12 Ağustos 2017 Cumartesi

İÇİMDEKİ ÇOCUĞA ŞEFKAT (2/2)


İyi davranalım özümüze, nazik olalım elimizden geldiğince.

O zaman cesaretimiz artacak, öz güvenimiz yukarılara çıkacak. Zorluklara karşı vereceğimiz mücadeleler bizi korkutamayacak.  Hayata bakışımız güzelleşecek. Daha anlamlı bulacağız her bir detayı. Şükürlerimiz çoğalacak.

Ne zaman kendimize yeten olacağız; işte ondan sonra etrafımıza enerji veren, gülümseyen, yardım etmekten gocunmayan, karşımızdaki her insanın hatta her canlının değerli olduğunu hatırlatmaktan pes etmeyen kişilere dönüşeceğiz.

Tüm bu adımlardan sonra her şey bitecek mi?

Her şey güllük gülistanlık olacak mı?

Elbette hayır.


Yaşamın sürprizleri bitemeyecek ta ki son nefesimize kadar. Önemli olan o ana kadar güçlü kalmak.

Korku ya da endişe bulutları içimizi sardığında; kolayca başa çıkabilmenin yollarını bulmak.

Yok saymadan, bastırmadan, içimize atmadan kabul edip savuşturmak.

Aslında yapılan araştırmalar; etrafımıza gösterdiğimiz destek ve anlayışın küçük bir dilimini dahi kendimize göstermediğimizi ortaya koymuş. Bunun bir nedeni, tüm bu güzel olguların vurdumduymazlıkla karıştırılması belki de. Hani bazı insanları rahatına da çok düşkün olmakla etiketleriz ya onun gibi.

Peki ne yapacağız? Öncelikle kendimizin farkında olacağız. Kendimizi, özümüzü, içimizdeki çocuğu iyi tanımaya çalışacağız. Hata ve kusurlarımızla yüzleşeceğiz. Kendimizi kusurlarımızla seveceğiz. Hayatı ve yaşanan her ne varsa hepsini kabul edip; yolumuza cesaretle devam edeceğiz. 

Şimdi gelin bir mini deneyle bilgi birikimimizi pekiştirelim. 2007 yılında Amerika Wake Forest Üniversitesi’nde yapılan basit bir deney var karşımızda.

Üniversite öğrencisi 84 kadın denekten; ikram edilen tatlı çörekleri yemeleri istenir. İçlerinden sadece bir gruba; çöreği istisnasız herkesin yiyeceği ve kendilerini kötü hissetmemeleri konusunda uyarı yapılır. Ardından deneklerin hepsinden bir kaptaki şekerden tadım yapmaları istenir.

Sonuçta; uyarı yapılan ve öz şefkatleri tatmin edilen küçük gruptakiler az bir miktar şekerle yetinirken; diğerlerinin hissettikleri suçluluk duygusu ile abartarak daha çok şeker yediği gözlemlenir.

Bu minicik deneyde bile öz şefkatin, baştan kabul etmenin duygularımızı ve davranışlarımızı etki altına aldığını gösteriyor. Öyle değil mi?

O halde biz güne neden bu güzel desteklerle başlamayalım ki? Bizi tutan kim var kendimizden başka?

İşte ayna karşısındaki ilk repliğimiz ‘’Nasılsın CANIM?’’

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.07.2017





İÇİMDEKİ ÇOCUĞA ŞEFKAT (1/2)

En son ne zaman bir aynanın karşısına geçip ‘’Nasılsın CANIM?’’ diyerek kendi kendimize gülümsedik?  

İçimizdeki çocuğun ağlamaklı halini avutup ona şefkat gösterdik? 

Kendimizi şımartıp, gerçekten de özel olduğumuzu hissettirdik?

Biliyorum ki pek çoğumuz bırakın yapmayı, aklına bile getirmiyor bu önemli hayat ritüelini. Oysaki etrafımızdaki kişilerden ve hatta sevdiklerimizden önce kendimize özen göstermeliyiz. Kendimizi sevgimizle el üstünde tutmalıyız ki, yükselen pozitif enerjimiz ve daima gülümseyen yüzümüzle yaralara merhem olmanın keyfine varalım.

Ben ne zaman zor bir durumla karşılaşsam; hemen aklıma geliyor ve uyguluyorum. 

Faydasını hemen gördüğümü söylemeliyim. Çünkü içimdeki negatif enerjinin anında pozitif enerjiyle yer değiştirdiğine tanık oluyorum. Elbette amacım sizlere de hatırlatmak ve paylaşırken çoğalmak.

Duyarlı olmak, anlayışlı davranmak, merhametin tılsımını hissettirmek ve şefkat göstermek.

Tüm bu zarif davranış hallerinin ruh halimizle olan yakın ilgisini mercek altına alalım mı beraberce? Hatta içimizdeki çocuğun elini tutalım ve onu da davet edelim bu özel yolculuğumuza. Ne dersiniz?

Ben inanıyorum ki, yazının son cümlelerine geldiğimizde tebessümle bize teşekkür edecek, belki de o şen kahkahasıyla içimizi aydınlatacak.

Zorluklarla verdiğimiz mücadelede, yaşadığımız derin acılardan cesaretle kurtulmada; elimizdeki en güçlü savunma araçları şefkat ve duyarlılık. Yaptığımız ve hatta yapacağımız hatalar sırasında; kendimizi suçlamak, kurban rolüne bürünüp cezalandırmak ne kadar yanlış. Tam o anlarda içimizdeki çocuğun halini bir görebilsek, içli içli ağlamalarını bir duyabilsek; yapmayacağız elbette. Ama kendi özümüze bile duyarlı değiliz aslında.

İlk adım kabulle başlıyor. Hatamızı, içimizdeki acıyı, hissettiğimiz her ne varsa hepsini kabul etmek önemli. İkinci adımda duyarlılık asasını elimize alacağız. Merhamet ve şefkatin o büyüsünü koklayacağız. Kendimizi iyileştireceğiz kısacası. Sevgiyle, bir çocuğun yaralarını üfler gibi. En büyük destekçinin önce kendimiz olduğunu unutmadan.

İçten içe kızmak, kafamızda acı hatıraları sürekli kılmak, unutmayı redetmek, kendimizi acımasızca yargılamak; özümüze yapacağımız en büyük kötülük. Yaşam kalitemizi alt üst etmekten de öteye geçmiyor zaten.

Günlerimizi bu şekilde heba etmek ne büyük yanılgı bir düşünsenize. Saatler geçiyor, günler akıyor, haftalar ayları, yılları kovalıyor. Geçmiş hatalarımızla boğuşurken yaşam ellerimizin arasından kayıyor.

Halbuki kendimizi sevgiyle kucaklayıp, her sabah aynada gülümseyerek güne başladığımızda; yapacağımız hatalar bizim için birer basamak olacak.  Gün bitiminde tebessümlerimiz azalmadan yastığa başımızı koyacağız.

Bu öyle özel bir zenginlik ki aslında. Yeter ki fark eden tarafta olalım.

Kendimize acımak, içimizdeki çocuğu sürekli azarlamak, hata yapabileceğimizi kabul etmemek olmasın artık yaşantımızda.

Olumsuz olsa da tüm duygularımızla dengede kalmayı başaralım. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ


02.07.2017

6 Ağustos 2017 Pazar

MUHTEŞEM BERABERLİK ‘TAO’

Evrenin başlangıcından bu yana, siyah YİN ile beyaz YANG el ele verip; aynı yolda uyumla yürürler. İşte yürüdükleri bu yolun, bu muhteşem beraberliğin ismidir TAO.

Birbirlerine tamamen zıt olduklarını bilirler. Ancak birbirlerine olan sevgileri öyle kuvvetlidir ki; beyaz içinde minicik bir siyah; siyah ise minicik bir beyazı baş tacı etmeden duramaz.

Bazen biri diğerinden baskın çıksa, uyum terazisinin dengesini bozsa da; sonuçta birbirlerinden hiç ayrılmazlar. Ayrılamazlar. Çünkü biri olmadan diğeri olamaz.

Denge ve ahengin en naif anlatım şekli olan bu sembol; bana ahenkle dans eden bir çifti ve uyumu anımsatır nedense.

Peki yaşam boyunca bu ahengi nasıl yakalayacak; hayatın renkleri ile nasıl dans edeceğiz dersiniz?

Cevabını İsviçreli psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’dan alalım mı?

‘’Kişi, aydınlık figürler imgeleyerek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanabilir. Ancak bahsi geçen ikinci yöntem tatsızdır ve bu nedenle tercih edilmez. ‘’
Anlamı oldukça derin bir cümle.

Peki bizi hayli zorlayacak olan, karanlığın bilincine varmak ne demek?

İşte bunun için Yin ve Yang sembolünü içimize sindirmemiz gerekiyor. Hepimizin artık aşina olduğu bu sembol bakın neler söylüyor bizlere?

Bu kelimelerin kökeni Çince. YİN tepenin kapalı, bulutlu tarafı demek. YANG ise güneşli tarafı.

O halde gelin bir tepe düşünelim. Kuzey yönü gölgede kalsın, güneşi hiç görmesin. Diğer yönü ise güneşle pırıl pırıl parlasın.

Tıpkı yin ve yang gibi.

Siyah renkli YİN karanlığı, geceyi, ayı, eksikliği, durgunluğu, alçalanı, negatif tarafı temsil ediyor. Su, hava ve biz kadınlar bu taraftayız.

Beyaz renkli YANG açıklığı, gündüzü, güneşi, genişlemeyi, yaşamı, yenilenmeyi, yükseleni, pozitif tarafı temsil ediyor. Ateş, toprak ve erkekler ise bu tarafta.

Bu iki kavramın muhteşem beraberliği olan TAO ise yol demek. Evrensel felsefenin kadim yolu. Yaşam içinde aldığımız yolu temsil ediyor bir anlamda. Gündüzü, geceyi, güneşi, ayı, durağanlığı, hareketliliği adım adım kokladığımız yaşamın her şeyi kapsadığını ifade ediyor.  

Enerji tam burada saklı.

Zıtlıklarda.

Denge ve ahenk de.

Şimdi TAO sembolüne bir defa daha bakalım. Birbirlerine sıkıca kenetlenmişler değil mi? Ayrılmaları mümkün değil gibi. Üstelik yang içinde bir parça yin; yin içinde de bir parça yang var. Kısacası her kutup kendi zıddını içinde saklıyor.

Eğer böyle olmasaydı, birbirlerinden kolayca kopar sonsuzlukta yok olurlardı bence. 
Öyle değil mi?

Oysaki şimdi beraberce varlıklarını kanıtlıyorlar.

Yapacağımız en önemli şey yürüdüğümüz yaşam yolunda bu dengeyi korumaya çalışmak olmalı.

Nasıl mı?

Yeri geldiğinde yumuşak YİN ile YANG’ın sertliğini almamız; dağılan YİNi odaklanan YANG ile tamamlamamız; daralmaya meyil eden YİNi zıt karakteri YANG ile genişletmemiz; yani zıtlıklarla birliği ve bütünlüğü sağlamamız şart.

Var olan zıtlıklar canımızı acıtıyor olsa da, onları kabul edip zıtları ile dengeyi bulduğumuz zaman; HER BOŞLUK ANLAMINI BULACAK. Korku yerini sevgiye, acımasızlık şefkate, kötülük ise iyiliğe bırakacak.

O halde gelin TAO yolunda yürürken yaşamın müziğine uyup ahenkle dans edelim BERABERCE.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

21.06.2017







31 Temmuz 2017 Pazartesi

BEYNİMİZ KENDİ KENDİSİNİ YEMESİN

Kısa bir süre önce beynimizin sinaptik budama yaparak; gereksiz bilgi ve birikimleri yok ettiğini yazmıştım. Amacı sadece yeni bilgilere yer açmaktı. Ve bunun en faydalı haliyle gerçekleştiği zaman aralığı uykumuz sırasındaydı.

Beynimizin güçlenmesine yardımcı olan glial hücrelerimiz, uyku seanslarımızı dört gözle bekliyor olmalılar. İşlerini doğru dürüst yapabilmek ve bize daha sağlıklı alanlar açmak için elbette.

Peki ya bizler yeterince uykumuza özen göstermiyorsak?

Yaşam kalitemizle birebir alakalı olan uyku düzenimizi hep aksatıyor, keyfi davranıp, kapanmaya yüz tutan göz kapaklarımızı bir kibrit çöpüyle açık bırakmaya zorluyorsak?

Hızlı yaşam temposu ve yetmeyen zaman aralıkları; zorlu iş süreçleri maalesef uykumuzla savaş halinde adeta.

Kendimizi, yıpranan bedenimizi, yorgun düşen ruhumuzu dinginliğe davet ettiğimiz o yegane anları ertelemek; süresini kısaltmak, bunun için kendimizi zorlamak hep yaptıklarımız arasında. Öyle değil mi?

Hani hiç uyku gereksinimi duymadan günlerce çalışabilsek; bir an bile düşünmeden 
hepimiz buna evet diyeceğiz.

Peki neden?

O zaman işler bitecek, o zaman koşu duracak, tempo yavaşlayacak mı sizce?

Tam tersine bence daha da hızlanacak. Tıpkı yokuş aşağı yuvarlanan bir tekerlek misali önümüze büyük bir engel çıkana kadar durmadan koşacağız.

Madem ki bunun sonu yok. O halde düzene ayak uydurmak gerek.

Sabahı adam gibi karşılayabilmek, gün doğumunun keyfine varabilmek ve gün boyu zinde kalabilmek için uyumamız şart. Hem de bedenimiz ne kadar istiyorsa. Bedenen yenilenmemiz, zihnen ışıldamamız buna bağlı. Bırakalım o minik hücreler keyifle işlerini yapsınlar. Bize güçlü bir beyin hazırlasınlar.

Ama ya uyumayanlar?

Gece vardiyasında çalışanları, nöbetçi olanları ayrı tutuyorum bu anlamda. Çünkü işleri bunu gerektiriyor. Böyle bir yaşamı tercih etmeseler de yapmak  durumundalar.

Benim sözüm keyfi davrananlara. Uykuyu hiçe sayanlara. Kendilerini önemsemeyenlere. Günlük dert ve sıkıntılara sıkıca yapışıp, bırakmayanlara. Yatağa huzurla girmek yerine, öfke ve içsel kavgalarını sahiplenenlere. 

İşte böylesi anlarda beynimiz kendi kendisini yemeye başlıyor.

O şirin glial hücreleri gereksiz bilgileri yok ederken, pek çok elzem bilgiyi de arasına katıp parçalıyor. Halbuki belki de onları öğrenmek için yıllarımızı verdik. Belki de sevdiklerimizin hayatından çaldık. Zamanla yarıştık.

Tüm bu didinme bir çırpıda unutmak için miydi?

Elbette değil. Kendimize karşı bu kadar acımasız olamayız. Olmamalıyız. 

Her 12 saatte bir enerji seviyemiz yenileniyor. Sabaha dinç, sağlıklı, umut dolu, pozitif ve tebessümle uyanmak için; uykumuza özen göstermemiz şart. Bunun hafife alınacak bir yanı yok.

Kronik uykusuzluk çekenler, gece yaşayanlar, gece çalışmak zorunda olanlar bu tehlike ile karşı karşıya ne yazık ki. Hep uyanık kaldığımızda, eski ve yıpranmış hücreleri, gereksiz bilgileri budayan hücrelerimiz duramıyor. Tıpkı bizler gibi aşırıya kaçıyor. Faydalı, gerekli olanları da yok etmeye girişiyor.

Bunun için fareler üzerinde deney yapan araştırmacılar bakın nelerle karşılaşmış.

Önce fareler 4 gruba ayrılmış. İlk grup, iyi dinlenmiş halde uyutulmuş. İkinci grup, kendiliğinden uyuyup uyanmış. Üçüncü gruptakiler, ekstra 8 saat uyanık tutulmuş. Dördüncü gruptakiler ise tam 5 gün boyunca uykusuz bırakılmış.

Deney sonrası, her birinin beyin ve hücre yapıları tek tek incelenmiş. İyi dinlenen, uykusunu tamamen alanlardaki sinaptik budama; yani temizleme işlemi; oranı yüzde 5.7 olmuş. Kendiliğinden uyuyup uyananlarda bu oran yüzde 7.3 olarak belirlenmiş. 
Ekstra uyanık tutulan üçüncü grup üyeleri için oran yüzde 8.4 olmuş. Tam 5 gün uyanık kalanlarda ise yüzde 13.5 gibi oldukça yüksek bir oranla karşılaşılmış.

Kısaca son iki grupta yer alan ve uykusunu alamayanlarda; artan oranlar sağlam hücrelerin de yok olduğunu göstermiş. Üstelik dördüncü gruptaki farelerde oranın yüksek olmasının yanında, bu budama işleminde kontrolsüzlük ve aşırı hız tespit edilmiş.

Bu durum maalesef Alzheimer başta olmak üzere pek çok beyin hastalığının da önünü açan bir gerçek. Hele hele son yıllarda bu tarz hastalıkların yarı yarıya arttığını hatırlayacak olursak.

Sonuç mu?

Ne yapıp edip iyi uyuyacağız.

Şartlarımızı iyi uyumak adına zorlayacağız.

Kendimize değer vereceğiz.

İçimizdeki o çocuğun uykusu geldiğinde her şeyden vaz geçip uykunun o yumuşacık kollarına bırakacağız kendimizi.

Deliksiz uykunun keyfine varmak, stresle baş etmek, mutlu uyanmak için yolumuz uyku yoluysa ‘eyvallah’ diyeceğiz.

Bırakalım gecenin o lacivert ışıkları biz uykudayken üzerimizde dans etsin.

Bırakalım gecenin hüznü bizden uzakta kalsın.

Varsın gece tüm ihtişamı ile şaşası ile içinde biz olmadan yaşansın.

Kaliteli uykuyu alışkanlık haline getirip; günü dolu dolu yaşamak; içimizdeki çocuğu şımartıp hayata kocaman gülümsemek var ya; o her şeye değer bence.

Araştırma sonuçlarına göre¸ insanların neredeyse %80 gibi büyük bir çoğunluğu; ortalama 7-8 saatlik uykuya ihtiyaç duyuyor.

Geri kalanlar ise ya 4 saatten az uyuyor ya da 10 saat uyusa da uykuya doyamıyor.

Bir de yatağa yatış saatine göre yapılan değerlendirmeler var ki; burada karşımıza 3 özellik çıkıyor.

Normal uyuyan ilk grup; genelde saat 23.00-24.00 arası yatıyor ve sabah 07.00-08.00 gibi kendiliğinden uyanıyor.

Tavuk olarak tanımlanan ikinci grup; gece daha erken yatmayı tercih ediyor ve sabah gün doğumu ile uyanıyor.

Baykuş olarak tanımlanan üçüncü grup ise; geceyi çok seviyor, bu nedenle yatış sürelerini olabildiğince geciktiriyor. Haliyle sabah çok geç uyanıyor.

Biraz da genetik mirasımızla alakalı olan bu duruma göre; ben sabahın ilk saatlerini, gün doğumunu, güneşi tebessümle karşılamayı sevenlerdenim. Her sabah içimdeki çocukla beraber bu kutlamayı yapıyoruz. Peki ya sizler?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

31.05.2017



24 Temmuz 2017 Pazartesi

EL DEYİP GEÇMEMEK GEREK

Hepimiz bize bahşedilen bedeni ve aklı maharetle kullanmaya çalışıyoruz. Doğuştan bize armağan olan özelliklerimizle tanışmamız zaman alsa da; bedenimizin her bir parçasını sağlıklı tutmak, korumak ve geliştirmek için özen gösteriyoruz.

Bunlardan bir tanesi de ellerimiz. El deyip geçmemek gerek. İki elimiz var. Ama bir tanesini daha ağırlıklı olarak kullanıyoruz.

Peki neden dersiniz?

Çünkü uzmanlar genetik olarak ve doğuştan itibaren beynimizin; belli bir elimizi kullanacak şekilde özelleştiğini belirtiyor.

Yumulu ellerimizi açık tutmaya başladığımız 3.aydan itibaren başlayan keşfimizde; 5.ayla beraber ellerimizi kullanmaya başlıyoruz. Geçen zaman içinde de farkında olmadan bir elimizi daha çok kullanıyoruz.

Kimimiz sağ elini kimimiz ise sol elini kullanırken çok daha rahat. Görevleri yerine getirirken gereken hızı ve düzeni onunla sağlıyor.

Dünya genelinde elde edilen verilere göre; insanların yaklaşık yüzde70 gibi büyük bir kısmı sağlak. Yani sağ elini kullanıyor.

Yaklaşık yüzde 10’nu solak. Yani tercihlerini sol elden yana yapmışlar. Ama hepsi bu kadarla sınırlı değil.

Hem sağ hem de sol elini karışık olarak kullanan, yani bizler gibi zorlanma yaşamadan değiştiren insanların durumuna ‘Karışık ellilik’ deniyor. Sayıları solaklardan daha fazla. Neredeyse yüzde 20 civarında. Farkındalıkla ve biraz da sabır ve denemeyle öğrenilebilir bir durum olsa da; bir elin kullanımı yine de diğerinden daha ön planda.

Bunun tam tersi, iki elini beraber kullanırken kafa karışıklığı yaşayan, süratli ve düzenli olamayan küçük bir grup var. Onlara ‘Ambilevöz’ deniyor.  

Konumun ana kaynağı ise son grupta. Onlar doğuştan itibaren her iki elini de AYNI ANDA, aynı başarı ve hızlılıkta kullanan kişiler. ‘Çift elli - Ambidekster’ olarak anılıyor. Sayıları oldukça az olan bu kişiler becerilerini sonradan öğrenmedikleri için, her işte başarılı oluyor. Çoğu da dahi sınıfında zaten.

Peki hiç gözlemlediniz mi evcil hayvanlar, kedi ve köpekler nasıl davranıyor acaba? 
Ya da diğer canlılar? Onların da bir tercihleri oluyor mu?

Yapılan bilimsel araştırmalar; her canlının bir elini kullanmaya meyilli olduğunu göstermiş. Ancak oranlar biz insanlar gibi dengesiz değil. Neredeyse yarı yarıya.

Şimdi gelelim elimizi yönlendiren ve el kaslarımıza hareket emrini veren beynimize.

Biliyoruz ki; iki yarı küreden oluşan beynimizde bazı özellikler sağ, bazı özellikler sol yarı kürede özelleşiyor. Yani bir anlamda aralarında iş bölümü yapılıyor. Bununla alakalı olarak; beynimizin sol yarımküresi bedenimizin sağ yanını, sağ yarımküresi ise sol yanını kontrol ediyor.

Beyin üzerinde yapılan sayısız araştırma, pek çok teoriyi de gün yüzüne çıkarmış. Bu teoriler dil ile el tercihi arasında belirli bir ilişki bulunduğunda hemfikir. Ancak nedeni konusunda henüz kesin bir sonuca ulaşılabilmiş değil. Ve bu amaçla incelemelere devam ediliyor. Beynin evrim araştırmaları sonuçlandığında daha net bilgilere kavuşacağımız ise kesin. Ben her zaman ki gibi merakla bekliyor olacağım.

Elimizde tam kesin veriler olmamakla beraber; zeka konusunda solakların, sağlaklardan 1 puan önde olduğu belirtiliyor.

Ama aramızda çok daha özel olanlar var.  Zeki, yaratıcı, çalışkan, sabırlı, disiplinli olan bu kişiler birer deha. Üstelik hepsi AMBİDEKSTER.

Yaptıklarıyla, bıraktıkları eserlerle, yaşadıkları dönem içinde verdikleri mücadele ve çalışmalarla hep hatırlanıyorlar.

Onlar kim mi?

İtalyan Leonardo Da Vinci ilk sırada. Rönesans döneminin bu önemli filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, hazerfanı tam bir ambidekster.

Aynı anda her iki eli ile hızlı bir şekilde yazı yazabiliyor. Veya bir eli ile teknik çizimler yaparken, diğer eli ile resim üstünde gerekli yerlere yazı yazabiliyor.

Sağ eli ile yazdıkları, aynı anda kullandığı sol eli ile yazılmış metnin aynadaki bir yansıması. Dolayısıyla bir metni ve tersini yazma ve okuma yeteneğine ‘Da Vinci’ ismi verilmiş.

Diğer bir ambidekster 20. yüzyıl yaşamını icatlarıyla renklendiren Amerikalı mucit ve iş adamı Thomas Alva Edison.

Bir başka ünlü deha ve ambidekster, eserleriyle 20. yüzyıla damgasını vuran İspanyol ressam ve heykeltıraş Pablo Picasso.

19. yüzyılın en büyük bilim adamlarından bir tanesi olan İngiliz fizikçi ve kimyacı Michael Faraday’ı unutmak olmaz elbette.

Son olarak Rusya’da Leonardo da Vinci’nin yeteneklerine benzer özellikleri olan Viktor Tkaçenko’dan söz etmek isterim. Halen Sibirya’da yaşayan 57 yaşındaki Tkaçenko, aynı anda her iki eliyle da yazabiliyor. Son derece hızlı yazmasına rağmen yazısı düzenli ve anlaşılır. Buradaki ilginç nokta ise bu yeteneğinden ancak yıllar sonra; Da Vinci’nin benzersiz yetenekleriyle ilgili bir yazıyı okuyunca fark etmiş olması.

Kim bilir belki bizim aramızda da böylesi güzel yeteneklere sahip kişiler vardır. Beyin kıvrımlarını sonuna kadar zorlayan, yeteneklerinin farkında olan, onları geliştirmek için çabalayan herkese selam olsun.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

28.06.2017




17 Temmuz 2017 Pazartesi

ZİHİN KARATESİ mi? (2/2)

Biz ne kadar güçlü olursak içimizde ne kadar çok sevgi tohumu yeşertirsek; dışarıda olanlardan o denli az etkileniriz.

Unutmayalım zihnimizin direksiyonu bizim elimizde.

Sadece bizim.

Kendimizin.

Başka bir kişinin ya da kişilerin o direksiyonu ele almalarına izin verip vermemek yine bize kalmış.

Bize kızan, öfke duyan, kavga etmenin yollarını arayan, ön yargılarıyla içimizi acıtmaya çalışan insanlara vereceğimiz her olumsuz tavır; onları ödüllendirmek sadece.

Bir anlamda, hayat direksiyonumuzu ellerine vermek. Bizi üzmeleri için yardım etmek.

Peki bunu neden yapıyoruz ki?

Daha çok mutsuz olmak için mi?

Hayatımızı karartan kişileri; kendimizden daha değerli bulduğumuz için mi?

Kötü duygularının, olumsuz görüşlerinin muhatabı olarak; kendimizi daha da kötü hissetmek için mi?

Elbette hiç biri değil.

Kendimize bunca haksızlığı yapıyor olmamız ne kadar büyük yanılsama.

Lütfen duralım hemen şu anda.

Duralım ve düşünelim.

Gerçekleri. Çarpıtmadan, atlamadan yüzleşelim yaşadıklarımızla. Ve bir karar verelim ivedilikle.

Öfkeye sakinlikle, negatifliğe pozitiflikle, ön yargıya yargısızca empatiyle, nefrete sevgiyle, kabalığa nezaketle karşılık vermeye çalışalım. Buna uzmanlar zıtlar kanunu diyor.

Direksiyonumuza sahip çıkmak adına zıtlar kanununda belirtilenleri önemsememiz lazım.

Bunun için her şeyden öte, bizim anlayışlı olmamız gerekiyor.

Kabul edemeyeceğimiz düşünceleri bile sakince dinlemek ne büyük erdem. Anlamaya çalışmak demiyorum henüz. Çünkü bizler daha sakince dinlemeyi öğrenemedik ki. 
Hemen tepki veriyoruz. Dayanamıyoruz.

Peki neden?

Kendimize güvenmediğimiz için. Eğer öz güvenimiz tamamsa, karşımızdaki kişiyi sakince dinleyebilir; hak vermesek de direksiyonu elimizden almasına izin vermeden; kendi yolumuza yeniden huzurla devam edebiliriz.

Bunu yavaş yavaş yaptığımız andan itibaren; direksiyonun gerçek hakimi bizler olacağız.

Denemekten, sabırla tekrar etmekten korkmayalım olmaz mı?

Biz yolu da biliyoruz. Yaşam yollundaki süreçte hayatımızı nasıl yönlendireceğimizi de.

Yalnız mıyız bu yolda?

Varsın olsun. Kalbimiz yanımızda ya. O bize yeter de artar her şey için.
Sakin, sessiz ve huzur dolu bir yolu elbet bulacağız.

Böylece hem kendimizi daha iyi hissedeceğiz. Hem sevgi tohumlarımızı çoğaltacağız. 
Hem de yolumuzdan ayrılmamış olacağız. Artıları ve getirileri ne kadar da güzel bakar mısınız?

İşte zihin karatesini öğrendik bile. Artık ne istediğimizi biliyoruz. Zarafetimizin asil koruma kalkanı elimizde, yaşam koşumuza güvenle devam etme zamanıdır artık.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.05.2017

Kaynak: https://aklinizikesfedin.com; Bernabé Tierno imzalı Karate Mental.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...