17 Aralık 2014 Çarşamba

ŞEFFAF HÜCRE ZARINDAN ÖZ ELEŞTİRİYE

Yazılarımdan birinde, eleştiri yapmanın ve eleştiriyi karşılamanın bir sanat olduğundan bahsetmiştim. Yine eleştiriyi ele alıyoruz. Ancak bu sefer daha zor bir basamaktayız. Kendimizi eleştireceğiz.

Kolay mı? Bence değil.

Peki kendimizi eleştiriyoruz muyuz gerçekten?
Egomuzun sesini kısmaya gücümüz var mı?  
Devasa gururumuzu dizginleyip hatalarımızın da olabileceğinin farkında mıyız?
Yoksa biz her şeyi bilen, kendimize söz söyletmeyen, her daim yaptıklarımızla övünenlerden miyiz?

Son derece tehlikeli yanlarımız bunlar. Bir kez başladı mı ardı arkası kesilmeden tüm iyi duygularımızı ele geçirdiğini belirtiyor uzmanlar.

O zaman biz de acımasız, paylaşmaktan uzak bireyler olup çıkıyoruz. Her şeyi sadece kendimiz için düşünüyor, her olaydan kendimize bir paye çıkarıyor; şımardıkça şımarıyoruz. Kendi egomuzun esiri oluyoruz iyiden iyiye. İpler onun elinde artık. Özgürlüğümüz de.

Bu durum bizim hayrımıza mı? Elbette hayır. Hem bizim, hem de etrafımızdakiler için bu duruma dur demek gerek. Bunun yolu da öz eleştiriden geçiyor.

Peki öz eleştiri ne anlama geliyor?

En basit haliyle hepimiz için; kendimizi eleştirebilmek. Biraz daha detayına girersek; ‘’Egolarımızdan arınıp, içinde bulunduğumuz durumu ve davranış tarzımızı mercek altına aldığımız anlar.’’ olarak düşünebiliriz.

Bunu yapabildiğimiz ölçüde karakterimiz sağlamlaşıyor aslında. Bizi şöyle bir silkeleyip kendimize getiriyor. Tabiri yerindeyse; çuvaldızı önce kendimize batırıyoruz. Varlığımızın farkına varıyoruz. Yaptığımız hataları, varsa eksik yanlarımızı görüyoruz. Kendimizi test ediyor, deniyoruz.

Böylece çevremizdeki kişileri eleştirirken daha duyarlı davranıyoruz. Çünkü o çuvaldızın acısını biliyoruz. Biz dahil herkesin, yaptıklarında hata ya da eksiklik olacağının farkındayız artık. Bu bakış açımızla biraz daha insaflıyız. Ve bu ne kadar güzel.

Bu nedenle hafife almamak lazım diye düşünüyorum. Çünkü bu noktaya vardığımızda; bağışlayıcı yanımız daha çok devrede kalıyor. Kötü veya ters bir davranışı olgunlukla karşılayabiliyoruz. Ve bu da bizim kalitemizi parlatıyor. Hayat standardımızı manevi anlamda yükseltiyor.

Artık egomuz daha sağlıklı. Dr. Şafak Nakajima’ nın dediği gibi şeffaf, esnek ve geçirgen. Egomuzu güçlü gösterip, maskeler ardına  saklanmıyoruz. Esnekliğimiz ve geçirgenliğimiz sayesinde bir çok olumsuzluğu tolere edebiliyoruz. Kolay kırılmıyoruz. Darılmıyoruz. Dış görüntümüz neyse içimiz de öyle. Ne kendimizi ne de başkalarını yanıltmıyoruz.

Olumlu yanlarımız daha çok. Neysek oyuz. Saklanmıyoruz. Netiz. Zorluklar bizi yıldırmıyor. Aksine o zorlukların bizi güçlendirdiğinin farkına varıyoruz. Kendimizi yıpratmanın ne denli gereksiz olduğunu anlıyoruz. Eksik ve hatalı yanlarımızı kabul edip, kendimizi daha çok seviyoruz. Cesuruz, özgüvenimiz yüksek. Paylaştıkça zenginleştiğimizi biliyoruz. Hiçbir şeyi kendimize saklamıyoruz. Şükür duymaktan, mütevazi davranmaktan mutluluk duyuyoruz.

Eğer bunlar içinde eksikliklerimiz varsa ve giderek egomuzun sağlıksız bir hale geldiğinin farkındaysak; duralım ne olur. Çünkü onu iyileştirmek elimizde. Uzmanlar böyle söylüyor. Sabırla, itinayla kendimizin farkına varıp; öz eleştiri yapmaya başlayalım. O merceği elimize alıp gerçeklerle yüzleşelim. Canımız acısa da, duygusal yanımız bizi zorlasa da sonunda başarmamız mümkün.

Ancak öz eleştiri yaparken, kendimize sevgiyle yaklaşmamız son derece önemli. Eleştirinin dozunu kaçırıp, kendimizi sürekli hatalarımızdan dolayı suçlar hale gelmek yok. Duygu, düşünce ve davranışlarımızla bir bütün halinde hareket ederken; hayattan zevk almayı ertelemek de.

Elbette yanılabiliriz. Elbette yanlış adımlar atabiliriz. Bunlar son derece doğal. Hayatla dans etmek sanıldığı kadar kolay değil çünkü. Düşeceğiz. Kalkacağız. Yine ve yeniden deneyeceğiz ta ki ömrümüzün sonuna değin. Kendimizle ilgili hataları kabul ettiğimiz oranda da hayata bıraktığımız tebessümlerimiz çoğalacak. Buna yürekten inanıyorum. Kaç yaşında olursak olalım, her yeni gün bambaşka tecrübelerle büyüyoruz. Gelişiyoruz. Değişiyoruz.

Yeter ki bu değişimler olumlu enerjilerle hepimize ulaşsın. Dünyanın, ülkemizin, paylaşımda bulunduğumuz topluluğun sevgi dolu ve sevecen olma yolu buradan geçiyor. Dikkate almanın, uygulamanın tam sırası. Zorluklara ve kötülüklere dur demek adına bu hepimiz için önemli. En çok da geleceğimiz ve çocuklarımız için.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

21.10.21014

Kaynaklar: http://safaknakajima.com; Güzel İnsan Modeli- Prof. Dr. Nevzat Tarhan.





11 Aralık 2014 Perşembe

İÇİMİZDEKİ UTANÇ (2/2)

Şimdi sorarım size; hangimiz hayatın akışı içinde aldığımız kararların hep doğru olmasını; çevremiz tarafından desteklenmesini istemiyor ki?

Bencil yanımız, egomuz böyle besliyor düşüncelerimizi çünkü. Haklı olduğumuzu her ispat edişimiz; egomuzu daha da parlatıyor farkında değilken biz.

Ancak ne zaman eleştiri alıyoruz, o zaman umutsuzluk başlıyor içimizde ufak ufak. Önce tepki gösteriyoruz. Kabul etmiyoruz. Haksızlık yapıldığını düşüyoruz. Hemen savunmaya geçiyoruz. Hatta yeri geliyor bizi eleştirenlerle yollarımızı ayırıyoruz. Olayları hep kendi bakış açımızla değerlendirmeye, ben merkezli düşünmeye alışmışız bir kere.

Aslında kendimiz ve yaptıklarımızla yüzleşmemiz için en uygun zaman değil midir bu? Daha önce düşünmediklerimizi düşünmek için bir vesile. Belki farklı bir nokta yakalayacağız. Belki gerçekten yanlış yaptığımızı fark edeceğiz. Belki çok iyi niyetliyiz. Belki tam o anda  değişik bir bakış açısı yakalayacağız. Hepsi bizim kabulümüzle alakalı. Üstelik bize faydalı bir dokunuşta bulundukları için de bir teşekkürü hak ediyorlar.

Eleştirilere, yargılara olumlu bakıp; gerçeklerin farkında olarak izin verenlerden olmak muhteşem bir duygu.

Su gibi akışta olmak bir nevi.
Kabullenmek.
Teslim olmak.
İçimizdeki sevgiye ve özümüzün gücüne inanarak. Kendi yolumuzu açmak adına. Yüreğimizle hissederek. Öylesine laf olsun diye değil ama.
Farkındalıkla.

İşte tam bu noktadayken; direnç göstermediğimizi, BÜTÜNE bakabildiğimizi belirtiyor uzmanlar. Dolayısıyla radarlarımız açık, saf bilincimizle akışa katılıyoruz. Ve bu büyü sevgimizle beraber yolumuzdaki en güvenli itici gücümüz oluyor.

Özgürüz artık. Duvarlarımız yok. Özümüzün güzelliğini hissedebiliyoruz.

Ancak işimiz henüz bitmedi. Bir şeyler yaratmamız gerekiyor. Keşfettiğimiz ve özgürlüğüne kavuşturduğumuz özümüzle; her neyi yapmak istiyorsak; onu ele almamız için en güzel zamandayız. 

Bunu heba eder, serseri mayın misali günlerimizi boşuna tüketirsek; bir süre sonra özgür olmamızın da anlamı kalmayacak çünkü. Hayallerimizi süsleyen bir tercih yapmalı ve o yolda ilerlemeliyiz. Böylece hem kendimizi mutlu edeceğiz; hem de etrafımıza yaydığımız ışıltı pek çok kalbe dokunacak.

Nasıl mı?

Mutluluğumuzun olumlu titreşimlerini etrafımıza yayarken, bu güzel enerjiyi hissedenlerle aynı ritmi yakalayacağız. Benzer frekanslar iki tarafı da rezonansa getirecek. Dolayısıyla gücü artacak. Tıpkı sıcacık sevgiyle tebessüm ettiğimizde, karşımızdakilerin buna karşılık verdiği anda içimize yayılan o tatlı sıcaklık gibi.

Aynı şey elbette negatif durumlar için de geçerli. Negatife negatif etki vermek onun da katlanarak artmasına sebep oluyor. Öfkeye kızgınlıkla karşılık vermek de.

Yeri geliyor incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebep; bir anda kocaman bir üzüntü bulutu olup tepemizde yer tutuyor. Bu karamsar bulutlardan korunmak için de elimizden geldiğince; negatife bile pozitif tepki verebilmemiz lazım. Kabul ediyorum ki zor. Ama imkansız değil. Minicik denemelerde başarılı olduğunuzda, daha büyükleri için güven duyuyorsunuz. Özgüveniniz artıyor. Ben bunu deneyenlerdenim.

Sevginin o muhteşem frekansı özümüzden öyle güçlü çıkmalı ki; karamsar bulutlar anında dağılmalı. Korkumuz, sevgiyle yer bir olmalı.

Bana göre hem eleştiri yapmak, hem de eleştiriye cevap vermek bir sanat. Çünkü zarafetle ve saygıyı koruyarak eleştiri yapmayı hepimiz başaramıyoruz. Gönül ve kalp kırmadan yapılmalı. Mutlaka iyilik tınıları içermeli. Yapıcı olmalı. Yeri ve zamanı iyi ayarlanmalı. Dozu da. Sevgi sözcükleriyle öyle güzel kuvvetlendirilmeli ki; zorlamadan mesaj yerine ulaşmalı. Tepkisiz, kabulle.

Peki gönül kıran, dozunu ve haddini aşan eleştirileri ne yapacağız? Üstelik diğerinden o kadar çok ki; yok saymamız mümkün değil. Üslupsuz, haddini aşan tınılarla dolu. Dolayısıyla bizleri kırıyor, incitiyor hatta öfkelendiriyor. Ancak böyle zamanlarda iş yine bize düşüyor. Ne zaman öfkemize hakim olursak, ne zaman yorumun doğru olup olmadığı üzerinde düşünebilirsek; o zaman başarılıyız demek. Eleştiriye açık olmak, eleştirilerden korkmuyor olmak özgüvenin şık bir göstergesi. Hele hele bir de dikkate alabiliyorsak.

Kişisel gelişim konusunda dünyanın kabul ettiği Amerikalı yaşam koçu Debbie Ford bakın ne diyor?

‘’Her birimiz gördüğümüz her niteliği sergileme yeteneğine sahibiz. Holografik dünyanın bir parçası olarak biz gördüğümüz her şeyiz, yargıladığımız her şeyiz, hayran olduğumuz her şeyiz.’’

Bu muhteşem hayatla dans etmemiz, ritimlerine ayak uydurmamız için kalbimizin aracılığı ile içimizdeki müziği duymamız gerektiğinde hemfikir uzmanlar. Böylece kalabalık yapan, kafamızı karıştıran, net düşünmemizi engelleyen diğer sesleri daha az duymaya başlıyoruz.

Kendimize güvenerek, cesaretimizden bir an bile şüphe etmeden kalp sesimize odaklanma zamanı şimdi. Özümüz bizi hasretle bekliyor inanın bana.

O halde gelin kendimize ve sevgimize güvenmekle başlayalım işe. Egomuzu serbest bırakarak devam edelim. Gerekirse onunla konuşalım. Tüm kontrolün bizde kalbimizde olduğunu defalarca tekrar edelim. Başkalarına değil önce kendimize bakalım. Kendimizi sevmekten bir an olsun vaz geçmeden, cesaretimizi körükleyelim.

Kendimiz dahil hiç kimse mükemmel değil. Olması da gerekmiyor. Hatalarımızla, öğrendiklerimizle varız biz. Olayları, insanları olduğu gibi kabul ettiğimiz sürece; sevgimizin tılsımını karşılıksız dağıtmaya devam edeceğiz. Yapıcı eleştiri yapacak, haddini aşan ve belki kalbimizi kıran eleştirileri de büyük bir olgunlukla karşılayacağız. Ben buna inanıyorum.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.10.2013

İÇİMİZDEKİ UTANÇ (1/2)

‘’Eleştiriyorum, çünkü içimdeki utançla yüzleşmekten korkuyorum. Suçu başkalarına atmak, onları yargılamak daha kolayıma gidiyor.‘’

Son derece radikal bir cümle, öyle değil mi? Peki hangimiz bu cümleyi içtenlikle söyleyebilecek kadar cesuruz dersiniz? Bir elin parmaklarını geçmez belki de.

Farkında olmadan ne çok eleştiride bulunuyoruz aslında. Bizimle düşüncesini paylaşan, belki de binbir zorlukla kalbini açan birisine eleştiri oklarımızı fırlatıyoruz acımasızca. Üstelik empati yaptığımızı düşünüyoruz. Ta ki benzer durum bizim başımıza gelinceye değin. İşte o zaman anlıyoruz ki; işin aslı dışardan göründüğü gibi değilmiş. İnsanın iç yangını daha bir başkaymış.

Konunun uzmanları; etrafındakileri sürekli eleştiren, yargılayan ve hatta küçük gören kişilerin; aslında kendi içlerindeki utançla yüzleşmekten korktuklarını söylüyor. İtiraf etmeliyim, hiç böyle düşünmemiştim.

Kendimize yeterince güvenmiyoruz. Kusurlarımızla yüzleşip düzeltmek yerine bunlara bir kılıf arıyoruz sadece. Böylece tenkitlerimizin ardı arkası kesilmiyor ve biz hep haklı olmaya çabalıyoruz.  Sonuçta kendimizi kandırarak rahatlıyoruz. Öyle değil mi?

Oysaki yapmamız gereken kendimize karşı dürüst olup, eksik ve hatalı yanlarımızı görebilmekte. Görüp de kabullenmekte saklı. O zaman hayatın akışındaki engelleri kaldırmamız kolaylaşacak. Çünkü o engeller bizim tarafımızdan konuluyor yılların birikimi içinde.

Bununla beraber bir de mükemmel olmaya çalışma durumumuz var. Herkese karşı görevini hatasız yapan kişiler olmak neden bu kadar önemli? Ben de zaman zaman böyle davrandığımı fark ediyorum ne yazık ki.

Çevremizin dediklerini fazlaca önemsediğimiz için mi acaba? Laf gelmesinden, suçlanmaktan korktuğumuz için mi yoksa?

Hiç kendimizi hırpalamayalım boşuna. Çünkü karşımızdaki kişi bizi, yaptıklarımızı, düşüncelerimizi ancak kapasitesi ve bakış açısının genişliği kadar anlayabiliyor. Dar bir bakış açısına ne yapsak da fayda etmiyor. Hepimiz yaşamımız boyunca buna benzer pek çok olayla karşılaştık. Belki kalbimiz kırıldı, belki çok üzüldük. Mutsuzluğumuz gün be gün artarken, giderek çekilmez bir hale bile geldik.

Değdi mi peki tüm bu zahmete? Elbette hayır.

Ah… o kalıplaşmış yargılarımız. Kendimizi kapattığımız kalın duvarlarımız. Özümüze, gerçek doğamıza tamamen uzakta yaşamaya alışkın yanlarımız. Kalıcılığımızı artırmak için yaptığımız bitmek tükenmek bilmez çabalarımız. Hep maddiyata yönelik arzularımız. Duvarlarımızın ardında yaşarken ve kendimizi mutsuz, çaresiz hissederken; aslında dışarıda muhteşem bir hayat devam ediyor. Biz görmüyor, dokunmuyoruz bu güzelliklere. Korkularımız ve güvensizliğimiz yüzünden.

Peki nereye kadar. Bunun sonu var mı? Yok.

Diğer korkularımız gibi suçlanma korkusunu da yenmemiz şart. Yolu ise önce bu korkudan kurtulmaya karar vermek; sonra da kalben inanmaktan geçiyor.

Ne zaman kendimize karşı dürüst olursak, ne zaman kötü yanlarımızı sevgiyle kabul edersek; işte o zaman kocaman bir adımla duvarlarımızı yıkmış; özümüzle kucaklaşmış olacağız.

Kendini eleştiri konusunda bakın Amerikalı çağdaş yazar Peter Alexander McWilliams ne diyor? Biraz uzunca ama her satırı okunmaya değer inanın.

‘’Aynada gördüğünüz her şey hoşunuza gitmeyebilir. Ama aynaya bakıp kendinizle ilgili her şeyi kabul edene kadar; istediğiniz hiçbir değişikliği gerçekleştiremezsiniz. Diğer insanları suçlamanın bize faydası yoktur.  Başka insanların eylemleri ve bizim bu eylemlerle ilgili yargılarımız vardır. Eğer dosdoğru yargıya bakabilirsek, kendimizle ilgili benzer yargılara ulaşırız.   Diğerleri hakkındaki acımasız eleştirileriniz, kendiniz hakkında kabul etmeniz gerekenlerdir.   Bunu yapabilir misiniz?   Diğerlerine verdiğiniz tüm öğütlerin sonunda, gideceği tek bir yer vardır; SİZ.’’

Ne kadar önemli satırlar. Gün geliyor öfke dolu birisine verip veriştiriyoruz; sakin olmasını öğütleyip duruyoruz. Gün oluyor cesaretsiz birisini korkaklıkla suçluyoruz. Kendi içimizdeki gizli öfkeyi, belki korkumuz yüzünden yapamayıp ertelediğimiz yığınla hayali yok sayarak.

Eleştiriler, suçlamalar, yargılar ve geldiğimiz sonuç.

KENDİMİZ!

Sorun sadece ve sadece bizimle alakalı.
Özümüzle. Özümüze inmedikten sonra; ne yapsak nafile. 
ÖZÜMÜZ öyle güzel ki her birimizin.
Kendine has renklerle dopdolu. Albenili.
Gerçeği olduğu gibi gören ama, yargılamayan en nadide tarafımız.
Koşulsuz sevginin sıcaklığında şefkat dolu yanımız.
Etrafımızdakileri oldukları gibi kabul ediyor.
Sorgusuz sualsiz onları kendi yollarına sevgiyle uğurluyor.
Ve bu muhteşem parçamız bize karşı hep dürüst.

Yeter ki biz sesine kulak verelim. Sevgisini hissedelim. Bilinçaltımızın tuzaklarına düşüp; özgürlüğünü elinden almayalım. Geçmiş yazılarımda da değinmiştim. Bize kötülük yapanları, hatta hayatımızı çekilmez hale getirenleri affedelim. Hatta teşekkür edelim. Çünkü onlar bilmeden bizi kendi özümüzle yüzleştiriyorlar bir şekilde. O zor anlarda bunu anlamamız mümkün değilse de; en azından bilelim istiyorum.

Şimdi neyi onurlandırmayı düşünüyorsak ona karar verme zamanımız olsun. Önce kendimizi onurlandıralım sevgimizle. Terk etmek istediğimiz her neyimiz varsa hepsini sevgiyle özgürleştirelim. Kızgınlıkla, öfkeyle değil. Bunu yapabilirsek, özümüzle içimizdeki utanç duygusunu yenmemiz an meselesi diye düşünüyorum. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.10.2013


3 Aralık 2014 Çarşamba

CEPTEKİ SEVGİ TANELERİ

Çok özel bir video açılımı var bu yazımda. Uzun bir aradan sonra beni engellilerle buluşturması bir yana, verdiği ders öyle güzel ki.

Aynı toplumda yaşarken hep göz ardı ettiğimiz insanlar onlar. Hayata karışmaya, okula gidip öğrenmeye, sosyalleşmeye hepimiz kadar ihtiyaçları var. Belki de bizlerden daha fazla. Tek istedikleri şey; oldukları şekil ve durumlarıyla kabul görmeleri o kadar. Israrcı ve meraklı bakışlardan uzak, saygı ile yaklaşmamız yeterli bence. Elbette cebimizdeki sevgi taneleriyle beraber. Onlardan alacağımız güç; bakın olmaz gibi görünenleri nasıl da olur hale getiriyor?

Öykümüz bir ilkokulda; sevimli masum yüzlerin, minicik kalplerin arasında geçiyor.

Günlerden bir gün; minik öğrencilerin sınıfına tekerlekli sandalyede bir öğrenci geliyor. Sınıf öğretmeni bu sevimli erkek çocuğunu arkadaşlarıyla tanıştırıyor. Ve sıra arkadaşlarının arasına yerleştiriyor. 

Engelli çocuğumuz ürkek. Arkadaşları tarafından nasıl karşılanacağının korkusu adeta yüzünden okunuyor.

Çocuklar her zaman doğaldır. Oldukları gibidir. Duygularını saklayamazlar.

Hepsi önce şaşkınlıkla bakıyor yeni arkadaşlarına ve sandalyesine. Ardından da sıralarını ondan biraz daha uzağa çekerek neredeyse sırtlarını dönüyorlar, somurtarak. Ve işte ilk olumsuz tepki. Sevimli çocuğun korktuğu tepkilerle karşılaştığı, kocaman sınıfta yapayalnız kaldığı anlar. Ne kadar zoruna gitse de alışkındır böylesi durumlara. İçinde kopan fırtınalara inat sessizliğine çekilir iyiden iyiye.

Öğretmen günün dersini anlatırken, birden ön sıralardan sevimli bir kız çocuğunun arkasını döndüğünü görür. Yüzünde kocaman bir tebessümle gülümser kendisine. Çocuk şaşkındır. Çünkü o gülümsemenin kendisi için olmadığına o kadar emindir ki.

Sınıfta ders biter. Arkadaşları bir çırpıda sınıfı boşaltır. Bahçede oyun oynamaya çıkarlar. Top oynayanlar bir yanda, ip atlayanlar diğer yandadır. Hepsi neşeli çığlıklarla oyuna ve kendi dünyalarına öyle dalmışlardır ki; öğretmeni tarafından bahçeye çıkarılan yeni arkadaşlarını fark etmezler bile.

Çocuk oyun oynayan arkadaşlarına içini çekerek bakar. Bir köşeden sessizce seyreder oyunlarını. Tam o anda arkadaşları ile ip atlayan kız tarafından fark edilir. Kocaman gözleri ve tebessüm dolu yüzü ile kendisine doğru gelen bu sevimli kız; biraz önce sınıfta kendisine gülümseyen kızdan başkası değildir.

Kız tam karşısına gelince durur. Önce çocuğun hareketsiz bacaklarına, sonra da yüzüne bakar ve elini uzatır. İsmi Maria’dır. Ancak çocuk şaşkınlığını atamaz ve kendisine uzatılan eli sıkmaz. Beklemediği bu duruma bir anlam veremeyen Maria; üzgündür. Ve kendisini oyuna geri çağıran arkadaşlarının yanına döner.

Ancak aklı hala tekerlekli sandalyedeki çocuktadır. Birden oyunu durdurur. Elindeki iple çocuğun yanına koşar. Amacı onu da oyuna dahil etmek ve hatta ip atlatmaktır. Hemen aklındaki planı uygulamaya başlar.

Çocukların hayali geniş olmaz mı her daim? ‘Nasıl?’ yoktur onlar için. Yeter ki yapmak istesinler. Cesaretle denemekten hiç yorulmazlar.

İpin bir ucunu okul kapısına bağlar. Çocuğu ortaya alarak kendisi de diğer yana geçer. İpi çevirir, sandalyeyi iterek üzerinden atlatır. Sonra koşarak ipi yine çevirir. Bu yoğun çabanın pek de verimli olmadığını fark edene kadar da dener. Pes etmez. Diğer arkadaşları yaptığına bir anlam veremezken; Maria ısrarlıdır. Aslında tek amacı vardır. O da yeni arkadaşını oyuna; aslında hayata dahil etmek.

Birden aklına bir başka fikir gelir. Yüzü aydınlanır ve hemen işe koyulur. Bu sefer ipi çocuğun ayağına bağlar. Tam ayak ucuna da bir top koyar. Sonra da diğer tarafa geçip ipi kuvvetle çeker. Çocuğun ipe bağlı ayağı böylelikle topa vurur. Top ip boyunca duvarın yanına kadar gelir. Kız minicik bir hamle daha yapar ve topu duvara vurdurur. Ardından ‘gol’ diye bağırırken tekerlekli sandalyedeki yeni arkadaşını kendi etrafında döndürmeye başlar. Diğer arkadaşları hem merak, hem de yarıda kesilen oyunları yüzünden kızgınlıkla; Maria ve yaptıklarını izlemektedir.

Sonunda ders zili çalar. Hepsi birden sınıfa girerler. Maria pes etmeyecek kadar büyük bir kalbe ve sevgiye sahiptir. Israrlıdır. Cesaretlidir. Denemekten hiç kaçınmaz.

Öğretmeninden izin alarak bu ürkek arkadaşıyla ilgilenmek istediğini söyler. Artık teneffüslerde hep 
birliktedirler.

Bir sürü oyun denerler. Ellerini birbirlerine bağlayarak neşe içinde oynarlar. Ders çalışırlar. Top oyunundan tutunda, uçurtma uçurtmaya ve hatta beden hareketlerine kadar her şeyi beraberce birbirlerine bağlı el ve kalpleriyle yaparlar. Şimdi sıkı durun. Tiyatro bile oynarlar. Üstelik tekerlekli sandalyedeki çocuk sadece izleyici değil, katılımcıdır her defasında.

Maria kocaman kalbiyle pes edecek gibi değildir. Öyle bir gayret gösterir ki; sonunda arkadaşını gülümsetmeyi başarır.

Ancak bu azim daha da güzel sonuçlara gebedir. Harika Maria bilmeden arkadaşının el ve ayaklarını harekete geçirmiştir. Bir gün yine ayağına bağlı iple top oynarlarken, çocuk kendiliğinden topu itmeyi başarır. Maria sevinçten adeta deliye döner. Önce kendisine ardından da çocuğa olan güveni ile başarmıştır. Sevgiyle kucaklar arkadaşını.

Artık senenin sonuna gelinmiştir. Bu vesile ile Maria ne yapabileceklerini düşünür taşınır. Ardından hayalini uygulamaya koyar. Sınıftaki sıraları yanlara iterek kendilerine bir alan yaratır. Sonra pikaba bir plak yerleştirir. Çocuğu ellerinden tutarak kaldırmaya çalışır. Sarılır tüm gücüyle. Oldukları yerde hafifçe sallanmaya başlarlar. Minicik gücü ancak bu kadarına yetmiştir Maria’nın.

Her ikisi içinde son derece güzel bir andır. Yıllar sonra ayakta olmanın keyfi ve şaşkınlığındaki çocuk alabildiğine mutludur artık. Çünkü hayatın tam içindedir. Evet belki ayakları henüz yere basacak kadar güçlü değildir, ama olsun. O ayakta kalma anı bile onun için en büyük armağandır. İkisi de gözlerini kapatır. Hayallerinde evlendiklerini ve kocaman bir pistte dans ettiklerini düşleyerek gülümser. O anda sımsıcak sevginin ışıltıları her yanı kaplar.

Sonuç mu? Hayali sizin kalbinize kalmış. Ben bu güzel azmin ve sımsıcak sevginin sabırla her şeyin üstesinden geldiğine eminim. Ve biliyorum ki onlar hayal ettikleri güzel hayatı çoktan kucakladılar.

Öykümüz kısaca böyleydi. Hayatın içindeki gerçeklerle birebirdi. Sevgi en güzel merhem değil mi tüm yaralara? İşte karşımızda.

O halde gelin cebinize bolca SEVGİ doldurun her gün. Dağıtın cömertçe. Gözlerinizdeki ışıltı ve yüzünüzdeki tebessüm eşlik etsin bu güzelliğe. Ve inanın bana cebiniz hiç boşalmayacak. Siz dağıttıkça hep dolu kalacak ve sol yanınızı bir güneş misali ısıtacak.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

17.11.2014

Kaynak: Bu güzel video’dan haberdar olmamı sağlayan, hayatını bu özel dünya çocuklarına adayan; kalbi güzel arkadaşım Sevgi KOŞANER’e teşekkürlerimle. Video’yu izlemek isteyenler için tek bir tık yeterli; https://www.facebook.com/video.php?v=10201786497972021&fref=nf.


24 Kasım 2014 Pazartesi

ELİMİZDE KURŞUN KALEM YAZIYORUZ...

Bu yazıma romanlarını severek okuduğum yazar Khaled Hosseini ile başlamak istedim. Geçmiş aylarda okuduğum ‘’Ve Dağlar Yankılandı’’ isimli romanındaki bir cümle öyle güzeldi ki; notuma almadan geçememiştim. Şöyle diyordu ünlü Afgan asıllı Amerikalı yazar;

‘’İstedikleri şeylere göre yaşadıklarını düşünüyorlar. Oysa işin aslı, onları yönlendirenler, korktukları şeyler. İstemedikleri şeyler. Kimimiz baş belası olmaktan korkarız. Kimimiz bir yerde çakılıp kalmaktan.’’

Hepimiz soluk almaya başladığımız andan itibaren kendi hayat hikayemizi yazmaya başlıyoruz. Bizi yönlendiren duygu ve düşünce kalıplarımızın farkına varmadan; hayatın dümeni tamamen bizim elimizde olsun istiyoruz. Bizi engelleyenlerin yakın çevremizdekiler olduğunu bile düşünüyoruz. Maalesef, bastırdığımız, yok saydığımız yığınla olumsuz duygumuzun en büyük rolü üstelendiğini görmezden geliyoruz.

Elimizde bir kurşun kalem var; yazıp duruyoruz. Kimimiz kalemini seviyor, kimimiz sevmiyor. Bazıları sımsıkı kavrıyor ve itinayla bakıyor. Çünkü biliyor ki o olmadan hayatını yazamayacak. Bazıları hor davranıyor, parmaklarının arasından düştü düşecek sanki. Umursamıyor.

Gereğinden fazla bastırdığımız zamanlarda; suçu hemen kaleme yüklüyoruz. Silik yazdığı anlarda kalitesiz olduğunu düşünüyoruz. Korku ve kaygılarımız nedeniyle çekinerek çiziktirdiğimizi yok sayıyoruz. Silgi kullanıp sileceğimizi unutarak hata yapmaktan çekiniyoruz.

Sonuçta elimizdeki bu muhteşem armağanın tadını çıkaramıyoruz.  Oysa yazacak şahane bir senaryo ve başrolü üstelenecek muhteşem bir kalp bizimle. Farkında mıyız?

Bana bunları düşündüren, bu benzetmeleri yaptıran ise Brezilyalı ünlü yazar Paulo Coelho oldu. Onun kurşun kalem hikayesi Öyle hoş ki. Paylaşmak ve yeniden hatırlamak hepimizi farklı düşündürecek eminim. Çünkü basit bir kurşun kalem imgesiyle, tam bir hayat dersi veriyor hepimize.

Öykü bir nineyle torunu arasında geçer. Elinde kurşun kalemiyle masa başında mektup yazan ninesine yaklaşan torunu; ne yazdığını merak eder. Kendisini çok sevdiğini bildiğinden onun hakkında yazıp yazmadığını sorar. Tonton ninesi gülümseyerek onaylar. Ancak kullandığı kurşun kalemin; yazdığı kelimelerden çok daha önemli olduğunu vurgular. Ve büyüdüğünde kendi kalemini sevmesini arzu ettiğini sözlerine ekler. Küçük çocuk şaşırır ve merakla kurşun kalemi incelemeye başlar. Sonuçta sıradan bir kalemdir ninesinin elindeki.

Torunundan kalemin sıradanlığı ile ilgili masum yorumu duyan nine; o çocuk saflığına tebessüm ederek; hayat dersine başlar. Dünyayla barışık bir insan olmak istiyorsa; biraz sonra sayacağı özellikleri benimsemesi gerektiğini de ekler sözlerine.

Kurşun kalemin beş özelliği vardır. Ve her biri bizim duygularımızla birebir örtüşür.  

Birinci özellik; harika şeyler yaparken dahi onu yönlendiren bir güç olduğunu unutmama gerçeği.

İkinci özellik; arada sırada durup kalemin ucunu açma zorunluluğu. Kalemin canı acısa da yeni ve sivri haliyle daha güçlü yazacağını unutmadan. Acıların insanı zayıflatan değil, aksine güçlendiren bir duygu olduğunu bilmenin güzelliğinde.

Üçüncü özellik; yanlış bir şeyler yazdığında bir silgi yardımıyla silmeye olanak tanıması. Hatalara üzülmek yerine, istenirse düzeltebileceğini bilme rahatlığı.

Dördüncü özellik; kurşun kalemin esas işe yarayan kısmının albenili dışı değil, içi olduğu ve onu koruma gerçeği. Sevgi dolu bir kalbin titreşimleri ile özgür vicdan sesine paha biçilemeyeceğinin önemi.

Beşinci özellik; her zaman bir iz bırakması. Hayatta yapılan her şeyin iyi ya da kötü bir iz bırakacağını bilip, davranışların ona göre ayarlanması gerçeği. Hep dile getirdiğimiz farkındalığın güzelliği.

Şu anda yaşadığımız hayat da böyle değil mi zaten? Duygu, düşünce ve davranışlarımızla nakış nakış dokuyoruz. Hayallerimizi gerçekleştirme peşinde bir yandan da mutluluğu arıyoruz. Mutluluğun anlarda saklı olduğunu bir an olsun unutmadan elbette.

Her şey bu yolculuk içinde saklı. Bu uzun ve zorlu süreçte başarılarımız kadar başarısızlıklarımız da var. Ama geçmişi geçmişte bırakıp, ileriye kilitlenmek gerek. Acılarımız varsa yok saymadan, bizi eskisinden de güçlü hale getirdiğine inanarak. Değişime ve gelişmeye açık olarak.

Tıpkı  Antik Yunan filozofu Sokrates’in dediği gibi;

"Değişimin sırrı; eski ile savaşmak değil, tüm enerjini yeniyi inşa etmeye odaklamaktır."

Bakış açımızla içimizdeki enerjiyi nasıl ve nerede kullanacağımızı bilirsek önümüzde hiçbir engel duramaz. Buna endişeler, korku ve kaygılar da dahil.

Elimizdeki kurşun kaleme iyi bakalım. Sevgimizle, korkmadan yazalım kendi hayat hikayemizi.

Biter diye telaş etmeden, ucunu kırarım endişesinden uzak. Varsın yanlış yapalım. Özümüz iyi olduktan sonra hatalarımızdan aldığımız derslerle yola devam. Durmak yok. Günleri boşa tüketmek, amaçsız bir gün bile geçirmek yok.

Söz mü?

Elbirliği ile yeniyi inşa ederken sevgimiz en değerli harcımız. Ne kadar bol kullanırsak yapımız o denli sağlam olacak. Yürekten inanalım yeter.

Tıpkı ‘’Sevginin manevi evi KALPtir ve kalbimin gördüğü her şey güzeldir. Seni görüyorum.’’ diyen yazar Diamon Eros gibi…

BEN sizleri görüyorum. SİZLER de beni görün olmaz mı?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

26.10.2014



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...