24 Kasım 2014 Pazartesi

ELİMİZDE KURŞUN KALEM YAZIYORUZ...

Bu yazıma romanlarını severek okuduğum yazar Khaled Hosseini ile başlamak istedim. Geçmiş aylarda okuduğum ‘’Ve Dağlar Yankılandı’’ isimli romanındaki bir cümle öyle güzeldi ki; notuma almadan geçememiştim. Şöyle diyordu ünlü Afgan asıllı Amerikalı yazar;

‘’İstedikleri şeylere göre yaşadıklarını düşünüyorlar. Oysa işin aslı, onları yönlendirenler, korktukları şeyler. İstemedikleri şeyler. Kimimiz baş belası olmaktan korkarız. Kimimiz bir yerde çakılıp kalmaktan.’’

Hepimiz soluk almaya başladığımız andan itibaren kendi hayat hikayemizi yazmaya başlıyoruz. Bizi yönlendiren duygu ve düşünce kalıplarımızın farkına varmadan; hayatın dümeni tamamen bizim elimizde olsun istiyoruz. Bizi engelleyenlerin yakın çevremizdekiler olduğunu bile düşünüyoruz. Maalesef, bastırdığımız, yok saydığımız yığınla olumsuz duygumuzun en büyük rolü üstelendiğini görmezden geliyoruz.

Elimizde bir kurşun kalem var; yazıp duruyoruz. Kimimiz kalemini seviyor, kimimiz sevmiyor. Bazıları sımsıkı kavrıyor ve itinayla bakıyor. Çünkü biliyor ki o olmadan hayatını yazamayacak. Bazıları hor davranıyor, parmaklarının arasından düştü düşecek sanki. Umursamıyor.

Gereğinden fazla bastırdığımız zamanlarda; suçu hemen kaleme yüklüyoruz. Silik yazdığı anlarda kalitesiz olduğunu düşünüyoruz. Korku ve kaygılarımız nedeniyle çekinerek çiziktirdiğimizi yok sayıyoruz. Silgi kullanıp sileceğimizi unutarak hata yapmaktan çekiniyoruz.

Sonuçta elimizdeki bu muhteşem armağanın tadını çıkaramıyoruz.  Oysa yazacak şahane bir senaryo ve başrolü üstelenecek muhteşem bir kalp bizimle. Farkında mıyız?

Bana bunları düşündüren, bu benzetmeleri yaptıran ise Brezilyalı ünlü yazar Paulo Coelho oldu. Onun kurşun kalem hikayesi Öyle hoş ki. Paylaşmak ve yeniden hatırlamak hepimizi farklı düşündürecek eminim. Çünkü basit bir kurşun kalem imgesiyle, tam bir hayat dersi veriyor hepimize.

Öykü bir nineyle torunu arasında geçer. Elinde kurşun kalemiyle masa başında mektup yazan ninesine yaklaşan torunu; ne yazdığını merak eder. Kendisini çok sevdiğini bildiğinden onun hakkında yazıp yazmadığını sorar. Tonton ninesi gülümseyerek onaylar. Ancak kullandığı kurşun kalemin; yazdığı kelimelerden çok daha önemli olduğunu vurgular. Ve büyüdüğünde kendi kalemini sevmesini arzu ettiğini sözlerine ekler. Küçük çocuk şaşırır ve merakla kurşun kalemi incelemeye başlar. Sonuçta sıradan bir kalemdir ninesinin elindeki.

Torunundan kalemin sıradanlığı ile ilgili masum yorumu duyan nine; o çocuk saflığına tebessüm ederek; hayat dersine başlar. Dünyayla barışık bir insan olmak istiyorsa; biraz sonra sayacağı özellikleri benimsemesi gerektiğini de ekler sözlerine.

Kurşun kalemin beş özelliği vardır. Ve her biri bizim duygularımızla birebir örtüşür.  

Birinci özellik; harika şeyler yaparken dahi onu yönlendiren bir güç olduğunu unutmama gerçeği.

İkinci özellik; arada sırada durup kalemin ucunu açma zorunluluğu. Kalemin canı acısa da yeni ve sivri haliyle daha güçlü yazacağını unutmadan. Acıların insanı zayıflatan değil, aksine güçlendiren bir duygu olduğunu bilmenin güzelliğinde.

Üçüncü özellik; yanlış bir şeyler yazdığında bir silgi yardımıyla silmeye olanak tanıması. Hatalara üzülmek yerine, istenirse düzeltebileceğini bilme rahatlığı.

Dördüncü özellik; kurşun kalemin esas işe yarayan kısmının albenili dışı değil, içi olduğu ve onu koruma gerçeği. Sevgi dolu bir kalbin titreşimleri ile özgür vicdan sesine paha biçilemeyeceğinin önemi.

Beşinci özellik; her zaman bir iz bırakması. Hayatta yapılan her şeyin iyi ya da kötü bir iz bırakacağını bilip, davranışların ona göre ayarlanması gerçeği. Hep dile getirdiğimiz farkındalığın güzelliği.

Şu anda yaşadığımız hayat da böyle değil mi zaten? Duygu, düşünce ve davranışlarımızla nakış nakış dokuyoruz. Hayallerimizi gerçekleştirme peşinde bir yandan da mutluluğu arıyoruz. Mutluluğun anlarda saklı olduğunu bir an olsun unutmadan elbette.

Her şey bu yolculuk içinde saklı. Bu uzun ve zorlu süreçte başarılarımız kadar başarısızlıklarımız da var. Ama geçmişi geçmişte bırakıp, ileriye kilitlenmek gerek. Acılarımız varsa yok saymadan, bizi eskisinden de güçlü hale getirdiğine inanarak. Değişime ve gelişmeye açık olarak.

Tıpkı  Antik Yunan filozofu Sokrates’in dediği gibi;

"Değişimin sırrı; eski ile savaşmak değil, tüm enerjini yeniyi inşa etmeye odaklamaktır."

Bakış açımızla içimizdeki enerjiyi nasıl ve nerede kullanacağımızı bilirsek önümüzde hiçbir engel duramaz. Buna endişeler, korku ve kaygılar da dahil.

Elimizdeki kurşun kaleme iyi bakalım. Sevgimizle, korkmadan yazalım kendi hayat hikayemizi.

Biter diye telaş etmeden, ucunu kırarım endişesinden uzak. Varsın yanlış yapalım. Özümüz iyi olduktan sonra hatalarımızdan aldığımız derslerle yola devam. Durmak yok. Günleri boşa tüketmek, amaçsız bir gün bile geçirmek yok.

Söz mü?

Elbirliği ile yeniyi inşa ederken sevgimiz en değerli harcımız. Ne kadar bol kullanırsak yapımız o denli sağlam olacak. Yürekten inanalım yeter.

Tıpkı ‘’Sevginin manevi evi KALPtir ve kalbimin gördüğü her şey güzeldir. Seni görüyorum.’’ diyen yazar Diamon Eros gibi…

BEN sizleri görüyorum. SİZLER de beni görün olmaz mı?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

26.10.2014



23 Kasım 2014 Pazar

Şeref Meselesi'ni Gala Gecesinde izledim!

Şeref Meselesi dizisi televizyonda başlamadan önce gala gecesinde ilk bölümü izleyen şanslılardan biri de bendim. Hürriyet Bumerang sayesinde bulundum bu unutulmaz gecede. Galanın detaylarına girmeden önce diziden söz etmek istiyorum meraklıları fazla yormadan.
Açıkçası beklentimin çok çok üzerinde başarılı buldum diziyi. İlk bölümü izlediğinizde bence siz de bana hak vereceksiniz. Bakın neden başarılı olmuş dizi?
1- Dizinin senaryosu roman tadında
Zor beğenen izleyicilerdenim ben. Bir diziyi sevmem için güzel bir hikaye anlatmalı senarist, beni sarmalı söyledikleri. Edebi bir lezzeti olmalı diyalogların. Bir cümlelik fikirden yola çıkıp o cümlenin etrafını entrikalarla, saçma diyaloglarla, gerilim yaratma amacı sırıtan gereksiz çatışma sahneleriyle, “yok artık!” dedirtecek absürt tesadüflerle dolduran senaristlere diş biliyorum. Hatta çoğu uyarlamaları için “edebiyat katilleri, bırakın romanları katletmeyi!” falan dediğim de oluyor.
Şeref Meselesi'nin uyarlama senaristi Seray Şahiner ise ilk bölüm için gerçekten de takdirimi kazandı. 
Bir kere çok güzel bir hikayesi var dizinin. Roman tadında, daha doğrusu gerçek hayattan bir kesit gibi. Ne çok hızlı anlatılmış, ne gereksiz yere uzatılmış. Hikayede yaşananlar içimizden birinin başından geçse yadırgamayacağımız cinsten. Uyarlama senaryoymuş, romandan mı yoksa yabancı bir diziden mi onu bilemiyorum ama sonuçta yine de tebrik etmek lazım; öyle güzel uyarlamışlar ki hikayede sırıtan hiçbir taraf bulmadım ben.
2-Kahramanlarla kolay tanışıyoruz.
Dizilerin de romanlarda olduğu gibi ilk bölümleri önemlidir benim için. Hikaye içine çekmezse eğer kitabı yarım bırakırım, ya da dizinin devamını izlemem. Şeref Meselesi'nde çok dozunda tatlı tatlı başlıyor olaylar. Konunun içine yavaş yavaş dahil olurken eş zamanlı olarak karakterleri de tanımaya başlıyoruz.
Bazı dizilerin ilk bölümlerinde her yerden bir karakter çıkar, kim kimdir bir türlü kafamızda oturtamayız. Bazı dizilerde de sanki ders anlatır gibi sırayla kahramanlara odaklanarak insanı hikayenin bütününden koparırlar bilirsiniz. Hatta ilk bölümündeki senaryo başarısızlığı yüzünden yayından kalkan bir çok dizinin adını sayabilirim size. Şeref Meselesi'nde ise böyle sorunlar yok. Karakterler olabildiğince karmaşadan uzak ve yalın anlatılmış. Yani ilk bölüm bittiğinde bütün karakterlerin isimlerini ezberlemiş oluyorsunuz, kişilik özellikleri kafanızda oturuyor ve bu doğal anlatım, tanıdık bir yazarın yeni romanını okuyormuş hissi veriyor.
 3-Bu dizideki kahramanlarımı hemen seçtim.
Size de olur mu bilmem, bir diziyi ilk kez izlerken empati kuracağım kahraman yoksa hemen  o diziyi yarıda bırakırım. Sevdiğim kahramanların gözlüğünü ise kolayca takıveririm, hemhâl olurum kendileriyle. Kahramanlarımın başına kötü bir şey gelirse de senaristlere diş bilerim ne yalan söyleyeyim.
Şeref Meselesi'ndeki kahramanlarım da  belli. Zeki, başarılı, sağ duyulu, mantıklı, vicdan sahibi, idealist, dürüst ve aynı zamanda duygusal yönü ağır basan, hoşlandığı kıza “Hangi tür kitapları okumayı seversin?” gibi şahane bir soruyu soracak kadar da saf bir aydınlığı olan Emir baş kahramanım olacak belli ki. Emir'i sevdiren bir diğer sahneyi daha anlatayım.
Avukatlık stajı yaptığı büronun sahibine bütün idealistliği ve vicdanıyla soruyor:
“Neden sadece icra davalarına bakıyoruz ki? Oysa bize okulda hukukun çok değişik yönlerini de anlattılar. Burada birkaç ay çalışan kişi hukukun alacak-verecek işleri olduğunu sanır!”
Bir de Şükran Ovalı'nın oynadığı Derya karakterini çok sevdim. Dürüst ve kendi içinde çok tutarlı, hayat mücadelesini en ağırından verse de, hakkını savunmak için çoğunlukla kavga etmek zorunda kalsa da, gülümsemeyi ve eğlenmeyi de becerebiliyor Derya. Yaşadığı koşullar arabesk aslında dışarıdan bakıldığında. Üvey baba, huzursuz ev, pısırık anne, az para... Başka yönetmenin elinde olsa ağlak sahneler çıkar Derya'nın hayatından. Ama bölümün sonunda benim aklımda kalan Derya bırakın arabeski, neşe dolu hayat dolu bir kız. Belki de Şükran Ovalı'nın dizide çok başarılı bulduğum oyunculuğunun da etkisi olmuştur böyle düşünmemde bilemiyorum. Sevgili senarist Seray Şahiner'e seslenmek istiyorum daha yolun başındayken.
-Seray Hanım, lütfen Emir ve Derya'ya torpil yapın, başlarına kötü şeyler gelmesin, onlar benim bu dizideki sevdiğim kahramanlar!
4-Sinema Tadında
Dizilerden biz izleyicileri soğutan şeylerin başında uzun bakışmalar, tirat atar gibi yapılan konuşmalar, zaman doldurmak için eklendiği belli olan gereksiz hatırlama sahneleri gelir bilirsiniz. Şeref Meselesi'nde öyle sahneler yoktu, en azından ilk bölümünde yoktu ve umarım devamı da böyle olur. Yönetmen Altan Dönmez'i bu anlamda tebrik ediyorum gerçekten de. Sinema filmi izliyor hissine kapıldım inanın, gerçi böyle hissetmemde bölümü sinema salonunda izlememin de etkisi vardır mutlaka. Bence siz de ilk bölümü izlerken ışıkları kapatın, varsa ses sistemenizi açın, sinema ortamı yaratın evinizde; bakalım siz de benim gibi düşünecek misiniz?
5-Dizinin müziği şahane
Müzikler gerçekten de şahane, Salvatore Riccardi ve Yıldıray Gürgen'in adı geçiyor. Dediğim gibi varsa evinizde ses sistemi, izlerken mutlaka açın. Ben dizinin müziklerine bayıldım.
6-Kıyafetler ve ortam samimi
Sizi bilmem ama ben şahsen evin içinde topuklu ayakkabı ile dolaşan, parıltılı kıyafetler giyip havuzlu villalarda yaşayan insanların marjinal ve de entrika dolu abuk hayatlarının anlatıldığı dizilerden hiç haz etmiyorum. Hangi dizide karakterler evin içinde terlik giyiyorsa o diziyi daha fazla seviyorum, çünkü samimi buluyorum. Hele ki dizinin konusu sıcak bir mahallede geçiyorsa değmeyin keyfime...  Şeref Meselesi bu anlamda da beni cezbetti. Balat'ın özgün mimarisinde sıcak bir mahalle ortamında geçiyor dizi, kıyafetlerde ve makyajlarda aşırılık yok. Doğal ve samimi halleriyle benden geçer not aldılar, ama ne yalan söyleyeyim evde terlik mi giyiyorlardı aklımda kalmamış, pazar günü ikinci kez izlerken gözüm oyuncuların ayaklarında olacak.
Anlatacaklarım şimdilik bu kadar, kaçırmayın bu diziyi diyorum. İlk bölümü izledikten sonra yorumlarınızı da bırakmayı ihmal etmeyin. Üzerinde konuşur eğleniriz birlikte.
Biraz da gala gecesi hakkında gözlemlerimi anlatayım size.
Şeref Meselesi Gala Gecesi
Hayatımda ilk kez katıldım böyle bir gala gecesine. Canlı yayınlarda denk geldiyseniz görmüşsünüzdür siz de, ortam çok kalabalıktı. Daha dizi başlamadan nasıl biraraya geldiklerini bir türlü anlayamadığım genç fan'lar grubu mu dersiniz, Kanal D'nin yarışması sayesinde galaya katılma hakkı kazanan heyecanlı tipler mi dersiniz, Ulan İstanbul'un çok sevdiğim sıcak kadrosu mu dersiniz, hangi birini anlatayım. Ortalık kamera ve fotoğraf çekenle dolmuştu. Biz de karıştık aralarına şanslı on blogger olarak. Kurulan sahnede dizi oyuncuları yerlerini aldılar, flaşlar patlamaya başladı, kameralar canlı yayınlara geçtiler.
Zor zanaat oyuncu olmak, gözler üzerindeyken insanın saatlerce poz verip sürekli gülümsemesi kolay iş değil bence.
Genç kızlar dizideki Yiğit karakterini canlandıran Kerem Bürsin'i adeta ablukaya aldılar. Ben kendisini daha önce hiç izlememiştim, internetten baktım hayat hikayesine. Hollywood-Türk yapımlarında çift dilli oyunculuk yapıyormuş. Güneşi Beklerken adlı dizide oynamış, Çağan Irmak'ın “Unutursam Fısılda” filminde de Erhan olmuş. Amerika'da filmler yapmış. Tamam yakışıklı da,  ama Emre rolündeki Şükrü Özyıldız'ın da hakkını yememek lazım bence. Çok başarılı bir oyuncu ve görüntüsüyle gayet de ekrana yakışıyor. Tarık Akan'ın gençliğini anımsatıyor hatta biraz.  Oyun Atölyesi'nde devam eden “Kim Korkar Hain Kurttan” adlı oyunda da oynuyormuş Şükrü Özyıldız, ki bilet bulabilirsem gitmeyi düşünüyorum o oyuna.
Kadın oyuncular, ekranda göründüklerinden çok daha güzelmişler bunu da not olarak belirteyim.
Renkli bir dünyaya gözlemci olarak katılmak keyifliydi açıkçası.
Keyifli seyirler efendim, yorumlarınızı merakla bekliyorum.
Bu içerik http://evdeyazar.blogspot.com.tr/ tarafından hazırlanmıştır.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

17 Kasım 2014 Pazartesi

HAYATA PEMBE BİR DOKUNUŞ (2/2)

Gelin bu güzel kadının hayatına pembe bir dokunuş yapalım bizler de. Satır aralarında çok şaşıracağınıza eminim.

Biraz hayal zamanı şimdi. Pembe bir malikane ve otoparkında yine aynı renkten Cadillac marka sayısız araba. ‘’Yok artık!’’ dediğinizi duyar gibiyim. Hepsi gerçek bunların. Üstelik bununla da yetinmemiş öykümüzün kahramanı.

Bu görkemli malikanenin içi; banyosundan, yatak odasına kadar hemen her şey yine pembenin tonlarına bürünmüş adeta. Uçuk pembe aynalar, pembe bir banyo, pembe küvet, şeker pembesi makyaj kutuları, aklınıza gelebilecek her eşya pembe. Ve elbette dile kolay; tam 37 ülkede sattığı kendi ürünlerinin ambalaj ve kutuları da.

Çalışanlarına teşvik amacıyla hediye ettiği Cadillac marka arabalar ne renk dersiniz? Evet onlar da pembe. Ve işte bu sebeplerden dolayı, ‘’Pembeli Kadın’’ lakabı onun ayrılmaz bir parçası olmuş yıllarca.

Seksenli yaşlarına değin çalışmış. İşini ve personelini hiç yalnız bırakmamış. Şirketinin satış hacmini yükselten her personele istisnasız birer pembe Cadillac marka araba hediye etmesi ise en büyük mutluluğu olmuş. Dikkatinizi çekerim kendisi de aynı renk ve aynı markadaki arabayı kullanırken.

Senede iki kere olmak kaydıyla, personelini en kaliteli şık restoranlarda ağırlamış. Şehir dışında kaldıkları otelleri en lüks olanından seçmiş. Otellerine gidiş gelişlerini limuzinle yapmalarına olanak tanımış. Kendilerini önemli ve değerli hissetmeleri için uğraşmış durmuş. Kendi yaşamındaki imkanların TAMAMINI onlar için de cömertçe kullanırken, bir an olsun aksini düşünmemiş.

Ve bakın bu gönlü zengin pembeli kadın; henüz ilk iş hayatında nasıl bir travma yaşamış?

Günlerden bir gün, çalıştığı şirkette satış müdürü ile tokalaşmak için uzun bir kuyruk oluşmuş. O da herkes gibi heyecanla sıranın kendisine gelmesini bekliyormuş. Ancak müdürü o yokmuş gibi davranarak, tokalaşmadan geçmiş önünden. İşte o genç yaşında bu duruma hayli içerleyen Mary, içini acıtan bu dersi hiç unutmamış. Ne kadar meşgul olursa olsun, karşısındaki kişiyi önemsemekten de asla vaz geçmemiş.

Bir diğer anısı daha var ki hayli manidar. Genç bir iş kadını olduğu yıllarda; tam da doğum gününde; biriktirdiği parasıyla kendisine siyah beyaz Ford bir araba almak istemiş. Artık hurdaya çıkan eski arabasıyla galeriye gitmiş. Hem bu sebepten hem de kadın olduğu için satıcıdan yeterince ilgi görememiş. Öğle tatili zamanı gelince de satıcı onu bırakıp yemeğe gitmiş. Bir saat beklemeyi göze alan Mary, zaman geçirmek için tam karşıdaki bir başka galeriye uğramış. Diğerinin aksine son derece nazik bir satıcıyla karşılaşmış. Sadece bakıp çıkacağını, istediği arabanın tam karşı galeride olduğunu söylediği halde satıcı peşini bırakmamış. Sohbet sırasında doğum günü olduğunu öğrenen genç bir düzine kırmızı gülle kendisine jest yapmış. Ve sonuçta ne olmuş dersiniz? Bu yakın ilgiden gözleri nemlenen Mary, o çok istediği siyah Ford yerine sarı renkli Mercury bir araba satın almış.

İnsanlarla iyi iletişim kurmanın, işini severek yapıp önemsemenin geri dönüşü de bu kadar güzel oluyor işte.

Servetiyle dünyanın en önde gelen iş adamlarından birisi olan John Rockefeller de buna değer verenlerden.  İnsanlarla iyi iletişim kurmayı başaran personeline en yüksek maaşı ödemeyi felsefesi haline getirmiş. Çünkü enerjisi ve morali yüksek insanların; verimliliği otomatikman artırdıklarını düşünmüş her daim.

İşte aynı misyonla davranmayı ilke edinen Mary, insanların takdir edilecek yönlerini bulmaya ve ödüllendirerek onların da bunu fark etmesi için özen göstermiş hep. Kendisine sevgi ve saygı duyan personeli ile beraber  başarı yollarını pembeye boyamayı ise hiç unutmamış.

Hepimiz iş hayatının zorluklarıyla az mücadele etmedik, hala da ediyoruz. İlk basamaklardan başladık çoğumuz. Adım adım yükseliyoruz hedeflerimiz doğrultusunda. Ancak konum ve statü değiştirdiğimizde; insani değerlerimizi unutabiliyoruz. Hatta itiraf edelim acımasız davranabiliyoruz çalışanlarımıza karşı. Sanki eskiden o yollardan kendimiz geçmemişçesine. Öyle değil mi?

Oysa, iş hayatı hepimizin ailelerimizden bile daha fazla zaman ayırdığımız bir zaman dilimi. İş yerimiz adeta ikinci evimiz gibi. İş arkadaşlarımız, müdür ve yöneticilerimizle neredeyse tüm gün beraber oluyoruz. İşin stresli ortamında elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz.

Beklediğimiz ise sadece minicik bir övgü ya da takdir. Yani kendimizi değerli hissettirecek, bir sonraki adımımızda daha güvenli olmamızı sağlayacak ufacık belirtiler. Yeri geliyor, bunlar olmadığı gibi; hakaret ve saygısızlıkla dahi karşılaşabiliyoruz. Bu moral bozukluğu ise yaptığımız işe, sesimize, hareketlerimize ister istemez yansıyor. Diğer çalışanları da negatif olarak etkiliyor haliyle. Zaman içinde bunlar birikiyor. Artık ayaklarımız sabahları işe gitmez oluyor. İşlerimizi heyecan ve istekle yapamıyor, zorlanıyoruz.

Bu nedenle işverenlerin, müdürlerin, patronların personeline yaklaşımı son derece önemli. İş verimini ve başarı ivmesini yüksek tutmak adına. Zamanı en iyi şekilde değerlendiren; işine zevkle sarılan personele sahip firmaların önünde hiçbir engel tutunamaz. İyi ve kötü zamanlarda tek yürek olarak çalışmayı başarabilirler çünkü. Ben buna inanıyorum.

Pembe dokunuşlarda bulunanlardan olalım her daim. Sevgiyi, saygıyı zarafetle harmanlayıp bir ressam edasıyla dokunalım hayatlara. Bir tebessümün binlercesine giden en güzel yol olduğunu unutmadan.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

13.09.2014

Kaynaklar: http://en.wikipedia.org/wiki/Mary_Kay_Ash; http://www.marykay.com; http://www.thefamouspeople.com; GERÇEK YAŞAM ÖYKÜLERİ (yazar: Ayşe Şen).

HAYATA PEMBE BİR DOKUNUŞ (1/2)

Araştırma yaparken birbirinden ilginç hayat öyküleriyle karşılaşıyorum. Her zaman olmasa da zaman zaman yazıp paylaşıyorum. Çünkü her yaşanmışlık, her öykü bizlere ayrı bir ders veriyor. Görüş açımızı zenginleştiriyor. Yaşama daha farklı pencerelerden bakabilmemize vesile oluyor.

İşte bunlardan bir tanesi daha karşımızda.

Beni çeken yanı hayata bakış rengi oldu.

Hangi renk mi?

PEMBE.

Benim de çok sevdiğim, tercih ettiğim renkler arasında. Hayatın o gri siyah katmanlarındayken; bu tarz renklere sahip olmak insanı hafifletiyor diye düşünenlerdenim.

Yazımın kahramanı iş kadını da böyle düşünmüş olmalı ki; tüm hayatını pembe renkle boyamış adeta.

İsmi:                Mary Kay Ash.
Doğum yeri:   Texas, Amerika.
Lakabı:            Pembeli Kadın.

Tam 83 yıllık yaşamına acısıyla tatlısıyla pek çok başarı, ödül ve güzellik sığdırmış bir iş kadını kendisi. Amerika'nın en büyük kadın girişimcilerinden. Ünlü bir makyaj firmasının kurucusu ve sahibi.

Ancak onu meşhur yapan özelliği İNSANLIĞI. Çalışanlarına verdiği değer ve önem.
Şimdi gelin pembe gözlüklerimizi takıp, bu güzel kadını tanımaya çalışalım.  

Belki de bu güzel rengin tonları arasındayken; dinginliğin kucağında hareketsiz durmayı başarabiliriz kısa bir süre için de olsa. Ne dersiniz?

Çok genç yaşta hayata atılan Mary; evlilik ve geçim gibi pek çok sorumluluğu aynı anda yüklenmiş. Fakir ama onurlu ve dürüst bir ailede yetişmiş.

Hayalleri elbette gönlündeki yerini hep korumuş ama, hayata sıfırdan başlamış. Henüz altı yaşında küçücük bir çocukken, kurabiye satarak iş hayatına atılmış. Genç yaşlardaki ilk evlilik yıllarında ise kapı kapı gezerek kitap satmaktan gocunmamış.

Kitap yazmayı daha o yıllarda kafasına koymuş. Kendi kozmetik firmasını kurup, iş hayatının erkek egemen ortamında mücadele ederken; özgüveni ve cesareti en büyük yardımcısı olmuş.

Başkalarının başarılarını her daim önemsemiş. Karşısındaki kişilere bakarken; ‘’Bana kendimi ÖNEMLİ HİSSETTİR.’’ levhasını boyunlarında taşıdıklarını hiç unutmamış. Personelini sürekli teşvik etmiş. Onları övmek en büyük ilkesi olarak kalmış yaşamı boyunca. Hayatının önceliklerine yani ailesine, inançlarına ve kariyerine odaklı kalmak mutluluğuna mutluluk katmış.

Başarılı iş hayatı boyunca pek çok onursal ödülle ödüllendirilmiş. Ölümünden sonra dahi pek çok ödül almaya devam etmiş. ‘’100 yılın en büyük kadınları ödülü’’ bunlardan sadece bir tanesi. Özellikle kadınlara yaptığı yardımlarla, kurduğu vakıflarla pek çok kalbi kendisi gibi pembeye boyamış. En çok da personelini. Canı gönülden isteyerek, kalbini ve sevgisini de katarak.

Sadece yaşadığı ülkede değil; dünyaya adını duyuran Mary; hayatı, iş felsefesi ve insanlara verdiği değerle bugün dahi pek çok insanın kalbine dokunmaya devam ediyor.

Dünyadan göçüp gittikten sonra bile yaptığı güzelliklerle anılıyor olmak ne büyük zenginlik.

Çok zengin olabiliriz. Çok ünlü, şanlı şöhretli ya da. Ancak İNSAN olmak, İNSANİ değerleri en yüksek basamaklarda iken bile akıldan hiç çıkarmamak ve özveriyle, alçak gönüllükle yardımdan kaçınmamak bambaşka bir zenginlik. Öyle değil mi?

Kalp güzelliğinin bu nadide örneğine gıpta etmemek, sevmemek elde mi? Hayatı boyunca her daim mücadele eden bir kadın olarak şahsen ben hayran kaldım. Paylaştım ki hepimiz örnek alalım. Yeri ve zamanı yakaladığımızda da pembe renkli dokunuşlarla etrafımıza ışıltı saçalım. 
(devamı çarpıcı hayat öyküsü ile 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

13.09.2014

4 Kasım 2014 Salı

NİYETLER Mİ? KALPTEN OLSUN (3/3)

‘’Hayatta istediğiniz her şey, ona sahip olduğunuzu ilan edebilecek özgüvene ve özdeğere sahip olduğunuz gün sizin olacaktır.’’ demiş Nobel ödüllü, İskoç kimyacı ve doktor Daniel Rutherford.

Özgüven ve özdeğer.

Her ikisine birden sahip olanlardan, bunun için çabalayanlardan olalım. Çocuklarımızı yetiştirirken sevgimize bu tohumları da ekleyelim.

Şimdi düşünelim yeniden. ‘’Nasıl niyet edelim ki bu özel uyumu yakalayalım?’’

Öncelikle içinde sadece BEN olmayacak. Yani sadece kişisel amaçlarımıza hizmet etmeyecek.  Net, açık ve kararlı olacağız. Evrensel niyetle ters düşmemeye dikkat edeceğiz. İçimizde ufacık bir kuşku kalmayacak. Pozitif enerjimizi her ne olursa olsun koruyacağız. Niyet sonrası, evrenin sınırsız aklına güveneceğiz. Teslim olacağız. Ve bekleme sürecinde; gerçekleşeceğine inanmaya devam edeceğiz. 
Böylelikle kalpten istenen niyetlerimizin gerçekleşme olasılığını artırmış oluyoruz.

Deepak Chopra’nın sözleriyle tüm bu yazdıklarımı destekleme zamanı şimdi.

‘’Niyet bilinçte veya ruhta yatan bir tohumdur. Eğer ona gereken özeni gösterirseniz, kendi kendini gerçekleştirmek için gereken donanımları işlemeye başlar. Niyet tesadüfleri yaratır. Bu sebepledir ki düşündüğünüz herhangi bir şey karşınıza çıkar.’’

En çok da unuttuğumuz anlarda gerçek olur niyetlerimiz öyle değil mi? Tek bir cevabı var o da teslimiyet.

Yazmaktan bıkmayacağım, çünkü çok önemli. Hepimiz güçlüyüz hiç olmadığımız kadar. Tıpkı Chopra’nın sözlerindeki gibi.

‘’Evrendeki bütün yaradılışlar niyet tarafından idare edilir. Ve biz insanlar niyetlerimiz sayesinde hayatlarımızda OLUMLU DEĞİŞİKLİKLER yapabilme kudretine sahibiz.’’

Bizler böylesi bir güce sahipken ne yapıyoruz peki?

Kudretimizi, yeteneklerimizi görmezden geliyor; zamanla köreltiyoruz. Neden mi? Egomuzla yaşamak bize daha kolay geliyor da ondan.

İşte şimdi unuttuğumuz bu gücü yeniden kazanma zamanı. Yaşımız kaç olursa olsun en güzel zaman ŞİMDİ. Asıl benliğimize geri dönebilirsek niyet gücümüzün farkına varacağız.

Bu öyle güzel ki. Evet belki zor bir süreç olacak, yılların kalıplarını yıkmak ama olsun. Denemek gerek bence. Zoru başarmanın tadını bir düşünsenize. Her şeye değmez mi?

Endişeyi, kaygıyı, korkuları bir yana atacak; sevgi ve merhamet duygularının tadına varacağız.  Ruhumuz sakinleşecek. Gönül gözümüz açık olduğu için yaşam bize daha renkli gelecek. Bir şeye niyet ettiğimizde önümüze çıkan fırsatları kolaylıkla göreceğiz. Çünkü farkındalığımız alabildiğine açık olacak. Nerede teslimiyet gerektiğini bileceğiz. Akışa kolayca adapte olacağız.

Teslimiyet kolay değil biliyorum. Uzmanlar bunu başarmak için; inançta bir atılım, tabiri yerindeyse bir sıçrama yapmamız gerektiğini belirtiyor. Yani bilinmeyenin kucağına kendimizi bırakabilmemiz. Bunu kendi iç sesimizle de desteklememiz. İşte inancımızdaki bu güzel değişikliği yapabilirsek; ödülümüz MUHTEŞEM olacak.

Önemli olan sınırsız aklımızı kullanmayı alışkanlık haline getirmekte. Dikkatimizi dağıtacak stres, kaygı ya da endişeyi bir yana bırakıp; kalpten inanmaya devam edersek; algılarımız hiç olmadığı kadar genişleyecek. Niyetlerimiz, bizlere farkında olmamız gereken fırsatları yaratacak. Bize düşen, kaçmasına izin vermeden bu özel fırsatları kucaklamak. Zamanında, kalp sesimizle harekete geçmek. 

Son olarak; hangi niyetimizin gerçekleşebilme olasılığı olduğunu nereden bileceğiz?

Cevabı hayattaki ipuçlarında.

Tesadüflerde. Ve tümü öyle güzel olanaklar sunuyor ki bizlere.

Yeter ki fark edelim, hissedelim ve şükürler eşliğinde kucaklayalım hepsini.

‘’Hayat, bir sürprizler serisidir. Öyle olmasaydı ne yaşamaya, ne de korunmaya değerdi. ‘’ diyor Amerika’lı düşünür ve yazar Ralph Waldo Emerson.

Hemen her yazımda dile getiriyorum. Çünkü hayat felsefem bu çatı altında şekilleniyor benim de. O halde gelin beraberce; her yeni sabahı bize sunulan en değerli armağan olarak karşılayalım. Yaşayacak olduğumuz tüm güzel sürprizleri kucaklamaya KALPTEN NİYET edelim. Gerisini evrene, akışa ve kalbimizin tik taklarına bırakalım.  Aynı sevgi haresinde yürek yüreğe ilerleyelim.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

31.07.2014









Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...