Ben inanıyorum hepimize iyi gelecek.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

21.08.2014





8 Ekim 2014 Çarşamba

AKLIMIZI SEVİYOR MUYUZ? (2/2)


Son derece ilginç ve güzel bir kelimeyle başlıyoruz bu bölüme. Geçmişte biriktirdiğimiz anılara ne deniyor biliyor musunuz?

SAMSKARA.

Sanskritçe bir kelime. Hindistan’ da yaşayan Hinduların klasik edebiyat dilinden gelme.

Anlamı birlikte akmak. Bir nevi oluk gibi. Düşüncelerimizin aynı yönde akmasını sağlıyor.

İşte kritik nokta da tam burada zaten. Çünkü bu durum bizi sürekli SINIRLI bir şekilde davranmaya zorluyor. Serbest seçimlerimizi elimizden alıyor.

Pek çoğumuz neden böyle yapmayı seçtiğimizi bilmeksizin, samskaraya dayalı bir kimlik geliştiriyoruz.  Uzmanlar böyle diyor.

Özellikle kin, öfke, hiddet gibi negatif duygularla baş edemeyenler buna en güzel örnek olarak gösteriliyor. Çünkü öfke tutkunları için seçim şansı yok. Birine, birilerine bir şeyleri bahane edip patlamadan rahat edemiyorlar. Geçmiş yaşamlarında bir şekilde öfkeyle tanışanlar; maalesef isteklerinin öfkeyle kabul ettirilmesine alışmış. Başka türlüsünü bilmiyorlar ki. Ailede şiddet görerek yetişenlerin, ilerde kendi ailelerinde de şiddete yöneldiğinin en açık cevabı bu aslında.

İşte bu örnek bir çeşit samskara. Öfke yerine her şeyi koyabiliriz. Depresyon; bağımlılık; kaygı, korku ve kuruntu biçiminde ortaya çıkan derin iç sıkıntısı serbest seçim şansımızı elinden alıyor.

Anılarımızdan kaçamayınca zihnimizdeki sesler artıyor haliyle. Düzensiz korolar halinde her kafadan bir ses çıkıyor. Zamanla bu seslerle yaşamaya da alışıyoruz. Ve tüm bunlar, çocukluğumuzdan itibaren katman katman içimizde birikiyor. Eski samskaralarımıza yenilerini ekliyoruz. Eskiler daha da güçleniyor bu arada. Üstelik aynı tepkileri verdikçe ‘samskara çarkı’ denen  döngüde tutsak kalıyoruz. Yaşamdan tat alamıyoruz.

Yazarımız; ‘’Saklanmış anılar, hep ayını mesajı vermek üzere programlanmış mikroçipler gibidir.’’ diyor kitabında. Ve bizler hile, denetleme ya da inkar yoluyla bu mesaja tepki veriyoruz.

Her seçim bizi biraz değiştiriyor yaşam içinde. Doğumdan başlayarak yaşamımız boyunca da hep seçim yapmamız gerektiğini düşünüyoruz.

İçimizde seçimi yapan kimdi peki?

Geçmişimizin kalıntıları, birikmiş eski kararlarımız. Bizi tutsak eden samskaralarımız. Biz değiliz yani.

Kurtuluşumuz ise ÖZGÜR (seçimsiz) FARKINDALIK.

Yani içimizde bizim için seçim yapanı özgür bırakmak.  Sınırlar olmaksızın yaşama hakkımızı talep etmek.

Serbest bırakma becerisini öğrenebileceğimizi belirtiyor konunun uzmanları. Ve bir kez öğrendiğimizde, o akışı yakaladığımızda artık kendiliğinden olmaya başlayacak. 
Seçimimiz akışta kalabilmek. Böylece her serbest bırakmada diğerlerine yer açıyoruz. Ve yaşam daha zevli hale gelmeye başlıyor bu minicik adımla.

Öyleyse hadi gelin, içsel dönüşüm yolculuğumuzdaki iç seslerimize kulak verelim beraberce. Bakalım ne diyecekler?

Hepimiz bir şekilde farkındalığımızı artırmaya çalışıyoruz. Bu anlamda okuyor, yazıyor ve paylaşıyoruz. Ancak bizim yapmaya çalıştığımız sıradan bir farkındalık durumuymuş. Üstelik onu da ne derece başardığımız tartışılır elbette.

Farkındalıkta ÖZGÜR olabilmek bambaşka diyor uzmanlar. Akışa uyum sağlarken özgür seçimler de yapıyor olmamız çok önemli. Bu nedenle bu beceriyi öğrenmeden olmuyor.

O halde şimdi adım adım  ilerleme zamanı.

Öncelikle cesur olmalıyız.

Kendimizi ve algılarımızı korkumuz yüzünden kapatmadan; her deneyimden alacağımızı almaya çalışmalıyız.

Verdiğimiz kararların doğru mu yanlış mı olduğuna takılmak yok ama.

Kendimizi BEN  imgemizden kurtarmak da önemli. Yıllar boyu zihnimizde görmek istediğimiz, özlenen bir BEN yarattık. İşte onu  bırakmak gerekiyor. İyileştirmeye çalışmak da işe yaramıyor çünkü.

Elbette risk alacağız, hayat başlı başına risk değil mi zaten? Ama  dikkat etmemiz gerekli nokta; alacağımız risk faktörlerinin bir adım ötesine geçmek. Yani endişeye, şüpheye pirim vermemek.

Önümüzdeki yol ayırımlarındaki olasılıkları görmek ki algılarımız açıksa bu çok daha kolay.

Son olarak pozitif enerjimizi her daim korumaya çalışmak. Etrafımızdaki neşe kaynaklarını bulmak.

İşte bunları yapabilmek bizi sınırlarımızdan, tutsaklığımızdan kurtarıyor. Böylece ÖZGÜR FARKINLIĞI kucaklıyoruz. Yaptığımız işlerde, attığımız adımlarda ve verdiğimiz kararlarda mutlu olmak bu kadar basit.

Sonuçta sevdiğimiz bir aklımız olmalı hepimizin. Olmalı çünkü ona ihtiyacımız var. Tıpkı ayrılmaz arkadaşı kalbimiz gibi. İşin içine bir de gönül gözümüzü katabilirsek yaşamın HER ANI RENGARENK olacak bizim nazarımızda.

Farkındalığımız özgür olsun her birimizin.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ





AKLIMIZI SEVİYOR MUYUZ? (1/2)

Deepak Chopra’nın kitabını okurken rastladığım bu soruyu çok sevdim. Ve daha o anda bunun üzerinde düşünmemiz, paylaşmamız gerektiğine karar verdim.

İlk cevabı ben vereyim mi?

Evet aklımı seviyorum. Aklımı kullanmak bana göre beyin hücrelerimi hep canlı tutmak gibi. Elbette beslemek kaydıyla. Okuyarak, yeni bilgilerin o engin denizinde kaybolarak.

Kelime olarak bize Arapça’dan gelmiş. Düşünme, anlama ve kavrama gücü demek. 
Yani aklımız sayesinde; kavramların ve kelimelerin anlamlarını biliyor, kıyaslıyor, inceliyor, anlıyor ve aralarında bağlantı kuruyoruz.

Aklın felsefik tanımları ise hayli karışık. Çünkü her düşünce adamı kendince yorumlamış.

Bunlardan bir tanesi, her satırı ile yüreğimize damla damla düşen Mevlana.
Bakış açısı ve bütünde geldiği nokta öyle güzel ki.

Aklımızı  kalpten, sevgiden ve aşktan ayrı düşünmemiş hiç. Satırlarında aşk daha ön planda gibi görünse de, akla gereken önemi vermiş. Onun bir rehber, hepimizin başvurduğu bir kaynak olduğunu savunmuş. Bizleri aşka hazırlayan sınırları belirleyen, o alanda hareket etmemizi sağlayan bir aşama olarak vurgulamış. Akılla aşk arasında güçlü bir köprü kurabildiğimiz ölçüde; yaşamın hakkını vereceğimizi belirtmiş. Hayata bakışı ve yaşam şekliyle de bunu birebir uygulamış. Öyle değil mi?

Onun torunları olarak bizlere düşen de bunu kendi yaşantımızda uyarlamaya çalışmak. Kendimizi geliştirmenin, hayata zarafetle ışıltılar katabilmenin yollarını bulmak.

BİRden BÜTÜNe üzerimize düşeni yapmak.

Pek çok yazı okuduk bu konuda. Pek çok yazı yazıp, paylaştık beraberce. Gerçekten de aklımız, kalbimiz, gönül gözümüzün beslediği ruhumuzla öyle güzel bir bütünüz ki hepimiz.

Her birine ayrı itina göstermemiz, kendimizi her yönümüzle sevmemiz ve duygularımızla barışık olmamız gerekiyor.

Böylece hayatın anlamı anlam kazanıyor.

ANLAR güzelleşiyor.

Şükürlerimiz katlanarak artıyor.  

Aklımız bizleri diğer canlılardan ayıran özelliğimiz ayrıca. Ama o içindeki korkular, endişeler olmasa. Her adımımızda bizi daha mantıklı hareket etmemiz için uyarıp durmasa. Tüm bunlar elbette özgürlüğümüzü kısıtlayan etkenler. Yeri geliyor hayallerimize sekte vuruyor. Yine de attığımız adımlarda aklımıza danışmadan edemiyoruz.

Yapılacak en değerli hareket ise; aklımızı gönül gözümüzle ve ruhumuzla beslememiz gerçeğini unutmamak. Bir anlamda kalbimizden yayılan o güzel ışıltıyla aklımızı parlatmak. O zaman kendi yolumuzda özgür ve doğru adımlarla yürümenin keyfine varıyoruz.  

Deepak Chopra kitabında; çoğu kişinin aklını sevmediğini belirtmiş. Nedeni ise aklımızın içinde kendimizi tutsak gibi hissetmemiz. Korkularımız, öfke ve kızgınlıklarımız, bozulan ruh halimiz, negatif düşüncelerimiz yüzünden. Hepsi aklımızın bir ucunu çekiştiriyor adeta. Serbestçe hareket etmek istiyoruz ama zorlanıyoruz. Dolayısıyla huzuru ararken ondan uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz

Peki şimdi soralım kendimize.

Aklımızı neden serbest bırakamıyoruz?

Tek bir cevabı var aslında.

Unutamadığımız geçmişimiz.

Farkında bile değiliz belki de; geçmişin anılarıyla kendimizi nasıl tutsak ettiğimizin. Uzmanlar, öncelikle bunu anlamamız gerektiğini belirtiyor. Çünkü tüm o içsel tepkilerimiz, endişe, kaygı, korku ve negatif hallerimiz bundan kaynaklı birikimler.

Mutlaka bir yerlerde göz ardı ettiğimiz, yok saydığımız ya da ertelediğimiz izler çıkacak. Ve her geçen günle beraber kendimize kurduğumuz kapanı sağlamlaştırdığımızı göreceğiz. Aklımız da işte onların arasında tutsak. (devamı çok ilginç notlarla 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

15.07.2014


28 Eylül 2014 Pazar

YANLIŞLIKLAR (GALATLAR) KABUL GÖREBİLİR Mİ?

Böyle bir soruya hiç düşünmeden ‘Hayır’ demek istiyor insan. Ama gelin görün ki; geçen zaman içinde pek çok ‘galat’ yani ‘yanlışlık’ kabul görmüş halk arasında. Sadece sözel kullanımda da kalmamış üstelik. Yazarken de kullanır hale gelmişiz bilmeden.

Oldukça eski ama bir o kadar da güzel bir cümle var bununla ilgili. İlk duyduğumda anlamadım haliyle. Ama kelime kelime üzerinden geçip; ne anlama geldiğine baktığınızda seviyorsunuz siz de.

Cümlemiz şöyle;

‘’Galat-ı meşhur lügat-i fasihten evladır.’’ 

Yani bazı kavramlar var ki; halk dilindeki alışılagelmiş kullanımı; sözlükteki doğru tanımlarından daha çok tercih ediliyor.

Bir anlamda kullanılan yanlışlık, kullanılmayan doğruya karşı bir zafer kazanıyor bu kabul şekliyle.

‘’Galat’’ kelime olarak yanlış demek. Bir sözcüğün, sözlükte belirtilen halinden başka bir şekilde söylenmesi hali.

Osmanlıca bir tamlama olan ‘’Galat-ı meşhur’’ ise, yanlış olduğu bilindiği halde kullanılmasında sakınca görülmeyen kelime ya da kelime grubu.

‘’Lügât’’ sözlük demek hepimiz biliyoruz bunu.

‘’Fasih’’ açık ve düzgün anlatım demek.

Ama dikkat lütfen; galat kelimesinin tam karşıtı değil gibi. Açık ve düzgün de kabul edilebilir elbette ama; tam karşılığı gerçek, doğru anlamına gelen ‘sahih’ kelimesi.

‘’Evla’’ ise biliyoruz ki uygun anlamında.

Peki ne oldu? Yaptığımız yanlışlıklara dikkat çeken bu eski cümlede bile yanlış bir kullanım söz konusu. Çünkü ‘sahih’ kelimesiyle kullanımı kabul edenler azınlıkta. Herkes alışkanlığına yeni düşmüş ve ‘’Galat-ı meşhur lügat-i fasihten evladır.’’  şeklindeki kullanımı daha çok kabul görmüş.

Şimdi bile galat-ı meşhurlar; meşhur olmaya, kullanılmaya devam ediyor. Hal böyle olunca varın gerisini, yaptığımız yanlış kullanımları siz düşünün artık.

Bunlardan birkaç örneği paylaşmak istedim sizlerle de.

-’’Kısa kes aydın havası olsun.’’ bizim bildiğimiz haliyle bir galat-ı meşhur.
  ‘’Kısa kes aydın ABASI olsun.’’ ise doğru şekli yani lugat-ı fasih.

-’’Güzele bakmak sevaptır.’’ Sıklıkla kullanırız ama aslı  ‘’GÜZEL bakmak sevaptır.’’

-’’Göz var nizam var.’’ değil; ‘’Göz var İZAN (anlayış) var.’’

-’’Eşek hoşaftan ne anlar?’’ değil, ‘’Eşek HOŞ LAFTAN ne anlar?’’

-‘’Aptala malum olurmuş.’’ değil; ‘’ABDALA (dervişe) malum olurmuş.’’

-‘’Su uyur düşman uyumaz.’’ değil; ‘’SÜ (asker) uyur düşman uyumaz.’’

-‘’Su küçüğün söz büyüğün.’’ değil; ‘’SUS küçüğün söz büyüğün.’’

-‘’Sıfırı tüketmek.’’ değil; ‘’ZAFİRİ (soluğu) tüketmek.’’

-‘’Eni konu.’’ değil; ‘’ÖNÜ SONU.’’

- ‘’Altı kaval üstü şişhane.’’ değil; “Altı kaval üstü ŞEŞHANE (altı mermi yuvasından oluşan hazne).

- ‘’Hatasıyla sevabıyla.’’ değil; ‘’Hatasıyla SAVABIYLA (doğrusuyla).

 -‘’Sükutu (sessizlik) hayale uğramak.’’ değil; “SUKUTU (kırılmak) hayale uğramak.”

-‘’Zürafanın düşkünü, beyaz giyer kış günü.’’ değil; ‘’ZÜREFANIN (Zarafet) düşkünü, beyaz giyer kış günü.’’

- “Ateş olsa cümrü kadar yer yakar.’’ değil; "Ateş olsa CİRMİ (ebatı) kadar yer yakar.

-‘’Kelli felli.’’ değil;  "KERLİ (kuvvet) FERLİ (kudret).

Konuyla ilgili araştırma yaparken; aynı anlama gelen kelimelerin eski ve yeni halleriyle peş peşe kullanıldığı cümlelerin de varlığı dikkatimi çekti. Yani içinde sürekli bir ikileme hali var.

''Babıali kapısından mürur edip geçer iken, yek bir atlı süvariye tesadüfen rastladım.''
Bab: kapı; mürür etmek: geçmek; yek: bir; atlı: süvari; tesadüf etmek: rastlamak.

İlginçtir ki, uzun ve anlaşılmaz olduğu halde bu haliyle kabul görmüş yıllarca ve günümüze kadar da gelmiş.

‘’Mesire yeri’’ de bunlardan bir tanesi. Mesire zaten gezilen yer demek. Yine bir ikileme durumu var karşımızda.

Bu galatları en çok nerede yapıyoruz dersiniz? Kelimelerin teklik-çokluk hallerinde. Üstelik çoğunun da farkında değiliz.

Örnekler o kadar çok ki.

Evlat, eşkıya, evrak, tüccar, evrak bunlardan sadece bir kaçı.

Bu kelimelerin kendileri aslında çokluğu ifade ediyor. Ama bizler kelimenin gerçek anlamını bilmediğimiz için, evlatlar, eşkıyalar, evraklar, tüccarlar şeklinde kullanmışız. Aslında bu kelimelerin tekil halleri, çoğul hallerinden tamamen farklı kelimeler. Evlat, velet kelimesinin çoğulu. Tüccar, tacir kelimesinin; fukara, fakir kelimesinin; evrak, varak (yaprak) kelimesinin çoğul halleri.

Buradan çıkan sonuç; bir şeyin kabul görmesi ne kadar zor olsa da bir şekilde yer ediyorsa; değişmesi mümkün değil. O yanlış durum yıllara meydan okuyor adeta. Uzmanlar bunlara ‘Dil kusurları’ diyor.

Bilmemek ayıp değil elbette. Yazarken itina ettiğim halde benim de pek çok hatam olabiliyor. Ancak fark ettiğim ya da uyarıldığım noktada, geriye dönüp düzeltmeyi kendime düstur edindim. Çünkü doğrusunu bildiğimiz halde eski halini kullanıyor olmak: bu kusurların devamına sahip çıkmak gibi geliyor bana.

Asıl olan doğru kullanımı desteklemek olmalı. Öyle değil mi? Çünkü Türkçemiz dünyanın en güzel dillerinden bir tanesi. Eli kalem tutan, okuma yazma bilen herkesin elinden geldiğince bunu görev edinmesi gerekli diye düşünenlerdenim.

Galat-ı meşhurlar sadece tebessümlerde kalsın. Galat-ı sahihler ise kullandığımız güzel dilimizde dileğimle.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.09.2014

Not: Bu konudaki farkındalığıma dikkat çeken üniversite arkadaşım Sn. Ahmet Erecek’e teşekkürlerimle.  







17 Eylül 2014 Çarşamba

KALBİMİZİN SEZGİSEL ZEKASI (3/3)

Bakın satırlarıyla kalbimize dokunan Diamon Eros ne diyor?

‘’Öfkenin, nefretin ve korkunun ayrıştırmak, bölmek, uzaklaştırmak gibi bir görevi vardır. Oysa SEVGİ bir tutkal gibi her şeyi birbirine yakınlaştırır, birleştirir. Sadece SEVMEK yeterlidir…’’

İşte bu yüzden; kalbe dayalı yaşam, kalbimizin zekasını parlatmak hepimiz için önem taşısın istiyorum. Uyumu yakalamayı, yakalayıp bırakmamayı hedefleyenlerden olalım hepimiz.

Her şey sevgiyle yoluna girecek. Barış ve huzur ancak paylaşılan sevgilerle yaşantımıza göz kırpacak. Olmaz dediklerimiz bir şekilde yolunu bulacak; ben buna yürekten inanıyorum.

Bu anlamda gelin bu özel enstitüsünün kurucusu Amerikalı psikoterapi uzmanı Doc Lew Childre’ın sözleriyle gücümüze güç katalım.

‘’İnsanlığın çok daha fazlası kalbe dayalı yaşamayı uyguladıkça, bu bilincin sonraki seviyesi olan ergenlik ritüelini yakalaması kolaylaşır. Kalplerimizin sezgisel rehberliğini kullanmak zamanla pratik zekaya dayanan sağduyumuzu geliştirecektir.’’

Hemen hepimiz kalp ve beyin uyumunun bizi nasıl iyi hissettirdiğini biliyoruz. Bu sinerjiyi seviyoruz. Ancak şans eseri olduğuna inanıyoruz. Oysa önemli olan niyet ederek, bilerek yakalamak. Böylece hayatın tüm zorluklarını kırma gücüne sahip olacağız. Zihnimiz daha net olduğu için stresi kolayca yenip, kalıcı çözümler üretmemiz de kolaylaşacak.

Yaptığımız seçimler ve verdiğimiz kararlar daha etkili olacak.

Tüm bunları başaran da kalbimiz. Kalbimizin sezgisel zekası.
İçten gelen, samimi, art niyetsiz, sevgi dolu kalp hislerimiz arttıkça, uyum çoğalıyor. Seçimlerimizi zorlayan ve bizi farklı bir ‘ben’ haline getirmeye uğraşan Egomuzun sesi daha az çıkıyor.

Hepimiz kalbin sezgisel zekasına sahibiz. Ancak bir kısmımız farkında bile değil. Bir kısmımız çok az kullanıyor. Diğer bir kesim ise o güzel ahengi yakalamış ve hayatının her evresine sokmuş durumda. Uzmanlar ne kadar kıymetli olduğunu anlatmak adına sezgisel enerjiyi altına benzetiyor.

İşte bu sebeple her birimizin kalp uyumunu yakalaması, içinde bulunduğu grubu olumlu etkilemeye çaba göstermesi gerekli. Böylece sadece ailemiz, yakın çevremiz değil; iş ve sosyal çevreden tutun da tüm canlılar ve evren bundan olumlu anlamda yararlanacak.

Beraberce MUHTEŞEM bir huzur ve barış ortamı yaratmak hayal değil aslında. Bilim adamları buna ‘KALBE DAYALI YAŞAMAK’ diyor. Biraz gayretle, biraz deneyerek olumlu akışı yakalamanın tadına varmamız gerekli bence; vakit daha da geç olmadan.

Şimdiye kadar sadece dünyanın manyetik alanının etkileri araştırılırken; artık kalp, beyin ve dünya üçlüsünün önemi kavranmış durumda. Bize düşen bu güzel bilgileri uygulamaya dönüştürmek o kadar. Sonunda hepimiz için MUCİZE tadında ANLAR var.
Bir an önce birbirimizi kırıp incitmeyi, üstüne basıp yok etmeyi bir yana bırakmalıyız. 
Sevgi harelerinin o pembe tonunu yakalayıp, yüreklerimizin sezgisel gücüne güç katmak zamanı ŞİMDİ.

Son satırları başucu kitaplarımdan bir tanesi olan ‘’The Secret-SIR’’ kitabının da yazarı Avustralya'lı Rhonda Byrne‘a vermek istiyorum.

‘’Çekim yasası yapışkandır. Başkasının iyi şansına sevindiğinizde, onların iyi şansı size yapışır! Başka bir insandaki bir şeyi beğendiğinizde ya da takdir ettiğinizde o özellikleri kendinize yapıştırırsınız. Ama biri hakkında olumsuz düşünür ya da konuşursanız o olumsuzlukları da kendinize yapıştırırsınız ve hepsini hayatınıza alırsınız.’’

SEVGİ, saygı, aşk, şükür, empati, anlayış, zarafet, hoşgörü, umut, inanç, affedicilik, nezaket gibi tüm bu naif duygular benden sizlere, sizlerden hepimize hatta evrene yayılsın. Yayılsın ki; huzura ve mutluluğa beraberce yol alalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.08.2014



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...