31 Aralık 2015 Perşembe

Çamaşır Yıkamanın Keyifli Hali

Ev işleri arasında her hanımın farklı favorileri vardır. Mesela kimi ütü yapmayı sever , bazıları ise yemek yapmayı. Sevdiğiniz işlerin size verdiği keyif ise bambaşkadır ve terapik etkileri vardır. Başka dünyalara gider, hayaller kurar, güzel anları hatırlar, planlar yaparsınız.

Size harika bir haberimiz var. Artık bu keyfi size yaşatan favorileriniz arasına çamaşırı da ekleyebilirsiniz :) Çünkü Rinso bunu mümkün kılıyor.

Rengarenk paketleri ile raflarda dururken bile enerjisini yansıtan Rinso, çamaşır yıkamayı kolay ve eğlenceli bir hale getiriyor. Rinso’nun Kır Bahcesi (Yeşil), Çiçek Bahcesi (Pembe) ve Büyülü Bahçe (Mor) şişeli sıvı deterjanları hem beyaz hem de renklileriniz için tortu bırakmayan bir temizlik vaad ediyor.



Rinso’nun gerçek eğlencesi, yıkama sonrası çamaşır makineninizi açtığınız anda başlıyor. Öyle ki kapağı açtığınız anda tertemiz çamaşırlarınıza eşlik eden muhteşem çiçek kokuları tüm banyoya yayıyor. İşte o an, hissettiğiniz duygular tarif edilmez. Sanki bir anda sevdiğiniz bir melodi çalmaya başlıyor ve o koku sizi alıp bambaşka bir yerlere götürüyor.

Bu kokular o kadar kalıcı ki tertemiz çamaşırlarınızı asarken, kuruturken, ütülerken ve tabii ki giyerken makineyi açtığınız o andaki duygular size kendini hatırlatmaya devam ediyor. Rinso kalıcı bahar kokuları ile çamaşır yıkamayı keyfe dönüştürüyor.

Mutluluk ve keyif zaten anlık değil midir? Mühim olan o anlara hayatınızda yer açmak. İşte Rinso bunu mümkün kılıyor.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

30 Aralık 2015 Çarşamba

ALİYY-ÜL A'LA bir SENE DİLİYORUM

Eski nesillerin bildiği, bizlerin ise pek de aşina olmadığı bir kelime ‘’Aliyy-ül a’la.’’

Çok yeni onunla tanışmam. Ama duyar duymaz, yeni seneyi onunla karşılamanın hepimize iyi geleceğini düşündüm.

Çünkü anlamı öyle güzel ki.

‘’Birincilerin birincisi, en üstün, EN İYİ.’’ demekmiş.  

Bence sevdiklerimize verilecek en güzel hediye; tüm dileklerinin kabul olmasını YÜREKten SEVGİ ile dilemek.

İşte bu nedenle diyorum ki; yeni senemiz, 2016 yılı ALİYY-ÜL A'LA olsun.

Bu dileği TÜM KALBİMle HEPİMİZ için; dünyamız,  güzel ülkemiz ve aslında tüm evren için diliyorum.

Hayatın sürprizleri hep bizimle. Hep içimizde. Ama bir klasiktir; yepyeni senenin gelişine heyecan duymak. Hayallerimize minicik renkli kurdeleler takıp sağımıza solumuza yerleştirmek.

Geçmiş senelerde yapamadıklarımızı yapmak için bir adım atmaya ne kadar da hevesleniriz. Öyle değil mi?

Peki değişen nedir?

Tüm bunlara hemen ŞİMDİ başlamak varken ya da YARIN; neden mutlaka yeni yıla saklarız hepsini?

Sanki eski seneyi uğurladığımız o gece; saat tam 12.00 olduğunda; tılsımlı bir çubuk değecekmiş gibi. O güne, o geceye yığarız tüm hayat sevdalarımızı.

Ertesi sabaha yepyeni bir yılın o ilk gününe uyandığımızda bakarız ki hiçbir şey değişmemiş. Geceki tılsımlı çubuk yok olmuş.

Midemiz yorgun geceden, tıpkı eski yılı uğurlayan ruhumuz gibi. Hayal balonlarımız sönmüş. Geride kurdeleler kalmış bize nazire yaparcasına.

Bir ömre yolculuk yapıyoruz hepimiz.

Yolumuz uzadıkça tecrübelerimiz artıyor. Elbette sevinçle, kederlerle şekilleniyor. 

Kıvrımlar, tümsekler, sarp yamaçlar sonrası muhteşem güzelliklere gebe. Bunu hiç unutmayalım olmaz mı?

Belki bir adaya uğrayacağız bu yolumuzda. Belki masmavi dingin bir koyda kalmaya karar vereceğiz. Belki de uçsuz bucaksız okyanusun ortasında cesaretimizi sınayacağız.

Hepsi bizim için.

İyisiyle, kötüsüyle yaşanmış tecrübeler bizi olgunlaştırıyor. Hayatı daha farklı algılamamıza vesile oluyor.  

Zenginleşiyoruz. Yeter ki her yeni gün, bir öncekinden daha güzel olsun. Gayretimizle, umutlarımızla renklensin.

Haydi gelin yeni seneye böyle bakalım. Tebessüm edecek bir neden olmasa da vazgeçmeyelim. Hayal balonlarımız sönse de şişirelim. Hatta yenilerini ekleyelim. Bu ömür yolculuğumuzda umut etmemizi sağlayacak değerlerimizi sevelim, zarafetle koruyalım.

Aliyy-ül a’la olsun her günümüz.
Geçmişe acımadan, geleceğe göz kırpalım; ama BUGÜNe sımsıkı sarılalım.
ANLARın tadına varalım.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçecek olan 2016 senesinin kıymetini bilelim.

Şükürler edelim yeni bir yılı daha kucakladığımız için. Ne kadar şanslı olduğumuzu hissedelim.

Kendimiz adına istediklerimizi başkaları için de gönülden isteyelim. Onların tebessümleriyle mutlu olalım. Başarıyla gurur duyalım. Hiç etmediğimiz kadar teşekkür edelim. Kaliteli yaklaşımlarımıza, anlayışımıza, empati gücümüze, özgüvenimize kararlılıkla devam edelim.

Yolumuz yine AŞK, SEVGİ ve TEBESSÜMle donansın. SAĞLIK ise ayrılmaz parçası olsun.

Sizler benim en nadide gönül zenginliğimsiniz. Hepinizin varlığına şükürlerimle.

2016 hepimize KUTLU olsun. Gönüllerimize AŞK ve MUCİZEler taşısın.

2016 yılında tüm dileklerimiz en hayırlı şekliyle GERÇEK  olsun.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

21.12.2015

NOT: Beni bu anlamlı kelimeyle buluşturan Sevgili arkadaşım Vildan Ergen’e çok teşekkür ediyorum.






15 Aralık 2015 Salı

ÖLÜMSÜZLÜĞE SON ADIM

Bilimin koşar adım gidişi öyle güzel ki. Her yeni gün yepyeni bir bilgiyle donanıyor olmak da. Bu sayede beynimizi çalıştırıyor, üzerinde düşünüyor ve ortaya çıkan gerçeklerle; yeri gelip şaşkınlığa düşüyoruz.

Ölümsüzlük…

Yıllardan beri insanoğlunun kafa yorduğu bir kavram. Ve bugün geldiğimiz noktada; ölümsüzlüğe son bir adımımız kaldı gibi görünüyor.

Neden mi? Çünkü bilim adamları yakın zamanda tropikal sularda yepyeni bir canlı türü keşfetti. Denizlerde yaşayan bu canlı hiç YAŞLANMIYOR.

İsmi Turritopsis Nutricula. Yani ‘Ölümsüz denizanası’ .

Herhangi bir hastalık ya da olumsuz dış etkenler olmadığı sürece; kendi doğal döngüsü içinde yaşlanmıyor bu türler. Dolayısıyla yaşlılığa bağlı olarak da ölmüyor. Hep hayatta. Şartlar izin verdikçe elbette.

Panama'da bulunan ‘Smitsonian Tropikal Araştırmalar Enstitüsü’ bu anlamda bir öncü. İlk olarak Karayip sularında rastlanan bu yeni türün; dünyadaki tüm tropikal sularda bulunduğu da söyleniyor.

Hepimiz biliyoruz ki denizanaları yani medüzler, masmavi denizin içindeki en özel hayvanlar. Şemsiyelerini açıp kapayarak, denizde bir balerin edasıyla salınıyorlar.

Elimize aldığımızda bir süre sonra su olup akıyor parmaklar arasından. Sanki yokmuş gibi, sanki hiç yaşamamış gibi.  Çünkü yapılarının %95' i su, %4 'ü tuz. Sadece %1 ' i de protein.

Denizanalarının kemikleri ve pulları olmadığı gibi; kalpleri, beyinleri ve gözleri de yok. Tüm işlevlerini ışığa ve kokuya duyarlı sinir sistemleri sayesinde yapıyorlar.

Gelin denizanalarının yanına masmavi denize dalalım bir an için. Bakalım nasıl oluşuyor ve nasıl genç kalıyorlar?

Denizanalarının yaşamları kısa aslında. Yumurtaları denizin içinde dölleniyor. Çatlayan yumurtalardan larva olarak deniz suyuna dağılıyorlar. Sudaki minicik canlılarla beslenip büyümeye başlıyorlar.  

İki farklı gelişme dönemleri var. Polip dönemi denen ilk anlarda tıpkı bir bitki gibiler. Denizin dibinde bir yere tutunuyor ve hiç hareket etmiyorlar. Sadece ağızlarındaki hareketli uzantılar vasıtasıyla avlanıyorlar.

Şemsiye şeklini alıp, hareketlenmeye başladıkları dönem ise medusa dönemi. Artık avlarının peşinden gidebiliyorlar. Doğanın kanunu gereği ürüyorlar. Ardından yaşlanıp ölüyorlar. Normal denizanaları böyle.


Bu yeni bulunan türde ise; yavrularını yaptıktan sonra; hooop tekrar polip oluyorlar. Yani yaşlanmadan, kendilerini tekrar yavru haline döndürüyorlar.

Bizlerde olduğunu düşünsenize. Ne ironi olurdu.

Bu satırları yazarken, yeni okuduğum ‘Ustam ve Ben’ romanı geldi aklıma. Elif Şafak muhteşem sözcükleri ile bizleri büyülerken; Mimar Sinan’ın çırağı Cihan’ın nasıl da ölümsüzlük büyüsüyle cezalandırıldığını aktarır. İlginç bir ironidir ki; gün gelir çok uzun yıllar devam eden hayat insanoğluna ‘yeter’ dedirtir.

İşin latifesi bir yana; hastalıklar için çok önemli bu gelişme. Hepimizin can attığı gençleşme, yaş almayı yavaşlatma mümkün hale gelirse yakında; hiç şaşmayalım artık.

Araştırmacılar deneylerin henüz çok yeni olduğunu; bu döngünün ne kadar süreyle tekrarladığını henüz tam tespit edemediklerini belirtiyor. Ve büyük bir merakla araştırmaya devam ediyorlar. Elbette yapılan yeni deneyler ve araştırmalarla yaşları, kaç defa sağlıklı olarak geriye dönebildikleri netlik kazanacak. Umut vaat eden güzel haberleri merakla bekleyenlerin sayısı ise dünya genelinde gün geçtikçe artıyor.

Bilimdeki her bir adıma sonsuz saygım ve teşekkürlerimle.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.10.2015






10 Aralık 2015 Perşembe

Bomonti’de yepyeni bir yaşama çok az kaldı… Bu çok özel yatırım fırsatını kaçırmayın!

155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 



Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…

Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 



Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.

The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.

Bomonti’ye tasarım dokununca

Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.



7/24 hayat, hizmet, mutluluk

The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.

Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu

Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.



Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Aralık 2015 Salı

GÖRÜNMEZ GÜÇLERİMİZ (2/2)

İçimizde uyuyan devin sınırsız güçleri var. Eğer bunun farkına varırsak, başarılı olmamamız için herhangi bir sebep de kalmayacak.

Bunun kolay yolunu bir formülle açıklıyor Anthony Robbins.

İlk adım, gerçekten ne istediğimize karar vermek. Ardında da; düşüncemizi eyleme geçirmek. Sonuçları incelerken farkındalığımızı çalıştırmak. Son noktaya ulaşana değin sabırla gerekli değişimleri yapabilmek.

Hepsi bu kadar.

Konunun uzmanları; kişisel gelişim prensiplerinden biri olan bu formülün çok kıymetli olduğunu; NLP eğitimlerinde sıkça anlatılıp başvurulduğunu belirtiyor.  

Ben naçizane tüm bunlara sevgiyi, saygıyı, tevazuyu ve cömertliği de eklemek isterim. Çünkü bu şahane meziyetlerle donandıktan sonra elde edeceğimiz başarı çok daha anlamlı geliyor bana.

Bilinçli ya da bilinçsiz; tam şu ANda; neye odaklanacağımıza karar verdik diyelim. İşte o ANda duygumuz var olmaya başlıyor. Ve eğer ZİNDE bir duygumuz varsa her şeyi yapabiliriz artık.

O halde ilk etken RUH HALİMİZ. Ne kadar enerjik ve pozitifsek o denli doğru yoldayız demek. Olumluyken etrafımızda yaşanan olaylara ve insanlara yaklaşımımız çok daha farklı ve esnek oluyor. Öyle değil mi? Ve işte o zaman verdiğimiz kararlara güvenebiliriz.  

Hayatı, yaşananları, birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. Bu arada ihtiyaçlarımızı karşılamanın ve memnuniyet çizgimizi artırmanın peşindeyiz.

Ancak her birimizin hedefleri birbirinden farklı. Tıpkı en çok değer verdiğimiz şeyler gibi. Benim değer verdiğim bir şey, sizler için değersiz olabilir. Tam tersine sizin değer verdiğiniz bir şey, benim için ancak üçüncü ya da dördüncü sırada yer alabilir. Bu çok doğal elbette.

Ancak bütünde birbirimizi anlamamız ve birbirimize değer vermemiz çok önemli. Bu nedenle de ihtiyaçlarımızı karşılarken; bir yandan da kendimizi geliştirelim. Yol haritamızı zarafetle süsleyip, sevgiyle zenginleştirelim. Ve var olan zamanı, elimizin altından kayıp giden o kıymetli hazineyi, en kapsamlı şekliyle kullanalım. Tüm bunları da duygularımızın üstesinden gelerek yapalım. En enerjik, pozitif ruh halimizle. Yüzümüze yerleşen tebessümlerimizle.

Bu arada paylaşmanın keyfine varmayı unutmayalım. Bir şey istenmeden vermek öyle güzel ki. Ne olur tadına varmaya çalışalım.

Duygular, ihtiyaçlar ve inançlar. Bunlara hakim oldukça daha çok verebiliriz. Ve böylece tamamlanırız diye düşünüyorum.

Hayattan ne istediğini bilmek, hızlı karar alıp eyleme dökmek önemli. ‘’O mu olsun, buna mı karar vereyim?’’ derken pek çok şey kaçıyor çünkü. Başta da zamanımız. Üstelik her şeyde illa başarılı olmak da şart değil ki. Hayat böyle. Başarısızlıklar da olacak. Mühim olan onları algılama şeklimiz. Onlardan ders alma yöntemimiz.

Kendimizden emin olmak, kendimize güvenmek ilk adım. Başkalarının ne dediği değil, kendi iç sesimiz önemli olan. Çünkü gücümüzü oradan alıyoruz. Bir de pozitif düşüyorsak; problemlerimizin içinden çıkmanın bir yolunu mutlaka buluruz.  

Peki bu zor ortamda, yaşanan sıkıntılar arasında nasıl olumlu olacağız?

Duygularımızın FARKINDA olarak. Gerekirse kendi kendimizi şartlandıracağız. Deneyeceğiz her gün. Pes etmeden, tekrarlardan bıkmadan. Sevgiyle vereceğimiz her karşılık, olumsuzluğu sönümlüyor şükürler olsun ki.

Kızan mı var, tebessüm edelim. Sesini yükselten mi var, biz sakinliğimizi koruyalım. Olumsuz her harekete olumlu karşılık vermek kolay değil; ama çok eğlenceli. İnanın bana. Karşınızdakini şaşırtıyorsunuz. Ve o kabaran öfkeyi silip yok ediyorsunuz.

Böylece duygularımızı yaratan hareketlerimizi kontrol altında tutuyoruz. Bunu sevgiyle ve keyifle yapıyoruz. Oyun oynar gibi. Başardıkça daha çok denemek istiyor insan. Ne bileyim en azından ben böyleyim.

Sözlerin büyülü olduğunu ve kullandığımız her kelimenin geri dönüp bizi bulacağını da artık biliyoruz. O halde sevgiyle konuşmak, tebessümle karşılamak ve birbirimizi anlamak en güzeli değil mi? Ben içimdeki devi çok seviyorum ve ona sevgimle bakıyorum. Ya sizler?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

22.10.2015

Kaynaklar: Antony Robbins – Awaken the Giant Within (İçindeki Devi Uyandır);  http://www.ted.com/talks/tony_robbins_asks_why_we_do_what_we_do?language=tr; http://www.gencgelisim.com.



GÖRÜNMEZ GÜÇLERİMİZ (1/2)

Benim görünmez güçlerim var. Çok şanslıyım ki bunların farkındayım.

Peki ya sizler? ‘’Ben de yok ki.’’ demeyin hemen. Hepimizde var aslında. Ancak farkında değiliz.

İçimizde uyuyan o muhteşem devden söz ediyorum. Hareketlerimizin altında saklanıyor.  Görünmüyor.  İşte bu devi uyandırmak, sahip olduğumuz güçlerimizden daha çok haberdar olmak için bu yazım. Öyle uçuk kaçık değil paylaşacaklarım. 
Yazımın sonunda bana hak verecek ve kendinizi hiç olmadığınız kadar iyi hissedeceksiniz. Bunu biliyorum.

Hepimiz yaşamın içinde daha güçlü ve enerjik olmanın yollarını arıyoruz. Kimimiz bu sebeple okuyor, araştırıyor; kimimiz rehberler eşliğinde uygulamaya geçiyoruz.

İşte Anthony Robbins bu rehberlerden bir tanesi.

1960 California doğumlu. Dünyanın kabul ettiği, en başarılı kişilik eğitmenlerinden. Biliyor musunuz o da içindeki devi uyandırmadan önce çok çile çekmiş. Ama sonunda başarmış. Biraz sıra dışı olsa da olağanüstü yardım yeteneğine sahip. Eserleri 14 dile çevrilen ünlü bir yazar aynı zamanda.

En büyük amacı; ulaşabildiği herkesin yaşam kalitesini artırmak. En sevdiğim yanları ise vermeyi, paylaşmayı, elindekilere şükretmeyi çok seviyor olması. Yardım ettiği o kadar çok insan var ki.

Böylesi değerli bir kalpten yükselen tınıların, bizlere de faydası olacağına inanıyorum. İşte bu nedenle videosunu izlediğimde, üzerinde düşünmemiz ve kafa yormamız gerektiğine karar verdim.

Paylaşırsak, birbirimizi daha iyi tanıyabiliriz. Daha kolay hak verebiliriz. Hatta hiç kıskanmadan takdir edebiliriz. Böylece görünmez güçlerimizi birleştirip evrene daha çok sevgi ve pozitif enerji yayabiliriz. Ne dersiniz?

Her birimiz birbirimizden farklıyız. Kardeşler hatta ikizler bile. Dolayısıyla hayatlarımızın niteliği kimseninkine benzemiyor. Tümü kişiye özel donanımlar.

Hal böyle olunca birbirimizi anlamakta zorluk çekiyoruz elbette. Üstelik değer vererek dinlemesini de bilmediğimiz ortada. Sabırsızca meydan okuyoruz söylenenlere. Yapılanlara.

Sonuç mu? Ses yükselmesi ile başlayan ve zarafetin yok edildiği anlar.  Kıskançlık, kavga, saygısızca tartışma, güç göstergesi ve hatta savaşlar. 

İnsanların ihtiyaçlarını en zor anlarında, çabucak kavrayan Anthony Robbins; hayatımızın en temel gücü olan DUYGUlarımıza dikkat çekiyor bunun için. Ve en zor duygularımızdan birisi olan memnuniyete parmak basıyor. Adeta bir sanat eseri yaratır gibi duygularımızın farkında olmak, ihtimam göstermek gerekli ki; değer bilmemiz kolaylaşsın. Zarafetimize renkli tınılar eklensin.

Her şey bize bağlı. Ne kadar güçlü olduğumuzla ve kendimize ne kadar inandığımızla ilgili. Eğer kendi içimizde doğru duyguyu yakalayabilirsek; o zaman kendimize her şeyi yaptırma gücümüz de olacak.

Şimdi gelin bizi şekillendiren şeyleri düşünelim beraberce?

Geçmişimiz, orada yaşadıklarımız mı?
Yoksa yol ayırımlarında aldığımız kararlarımız mı?
Kaderci miyiz, yoksa verdiğimiz kararların mı hayatımıza şekil verdiğine inanıyoruz?
Başarısızlık anımızda hep başka nedenlere mi sığınıyoruz? Başka kişi ve şeyleri mi suçluyoruz?
‘’Kaynaklarımız tamam olsaydı her şeyi yapardım.’’ mı diyoruz?

Çoğumuz kendimize bile itiraf edemiyoruz aslında. Suçu geçmişe, başkalarına ya da eksik kaynaklara atmak kolayımıza gidiyor. Öyle değil mi?  

Anthony Robbins, kaderimizi belirleyen yegane kuvvetin kaynaklarımız olduğunu belirtiyor.

Peki kaderimizi şekillendiren şeyler neler dersiniz?

Kaderimizin şekil almasında verdiğimiz 3 ana karar etken rol oynuyor.
*Nelere odaklanacağımıza karar vermek;
*Bizim için ne anlam taşıdığına karar vermek;
*İstediğimiz sonuçları yaratmak için ne yapacağımıza karar vermek.

Şimdi soruyorum sizlere. İçimizdeki devi uyandırmak için bu kadar bilgi yeterli mi? Elbette hayır. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

22.10.2015

2 Aralık 2015 Çarşamba

ACIYA MEYDAN OKUYAN KADIN (2/2)

Karanlık bir mahzende bitmek bilmeyen eziyetler. Sevgiden yoksun kalan, hiç yaşayamadığı çocukluk yılları.

Akıl sağlığı yerinde olduğu halde; ağır depresif akıl hastalarıyla beraber geçen genç kızlık dönemi. Ruhunu neredeyse kaybedişi.    

Dışarıya çıktığında onu bekleyen hayatı hiç tanımaz. Çünkü yaşamın o albenili renklerinde hiç durmamıştır ki dönme dolabı. O yaşına kadar gördüğü sadece griden siyaha bir yelpazedir.

Yolu zordur. Karmakarışıktır. Verilecek kararlarla doludur. Ancak Marie gördüğü haksızlıklara karşı dimdik ayakta durmayı seçer. Yaşamına dört elle sarılır.

Hakkındaki tüm söylentilere kulaklarını tıkar. Sadece kalbini dinler. Üniversitenin Psikiyatri bölümünü kazanır.  Azimle okur, çalışır. Çok çalışır. Adeta kaybettiği yıllara nazire yaparcasına gecesini gündüzüne katar.

Bu arada rehabilitasyon programı sırasında tanıştığı ve aşık olduğu Joe Balter ile evlenir. Hiç olmadığı kadar mutludur artık. Maalesef bu mutluluk çok kısa sürer. Sadece 6 yıl. Çünkü kendisine aşkı ve sevgiyi tattıran eşini kaybeder.

Yine bir yol ayırımındadır. Hayata yine küsmez. İnatla direnmeyi seçer. Bu arada yakalandığı mesane kanserini de azmiyle yener.

Doktor olduktan sonra, kendisini işine adar. Sadece hastalarına değil, çevresindeki pek çok kişiye yardım etmek en büyük amacıdır.   

Bir yandan çalışırken, bir yandan da yüksek lisansını tamamlar. Konferanslarla renklendirdiği, umut ve sevgi aşılayan çalışmaları sayesinde insanların adeta idolü olur. Ve tüm bunları 24 yılına sığdırır. 

Sonra ne mi olur? Şimdi şaşırmaya hazır olun.

Bir zamanlar akıl hastası olarak girdiği Danvers State Akıl Hastanesine yönetici olarak atanır.

Kendine güvenini ve umudu hiç kaybetmeyen bu kadın artık dönme dolabında gökkuşağı misali renkler arasındadır.

1986 yılında hayatını konu alan “Nobody’s Child” filmi 7 ödüle aday gösterilir. Üçünü kazanır. Bu vesile ile pek çok kalp ondan ve başarılarından haberdar olur.

“Sing No Sad Songs” isimli bir kitap yazar. Ve tüm gelirini kendine ait olan Balter Enstitüsü’ne bağışlar. 1996 yılında sıcak bir yaz günü ise sessiz sedası hayata veda eder. Geride pek çok güzellik bırakarak.

Yaşadıkları ne kadar zor olsa da; AFFETMEYİ başaran en özel örneklerden bir tanesi. Alkışlanmaya değer hem de defalarca. Öyle değil mi?

Şimdi ne olursunuz özümüze dönüp düşünelim. Yeri geliyor, minicik olayları içimizde büyütüyoruz. Yaşama küsüyoruz. Ve maalesef affetmeyi başaramıyoruz. 
Haksız mıyım?

Dönme dolabımız pembenin çocuksuluğundan, yeşilin huzuruna, mavinin özgürlüğüne doğru dönerken yapıyoruz üstelik bunları. Ne kendimizi ne de bize sunulan yaşam armağanımızı zerre kadar önemsemiyoruz. Gözümüzü inatla kapatıyoruz. Sonra da görmemekten yakınıyoruz.

Peki neden?

Affetmek bu kadar zor olmamalı. Kendimizi seviyorsak ve saygı duyuyorsak affetmek daha kolay. Affederek hafiflemek varken, yüklerin altında ezilmek niye?

Dönme dolabımız hangi renkte durursa dursun. Sevgiyle, azimle ve sabırla en karanlık renkleri, sevdiğimiz albenili renklere dönüştürmemiz AN meselesi. İnanın bana.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.10.2015

Kaynaklar: https://vimeo.com/35647957 (Marie Balter Beyond Mental Illness Danvers State Hospital); http://onedio.com; http://listelist.com; http://www.technorigin.net.



ACIYA MEYDAN OKUYAN KADIN (1/2)

Hayatın kime ne getireceği tam bir sürpriz hepimiz için.

Rengarenk bir dönme dolap gibi adeta.

Kimi yerde pembe, turuncu, mor renklerin neşesi; kimi yerde griden siyaha acı ve keder zamanları. Ancak unutmamak gerekiyor ki, hepsi gelip geçici. Hangi renkte daha çok kalacağımız ise biraz da bize bağlı. Elbette şartlar ve koşullar etken; ama istersek, kalp sesimizle en sevdiğimiz renge döndürebiliriz hayatımızı.

Tıpkı şimdi hayat öyküsünü paylaşacağım bu şahane kadın gibi. Ayakta alkışlanacak bir ders veriyor; yaşama azmiyle ve başardıklarıyla.

Cesur. Kararlı. Sabırlı. Azimli. Hayata bağlı.

İsmi Marie Rose Balter.

Amerikalı.


Yaşam dramı henüz bebekken başlıyor ve tam 34 yıl sürüyor.

Alkole düşkün annesinin evlilik dışı beraberliği sonucunda dünyaya gelmiş. Ablası ve kız kardeşiyle yoksulluğu daha ilk yaşlarında tatmış. 5 yaşındayken kardeşlerinden ayrılıp, annesi tarafından bakım yurduna yerleştirilmiş.

Şans bu ya; orada İtalyan kökenli oldukça varlıklı bir aileye evlatlık verilmiş. Annesinin koyduğu ‘Patricia’ ismi de değiştirilip ‘Marie’ olmuş.

Her şeyin yolunda gitmesi gerekirken o da neyin nesi?

Dönme dolabın siyah renginin içine düşmüş ne yazık ki. Saygınlık perdesi ardında; olmadık işkencelere başlamış karı koca. Günün büyük kısmını mahzende kapalı geçiren Marie; sürekli eziyet ve işkence görmüş. Maalesef bu elim durumdan kimsenin haberi olmamış.

Ta ki 17 yaşında genç bir kız olana değin. Yıllar boyu yaşadığı acılar ve darbeler sonunda; felç geçirmiş. Bununla beraber yaşadığı kalp spazmı, ağır astım ve halüsinasyonlar nedeniyle akıl hastanesine kaldırılmış.

Ancak rengarenk yaşamın yine simsiyah gölgeleri altında kalmış. Belki bedeni iyileşmiş ama ruhu daha da yaralanmış, örselenmiş. Çünkü burada ağır akıl hastalarıyla beraber; tam tamına 17 yıl geçirmiş.

Hareket edememiş yıllarca. Yemek yiyememiş doğru dürüst. Cenin pozisyonunda yatıp, ilaçla uyutularak geçirmiş bu zor yılları. 34 yaşına geldiğinde ise yaşamın renkleri yüzüne gülmüş. Çünkü doktorlar Marie’nin akıl sağlığının yerinde olduğuna, tüm bu olumsuzluklara yaşadığı ağır depresyonun neden olduğuna karar vermiş.

İşte bu kararla Marie özgürlüğüne kavuşmuş. Yaşadığı acılara rağmen; asıl yaşam sınavının bundan sonra başladığını bilerek; dönme dolabına yeniden binmiş.

Sonra neler mi olmuş? (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.10.2015

29 Kasım 2015 Pazar

ŞANSIMIZI PAYLAŞIP ÇOĞALALIM MI? (2/2)

Şimdi gelelim bu minik kahramanımızın yaşadığı o olağanüstü güne.

‘’Bir gün babasıyla parkta beyzbol oynayan Shay, arkadaşlarıyla karşılaşıyor. Onlarla beraber oynama isteğini babasına fısıldıyor.

Babasının yüreği adeta yangın yeri. Oğlunun ricasını gerçekleştirmek o an için o kadar önemli ki. Ama tereddütlü. Çekiniyor. Karşılaştığı olaylar ve sürekli aldığı ret cevapları nedeniyle şansız olduğuna öyle inanmış ki.  

Ama o da nesi? O minicik çocuklar, kocaman yürekleriyle Shay’i aralarına alıyorlar. Hem de oyunu kaybetmek üzere oldukları halde.

Shay arkadaşlarıyla beraber oynayacağı için çok mutlu. Babası da.

Sevinçle takım formasını giyiyor, oyuna dahil oluyor. Hiç topla buluşamadığı halde arkadaşlarıyla beraber olmaktan, o heyecanı yaşamaktan dolayı hep gülümsüyor.

Derken oyun skoru yavaş yavaş dengelenmeye başlıyor. Ve nihayetinde topa vurma sırası kahramanımıza geliyor. Arkadaşları bir an bile tereddüt etmeden son vuruşlarını ona emanet ediyorlar.

Hep beraber sahada tek bir yürek yaratıyorlar. İzleyenler coşkuyla tezahüratta bulunurken, rakip takım oyuncuları dahil herkes; Shay’in oyunu alması için ellerinden gelen her şeyi deniyor. Oyun kurallarını dahi bilmeyen Shay’ı bıkmadan, usanmadan cesaretlendiriyorlar.

Ve sonuçta oyun bitiyor. Herkes çoşkulu. Herkes mutlu. Ve herkes tek bir kişiyi alkışlıyor. Shay gözyaşları içinde ailesi tarafından kucaklanıyor. Azimle zoru başarmanın mutluluğunu, o kısacık hayatı boyunca hiç unutmuyor.’’

Peki gerçek kazanan kim dersiniz?
Sadece Shay mı?

Elbette hayır.

Kazanan SEVGİ ve İNSANLIK oluyor. O minicik yürekler sahip oldukları şanslarını arkadaşlarıyla paylaşarak; herkesi tek yürek yapıyor.

Sonunda kaybetmek olsa bile, gülümseyen bir yürek kazanmak her şeyden kıymetli. Öyle değil mi?

Şimdi sorumuzu yeniden düşünüp, cevap verme zamanı.  

Şansımızı paylaşarak çoğalalım mı?

Elimizde her ne varsa çekinmeden etrafımızdakilere sunalım mı?

Yürekleri incitmeden; vermenin asaletine, zarifliğimizi de katalım mı?

Ben cevabımı tekrarlıyorum ve sevgimle EVET diyorum. Şimdi sıra sizler de.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

21.09.2015







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...