17 Eylül 2014 Çarşamba

KALBİMİZİN SEZGİSEL ZEKASI (3/3)

Bakın satırlarıyla kalbimize dokunan Diamon Eros ne diyor?

‘’Öfkenin, nefretin ve korkunun ayrıştırmak, bölmek, uzaklaştırmak gibi bir görevi vardır. Oysa SEVGİ bir tutkal gibi her şeyi birbirine yakınlaştırır, birleştirir. Sadece SEVMEK yeterlidir…’’

İşte bu yüzden; kalbe dayalı yaşam, kalbimizin zekasını parlatmak hepimiz için önem taşısın istiyorum. Uyumu yakalamayı, yakalayıp bırakmamayı hedefleyenlerden olalım hepimiz.

Her şey sevgiyle yoluna girecek. Barış ve huzur ancak paylaşılan sevgilerle yaşantımıza göz kırpacak. Olmaz dediklerimiz bir şekilde yolunu bulacak; ben buna yürekten inanıyorum.

Bu anlamda gelin bu özel enstitüsünün kurucusu Amerikalı psikoterapi uzmanı Doc Lew Childre’ın sözleriyle gücümüze güç katalım.

‘’İnsanlığın çok daha fazlası kalbe dayalı yaşamayı uyguladıkça, bu bilincin sonraki seviyesi olan ergenlik ritüelini yakalaması kolaylaşır. Kalplerimizin sezgisel rehberliğini kullanmak zamanla pratik zekaya dayanan sağduyumuzu geliştirecektir.’’

Hemen hepimiz kalp ve beyin uyumunun bizi nasıl iyi hissettirdiğini biliyoruz. Bu sinerjiyi seviyoruz. Ancak şans eseri olduğuna inanıyoruz. Oysa önemli olan niyet ederek, bilerek yakalamak. Böylece hayatın tüm zorluklarını kırma gücüne sahip olacağız. Zihnimiz daha net olduğu için stresi kolayca yenip, kalıcı çözümler üretmemiz de kolaylaşacak.

Yaptığımız seçimler ve verdiğimiz kararlar daha etkili olacak.

Tüm bunları başaran da kalbimiz. Kalbimizin sezgisel zekası.
İçten gelen, samimi, art niyetsiz, sevgi dolu kalp hislerimiz arttıkça, uyum çoğalıyor. Seçimlerimizi zorlayan ve bizi farklı bir ‘ben’ haline getirmeye uğraşan Egomuzun sesi daha az çıkıyor.

Hepimiz kalbin sezgisel zekasına sahibiz. Ancak bir kısmımız farkında bile değil. Bir kısmımız çok az kullanıyor. Diğer bir kesim ise o güzel ahengi yakalamış ve hayatının her evresine sokmuş durumda. Uzmanlar ne kadar kıymetli olduğunu anlatmak adına sezgisel enerjiyi altına benzetiyor.

İşte bu sebeple her birimizin kalp uyumunu yakalaması, içinde bulunduğu grubu olumlu etkilemeye çaba göstermesi gerekli. Böylece sadece ailemiz, yakın çevremiz değil; iş ve sosyal çevreden tutun da tüm canlılar ve evren bundan olumlu anlamda yararlanacak.

Beraberce MUHTEŞEM bir huzur ve barış ortamı yaratmak hayal değil aslında. Bilim adamları buna ‘KALBE DAYALI YAŞAMAK’ diyor. Biraz gayretle, biraz deneyerek olumlu akışı yakalamanın tadına varmamız gerekli bence; vakit daha da geç olmadan.

Şimdiye kadar sadece dünyanın manyetik alanının etkileri araştırılırken; artık kalp, beyin ve dünya üçlüsünün önemi kavranmış durumda. Bize düşen bu güzel bilgileri uygulamaya dönüştürmek o kadar. Sonunda hepimiz için MUCİZE tadında ANLAR var.
Bir an önce birbirimizi kırıp incitmeyi, üstüne basıp yok etmeyi bir yana bırakmalıyız. 
Sevgi harelerinin o pembe tonunu yakalayıp, yüreklerimizin sezgisel gücüne güç katmak zamanı ŞİMDİ.

Son satırları başucu kitaplarımdan bir tanesi olan ‘’The Secret-SIR’’ kitabının da yazarı Avustralya'lı Rhonda Byrne‘a vermek istiyorum.

‘’Çekim yasası yapışkandır. Başkasının iyi şansına sevindiğinizde, onların iyi şansı size yapışır! Başka bir insandaki bir şeyi beğendiğinizde ya da takdir ettiğinizde o özellikleri kendinize yapıştırırsınız. Ama biri hakkında olumsuz düşünür ya da konuşursanız o olumsuzlukları da kendinize yapıştırırsınız ve hepsini hayatınıza alırsınız.’’

SEVGİ, saygı, aşk, şükür, empati, anlayış, zarafet, hoşgörü, umut, inanç, affedicilik, nezaket gibi tüm bu naif duygular benden sizlere, sizlerden hepimize hatta evrene yayılsın. Yayılsın ki; huzura ve mutluluğa beraberce yol alalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.08.2014



KALBİMİZİN SEZGİSEL ZEKASI (2/3)

Kalbimizin değerini ve başardıklarını daha yakından inceleyen enstitüden söz etme zamanı şimdi.

Institute of HeartMath Research Center (IHM) yani Kalp Matematiği Enstitüsü.
Pek çok bilim adamının keyifle araştırma yaptığı bu enstitü Amerika’da.
Kalbin zekasını inceliyor.

Kalpten evrene yayılan dalgaların boyutlarını mercek altına alıyor. Bu nadide organımızın, beyin ve dünyayla olan  ilişkisini anlamaya çalışıyor.

Hal böyle olunca deneylerin ardı arkası kesilmiyor elbette. Ve elde edilen her sonuç bizleri şaşırtmaya devam ediyor.

Gelin sadece yumruğumuz büyüklüğünde olan kalbimizin tik tak seslerine kulak verelim şimdi. Çünkü duyduğumuz sadece ses olsa da; başardığı şeyler muhteşem.

Artık biliyoruz ki; kalbimiz her atışında bir miktar enerji üretiyor ve yayıyor. Ancak uzmanlar bunu 3 evreye ayırmış.

Birincisi çok kısa bir dalga boyu. Kalbimize yani bize çok yakın.
İkincisi çok daha güçlü. En az 1metre dışarıya  kadar yayılıyor.
Üçüncüsü ise 4-5 metrelik bir alanı etkisine alıyor.

Dolayısıyla manyetik alanlarımız birbiriyle çakışıyor.

Stresli, sinirli, öfkeli kısacası uyumsuz enerji yayan birisinin yanında kendimizi bu sebeple iyi hissetmiyoruz. Adeta bizim enerjimiz de yok olup gidiyor, öyle değil mi?

Oysa huzurlu, dingin, mutlu birisi uyumlu dalga enerjileri yaydığı için hepimizi kendisine çekiyor. Pozitif enerjisi yüksek insanların yanında olmaktan mutluluk duymamız da bu sebepten.

Kalbimizle aynı frekanstaki insanları nedensiz seviyoruz. Yeri geliyor aşık oluyoruz. Bizi tamamladığına inanıyoruz.

İlişkilerde önem kazanan bu durum, özellikle anne bebek arasında da muhteşem bir bağ yaratıyor. Anne ve bebeğinin sevgi ve uyumla bir arada olması; ileriki yıllara uzanan son derece güçlü bir bağın temellerini atıyor fark ettirmeden.

Amerika Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar özellikle ilk 18 ayda duygusal deneyimleri doya doya yaşayan bebeklerin; sevgiye doyduklarını ve ilerde dingin ruh halini kolayca yakaladıklarını ortaya çıkarmış.

Bebeklerdeki bu duygusal beslenme, o aylarda oluşan nöral yapıların kalitesini ve doğasını olumlu bir şekilde etkiliyor. İleriye yönelik müthiş bir yatırımın sıcacık kaynağı değil midir bu durum? Sevgisiz büyüyen, bu bağdan ve iletişimden yoksun kalan çocukların; hayatta neden çok zorlandıklarının da açık bir göstergesi aynı zamanda.

Bir çocuk yetiştirmenin, onu adam gibi hayata hazırlamanın bu zarif ve ince detaylarını göz ardı ettiğimiz için belki de; geldiğimiz noktada tıkandık toplum olarak?

Kalp ve beyin arasındaki o muhteşem uyumu ve sevginin gücünü gösteren bir başka örnek ise yine Amerika’dan.

Wisconsin Üniversitesinde, Vietnam’da savaşan askerler üzerinde benzer bir çalışma yapılmış. Savaşın o boğucu değerlerinden kendini kurtaran,  sevgiye ağırlık vererek kendini affedebilenlerin kalpleri yakından incelenmiş. Diğerlerine göre daha ahenkli attığı ve bedenlerindeki diğer titreşimlerle uyumu yakaladığı gözlemlenmiş.

Savaş gibi acımasız ortamlardan geçenlerin bile başardığı bu deneme; bizlere örnek olmalı bence. Endişe, kaygı, korku gibi bizleri kaskatı yapan her ne varsa; kendimizi affederek, sevgimize sığınarak kurtulabiliriz.

Bize karşı kötülük yaptığını düşündüğümüz her kim varsa; hepsine şefkatle yaklaşmak çok zor biliyorum ki. Ama öncelik içimizde, ruhumuzda. Kendimize şefkatle yaklaşmamız, sevgiyle sarılıp, kendimizi affetmemiz en büyük adım. Sonrası zaten kalp beyin uyumu ile dışarıya da yansıyacak bir şekilde.

Hep dile getirdiğimiz özgürlüğümüz ancak bu şekilde mümkün.

Hafiflememiz de.

Bunu başarmak kendimizi hiç olmadığımız kadar iyi hissettirirken, özgüvenimizi de artıracak. Ayaklarımız yere daha sağlam basacak. Daha önce bizi korkutan ne kadar düşünce varsa; hepsi belki de çocukça ya da saçma gelecek. (devamı video açılımıyla 3/3’te)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.08.2014


KALBİMİZİN SEZGİSEL ZEKASI (1/3)

Bedenimizdeki en çalışkan organlardan bir tanesi kalbimiz. Uyuduğumuz anlarda bile tik taklarıyla ‘’Ben buradayım.’’ demeye ve kan pompalamaya devam ediyor. Ruhumuzun en güzel merhemi olan sevgimizle hem de. Bu öyle bir merhem ki değdiği yerde adeta tılsımlar yaratıyor.

İşte sevgimizle yol alan ve bizi yaşama bağlayan bu nadide organımız aynı zamanda bir zeka küpü. Çünkü tıpkı beynimiz gibi nöronlarla donatılmış. Hem de öyle az bir sayıda değil. Kalp hücrelerimizde  neredeyse yüzde 65 kadar nöron var.

Bu müthiş bilgi son derece önemli. Bize kalbimizle beynimiz arasında MUHTEŞEM bir köprü olduğunu gösteriyor çünkü. Birbirleriyle direkt iletişim kuruyorlar. Beynimiz kalbe duygusal durumunu bildiriyor. Kalbimiz de o sıcacık sevgisiyle cesaret veriyor. Her bir hücremiz hayatın güzelliklerini bizlere yaşatmak adına görevde yani.

Ancak kalbimizin işlevleri bununla da bitmiyor ki. Daha önceki yazılarımdan hatırlarsanız; kalbimizin ürettiği elektriksel ve manyetik alan beynimizden çok daha güçlüydü. Elektriksel alanda 100 katı, manyetik alanda ise 5000 katı daha fazla enerji söz konusu. Dile kolay.

Sonuçta hem kalbimizden hem de beynimizden evrene titreşimler yolluyoruz.

Siz, ben, onlar, bizler, hepimiz.

Yeri geliyor sevgiyle, yeri geliyor burnumuzdan solurken; kin ve nefretle.

Peki bu ne demek?

Hepimiz birbirimizi iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz anlamda etkiliyoruz demek. Buna bir de üzerinde yaşadığımız dünyanın manyetik alanını eklersek olanlar oluyor. 

Bu karmaşa arasında en çok özlediğimiz ise UYUM ve pozitif enerji, öyle değil mi?

İşte bunun için manyetik alan derecesinin 0,10 Hertz değerinde kalması şart. Çünkü ancak o zaman kalbimizin ve beynimizin ilişkisi ahenkli bir uyumla yol alıyor. Bir diğer deyişle o var olan köprüdeki geçişler sakin kalıyor. Birbiriyle çarpışmıyor. Dünyanın manyetik alanı ile de uyum içinde olduğumuz için; her şey süt liman adeta.

Sonuç? Mutlu olduğumuzu hissediyoruz, hissettiriyoruz.  

Daha ne olsun.

Kalp ve beyin arasındaki bu ahenkli salınmaya ‘’COHERENCE’’ deniyor. Yapılan araştırmalar, bu özel uyum yakalandığında; kalp ve beynin birbirine geçen iki sistem gibi sinerjik olarak işlemeye başladığını gösteriyor.

Peki bu özel dalga boyutunu nasıl yakalıyoruz dersiniz?

Şimdi sıkı durun. Çünkü kolaylığı karşısında şaşıracaksınız.

SEVGİ, şefkat, ŞÜKÜR, takdir ve AFFETME gibi zarafetin tılsımını hissettiren tüm o NAİF DUYGULARLA.

Bunlar arttıkça stresimiz azalıyor. Dolayısıyla dünyayla olan uyumu da kolayca yakalamış oluyoruz. Bağışıklık sistemimiz güçleniyor. Varsa hastalıklar iyileşiyor. Bizden etrafımıza olumlu titreşimler yayılıyor. Tebessümler değdiği noktada artıyor.

Sonuçta bu uyum, bu dalga boyutu hepimiz için önemli.

Bu amaçla bilim adamları tarafından geliştirilen bir de cihaz var. Çalışma sistemi son derece basit. Kalp ve beynin uyumla iletişime geçmesi (coherence) halinde ışık yeşil yanıyor. Uyumsuzluk halinde ise kırmızı sinyal veriyor.

O halde bize düşen bu uyuma olabildiğince yakınlarda kalmak.

Işığımızı hep yeşilde tutmak.

Bunu başarmanın ilk adımı ise duygu ve düşüncelerimizin farkında olmak. Sonra da negatif düşüncelerimizi fark ettiğimiz anda pozitife dönüştürmeye çabalamak. Yani sık sık içimize dönüp ruhumuzu yoklamak. Sevgiyle, aşkla ve şükürlerle yaralarımızı sarmak. Bunun sadece kendimize değil, hepimize faydası var. Benden size, sizden bana, onlardan hepimize gelen sinyalleri bir düşünsenize.

Uzmanlar bu konu üzerinde bir süre için yoğunlaştığımızda; uyumu daha sık yakaladığımızı belirtiyor. Yani sadece okuyup geçmek, bildiğimizi zannedip bırakmak değil asıl olan. Denemek gerekiyor. Çabalamak. İnanmak ve önemsemek.

Bu arada çok güzel bir not daha var ki, okur okumaz yapabiliriz hepimiz.  Elimizi kalbimizin hemen üzerine koyuyoruz. Elimizin o yumuşak teması ile zihnimiz dikkatini kalbimize yöneltiyor. Böylece kalbimizle bağlantı kurmuş oluyoruz. Ne güzel değil mi?

Ben bir elimle tuşlara basarken, diğer elimle de kalbime dokunuyorum şu anda. Verdiği his mi? Güzel inanın. İçimdeki sevgiyle bir şeyler karalarken; sizlere ulaşabiliyor olmanın o tarifi zor mutluluğundayım şimdi. (devamı ilginç satırlarla 2/3’te)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.08.2014

12 Eylül 2014 Cuma

BİZLER EMPATİ YAPAMAZKEN

Karşımızdakini, beraberce hayatı paylaştığımız insanları anlayabilmenin en güzel yolu EMPATİ.

Hangimiz yeterince yapabiliyoruz tartışılır. Ama geçenlerde okuduğum bir gerçek yaşam öyküsü; biz insanlara adeta ders verir nitelikte. Beraberce hatırlayalım istedim. Neden mi? Farkındalığımıza bir artı ekleyip, empati yolunda bir adım daha atmak adına.

Tarih…                       16 Ağustos 1996

Yer…                          Amerika-Chicago ‘’Brookfield Hayvanat Bahçesi’’

Olayın kahramanı…   ''Binti Jua'' isimli dişi bir goril.

1988 doğumlu. Annesi Lulu, babası Sunshine. İsminin anlamı da Swahili dilinde 'Sunshine’nın kızı' demek. Eşi Silverback’ten iki yavrusu ve iki  torunu var. Hepsi farklı hayvanat bahçesinde yaşıyor olsa da kocaman bir aileye sahip.

Şimdi gelelim hepimizi gülümsetecek ve içimizi ısıtacak olan öyküye.

Ağustos ayının o sıcak yaz günleri. Hayvanat bahçesi; çocuklarına doğayı, hayvanları ve yaşam şekillerini göstermek için gelen ailelerle dolu. Bahçenin primat yani goril ve maymunların bakıldığı bölümündeyiz.

Her şey normal seyrinde. Ama bir anda sesler yükselir. Bakışlar ve meraklı kalabalık gorillerin yaşadığı tarafa yönelir. Tüm gözler heyecanla ve çaresizlikle tellerin ardına takılır.

Herkes paniklemiş ve çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştır. Sebebi üç yaşlarında bir oğlan çocuğunun gorillerin bölümüne düşmesidir. İçindeki meraka yenik düşen çocuk, etrafı çevreleyen duvara tırmanmış; dengesini kaybedince de tam 18 metreden beton üzerine düşmüştür.

İşte o anda bizim kahraman gorilimiz sessizce çocuğun yanına yaklaşır. Diğer gorilleri homurdanarak uzaklaştırır. Ardından yaralı çocuğu büyük bir ihtimamla kucaklar. Emniyetli bir yere taşır. Bulduğu bir kütüğün üzerine oturur. Kolu kırılan, yüzü yaralanan baygın çocuğu kucağında öz yavrusu gibi sallar. Kendine gelinceye kadar yanına kimseleri yaklaştırmaz. Hatta görevlileri bile. Daha sonra çocuğu hayvanat bahçesinin bakıcılarına teslim eder. Ve bu anda çocuğun sırtını ‘’Artık güvendesin, yaşama yeniden döndün.’’ dercesine sıvazlar. Yaşadıkları kabus dolu anlardan sonra yavrularını sevgiyle kucaklayan anne baba son derece sevinçlidir. Hastanede dört gün geçiren çocuk da eski sağlığına tamamen kavuşur. 

O anları kameraya çekenler bunu dünyayla paylaşır. Ve Binti bir anda herkesin tanıdığı, alkışladığı bir kahraman haline gelir.

İşte içimizi ısıtan, yüzümüzü gülümseten gerçek bir öykü. Binti’den bizlere bir armağan. Konunun uzmanları; bu güzel davranış için başlarda biraz eğitim, biraz fedakarlık ilkelerini savundular. Ama çoğu hayvanda var olan empati örneği olarak Binti’yi kullanmakta sakınca görmediler.

Peki bizler böylesi güzellikleri neden yapamıyoruz? Neden her defasında zorlanıyoruz?

İçimizi karartmak istemiyorum ama; dünya üzerindeki vahşeti, acımasızlığı, öfkeyle kinle yapılanları, haksızlıkları, vurdumduymazlığı ve hepimizi insan olduğumuza utandıran nice tasvip edilemeyen hareketi düşünmeden de olmuyor maalesef.

Oysa ki  EMPATİ yapmayı bilsek, sadece bilmekle kalmayıp birebir uygulayanı olsak…

Çok mu zor? Bence değil.

Öykümüzdeki dişi goril bunu başardı. Karşısındaki o minicik yavrunun halini görünce, içindeki acıyı hissetti. Hiç düşünmeden yardım elini uzattı. Onu hayata döndürdü. Elbette anne olmasının bu davranışta büyük payı var ama, sonuçta o bir hayvan.

Tam tersine, bunca vahşete imza atan bizler neyiz diye sormadan edemiyor insan. Yaşadığımız onca zulmü görünce. Doğaya, bitkilere, güzelim ağaçlara, hayvanlara ve kendi cinsimize yaptıklarımız o kadar acı ki…

Bakın ünlü Fransız yazar ve filozof François Marie Arouet ya da (kendi ismini saklamak amacıyla oluşturduğu anagramla) Voltaire ne demiş?

"İnsan zeka karşısında eğilir; ama şefkat karşısında diz çöker."

İşte bizler de bu öykü karşısında, bu şefkat ve güzellik karşısında diz çöküyoruz. Öyle değil mi?

DUYARLI OLMAK çok başka bir şey.

Pek çok naif duyguyu içinde barındırıyor çünkü. Merhamet, vicdan, önsezi, sevgi, saygı ilk aklıma gelenler.

Ben biliyorum ki hepimizin içinde var. Az ya da çok, ama var.

Önemli olan onu beslemek. Çoğalmasına ön ayak olmak. Çocuklarımızda bu naif duyguyu yaşatmak.

Doğaya, çevremize ve canlılara karşı ne kadar duyarlı olursak; o kadar zenginleşeceğiz çünkü.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ



6 Eylül 2014 Cumartesi

AMACIM VAR YAŞAMA DAİR

Ne güzeldir her yeni güne umutla uyanabilmek.

Bir önceki günün tortularından sıyrılmak.

Yaşanan üzüntülerin o gün ve o AN için artık önemsiz olduğunu fark edebilmek.

Dünü dünde bırakıp, bugüne bakmak.

Yaşama dair hayallerimize özgürce yelken açarken; en önemli amacımızın yaşama hakkını vermek olduğunu hiç unutmamak.

Belki farkında değiliz rutin koşturmalarımız içinde ama; amaçlarımız hakkında yeterince düşünüyor muyuz? Yoksa amacımız yok mu yaşama dair? O güzelim anları hiçe sayarak gün mü sayıyoruz? Kaça kadar sayacağımızı bilmeden hem de.

Yazılarını beğenerek takip ettiğim Doç. Dr. Şafak Nakajima; öyle güzel uyarıyor ki bizleri bu konuda.

‘’Yaşama seyirci olmaktan vazgeçin! Hayatı güzelleştirin!’’ derken.

Muhteşem bir beynimiz var. Yaşama anlam katan duygu, düşünce ve uğraşlarla beslediğimizde ışıltısı öyle güzel ki.

Beslenmediğinde ise adeta küsüyor. Biz boşa zaman harcayıp; günleri, ayları amaçsız yaşamaya devam ediyoruz ya. İşte bu sırada düşüncelerimizin akışından haberdar değiliz. Kontrol biz de değil çünkü. Bir sele kapılmış gibi akıyor beynimizin içinde.

Bu arada zannediyoruz ki beynimiz dingin ve rahat. Hayır. Beynimiz kendisini meşgul etmek için didinip duruyor tabiri yerindeyse. ‘’Madem yeni bilgiler, uğraşlar, hedefler yok; o halde eskiye giderim ben de.’’ diyor. Geçmiş anıların tozlarını atıyor bir çırpıda, içinden endişeyi, korkuyu, kederi bulup bulup çıkarıyor. Ve biz giderek daha olumsuz, daha çekilmez hale geliyoruz farkında olmadan.

Unutmayalım ki bedenimizin olduğu kadar, beynimizin de besine ihtiyaca var. Bence yeni bir şeyler öğrenilmeden geçen her gün büyük bir kayıp. Tek bir kelime dahi olsa öğrenmek, paylaşmak, beynimizin kıvrımlarını açmak; amaçlarımızı da besliyor biz fark etmeden. Hayatımızı güzelleştiriyor ve çoğalıyoruz.

Önce kendimize, sonra etrafımıza ve dünyaya faydalı olabilmek harika bir duygu. Gönül zenginliğinizin artmasına katkı sağlıyor çünkü.

Amaçlarımız varsa hayatımız çok daha anlamlı ve zevkli gelmiyor mu size de? Ama ya yoksa? İşte o zaman ne renk var anlarda, ne de ışıltı. Tebessüm bile edemiyoruz; farkında değil misiniz?

Bu durumun yaşla da alakası yok artık. Çok genel düşündüğümüzde; amaçsız emekliye ayrılanlar ya da uzun yıllar beraber olduğu eşini kaybeden insanlar; bu duruma daha uygun gibi görünüyor. Ancak gençler de bu tuzakta artık. Bir şekilde okuma heveslerine darbe vurulduğunda, uzun süre iş bulamadıklarında, yıllarca çalıştıkları işten çıkarıldıklarında ve hatta aşk acısı yaşadıklarında; amaçlarını yok sayıyorlar. Her şeyi  unutup kendilerinden vazgeçiyorlar. Yaşamdan kopuyorlar.

Oysaki devasa zorluklarla mücadele olsa da yaşamda; yapılacak bir şeyler olmalı mutlaka. Bir çıkış yolu bulunmalı. Bir ışık aranmalı. O her ne olursa olsun; önemli olan yaşam amacından vazgeçmemek. Yaşadığımız her güne değerini vermek. Bunun için düşünmek, kafa yormak. En kolayından, en zoruna bir şeylerin ucundan tutmak.

Gerekirse risk almak.
Gerekirse fazladan zaman ayırmak.
Varsa paramızdan, minicik katkılar için bir kenara koymak.

Ama birilerinin kalbine dokunmak ve özel olduklarını hissettirmekten tutun da; bir yavruyu sevindirmek, bir aileye hiç ummadığı bir jesti yapmak, bir engellinin harika bir gün geçirmesine vesile olmak, gözleri görmeyen birisine kitap okumak örneğin, geçen yıllara meydan okurcasına ikinci bir dil öğrenmek, en büyük hayallerinden birini kucaklamak, içinde heves varsa yaşını önemsemeden paten kaymak, başkalarının dileklerine katkı sağlamak, toprakla ya da bir ağaçla bütünleşmek, kim ne diyecek diye düşünmeden sevgiyle sarılmak, en basitinden çevresindeki insanların tebessümle güne başlamalarına vesile olmak, sadece teşekkür etmek gibi...

Büyük küçük.
Az ya da çok.

Hiç önemli değil. Kendimizi iyi hissettirecek her hareket, her duruş ve karşılık beklemeden yapılan her güzellik; katlanarak bize geri dönecek nasılsa. Sevgiyle attığımız her adım AMAÇLARIMIZI zenginleştirecek. Ben buna yürekten inanıyorum.

Sadece düşüncede kalmasın ama. İşlemede koyalım. Koyalım ki bir damla, iki damla derken bu güzel yaşama hakkını verdiğimize inanalım.

Cesaret mi gerekiyor bu ilk adım için? En cesuru biziz unutmayalım.

Öz güven mi gerekiyor? Her şeyimizle mükemmeliz. Kendimize has tavırlarımızla, düşünce ve hareketlerimizle biz özeliz.

Bunlar yetmez mi?

‘’KARAMSAR rüzgardan şikayet eder, İYİMSER değişmesini bekler, GERÇEKÇİ ise yelkenlerini ayarlar.’’ diyor ünlü Amerikalı yazar  William Arthur Ward.

İş hayatında başarılı olmanın yolu da buradan geçiyor. Okul hayatında ve hatta beraberliklerde de. Yaptığımız plan ve programlara zaman ayırıp, çalışmak. Böylece bir zamanların hayal olan değerlerini gerçekleştirmenin çoşkusunu yaşamak. Her daim yelkenleri ayarlamak. Değişmesini beklemeden, şikayet etmeden.

Net, açık amaçlarımıza; hedeflediğimiz sürede varabilmek öyle güzel ki. Varsın ilk amaçlarımız minicik olsun. Bir sonrakinde daha büyük amaçları kucaklamamızı kimse engelleyemez nasılsa. Tek engel kendimiziz aslında.

Hayat kalitemizi artırmanın, vizyonumuzu genişletmenin en güzel yolu; amaç sahibi olmak. Engeller, söylentiler, çevrenin yerli yersiz baskısı bizi mücadelemizden geri bırakmasın ne olur. O zaman kontrolsüz bir şekilde, sağa sola çarpa çarpa günler geçecek. Ne bir tat, ne bir heyecan olacak anlarımızda. Başkalarını suçlayıp, tüm olan biteni şansızlığımıza ve kaderimize yükleyeceğiz.

Sonuç mu?

Farkındalığını kaybetmiş, isteksiz, olumsuz bir ruh hali.

Peki yazık değil mi bize? Yaşanacak onca güzellik varken hepsinden mahrum kalmak niye?

Uzmanlar kısa ve uzun vadeli amaçlarımızın olması gerektiğinin ve tüm bunların yaşam amacımızı bütünleştirdiğinin altını çiziyor.

Her yeni gün, yeni umutlarla hedefe koşmamıza vesile. Yeter ki yürekten inanalım. Başkalarının ne dediğinden çok, kendi iç sesimize kulak verelim. Yaptığımız şeylerden pişmanlık duymak yerine, tecrübe kabul edip yola devam edelim.

En güzel amaç olan yaşam amacımızdaki ışıltılar ve renkler bizi bekliyor. Ben yakaladım en güzel harenin ucundan; hadi siz de yakalayın. Yaşam beraberce daha anlamlı. Unutmayın olmaz mı?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

23.07.2014

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...