10 Temmuz 2019 Çarşamba

ÖYLE BİR HAYAL Kİ…


Gerçek hayat hikayeleri, oradaki cesaret dolu davranışlar, hayata kafa tutarak, zorluklarla mücadele sonunda elde edilen başarılar; oldum olası beni çok etkiler.

Oradaki hayatların kalbimize dokunduğunu hissederim. 

İşte bu nedenle geçmişten günümüze ne zaman böyle bir öykü ile karşılaşsam paylaşmak en büyük keyfim oluyor.

Geçen günlerde izlediğim bir filmde de böylesi çarpıcı bir öykü vardı.

Filmin ismi  ‘Women Walks Ahead - Önden Giden Kadın.’

Amerikalı kadın yazar Eileen Pollack imzalı bir roman uyarlaması aynı zamanda.

1880 yılında; Kuzey Amerika Ovalarında yaşayan insanlarla buluşmak için, New York’tan tek başına zorlu bir yola çıkan; genç bir kadının çarpıcı öyküsü anlatılıyor.

Bu genç ve güzel kadın Catherine (Caroline) Weldon.

Kendisi bir ressam.

Hayali bir ilke imza atmak.

Kuzey Dakota Kızılderililerinden, Sioux’ların efsane lideri Oturan Boğa’nın resmini yapmak.

O zamanın elverişsiz şartları, dünyanın kadına hoşgörüsüz bakışı düşünüldüğünde 
işinin hiç de kolay olmadığı aşikar.

Ama adı üstünde hayal bu.

Gelin New York’tan yola çıkalım ve tarihin eski sayfalarında gezinirken; aynı zamanda bu cesur kadının hayaline yoldaşlık edelim.

Catherine Weldon İsviçre’de doğar. Çocukken Amerika’ya gelir.

Hayatı hayli karışık, çalkantılı ve mutsuz geçer.

Bir doktorla evlenir, ancak yürütemez ve ayrılır.

Sevdiği adamdan bir oğlu olur. Batıya taşınır.

Kızılderili kültürüne duyduğu yakınlık; Amerikan Yerlilerinin haklarını savunma konusunda gösterdiği duyarlıkla başa baş gider.

Aynı tarihlerde Kızılderililer kendi cennet vatanlarından, bereketli topraklarından, alışkın oldukları ılıman hava şartlarından koparılıp; çok uzaklara, kuzeyde kar ve soğuğun hüküm sürdüğü yerlere sürülmeye başlar.  

Ümitlerini ve topraklarını kaybeden Kızılderililer’in lideri Oturan Boğa bu duruma sessiz kalamaz. Amerikan ordusuyla savaşır. Onları yener. Böylece ünlenen lider herkesin korkulu rüyası olarak dünyaya nam salar.

Kızılderililerin onun sayesinde haklı davalarına cesaretle bir süre daha göğüs gerdiği ise tarih notları arasında yerini alır.

O zamana kadar birkaç ünlü politikacının resmini yapan Weldon; derin vizyonu ile herkesin konuştuğu bu lideri merak eder. Şahsen tanışmak ve iznini alarak resmini yapmak amacıyla hayalinin peşinden yollara düşer.

Bu güzel kadın; gerek yolculuğu sırasında gerekse vardığı noktalarda; hem Amerikalıların hem de Kızılderililerin öfkesine, hakaretine, saldırısına maruz kalır. 

Çünkü sadece resim yapmak için bu kadar zahmetli bir yola çıkmasına kimse bir anlam veremez.

Defalarca evine dönmek üzere uyarı alır.

Şiddete ve ağır hakarete uğrar.

Ancak pes etmez. Cesaretle hayalinin peşinden gitmeye kararlıdır. Çünkü duygusal ve narin yapısına inat; içindeki büyük güçle kendisini kabul ettirmeye yemin etmiştir.

Karşılaştığı gerçekler; kendi vatandaşları tarafından Kızılderililere yapılan haksızlıklar, oynanan oyunlar; göz göre göre işlenen adaletsizlikler karşısında şaşkın ama bir o kadar da üzgündür.

Bir yandan Kızılderililerin gönlünü kazanıp hayalindeki resme başlarken, diğer yandan onlara yardım etmek için tüm servetini harcar.

Haksızlığa karşı cesaretli duruşu ve pes etmeyen azmi sayesinde, hem Oturan Boğa hem de diğer kabile üyeleri tarafından sevilir, sayılır. Kızılderililerle kurduğu güçlü sevgi bağını ömrünün son demlerine kadar zarafetle korur.

Bu arada hayalini kurduğu portresini bitirir.

Portrelerinden biri hala Kuzey Dakota Kültür Merkezi ve Bismarck'taki Capitol Grounds Eyalet Müzesi'nde sergileniyor.

Ziyaretçileri ile buluşan bu resim sayesinde; pek çok kişi tarihin o haksız anlarına eşlik ediyor ve ressamını hala sevgiyle hatırlıyor.

İnsanların kalbinde sevgiyle yer edinen ve hayata daha sıkı tutunmamıza vesile olan tüm güzel kalplere selam olsun.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.04.2019








25 Haziran 2019 Salı

YAŞAM İKSİRİ


İnsanoğlu neredeyse var olduğundan bu yana hep yaşam ömrünü uzatmanın yollarını aramış, araştırmış.

Eski hikayelerde, mitolojik öykülerde yer bulan bu konu her dönem kafaları meşgul etmiş. Bu sayede sağlığa iyi gelen, şifa deposu olan pek çok bitki ve baharat; ülkeler arasında elden ele taşınmış, kullanılmış.

İşte onlardan bir tanesi de SARIMSAK.

Tam bir yaşam iksiri.

Nergisgiller familyasının şifa kaynağı.

Yaklaşık beş bin yıldan bu yana kullanılan muhteşem bir soğan türü kendisi.

Sümerlerin mutfağından tüm dünyaya yayılmış ve vardığı her yerde el üstünde tutulmuş.

Salgın yaratan ölümcül hastalıklarla mücadelede tedavi edici yönüyle kullanılırken; bedeni güçlendiren ve koruyan yapısına ek olarak; kuvvetli aroması ve keskin kokusu ile mutfakların aranılan baharatı olmuş.

Ülkemizde 170, dünya genelinde ise 700 kadar türü olduğu bilinen bu değerli bitkinin anavatanı Orta Asya olarak kabul ediliyor.

Bir de siyah sarımsak var ki; özellikle Uzak Doğu'da, Japonya'da ve Kore'de uzun yıllardır kullanılmış. Sabit sıcaklıkta ve sabit doğal nemde 25-40 gün kadar bekletilerek yapılan siyah sarımsağın tadı kuru eriği andırıyor. Kokusu yok. Besin değeri ise katlanarak arttığı için tercih sebebi.

Çin mitolojisinde şans ve bereket getirdiğine inanılmış. Avrupa’da şeytani güçlerle ve vampirlerle savaşmak için kullanılmış.  Eski Mısırda evlerin duvarlarında ve çocukların boyunlarında yer bulmuş.

Kısacası Hindistan’dan başlayarak Mısır, Sümer, İbrani, Arap, Yunan ve Türk medeniyetleri derken; zamanla dünyanın en ücra köşesine kadar yayıldığı;  çeşitli amaçlarla kullanıldığı tespit edilmiş. Mısır piramitleri ve Sümer taş tabletlerinde bulunan sarımsak ile ilgili resim ve yazılar da bunun en güzel ispatı olmuş.

Şimdi gelin çok daha eskilere gidelim ve sarımsağın toprakta hayat bulduğu mitolojik öyküde yollarımızı kesiştirelim.


İnsanlar ilk oluşum yıllarında karşılaştıkları zor olaylara olağanüstü anlamlar yükledikleri için bunu tanrılara yakıştırırmış. Kendi bedenini, oluşan hastalıkları sorgularken de böylesi bir tanrıya sığınış hali söz konusu.

İşte Yunan Mitolojisinde tıbbın ve sağlığın tanrısı olarak kabul edilen Asklepios’un öyküsü de böyle başlar. Hayatı ve yenilenmeyi temsil eden yılanlı asasını yanından hiç ayırmayan sağlık tanrısı, gittiği her yere şifa dağıtır.

Asklepios; müzik, sanat ve güneşin tanrısı olarak bilinen Apollon ile Koronis’in oğludur.

Ancak öykü bu ya, Koronis hamileyken etkilendiği bir yabancıyla Apollon’u aldatır. Bu kötü haberi kutsal kuşu ak kargadan alan Apollon, onu cezalandırması için kız kardeşi Artemis’i devreye sokar. Böylece büyük bir odun ateşi yakılır. Ancak ateş öyle büyür ki, o günden sonra haberci ak karganın bembeyaz tüyleri is karasına döner.

Koronis acılar içinde yanarken, karnında taşıdığı çocuğa acıyan Apollon onu kurtarır. 
İşte buram buram kan ve ateş kokan böylesi bir ortamının içinde hayata gözlerini açar minik Asklepios.

Bu olay mitolojide hekim-tanrının son anda kurtarıcı olarak yetişmesinin sembolü olarak yorumlanır.

Apollon çocuğu yetiştirmesi için at adam Kheiron’a teslim eder.

Doğanın içinde yaşayan ve onun dilinden, şifasından anlayan Kheiron; Asklepios’a tüm bildiklerini aktarır. Zaman geçtikçe hekimlik sanatını derinlemesine öğrenen sağlık tanrısı, elinde asası ile dağ bayır dolaşır. Sağlığı, şifayı elini değdirdiği herkese ulaştırmayı ilke edinir. Hatta işini o kadar benimser ki, bir süre sonra ölüleri diriltmek istediğini açıklar.

Günlerden bir gün Tanrı Athena, savaştığı Gorgo adındaki devi öldürür. Onun akan kanlarını toplayarak Asklepios’a verir.

Asklepios devin sol tarafında dolaşan kanın şifalı olduğunu bulunca; hayalini gerçekleştirmeye; yani ölüleri diriltmeye başlar.

Ağrıları azaltan tanrıça olarak bilinen Epione ile evlenir. Dört erkek, altı kız çocuğu olur. Çocuklarının hepsi sağlık alanında görev yapar.

Asklepios artık her şeyin muhteşem gittiğine inanır. Ancak geçen zaman içinde doğanın dengesini bozduğunu fark etmez.

Ölümsüzlük sadece tanrılara ait olduğundan; insanları yeniden diriltme fikrine yer altı tanrısı Hades çok kızar. Akabinde bu vahim durumu Zeus’a şikayet eder. Kardeşini haklı bulan Zeus da, yolladığı şimşekle sağlık tanrısı Asklepius'u öldürür.

Asklepios yanarak yok olurken; bir anlamda annesi ile aynı kaderi paylaşır.

Son nefesini vermeden önce, oradaki otlardan birinin üzerine yazdığı son reçete toprağa düşer. Yağan yağmurlar, üzerindeki mürekebbin toprağa karışmasına sebep olur. Geçen zaman içinde orada bir bitki yetişir.

Yorulmadan, hastadan hastaya koşarak, şifa dağıtan sağlık tanrısının; öldükten sonra tüm insanlığa armağan ettiği bu bitkinin sarımsak olduğu dilden dile anlatılarak günümüze kadar ulaşır.

İşte yaşlı, sakallı, düşünceli ve babacan bir yüz ifadesi ile simgelenen sağlık tanrısı Asklepios ile onun bizlere armağanı olduğuna inanılan sarımsağın mitolojik öyküsü.

Dayanıklılığı, mineral ve vitamin yönünden zengin besin değeri ve antiseptik özelliği ile özellikle sağlıkçıların her daim önerdiği sarımsak; yaşam iksiri olmaya en yakın aday değil mi sizce de?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

14.04.2019





29 Mayıs 2019 Çarşamba

GÜÇLÜ BAĞLARIN MUCİZESİ


Yapılan bilimsel araştırmalar kronik yalnızlığın erken ölüm riskini % 14 oranında arttırdığı sonucunu ortaya koyuyor.

Bu da güçlü bağların, sıcacık sevgilerin, sımsıkı içten kucaklaşmaların insan bedenine ne denli iyi geldiğini kanıtlıyor. Yani sadece ruhumuz doymuyor, bedenimiz de sevgi dolu paylaşımlarla besleniyor.

Bilinçli olarak seçtiğimiz, kaliteli yalnızlığı tamamen ayrı tutmak gerekiyor elbette.

İçimizdeki güzel kaynakların arada bir yenilemesi gerektiğini söyleyen ve bunun hayatta kalmak için en iyi yol olduğunu savunan; Nobel edebiyat ödülünü alan ilk Amerikalı kadın yazar; Pearl Buck haksız sayılmaz.

Sıkılmadan zaman geçirebildiğimiz, daha üretken daha verimli olduğumuz bu yalnızlıklar, tam tersi ruhumuzu sakinleştiriyor bana göre. İç huzurumuzu koruyan bir terapi gibi. Çünkü daha iyi düşünüyor, daha doğru kararlar alıyor ve hayatımızı kaliteli yaşamak adına kendimize daha güzel hedefler belirliyoruz. Ayrıca kendi kişisel filtremizi tamir etme şansını yakalıyoruz.

Alman filozof, yazar ve eğitmen Arthur Schopenhauer’in sözleri de adeta bunu kanıtlar gibi.

“Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir.”

Ancak kalabalıklar içinde dahi yüreğimizin üşüdüğü, kendi sıkıntılarımızın sarmalında debelendiğimizi hissettiğimiz yalnızlık anları çok zor.

İşte böylesi zamanlarda ruhumuz solup sararıyor.

Sevincimizi gerçekten paylaşan, üzüntümüzü sadece gözlerimizin içine bakarak dinleyen insanlara hasret; üşüyoruz. Ruhumuzun üşümesi bedenimize yansıyor. 
Baktığımız şeylerden, yediğimiz yemeklerden tat alamıyoruz. İçimizden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Bu ise bağışıklık sistemimizi yavaş yavaş aşındırıyor.

Sadece bir iki kelime dahi etmenin insanın içini nasıl açtığını, hal hatır soranlar olduğunda kendimizi nasıl iyi hissettiğimizi bir düşünsenize…

Peki nasıl başlıyor bu üşüten yalnızlık dersiniz?

Kendi sınırlarımızı koruyamadığımız, vereceğimiz en basit kararlar için dahi başkalarının onayına ihtiyaç duyduğumuz anlara aman dikkat.

Filizlenme başlıyor. Mutlu olmayacağımızı bile bile, içimiz acırken kendimizi değil sadece başkalarını düşünerek attığımız her adım bu filizi büyütüyor maalesef.

Biz ısrarla böyle davranmaya devam ettikçe, başkaları için kendi kararlarımızı hiçe saydıkça, onu yok etme imkanını elimizden kaçırıyoruz.  

Hiç farkında olmadan dağılmaya başladığımız günler bir tık uzağımızda artık.

Bir süre sonra bir de bakıyoruz ki başkaları tarafından kullanılıyoruz ve acımasız bir şekilde aslında yapayalnızız.

Yapılan bir başka araştırmaya göre kendisini yalnız hisseden insanların yarıdan fazlası maalesef evli.

Bu da bir başka ironi.

Çoğu insan hayatını paylaşmak üzere evlenirken, kendisini bambaşka bir yalnızlık sarmalında bulabiliyor. Çok sevdikleri arasında bile.

İşte bu ve benzeri durumları fark ettiğimiz noktada değiştirmek, kök salmış duyguları söküp atmak gerekiyor. Bunu yapabilmenin yolu da seçilen bilinçli yalnızlığımızda gizli.

Tekrar sınırlarımızı çizmeye, sağlamlaştırmaya, öncelikle kendi duygu ve düşüncelerimizi baz almaya karar vermek ve uygulamak sanıldığı kadar kolay değil biliyorum.

Belli bir zamana, cesarete ihtiyaç duyduğumuz da bir gerçek.

Ancak hayata bir defa geliyoruz. Onu kendi irademizle istediğimiz gibi yaşamak, kendi kararlarımızı kendimiz vermek ve mutlu olmaya çalışmak en doğal hakkımız.

Kendimizi hayata karşı daha güvenli, daha güçlü hissetmenin; duygusal ve sosyal anlamda doyumlu olmanın ve kurulan güçlü bağlarla bunu diğer insanlarla paylaşmanın önemi öyle büyük ki. Bunu hiç unutmayalım olmaz mı?

Samimi, içten, sevgi dolu kalplerimiz çok olsun dileğimle.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

26.03.2019



16 Mayıs 2019 Perşembe

MİNİCİK MOLEKÜLLERİN NEŞEYLE DANSI



Hepimiz biliyoruz ki vücudun yapı taşı proteinler.

Proteinlerin yapı taşı ise amino asitler.

Amino asitlerin birbirine bağlanması ile peptitler oluşuyor.

Ancak peptitler arasında daha da küçük moleküller var.

Onlar sinir hücreleri yani nöronlarla iletişim kurmak için, nöronlar tarafından kullanılıyorlar.

İşte bu minicik moleküllere nöropeptit deniyor.

Sempatik sinir sisteminde, non-sempatik ve parasempatik sinir liflerinde bulunuyor kendileri.

Metabolizmadaki pek çok fizyolojik düzenleme ve davranış şekli onlar sayesinde sağlanıyor. Bizlerde endişe anında kalp ritminin artması, avuç içlerinin terlemesi; hayvanlarda deri ya da kabuk değişimi bunlardan sadece bir kaçı.

Bu minicik moleküller bedenimizde çok güzel işlere imza atıyor.  

Dokularımızın gelişmesi, yaralarımızın iyileşmesi, mikroplara karşı bağışıklık sistemimizin güçlenmesi hep onlar sayesinde oluyor.

Dolayısı ile sayıca fazla olmaları bizlerin lehine bir durum.

Peki bunu dışarıdan desteklemenin bir yolu var mı?

Evet var.

Biliyor musunuz bu minicik moleküller üzerinde olumlu anlamda etkili olan tek duygu neşe.

Ne kadar neşeli olursak nöropeptitlerimiz o kadar canla başla çalışıyor bizim için. Bir anlamda neşenin ezgileriyle vücudumuz içinde daha çoşkulu olarak dans ediyorlar.

Uzmanlar düşüncelerin bu moleküllerin üretimini tetiklediğini;  neşeli ve kederli insan nöropeptitlerinin birbirinden farklı olduğunu söylüyor. Enerjimizi yüksekte tutacak iyi düşünceleri çoğaltmak, iyi nöropeptitleri artırmamız adına önemli.

Bunu her zaman yapabilmek elbette zor. Ancak her yazımda belirttiğim gibi zor şartlar altında dahi gülümsemek, kendimizi iyi hissettiren güçlü bir davranış. Beynimizi bu anlamda kandırmamızın da artık mümkün olduğunu biliyoruz.

O halde gelin neşeyi hayatımıza davet etmenin yollarını arayalım her fırsatta. Var olan güzellikleri küçük büyük demeden şükürle anmamız bunun ilk adımı bence. 

Şükrettikçe artan iyi hisler beynimizden tüm vücudumuza güçlü pozitif enerji sinyalleri yaymaya başlayacak. Bunlar sayesinde kendimizi neşeli hissederken, bir yandan da o şirin moleküllerin artmasına yardımcı olacağız.

Dileğim o ki bu minicik moleküller hep neşeyle dans etsin içimizde. Bizler de o neşe dolu dansın olumlu etkilerini yaşayıp şükürlerimizi çoğaltalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.04.2018




8 Mayıs 2019 Çarşamba

AY IŞIĞI SONATI


Geçmişten günümüze anlatılan öykülerin, masalların ve hikâyelerin ruhumuzu zenginleştirdiğini düşünüyorum. Bir yandan geçmişteki konular, olaylar ve kişiler hakkında bilgi sahibi olurken; bir yandan da bakış açımızı genişletiyoruz.

Üstelik bir kısmının gerçek olmasa da gerçeğe yakın olduğunu kabul ediyor; bu anlamda rivayetleri seviyoruz.

Bazı öyküleri derinlemesine araştırdığımızda birden fazla rivayetle karşılaştığımız da bir gerçek. Böylesi durumlarda hepsinden söz etmenin ve değerlendirmeyi okuyuculara bırakmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum kendi adıma.

İçinde pek çok rivayet barındıran Ay ışığı sonatı (No.14 Do diyez minör sonat) da bunlardan bir tanesi.

Ludwig Van Beethoven’ın yazdığı 32 sonat içinde en tanınmış olanı.

Dinlediğinizde etkilenmemek mümkün değil. İçinde biraz hüzün, bir parça tebessüm, ilginç ama güzel bir rastlantı, çokça müzik ve geçmişin ışıltılı tozları var.

Dinginliği ve her şeyden arınmayı ruhumuzun derinliklerinde hissedeceğimiz ay ışığı sonatını yakalamaya hazırsanız; başlayalım mı?

Neden bilmiyorum ama en sevdiğim rivayet için şimdi gelin beraberce Viyana’ya gidelim.

Ünlü Alman besteci Beethoven ile arkadaşı sokak aralarında gezinirlerken; kulaklarına dolan notalarla aniden durup piyano sesinin nereden geldiğini anlamaya çalışırlar.

Bir apartmanın ikinci katındaki açık camdan sokağa yayılan notalar Beethoven’i adeta büyüler. Kimin çaldığını merak eder.

Birlikte apartmanın ikinci katına çıkarak kapıyı çalarlar. Kapıyı açan kadın karşısında ünlü besteciyi görünce çok şaşırır. Heyecanlanır.

Beethoven piyano sesini duyarak geldiğini, müziği çok beğendiğini ve çalan kişiyle tanışmak istediğini söyler. Kadının şaşkınlığına sevinci eşlik ederken, onları içeriye davet eder.

Piyano başındaki kızının yanına götürür. Annesi kızına misafirleri olduğunu ve gelen kişinin Beethoven olduğunu kulağına fısıldar.

Görme engelli küçük kız heyecanla ayağa kalkar. Kızın durumuna hayli üzülen 
Beethoven ona ve ailesine yardım etmek istediğini belirtir. Küçük kıza bir dileği olup olmadığını sorar.

Gözleri doğuştan görmeyen kız ondan hiç görmediği ay ışığını anlatmasını ister.

Neredeyse hayattan kopma noktasına geldiği ve hatta intiharı düşündüğü o anda, küçük kızın minicik ama naif bu dileği besteciyi çok duygulandırır.
Hemen piyanonun başına geçer ve doğaçlama olarak ‘’Ay ışığı Sonatı - Moonlight Sonata’’ yı besteler.

Küçük kıza verdiği armağan sayesinde hayatına yeniden bağlanır ve tamamen kulaklarını kaybettiği son yıllarında dahi ölümsüz bestelerine devam eder.

Çocukluk yıllarından itibaren zorlukla mücadele etmiş; çok sevdiği annesini erken kaybetmiş, alkolik babasından oldukça katı kurallarla piyano çalmasını öğrenmiş; yaşadığı çeşitli sağlık sorunları bir yana sürekli terk edilmenin acısıyla yoğrulmuş; 
işitme yetisini yavaş yavaş kaybettiği, yönettiği orkestrayı duyamaz hale geldiği zamanlarda ise hayatına son vermeyi düşünmüş bir besteci kendisi.

Yine de yaşamı boyunca ölümsüz pek çok esere imza atmış.

Hiç evlenmemiş. Ancak tutkulu bir aşık olmuş. Çok sevmiş ama hep aldatılmış ve terk edilmiş.

İşte bazı kaynaklar onun bu güzel eserlerinin altında yer alan en önemli nedeni yaşadığı derin aşklara ve sonunda çektiği acılara bağlıyor. Çünkü her ayrılık acısının ardından yaşama küsen, ölümü düşünecek kadar kendinden vaz geçen bir duygusal yapıya sahip ünlü besteci. Ona güç veren notalar sayesinde nefes aldığı ve besteleri ile acılarını yendiği ise kaynaklardan elimize ulaşan notlar arasında.  

Rivayetlerin diğerleri ise yazımıza konu olan Ay ışığı sonatı’nın bu acılı ayrılıklardan bir tanesinin ardından bestelendiğine dair.

Takdiri sizlere bırakıyorum.

Sonuçta karşımızda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzik dehalarından bir tanesi ve onun ölümsüz bir eseri var.

Bu güzel eseri dinleyebilmenin şükründe, kocaman bir tebessüm yolluyorum kulaklarımda dans eden notalarının arasından ünlü sanatçıya.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

18.03.2019




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...