19 Şubat 2017 Pazar

KARADELİKTE KAYBOLAN OLMASIN (2/2)

Şimdi sorumuzun cevabında sıra.

Gökyüzünün çok uzak köşelerinde aradığımız evren burnumuzun tam ucundan başlıyor.

Yani biz nerede isek, evren orada bizimle.

Bu tamamen bizim evrene bakış açımızla, algılarımızla alakalı.

Kara delik çok büyük. Çok yoğun.  Her şeyi içine alacak kadar büyük çekim etkisine sahip. Ve sürekli olarak hareket ediyor.

Dolayısıyla bu deliğe giriş yapan her ne ise, ya kara deliğin ucunda bir tür holograma dönüşüyor ya da başka bir evrende yeniden ortaya çıkıyor. Bu arada bilgilerinin bir kısmını geçiş sırasında kara deliğe bırakıyor. Delikten çıkarken de oradan aldığı bilgilerin bir kısmı ve eski bilgileri harmanlanıyor. Bir anlamda yapısı değişiyor.

Kısacası kara deliğe düşen bir parçanın; aynı evrene geri dönmesi şu anki bilgilerle mümkün görünmüyor. Ancak üzerindeki yoğun çalışmalar aralıksız devam ediyor.

Şimdi gelelim kendi iç dünyamızdaki kara deliklere.

Dipsiz karanlık kuyulara.

Endişelerin, korkuların kök saldığı; umudun girişine yasak konulan bir yer burası.
Tıpkı evrendeki güçlü kara delikler gibi; tüm olumlu duygularımızı, iyi ve insalcıl yanlarımızı hoyratça içine alıyor.

Kendi kişisel keşif yolculuğumuzda, egomuzu önümüze çıkarıp bizi iyice harap ediyor. Yaşadığımız olaylara ve hatta düşüncelerimize bile inanamaz hale geliyoruz. 
Her şeyden kendimizi sıyırıyor, yüzleşmekten kaçıyor ve kendimizi ya da birilerini suçluyoruz.

Bunu yaptıkça aynı kötü olay ve kişilerle yeniden karşılaşıyoruz. Sonu gelmeyen bir döngüdeyiz sanki. O kapandan kurtulmanın, her bir parçamızı, lime lime olmuş kalbimizi o kara deliklerden kurtarmanın bir yolu olmalı.

Var elbette. İlk adım farkındalıkla başlıyor.

Ne zaman duygu ve düşüncelerimizi fark eder; her şeyin sorumluluğunu üstlenir, kendimizi suçlama oyununa bir son verirsek; o zaman kara deliklerle köşe kapmacamız son bulacak.

Değişmesi gereken bizim dışımızdakiler değil, kendi iç dünyamız.

Aslında her şeyin kendi elimizde, kendi iç dünyamızdaki şükürlerde gizli olduğunu anladığımızda; kara delikler birer birer yok olacak. Kendimiz değişirken, bir de bakacağız ki dış dünyamız da değişmiş. Aslında değişen sadece bizim algılarımız.

Huzursuzluğumuzu, kıskançlığımızı, çekememezliğimizi, başkalarından öç almak isteyen yanlarımızı törpüledikçe, kendimize güvenimiz artacak.

İyi hisler, iyi düşünceleri çekecek. Affeden, hoş gören, olaylar karşısında sakinliğini koruyan, kalitesini bozmayan, zarafetini elinden düşürmeyen, anlayışlı, özgür, sevgi dolu olmamız işte bu kadar kolay.

Unutmayalım ki hayat bir mıknatıs gibi. Sevgi dolu bir kalple tebessüm eden yüzler nasıl birbirini çekiyorsa; nefret, öfke, kıskançlık, kavga ve kırgınlıklar da birbirini çekiyor.

İnanarak, sevgi dolu kalbimizi herkes ve her şey için kullanmaktan korkmayarak; iç dünyamızdan dış dünyamıza şahane bir geçiş yapabiliriz. Ancak o zaman depresyon, korku, endişe, öfke ve kırgınlıklar yüzünden kendi kara deliklerinde kaybolan olmayacak.

Ben buna inanmak istiyorum. Peki ya sizler?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

16.01.2017




KARADELİKTE KAYBOLAN OLMASIN (1/2)


Kara deliği hemen hepimizin bir şekilde duymuşluğu var. Ardındaki soru işaretleri ile beraber bilinmezliklerle dolu bir kelime.

Astrofizikte, kütlesi büyük bir kozmik cisim olarak tanımlanıyor. Öyle ki güçlü çekim alanı ile her türlü maddesel oluşumu ve ışınımı kendisine çekiyor.

Pek çok filme ve romana konu olan kara deliğin içinde, zamanın çok yavaş aktığı ya da akmadığı tahmin ediliyor.

Stephen Hawking'in severek okuduğum ‘Ceviz Kabuğundaki Hayat’ kitabında kara delikler, genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardı. Yani doğrudan gözlem yok. 
Sadece dolaylı gözlem teknikleri ile keşfedilmişler.

Düşünsenize zamansız bir alan.


Üstelik bir tane de değil.

‘Mümkün olabilir mi?’ diye sormadan edemiyor insan.

Ancak günümüzde, kara deliklerin varlığı tüm bilim toplulukları tarafından kabul ediliyor.

Peki kara deliklerin bizlerin duygusal yaşantısı arasında nasıl bir benzerlik olabilir ki?

Bunun cevabı; ağır hastalığına rağmen hayata dört elle sarılarak, bizlere örnek olan en büyük bilim adamından;  Stephen Hawking’den  geliyor.

''Karadelikler, sanıldığı kadar kara değildir. Ve onlar bir zamanlar sandığımız gibi; sonsuza dek çıkamayacağımız birer hapishane de değildir. Çıkılabilir ve hatta başka bir evrene geçilebilir.''

Depresyonu, uzaydaki karadeliklere benzetirken buradan çıkabileceğimizi de anlatan bu satırlar öyle kıymetli ki.

Genç yaşta yakalandığı hastalığında her duyusunu tek tek yitirirken, bir kara delikten bir başkasına hızla kayıyordu kendisi. En sonunda sesini yitirip sadece beyniyle baş başa kaldığında bile, umudunu kaybetmeyen bir bilim adamından bahsediyoruz.

O halde bize düşen de cesaretle yola devam etmek olmalı. Çünkü o bedeninin tüm vazgeçmelerine rağmen, beyniyle hayata sımsıkı bağlandı. Hiç durmadı, hep çalıştı. Hala da üretmeye, yeni keşiflerin yolunu açmaya devam ediyor.

O halde evrende ve kendi iç dünyamızda karadelikler olsa bile onlardan çıkmanın da bir yolu mutlaka var.

Christopher Nolan imzalı, 2014 yapımı Yıldızlararası (Interstellar) filmini izleyenler hatırlayacaklar. Dünyadan başka yerlerde yaşam arayan bir grup astronotun; bir kara delikten geçişini ve başka bir gezegene gidişini konu ediyordu. Aslında her şeyin bir döngüden ibaret olduğu gerçeğiyle son bulmuş ve bizleri hayli düşündürmüştü.

S. Hawking, kara deliğe giriş yapan cisimler olduğunu savunurken; onların bu delikten yine bir şekilde çıktıklarını söylüyor. Bambaşka bir evrene geçiş yaptıklarını da.

Peki aslında evren nerede başlıyor dersiniz?

Şimdi sıkı durun, çünkü cevaba şaşıracaksınız. (devamı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

16.01.2017

12 Şubat 2017 Pazar

HEPİMİZİN HİSSETTİĞİ ŞEY

Huzursuz uykular, unutulan minicik ama önemli detaylar, yalnızlık hissi, hiçbir şeyden keyif alamama halleri…

Öyle ya da böyle zaman zaman hepimizin hissettiği şey bu.

S T R E S.

Özellikle gelişen teknoloji, artan gürültü, bozulan doğallık, artan yapaylık ve daha niceleri…

Bizlere elimizde olmadan stresi hissettiriyor. Öyle bir hale geldik ki, neredeyse stressiz yaşamak mümkün değil.

Stresin bedenimize özellikle beynimize olan etkilerini anlatan harika bir sunumdan yola çıkarak,  bu çarpıcı konuyu beraber paylaşalım istedim. Çünkü ne kadar çok bilgi sahibi olursak, yenmemiz ve korunmamız o kadar kolaylaşacak diye düşünüyorum. Siz de aynı fikirde iseniz, katılın satırlarıma.

Stres, aslında bedenimizin doğal bir tepkisi.

Bedenimizin, hissettiği iç ve dış uyaranlara karşı verdiği otomatik bir cevap.

Bu tehlikelerin gerçek ya da sadece bizim hayal ürünümüz olması hiçbir şey fark ettirmiyor. Her durumda bizi tehlikelere karşı hazırlıyor. Bu amaçla  beynimiz ve bedenimiz iş birliği yapıyor.

Görme, işitme ve dokunma duyularımız hassaslaşıyor. Kalp atışımız hızlanıyor. 
Böbreküstü bezlerimiz güçlü hormonlar salgılıyor. Kaslarımız ve diğer organlarımız daha hızlı çalışmaya başlıyor. Tüm bunlar aniden gelişecek tehlikeli bir durumdan kurtulmamıza vesile oluyor. Tüm bu uyarıcılar yeri geliyor hayatımızı kurtarıyor.

Stresin temkinli ve ılımlı hali bu ve kısa süreli olursa zararsız.

Uzun süreli ve yoğun stres; yani doktorların deyimiyle kronik stres; ise bizim en büyük düşmanımız. Çünkü beynimizin ve bedenimizin sürekli tehlikeye hazır halde kalması, gergin ve hızlı olması; organlarımızda pek çok zarar yaratıyor.

Kan basıncının yükselmesinden, kandaki kimyasal madde oranının zarar verici düzeylere çıkmasına kadar pek çok olumsuzluk; beden yapımızı harap ediyor. 
Kaslardaki geçmeyen ağrılar, tutulmalar, yaşam kalitesinin zayıflaması bunun en güzel belirtileri aslında.

Canınızı sıkmak istemiyorum ama; çok daha ileri safhalarda pek çok tehlikeli hastalığın da habercisi. Bağışıklık sisteminin çökmesi, bunalım, öfke nöbetleri, sebepsiz içsel kızgınlık, giderek zayıflayan hafıza da cabası.

Sırtlandığımız yoğun iş yükü, ilişkilerimizdeki negatif etkenler, olumsuzluğun ağır bastığı bir çevre, geçmişteki kötü anıların süregelen yükü, bir türlü huzuru yakalayamama halleri stresi yaratan ve besleyen kaynaklar.


Peki biz fark edene değin duygusal anlamda neler yaşıyoruz dersiniz?

İlk etapta olumlu düşüncelerimiz tuzla buz oluyor.

Ardından panik hali, endişe baş gösteriyor.

Sorunları çözme yeteneğimiz zayıflıyor.

Bir takım şeyleri unutmaya başlıyoruz.

Yaşama gri gözlüklerle bakıyor, her şeyden bıkkınlık duyuyoruz.

İşte beynimiz bunlarla mücadele etmek, enerji sağlamak ve adaptasyonumuzu güçlendirmek adına öncelikle adrenalin salgılıyor.

Eğer stres azalmıyor; tam tersine yoğunluğu ve süresi uzuyorsa; beynimizin hacmi, genler ve fonksiyonları bundan daha çok etkileniyor.

Ön beyin bölgesinde yer alan Hipofiz Adrenal Bez Aksı yani kısaca HPA aktive oluyor. Kortizol gibi steroid hormonlar salgılanıyor ki, bu salgılar bizim tepkisel yeteneklerimizi zayıflatıyor. Bu arada hormon dengemiz bozuluyor. İşte bu nedenle hafıza ve öğrenme bölümündeki hücreler azalıyor, yani beyin hacmimiz küçülüyor.
Hafıza zayıflığı, öğrenme güçlüğü görülmesi de bu yüzden.

Artık kendimizi ne doğru ifade edebiliyor ne de olayları çabucak anlayabiliyoruz.
Kısacası düşünme sistemimiz bozuluyor. Bir süre sonra stresi kontrol edemez hale geliyoruz. Depresyon, çağın hastalığı Alzheimer gibi hastalıkların yolu açılıyor.

Maalesef stresin zararlı etkileri bu kadar da değil. Beynimizin DNA yapısını dahi etkilediği yapılan araştırma ve testlerle ortaya çıkmış. Genlerin stresten etkilenmesi, bu durumun nesilden nesile aktarılacağının ve bir kalıtsallık yaratılacağının da göstergesi.

Sonuçta stresin ruhsal, bedensel, duygusal sağlığımıza etkileri çok büyük.
O halde ne olursa olsun ‘’STRESE DUR!’’ demeyi öğrenmemiz gerekiyor. En azından azaltmayı bir şekilde başarmamız önemli.

Çünkü beden ve beyin yapımız o kadar muhteşem ki, stres azalınca beynimiz yine normal hacmine geri dönüyor. Buna paralel olarak kaybolan yetenekler geriye dönüyor. Verilen sert tepkiler yumuşuyor. Yani alacağımız hasarlar tamamen kaybolmasa da hafifliyor.

O halde her ne yaşıyor olursak olalım; fark ettiğimiz andan itibaren hızla stresten uzak durmamız şart. Bunun için spor, yoga, içimizi açan konularla meşguliyet ve arada sırada içimizdeki çocuğun sesini dinlemek öneriler arasında. Ben naçizane sevgiyle kuşatılmayı ve her gün sevgiyle yoğrulmayı da eklemek isterim.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.01.2017





5 Şubat 2017 Pazar

ÇAPALAMANIN TATLI ESİNTİSİ (2/2)

Artık çapalamanın o tatlı esintisini hissetme zamanındayız.

Olumsuz algıların bir kısmı bizde korku hissi yaratıyor. Özellikle çocukluktan kalanlar. Büyüdükçe o olumsuz algılar içimizde bir yerlerde korku olarak kök salıyor. 
Üstelik korku ve endişelerin daha çabuk gerçekleştiğini de düşünecek olursak, kısır döngü içinde kısılıp kalmamız an meselesi.

Şimdi korkularımızı hatırlayalım. Kapalı yerde kalma, karanlık, uçak, bıçak, makas, iğne, dişçi, köpek korkusu ilk aklıma gelenler. Eski yıllardan günümüze istemeden taşıdığımız yükler.

Hadi gelin bir örnekle bunu yenmeye çalışalım. Örneğin köpeklerin saldırısına uğrayan ve bu yüzden acılar çeken küçük bir çocuk olsun. Bu çocuk büyüdükçe anıları arasında saklı kalan köpek korkusu ve tedavi süresince yapılan iğnelerin korkusu da büyüyor. Sonuçta özellikle yalnızken köpeklerle karşılaştığında ya da iğne olması gerektiğinde, hatta kan verirken dahi; eski olumsuz anıları beynine hücum edip enerjisini azaltıyor. Yaşamını adeta kilitliyor.

Bunun için çapalama tekniğini uygulayalım mı?

Önce korkusuyla yüzleşsin. Köpeklerin bolca olduğu bir barınağı ziyaret edebilir örneğin. Belki önceleri yanında birileri varken yapar. Önemli olan yüzleşmek. 
Çocukken duyduğu korkuyu, acı anıları yeniden yaşamak.  Böyle bir yerde 
köpeklerle karşılaştığında ya da kan vermeye giderken o iğneyi gördüğü anda; çok sevdiği bir parçayı dinlesin. Ya da sevdiği bir şeyi koklasın. Parfüm kokusu, çim ya da ekmek kokusu gibi. Böylece çocukluğundaki o kötü anıyı sevdiği şeyle değiştirmiş oluyor. Ve artık yalnızken bile bir köpek görse, o kokuyu ya da müziği hatırlayıp; korkusunu unutuyor. Hatta gülümsüyor. Artık kan verirken ya da iğne olurken de eskisinden çok daha cesur.

Yazımın en başında kolay derken bunu kast etmiştim. Bilinçaltımızı çapaladık. 
Korkuyu daha kuvvetlendirmekten çekinmeden, detayını hatırladık. Sonra oraya hoşumuza giden, bizi iyi hissettiren bir algı yerleştirdik. Yani köpeğin ısırma anını, sonrasındaki iğne acısını hoş bir müzik ya da kokuyla değiştirdik.

Çapalama tekniğini günümüze yaymak ve her anımızdan hoşnut olmak için ikinci adımı atabiliriz artık.

Huzuru yakaladığımız herhangi bir yeri seçiyoruz önce. Evde, deniz kenarında, ağaçlar altında nerede mutluysak oradayız. Sakin bir müzik de eşlik edebilir bu esnada. Daha sakin düşünmeye, bedenimizle beraber gevşemeye çalışıyoruz. Ardından bizi çok mutlu eden bir anımızı hatırlıyoruz, tebessümlerle. O ana ait her detaya kafa yoruyoruz. Sesleri duymaya, varsa kokuyu hissetmeye odaklanıyoruz.

Tam o ANIN içindeyken, hislerimiz dinginken ve mutluyken hiç unutmayacağımız bir hareket yapıyoruz.

Bu harekette özgürüz.

Belli bir kuralı yok.

Örneğin sağ elimizle başparmağımızı sıkmak gibi. Tamamen bize ait.

Sonra o mutlu ruh halimizden çıkalım. Kısa bir süreliğine başka şeylerle ilgilenelim. Huzurumuz azıcık kaçsın.

Ve aniden yeniden sağ elimizle başparmağımızı sıkalım.

Yeniden o huzuru yakalıyor olmamız gerek. Eğer olmadıysa bunu oturtana dek tekrar ediyoruz. Sık tekrarla bu eylem bilinçaltımıza kodlanmış oluyor.

Ve artık ne zaman huzursuz, üzgün, öfkeli olursak hemen sağ elimizle başparmağımızı sıkıyoruz.

Böylece mutlu çapalama tekniğini her anımıza yaymış oluyoruz. Uygulaması çok kolay, yararları da cabası. Benden söylemesi, gerisi sizlere kalmış.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.10.2016                   







ÇAPALAMANIN TATLI ESİNTİSİ (1/2)

Yaşam boyu edindiğimiz öyle çok hatıramız var ki.

Hepsi o muhteşem beyin kıvrımlarımız arasında saklı. Bir vesileyle usumuza düşüyorlar. Hatıralarımız arasında olumlular çoksa ne mutlu bize. Onları her hatırladığımızda, pamuk şekeri misali gülümsetiyor bizi. Olumsuz olanlar ise özellikle hassas ve kırılgan anlarımızda yaramızı kanatıyor.

İşte canımızı hala yakan, içimizi burkan bu acı hatıraların ve getirdiği korkunun, öfkenin en azından bir kısmını olumlu hale çevirebilir miyiz dersiniz?

Buna kocaman bir EVET cevabım var.

Yepyeni bir teknikle bunu yapabileceğimizi söylüyor uzmanlar.

İsmi de Çapalama Tekniği.

Neuro Linguistic Programming (NLP)  yani Sinir Dili Proglamlaması’ndan bize armağan bu harika teknik.

Önce çapalayarak hatıramızın ateşini artırıyoruz. Tıpkı toprağı kabartır gibi kabartıyoruz yani. Sonra da oraya olumlu bir mini algı yerleştiriyoruz.

Hepsi bu kadar basit.

O halde öğrenmek ve hatta şu an itibarı ile uygulamak gerek. Yan etkisi ve zararı yok.

İnsanlarla iletişimimizi güzelleştirmemize, kendimizi çok daha iyi hissetmemize; hedefe ve çözümlere daha kolay ulaşmamıza basamak olan NLP’de; beş duyumuzu yöneten beynimiz ve sinirlerimiz devrede. Böylece duygu, düşünce ve davranışlarımıza istediğimiz gibi çeki düzen vermemiz an meselesi. Çünkü yaşamımız sırasında kendiliğinden gerçekleşen algılama, düşünce ve eylemi; daha bilinçli şekle sokup, geliştirmemize vesile oluyor.

Bu nedenle eskiden sadece terapi amaçla kullanılan NLP, artık pek çok dalda başarıyla uygulanabiliyor. Böylece kişisel yetenekler kolayca saptanıyor. Yapıcı anlamda kuvvetlendiriliyor. Zayıf algılar, aşırı tepkiler ve iletişim olumlu anlamda düzeliyor.

Bunu kim istemez ki?

Hayatın karmaşası ardımız sıra bizi de arkasından sürüklerken; beş duyumuzla her şeyi algılıyoruz. Ve tüm bu olaylar tek tek kayda alınıp hafızamıza atılıyor.  Bunlar arasında hayat enerjimizi azaltan, bizi kaskatı yapıp adeta durduran noktalar da var elbette. Onları ortadan kaldırMAdan yolumuza neşeyle devam etmemiz pek mümkün olmuyor.

Öyle değil mi?

İşte şimdi çapalama tekniğini kullanma zamanı. Kendiliğinden gelişen çapalamalarımız da var ki onlar bonus olarak artı hanemizdeler zaten.

Ancak çapalama öncesi dikkat etmemiz gereken noktalar var. Bizi kilitleyen, adımlarımızı yavaşlatan sözlere dikkat edelim. Onları er geç yaşayacağımızı hiç unutmayalım. Ayrıca bahanelerimizin arkasına saklanmak yok bundan böyle. Gerçek zor olsa da bilinmeli ve üstesinden gelinmeli. Bunu yapacak olan da başkası değil kendimiziz. Bakış açımızı yumuşak tutalım. Herşeyi kendi üzerimize ve fazlasıyla ciddiye almadan yolda olmak her zaman daha faydalı.

Uzman görüşleri bu yönde. Ve hayatı bu şekilde irdeledikten sonra çapalama yapmamız daha kolay olacak. İnanın bana. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.10.2016


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...