2 Mart 2015 Pazartesi

UMUT ETTİM ama BEKLEMEDİM

En dibe vurduğumuz anlarda hep sımsıkı sarıldığımız UMUTlarımız. Pandora’nın kutusunda diplerde kalan o tek duygu. İyi ki de kalmış. Onsuz olmuyor, olmasın da. Hayata yine ve yeniden gülümseme sebebimiz çünkü. Ve bence her yeni gün; umut etmemiz için en güzel vesile.  

Yunan mitolojisindeki öyküsünü bilirsiniz. Hayli manidardır. Zeus, güzeller güzeli eşi Pandora'ya evlilik hediyesi olarak çok özel bir çömlek hediye eder. Tek şartı kapağının hiç açılmamasıdır. Merakına yenik düşen Pandora fazla dayanamaz ve kapağı açar. Hatasını anladığında kapağı yeniden kapatır ama olan olmuş; kibir, öfke, kıskançlık gibi tüm kötülükler dünyaya yayılmaya başlamıştır. Ancak rivayete göre dipte bir duygu kalmıştır ve o da UMUT’ tur. Yunan mitolojisindeki ismiyle Elpis. Genç bir kadın olarak resmedilen bu tanrıça sayesinde; insanların sonsuza değin sürecek umutsuzluktan kurtulduğuna inanılır.

Gerçekten de öyle değil midir?

Gün geliyor karanlık bir tünelin ucundaki ışık hüzmesine benziyor umutlarımız; karanlığa alışmış gözlerimizin dikkatle üzerine odaklandığı.

Gün oluyor çatlamış topraklarda, her şeye rağmen filizlenen bir tutam yeşillik gibi içimizi kıpır kıpır yapıyor.

An oluyor; kar yığınları arasından, narin boynunu gökyüzüne uzatan kardelen misali içimizi ısıtıyor.

Umutlarımız.

Her dem tazeler. Her dem inatla ‘’Ben buradayım ve güçlüyüm.’’ diyerek fısıldıyor adeta kulaklarımıza.

“Hayat olan yerde umut da vardır.” demiş çok eski yıllarda; Romalı yazar Marcus Tullius Cicero.

O halde bize düşen, umutlarımıza sahip çıkmak, koruyup, büyütmek olmalı.

Peki ya beklentilerimiz. Hangimizin yok ki? Ama beklentiler tehlikeli. Hele bir de dozunu ayarlayamıyorsak vay halimize. Düşünsenize özellikle de başkalarından ne çok şey bekliyoruz. Hatta bazen işi inada bile bindiriyoruz. Umuttan o kadar farklı ki.

Umut, bir şeyin olmasını isterken ya da tahmin ederken içimizde oluşan güven duygusu. İçinde sabır tohumlarını taşıyan ve tersine kanıtlar olduğu halde, olabilirliğe olan inancımız.

Öyle naif bir duygu ki aslında. Kırılgan, hassas ama görünmez bir güce sahip. Ben umutlarımızın sevgimizle beslendiğini düşünenlerdenim. O nedenle narin olduğu kadar dirayetli. Erdemin ışıltısını taşıyor sanki.

Beklenti ise arzuladığımız sonuca, hedefe ulaşmayı istemek. Elbette önce kararlılıkla ve cesaretle yolumuzu belirlemek. O yolda emek harcayarak tüm şartları hazırlamaya çalışmak. Kendimizi buna hazır hissettikten sonra da, kalben isteyip akışa teslim olmak.

Ama dikkat; akışa engel olacak şekilde ısrarla, inatla sürekli düşüncelerde tutmak değil. ‘’Mutlaka olsun.’’ diye diretmenin bize bir şey kazandırmadığı gibi, içimizi fazlasıyla yıprattığı bir gerçek.

Kısacası beklentimize olduğundan fazla anlam yüklememeye, yani sınırını iyi belirlemeye dikkat etmemiz gerekiyor. Beklentimiz olmadığında yaşanacak hayal kırıklıklarını minimize etmek adına.

Hepimiz hayatın rutin döngüsündeki çalkantıları minimumda tutmak, sıkıntıları tolere etmek ve yaşama değer katma çabasındayız. İşimiz, çevremiz, arkadaşlarımız, ilerideki hayatımızla ilgili beklentilerimiz var. Kendimize belirlediğimiz süre içinde elimizde olmasını arzu ettiğimiz güzellikler bunlar. Aklımız ve kalbimizden gelen desteklerle o süreci yaşıyoruz. Bazen uzun sürüyor, bazen kısa. Bazen hiç olmayacakmış gibi karamsarlığa itiyor bizi. Bazen de unuttuğumuz herhangi bir anda karşımıza çıkıyor ki, en çok da o anlarda mutluluğun zirvelerinde hissediyoruz kendimizi.

Kendiliğinden, gönülden isteyerek vermek çok özel bir duygu bana göre. İnsana kendisini çok da iyi hissettiriyor aynı zamanda. Ama unutmayalım ki karşılığı almak. Hal böyle olunca; istemesek da kendimizi beklenti girdabında buluyoruz galiba. Özellikle ikili ilişkilerde, duyguların yoğun olduğu anlarda çokça kapımızı çalıyor bu duygu.

Şöyle bir düşünelim mi? Biz pek çok şeyi; evet hiçbir karşılık beklemeden yapıyoruz gerçekten de. Ama bir an geliyor ki, üzülüyoruz. Peki neden dersiniz? Çünkü iç sesimiz ‘’Olmamalıydı, bunu hak etmedin.’’ diye bağırıp duruyor.

İşte o zaman anlıyoruz gizliden gizliye beklenti içinde olduğumuzu. Dürüstçe itiraf edelim ki, hepimiz yaşıyoruz böylesi duyguları. Yaşamaya da devam edeceğiz.

İşte bu yüzden, mutluluğu direkt olarak beklentilere, hele hele başka birilerine bağlamak bence yanlış bir seçim. Hep söylediğimiz gibi mutluluk anlarda, şimdinin ışıltıları arasında. Kısacık. Yaşanılası. Sadece bizim avucumuzun içinde, dünyaya bakan gözbebeklerimizde. Hepsi bu.

Elbette hayat içinde; çok zorlandığımız yaşam karelerimiz ve unutamadığımız anlarımız var hepimizin. Görünmez bir elin yakamızdan tutup karanlıklara çekmesi gibi; bizi güzelliklerden ayırmaya çalışıyor adeta. İşte o anlarda sevgimizle beslenen umudumuz hep kalbimizi ısıtsın ne olur.

‘’Ruhumuzu geceye çeviren her şey, ardında mutlaka birkaç da yıldız bırakacaktır.’’ der  ünlü Fransız yazar Victor Hugo.

Hepimiz biliyoruz ki yıldızlara kolay sahip olunmuyor. Sabırla ve olan her şeye şükürle durabilirsek eğer; ardından güneş doğarken; biz daha da güçleneceğiz yaşam karşısında. Ve belki de yıldızları saçlarımıza iliştireceğiz. Başkalarının yaşamlarına da pırıltı katmak adına. Ben buna tüm kalbimle inanıyorum.

Bana göre hayatın her süreci yaşam içindeki mutluluk nedenlerimize vesile. Farkında olabildiğimiz ölçüde tadına varmak gerek. Umutsuz kalmadan, akışa uyarak, sevginin pırıl pırıl ışığında. Azla yetinerek. Elimizdekilere şükürler ederek. Her dem taze UMUTlarımızla.

Umutlarımızı sevgiyle koruyup büyütelim ki; mucizelerin o muhteşem ışıltısı hayatımızı rengarenk yapsın.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

13.01.2015






18 Şubat 2015 Çarşamba

ÇOCUKLARIN DÜNYASI ÖYLE MASUM Kİ

Yine yeniden kadına şiddet için tuşlara basma ihtiyacı hissettim. Yıllar içinde defalarca yazdım, paylaştım, içimi döktüm, bir kadın ve her şeyden önemlisi bir anne olarak korkularımı dile getirdim. Ve son cümlelerim hep umut dolu oldu. Çünkü geleceğimizin güzelliği yavrularımıza sevgi dolu bir dünya bırakmamız gerektiğine sonuna kadar inananlardanım.

Ancak gelin görün ki, dünyanın en değerli varlıkları olarak el üstünde tutulması gerekirken; yerlerde sürüklenen, bıçaklanan, dövülen, vahşi emeller uğruna canı yakılan, duyguları hiçe sayılan, adeta yaşaması için hiçbir sebep gösterilmeyen yine kadınlarımız, kızlarımız yani bizleriz.

Doğada bile dişiler çok daha değerliyken, insanlar kategorisinde yok sayılmak ne yaman çelişkidir böyle.

Dünya genelinde ve maalesef ülkemizde kadınlarımıza, kızlarımıza uygulanan bu vahşete seyirci kalmak mümkün mü?

Nerede kaldı düşünme yeteneğimiz?

Hangi kilitli kapılar ardına sakladık vicdanlarımızı?

Kalplerimizi sıcacık yapan sevgimizi özledim ben. Saygının, hürmetin, nezaketin en kalitesini hak eden kadınlarımızın, kızlarımızın canı yansın istemiyorum artık; tıpkı sizler gibi.
İçim yangın yeri misali öyle dolu ki. Ne yazsam, ne kadar uzun cümleler kursam da nafile. Biliyorum ki canımızın acısı kolay kolay hafiflemeyecek.

İşte bu nedenle gelin; geçenlerde tesadüfen rastladığım güzel bir video açılıma kulak verelim.

Konu çocuklar. Yer İtalya. Karşımızda henüz ergenliğe adım atmamış 7 ila 11 yaşları arasında erkek çocukları var. Sokaktan geçen sıradan çocuktan bir kaçı onlar. Sadece 3-4 soru soruluyor kendilerine. 
Yaşları, hangi mesleği seçmek istedikleri ve nedenleri gibi. Sonra karşılarına güzel bir kız çocuğu getirip, onlarla tanıştırılıyor. Amaç karşı cinse karşı olan o saf ve masum hislerini anlamak. Çocuklara kızı beğenip beğenmedikleri soruluyor. Hepsi kızı neden beğendiğini kısacık cümlelerle, biraz da mahcup dile getiriyor.

Ardından kızı sevmeleri söyleniyor. Hapsi o kadar şeker, o denli masum yaklaşıyor ki karşı cinse. 
Utanıyorlar belli. Elleriyle saçlarına ya da yanağına usulca dokunuyorlar. Tıpkı annelerimizin bizleri büyütürken yaptığı gibi.

Sevgiyle, şefkatle, nazikçe.

Bir diğer soru ise karşılarındaki kızı güldürmeleri adına oluyor. Komik yüz ifadeleriyle. Çocuklar ellerinden geldiğince, birbirinden komik yüz ifadeleri takınıp kızı tebessüm ettirmeye gayret ediyor.

Sonra aniden röportajı yapan kişi, biraz önce sevip gülümsettikleri o kıza vurmalarını söylüyor. Hem de sertçe.  Çocuklar önce şaşırıyor. Sonra üzülüyor ve ‘’Neden?’’ der gibi bir yüz ifadesiyle öylece kalıyorlar oldukları yerde. Hiç bir şey yapamıyorlar.

Röportajcı adam bununla yetinmiyor. Sorusunu yineliyor. Yeniden kıza vurmalarını söylüyor, adeta teşvik ediyor. Ama nafile. Çocukların hepsi reddediyor bu isteği. Ve o andaki cevapları öyle güzel ki. İşte içimizdeki umuda sımsıkı sarılmak için en güzel neden de bu sözler oluyor.

Bir tanesi; ‘’Vuramam, çünkü o bir kız.’’ diyor. ‘’Vurmam, çünkü vurmak kötü bir hareket.’’
Diğeri ‘’Kadınlara çiçekle bile vurulmaz.’’ diye tepki veriyor.
Bir başkası en manalı sözü söylüyor belki de ‘’Vuramam, çünkü ben bir ERKEĞİM.’’

İşte çocukların ruhları bu kadar masum.

Bu kadar ince ve duyarlı.

Ne olur zamanla yok olmasın kalplerindeki sevgi hareleri. Ne olur kızlarımız, kadınlarımız şiddete uğramasın artık. Bunlar son olsun. Yavrularımız karakterli, sağlam, güven dolu birer erkek olarak yetişsin. Çiçek saflığında ve zarafetindeki kızlarımız yarınlarına el verirken sevginin sıcaklığından mahrum kalmasın hiç biri.

Bizler yetişkinler  olarak da ders alalım bu sözlerden. Elbette hepimiz böyle masumduk çocukken. İçimizde kötülüğe, can yakmaya meyil yoktu. Anlamlarını bile bilmiyorduk aslında ta ki öğretilene değin. Ancak büyüdük. Adam olduğumuzu zannettik. İçimizdeki çocuğu kilit altına aldığımızı fark edemedik. Acımasızca değiştiğimizi göremedik.

İstedim ki bu video ve yazı farkındalığımıza bir vesile olsun. İçimizdeki çocuk dünyası ve ruhu yeniden canlansın. Saygıyla bakmanın zarafetini kuşansın. Sevgiyle bakmanın tadına varsın.  Umut işte bakarsınız olur, peki ya siz ne dersiniz?

Bakarsınız bir gün kadınlar öyle değer kazanır ki gözlerde, bakışlarda, düşüncelerde ve davranışlarda; Fransız yazar ve filozof Denis Diderot’un söyledikleri gerçek olur. 

‘’Kadın üzerine yazı yazarken kalemi gökkuşağına batırıp, mürekkebi kelebek kanatlarının tozu ile kurulayacaksınız.’’

Var mı böylesi zarafet dolu yürekler?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

16.02.2015                               




17 Şubat 2015 Salı

DERS ALABİLİR miyiz DERSİNİZ?

Doğaya, doğanın tüm canlılarına hayran birisi olarak; her yeni bilgi karşısında şapka çıkaranlardanım. 
Yazılarımda ilginç özellikleriyle hayvanlardan çok söz ettim biliyorum. Ama bu sefer ki tam da içinde yaşadığımız anlayışsızlık ve sevgisizlikle birebir ilgili. Çarpıcı resmi gördüğüm ve yazıyı okuduğumda paylaşmam gerektiğini hissetim. İstedim ki yine yeniden düşünelim. Saygıyı, sevgiyi, birbirimizi cins ayırt etmeden gözetmenin güzelliğini yeniden içimizde hissedelim.

Bu sefer konumuzun kahramanı kurtlar.

Hani bizlerin vahşi bulduğu, saldırgan kurtlar. İnanın bu yazıyı okuduğunuzda bizlerden daha duyarlı ve koruyucu olduklarını göreceksiniz sizlerde. Okuyanlarınız da varsa eğer yeniden hatırlayalım istedim.

Önce kurtlar hakkında çok genel bilgileri paylaşmak istiyorum. Boyları, renkleri ve yapıları ile bulundukları yörelere göre türlere ayrılan kurtlar; köpeğe benzerliği ile tanınıyor. Çok iyi uyum sağladıkları için dünyanın hemen her bölgesinde ve iklim şartında yaşayabiliyorlar. Yılda bir kez yavru yapıyorlar. Arka ayakları ile ön ayaklarının bastığı yere basıyorlar. Yırtıcı özelliklere sahipler. Sürü halinde yaşıyorlar. Sürünün düzeni, kuralları oldukça sert. Hiçbir kurt bunu bozmaya cesaret edemiyor.


Şimdi elimizde tek bir resim var. Tek bir ANI yakalamış. Bembeyaz karla kaplı bir alan. Kimseler yok. İlerde bir kurt sürüsü karları yararak yol almakta. Hiyerarşik düzenleri asıl odak noktamız. Sayıları tam 25.

En önde 3 kurt var. Sürünün hasta, yaşlı kurtları onlar. Olası bir tehlike anında hayatlarını kaybedecek olanlar. Görevleri önemli. Son anlarına kadar hizmetteler. Ve sürünün kolay yol alması için karları yararak ilerliyorlar.

Onları savaşçı 5 kurt izliyor. Tecrübeliler ve olabildiğince dikkatli.

Çünkü arkalarında sürünün en KIYMETLİlerini götürüyorlar.

Onlar kimler mi?

Sürünün gelişip, güçlenmesini sağlayacak olan dişi kurtlar. Sayıları tam 11.

Bu değerli canların arkasında yine bir koruma timi var. Tıpkı öndekiler gibi tecrübeli ve savaşçı 5 kurt.

Ve sürünün sonuna geldik.

En arkada kim mi var?

Sürünün lideri. Sürüyle mesafesine özen göstererek ilerleyen, sürünün tamamını gözeten gerçek bir lider.

İşte harika tablo böyle.

Onlar da bizler gibi yaşayan canlılar. Amaçları var olmak, hayatta kalmak. Biz insanlar gibi düşünme yetenekleri yok belki ama; dürtüleri bizlere taş çıkartır cinsten. Dişilerini korumak gerektiğini biliyorlar. Onlarsız hayata tutunamayacaklarının farkındalar.

Peki ya bizler ne yapıyoruz? Kadınlarımızı, kızlarımızı yok sayıyoruz. Elimizden gelen her kötülüğü yapıyoruz. Nedensiz. Sebepsiz can yakıyor, eziyet ediyor, hayatlarını yok ediyor, canlarını alıyoruz. Kim, neden, hangi sebeple böylesi vahşi duygular besleyebilir ki? Anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum.

Bu kadar mı sevgisiz kaldık? Bu kadar mı birbirimizi incitmekten kaçınmaz hale geldik?

Kız çocukları narindir. Tıpkı birer çiçek gibi. İhtimamla büyütülmeliler ki yarının güçlü kadınları olsunlar. Olsunlar ki geleceğin güçlü çocuklarını yetiştirsinler. Anne olsunlar. Ruhları yaralanmasın ki içlerindeki sevgiyi çoğaltıp, yayabilsinler.

Eğer bizler kızlarımıza, kadınlarımıza, yarının ve bugünün annelerine, eşlerine bu özeni, bu saygıyı göstermezsek yarın ne olacak? Sevgisizlik daha da büyüyecek. Vicdansızlık artacak. Vurdumduymazlık ve bencillik tavan yapacak.

Lütfen dur diyelim bu şiddete. Örnek alalım doğadan. Canlılardan. Bir durup düşünelim kendi içimizde. Tek bir tokadın dahi açıklaması olamaz. Olmamalı. Hiçbir kadın şiddeti hak etmiyor, hiçbir canlının hak etmediği gibi.

Çocuklarımıza vereceğimiz en güzel eğitim; sevgiyle kuşatılmış ahlak ve vicdan kavramları olsun. Kadının, erkeğin, insanın, hayvanın, tüm canlıların saygı ve sevgiyi hak ettiklerini belleklerine kazıyalım bir şekilde. Bunu yerleştirdiğimiz gün her şey sevginin ışıltısında kalacak. O zaman anneler, babalar endişesiz; çocuklar ve gençler kaliteli yaşamın merdivenlerini hızla çıkıyor olacak korkusuzca. 
Ben buna inanıyorum. İnanmak istiyorum.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

15.02. 1015


Kaynak: Dr. Ersin Güler; http://tr.wikipedia.org

12 Şubat 2015 Perşembe

ALZHEIMER ve DÖVME

Biliyorum, birbiriyle alakasız iki kavram yan yana duruyor gibi. Ama gerçekte bir yanlarıyla birbirlerini destekliyorlar. 

Nasıl mı? İşte cevabı.

Hepimiz biliyoruz ki, bir tanesi çağımızın zor ve korkutan hastalığı. Pençesine düşürdüğü kişilere ve yakınlarına hayatı yangın yerine çeviriyor adeta.

Diğeri ise tamamen görsel bir imge. Özellikle gençler arasında hayli rağbet görüyor. Bu işe tutku derecesinde gönül verenler giderek artıyor. Seçilen imgeler o kadar değişik ve çok ki. Harfler, semboller, resimler. Elbette karar anındaki geçici ve sarhoş edici duyguların gözü karalığına yenik düşmemek gerek. Çünkü kalıcı. Silinmesi hayli eziyetli. Tercih edenler mutlaka kendilerini daha iyi hissetmek adına yapıyor olmalılar. Tercih edenleri anlamakta zorluk çekiyor; eleştiri oklarını birbiri ardına göndermekten kaçınmıyoruz. Ama ben anlamaya çalışanlardanım. Ön yargıyla bakmamayı tercih ediyorum.  

Peki dövme ilk nerede, kimler tarafından kullanılmış biliyor musunuz?

Hadi gelin minicik bir gezinti yapalım bu antik ritüelin geçmiş sayfalarında. Tarihi 12. yüzyıla kadar uzanıyor. 19. yüzyılda ise bazı Avrupa meslek grupları, birbirlerini tanımak adına yapmış. O yıllarda Eski Yunanlılar, Germenler, Galyalılar ilk kullananlar olmuş. Yine çok eski tarihlerde; Yeni Zelanda’da yüze uygulanan ilk dövmeler; kadınlarda güzellik, erkeklerde savaşı ve cesareti temsil etmiş. Bu arada yüzden bedene geçiş süreci yaşanmış. Yeri gelmiş, deriyi iyileştirmek amacıyla yapılan uygulamalar kabul görmüş. Yeri gelmiş, derinin içine dikilen simgeler tercih edilmiş. Uzun bir tarihi geçmişi var. Beden üzerinde aklınıza gelebilecek her yerde uygulanmış. Ve hatta sıkı durun göz akı bile tamamen boyanmış.

Bu işi bir sanat olarak gören ülkeler arasında Japonlar ve Araplar başı çekmiş. Bir dönem Roma’da suçlu ve kölelerde sosyal sınıfı belirlemek adına tercih edilmiş. Statü göstergesi, bedeni süsleme arzusu ve hatta dini inanışlar ilk çıkış sebepleri. Elbette ilkel yöntemler çok can yakmış. İlk elektrikli dövme ise Amerika’da başlamış. Kısacası; farklı hikayeler, farklı tercihler ve farklı kültürler; içindeki gizli anlamlarıyla dövmeyi günümüze kadar taşımış.

Şimdi gelelim çağımızın hastalığına, Alzheimer’a. Eski yazılarımda da değinmiştim; okuyanlar hatırlayacaklar. Dünya genelinde 65 yaş ve üstündeki kişilerde daha sık rastlanıyor. Maalesef görülme sıklığı giderek artıyor. Nedeni tam olarak bilinmiyor. 

Beyin hücrelerinin erken ölmesiyle beraber belirtiler kendini göstermeye başlıyor. Geçmişi çok iyi hatırlayan hastalar, başlangıçtaki küçük unutkanlıklara pek kafa yormuyorlar. Aldıkları notlarla, listelerle idare ediyorlar. Ancak hastalık ne yazık ki sinsice ilerliyor.
İlk başlardaki minicik unutkanlıklar, yerini yeteneklerini, becerilerini, bildikleri dilleri unutmaya kadar varıyor. Kendi evlerini, hatta evdeki odaların yerini hatırlamıyor ve sıklıkla kayboluyorlar. Karar vermede zorluk yaşıyorlar. Sonunda çocuklarını dahi tanımamaya kadar varan zihinsel sorunlar; yaşam kalitelerini ele geçiriyor. Tamamen bakıma muhtaç hale geliyorlar.

Bu hastalıkta iyileşme lüksü yok. İlacı hala bulunmuş değil. Eldekiler sadece bu zor süreci yavaşlatabiliyor, o kadar. Malum son kaçınılmaz. Elbette çeken ve yaşayan bilir acısını, zorluklarını. Bizlere ise ancak empati yaparak anlamak düşer.

Bu anlamda Alzheimer, sadece yaşayanı değil, aile ve yakınlarını da her anlamda zorluyor. Alışmak ve baş edebilmek adına sürekli bir mücadele var dünyalarında.

Şimdi soruyorum sizlere. Alzheimer hastası annesini dövmeciye getiren genç bir kadın görseniz ne yapardınız? Hele hele yüzündeki o endişe dolu ifade size ne düşündürürdü?

Sıra dışı gibi duruyor değil mi? Alzheimer ve dövme; ancak hayatın gerçekleri işte.

Başınıza gelenle alakalı olarak ne zaman, ne yapacağınızı bilemiyorsunuz ki. Benim de hiç aklıma gelmemişti böylesi bir durum. Ta ki o film karesini görene değin.

Söz ettiğim film İncir Reçeli-2.

O ana kadar dövme, benim için sadece keyfi olarak tercih edilen bir beden süsüydü. Gençlerin yaptırmak istediği, ailelerinin de genellikle karşı çıktığı bir görsel imge. Bir amaca hizmet edebildiğini anlamam içinse bu filmi izlemem gerekliymiş.

İzleyenler hatırlayacaklardır bu sahneyi. Alzheimer hastalığına yakalanan annesinin koluna dövme yaptırmaya gelen kadını. Hayata hep önyargıyla bakmamamız gerektiğini öyle güzel anlatıyordu ki.

İşte yaşlı kadının koluna yapılan dövme de bunun en güzel örneği. Çünkü kolunda evinin adresi yazılı. Kaybolduğunda tek yapması gereken; kolunu sıyırıp dövmesini göstermek o kadar.

Şöyle bir düşünelim isteseniz. İsmini dahi hatırlamakta güçlük çekenler var aramızda. Zihinsel engelliler ve Alzheimer hastaları. İşte isimlerin kola yazılması ve hatta adresin dövmeyle bedene işlenmesi; onlar için hayatı bir tık kolaylaştırıyor aslında. En azından kaybolduklarında. Kim oldukları ve hatta nerede oturdukları bulanlar tarafından biliniyor. Evlerine dönmeleri kolaylaşıyor. Bunu sosyal sorumluluk projesi kapsamında uygulayan dövmecileri alkışlıyorum ben. Mesleklerini yaparken, onların sessiz çığlıklarına duyarsız kalmadıkları için.

Dileğim hepimizden uzak kalsın böylesi çaresiz durumlar. Öte yandan birilerini yargılamadan soluklanalım lütfen. Hiçbir şey sebepsiz değil çünkü bu hayatta.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.12.2014





Sevgililer Günü’nde Sevgilisizlere CardFinans’tan Hediyeler



Sevgililik dediğin zor zanaat... Kadın-erkek ilişkilerini yürütmek başlı başına bir meziyetken, bunun üzerine bir de özel günlerde hediyesi, yaz yaklaşınca seyahati gelir. Sonra bir de bakmışsın evlilik ve çocuk derken çoğu zaman kocaman bir OFFF çektirir. Yani sevgililik dediğin, aslında hem maddi hem manevi açıdan hayatta vereceğin en büyük sınavındır. :)



Bununla da kalmaz, bu sınavda tartışmadan haklı çıkma mücadelesini vermek zorunda kalırsın. Tartışmadan haklı çıkmaksa zordur, erkekler içinse çooook daha zor. Hele bir de evliysen... Hiç evli erkek haklı çıkar mı?

Finansbank da öyle düşünmüş olacak ki; sevgililik müessesesine analitik bakmış, formülleri deşifre etmiş ve dikkat edilmesi gereken parametrenin “haklı çıkma değişkeni” olduğunu bulmuş!

Kabul edelim, haklı olmak ve haklı çıkmak aynı şeyler değildir!



Haklı çıkamayacağını kabul ettiysen, ilişkiye yapılan en temel yatırım olan “hediye” aşamasına geçebillirsin.

Kendini affetirmek için hediye alınır.
Yıl dönümü geldiyse hediye alınır.
Doğum gününde hediye alınır.
Sevgililer Günü’nde hediye alınır.

Ve bu liste uzar gider...

Birliktelik süresi uzadıkça da, ilişkiye gösterilen özen ile yapılan harcama tutarı arasında her zaman ters orantı olacaktır.



Sevgililiğin matematiğini çözen Finansbank da, #SevgililikZor, yalnızlığın tadını CardFinans’ın hediyeleriyle çıkar” demiş. Bunun için de Sevgililer Günü’nde sevgilisi olmayanlara artan fırsatlar sunan bir kampanya yapmış .

14 Şubat’a kadar Finansbank bireysel kredi ve banka kartları ile giyim, kozmetik, ve kuyum sektörlerinde tek seferde yapılacak her 100 TL’lik alışverişiniz size birbirinden güzel hediyeler için bir adet çekiliş hakkı kazandırıyor.

Siz de 5 MacBook Pro, 5 iPad Air ve 5 iPhone 6’dan birine sahip olmak isterseniz, kampanya detaylarına bir göz atın derim;

http://www.cardfinans.com.tr/cardfinans-kullanin/kampanyalar/kamp6384/sevgililer-gunu-kampanyasi.aspx?ref=WEB_ASBO
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...