17 Ekim 2017 Salı

ANNE KUŞUN ÇİLESİ

Çöl sıcağında Afrika’dayız bu yazımda.

Oradaki bir kuş yuvasına misafir olacağız. Bu yuva; Drongo isimli siyah tüylü, kırmızı gözlü küçük bir kuşa ait.

Yuvada üç yumurta var. Anne drongo kuşu umutla yumurtalarını kavurucu çöl sıcağından korumaya çalışıyor. Ve yakın bir zamanda yumurtadan çıkacak yavrularını bekliyor.

Kuluçka dönemi yüzlerce saat sürüyor. Ama olsun her şeye değer.

Sonunda ilk yavru kabuğunu kırıyor ve hayata gülümsüyor. Böylece anne kuşun zorlu ve yorucu serüveni başlıyor. Minik yavru gagasını açıp yiyecek için her bağırdığında onu beslemek zorunda olduğunu biliyor.

Bu amaçla yuvadan uçup bulduğu yiyecekleri yavruya taşıyor. Sabırla. Durup dinlenmeden. Bu arada yeni doğan yavru doymak nedir bilmiyor. Yuvadaki diğer yumurtaları fark ettiğinde ise acı gerçeği anlıyor. Yeni kardeşleri geldiğinde yiyeceğini paylaşmak zorunda kalacak.

Ancak o da nesi?

Doğanın bu kuralına karşı çıkıyor minik yavrumuz.

Annesi yuvadan her ayrıldığında; inatla ve ısrarla; yumurtaları yuva dışına itmeye çalışıyor. Annesini görünce sessizliğini koruyor. O gider gitmez eyleminin peşine düşüyor. Ta ki ilk yumurtayı yuvadan atana değin.

Sürekli aç olan ve yaygara koparan yavruyu susturma ve doyurma telaşındaki anne kuş, ne yazık ki bu ilk olayı fark edemiyor. Belki de ediyor ama sineye çekiyor.

Yine böyle bir zamanda, yavru kuş yuvadaki son yumurtaya gözünü dikiyor. 

Neredeyse kendisi kadar ağır olan yumurtayı döndüre döndüre kenara taşıyor ve son bir hamleyle aşağıya yuvarlıyor. Oh… artık rahat. Annesi ve yuva tamamen ona kalıyor.

Yuvaya dönen anne bu son durumu da ister istemez kabulleniyor. Geride kalan tek yavrusu için didinip duruyor. Uzaklarda yiyecek aramadığı zamanlarda onun için güneşe karşı gölge oluyor. Varı yoğu yavruyu rahat ettirmek. Annelik işte,  bıkmak usanmak doğasında yok.


Böyle bir koşturmanın arasında üç hafta geçiveriyor. Diğer yuvadaki drongo yavru kuşları büyüyüp uçmaya hazırlanırken; bizim yavru hala yiyecek diye bağırıyor.

Ne yemesi ne büyümesi bitmiyor.

Anne perişan durumda.

Yorgun ama pes etmiyor. Annelik içgüdüleri ve yavrusuna olan sevgisiyle görevine devam ediyor.

Aslında besleyip büyüttüğü yavrunun kendi öz yavrusu değil de bir guguk kuşu olduğunu bilmeden.  Ta ki bir gün döndüğünde yuvasının yerle bir edildiğine şahit oluncaya değin. Çünkü uçma zamanı gelen yavru guguk kuşu, geride hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor yuvadan ayrılırken.

İşte karşımızda doğanın bir garip hikayesi daha.

İki kuş cinsi.

İkisi de nesillerini devam ettirme çabasında.

Yapıları ve yaşam tarzları birbirinden farklı. Annelikleri de.

Ancak yumurtaları görüntü olarak birbirine çok benziyor. İşte hayatın döngüsünde, drongo ile guguk kuşunun yolları burada kesişiyor.

Gelin her iki türün özelliklerine yakından bakalım.

Drongo kuşlarının ağırlığı 70-125 gram arasında. Simsiyah tüylü. Kırmızı gözlü. Afrika’da yaşıyorlar. Çatal kuyruklu bu kuşların en önemli özelliği taklit yetenekleri.

Elliden fazla diğer kuş ve hayvan türünün sesini taklit ettikleri tespit edilmiş. Üstelik bunda hayli başarılılar. Hayvanların kendi sürülerini uyarmak ve yemek kaynağından ayrılmalarını teşvik etmek amacıyla çıkardığı bir nevi uyarı çığlığını taklit ederek bunu yapıyorlar.

Örneğin Kalahari Çölü'nde yapılan gözlemlerde, 688 yemek çalma girişimi takip edilmiş. Sonuçta kuşlar taklitlerinin dörtte birinden kesin başarı yakalamışlar.

Bilimsel olarak yapılan ve 847 saat süren bir başka gözlemde ise 64 drongo kuşu takip edilmiş. İçlerinden 51 tanesi diğer kuşların yanında, çakal, firavun faresi gibi hayvan seslerini de taklit etmiş.

Anne drongo kuşlarının çilesini öğrenince; bu yeteneklerinin aslında çok da önemli olduğunu daha iyi anlıyor insan.

Şimdi gelelim ikinci kuşa.

Gugukgillerden guguk kuşları ise bir göçmen. Yazları Avrupa’da kışları ise Afrika’da geçiriyorlar. Ağırlıkları 130 gram kadar. Renkleri beyaz çizgili, gri, kahve tonlarında. 
Kuyrukları düz ve renkli. Dolayısıyla tabiata iyi uyum sağlıyorlar.

En büyük özellikleri ise yumurta asalağı olmaları.

Dişi guguk kuşu yuva yapmıyor. Yumurtalarını drongo gibi böcekçil küçük kuşların yuvalarına bırakıyor. Ama bunun için önce yuvadaki yumurtalardan birini alıyor, hatta yiyor. Sonra yerine kendisininkini bırakıyor. Üstelik bu döngüyü her mevsim yumurtladığı 10-12 yumurtanın hepsi için yapıyor.


Guguk kuşu yumurtası genellikle ev sahibi kuşun yumurtasından önce çıkıyor. 

Diğer yavrulardan büyük olduğu için de yuvada hakimiyet kuruyor. Henüz yumurta halindeyken ya da minik civciv halindeyken yuvadaki diğer üvey kardeşlerini atması bu yüzden. Üvey annesinden daha iri hale gelince, yuvasını dağıtıyor ve oradan ayrılıyor. Hem de arkasına bile bakmadan.

Doğanın kanunu ve dengesi elbette.

Her şey bir düzene bağlı olarak işliyor. Ama bir anne olarak; ister istemez drongo kuşu için üzüldüğümü, guguk kuşuna ise hafiften kızdığımı itiraf etmeliyim.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

23.08.2017












8 Ekim 2017 Pazar

33 KEÇİBOYNUZU ÇEKİRDEĞİ

Nam-ı diğer ‘İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK’

Yaklaşık 5000 yıldan beri bilinen bir meyve keçiboynuzu.

Sıra dışı.

Tatlımsı tadı ile özel.

Üstelik enerjisi oldukça yüksek.

Görüntüsünden dolayı keçiboynuzu ismini almakla beraber birçoğumuz tarafından ‘harnup’ olarak da biliniyor.

Uzun ömürlü ağaçların meyve vermesi tam 15 yılı buluyor. Çiçekleri ise oldukça kötü kokuyor.

Latince ismi ‘Ceratonia siliqua.’ 

Yakup peygamberin çölde ekmek yerine tükettiği bir meyve olduğu için; “Yakup Peygamberin Ekmeği” anlamına gelecek şekilde;

İngilizce ‘Carob, St.John’s Bread, Locust bean.’
Almanca ‘Johannisbrot’ şeklinde kullanılıyor.

Akdeniz ülkelerinin bu güzel bitkisinin kendisi kadar ÇEKİRDEKleri de sıra dışı ve özel.

Hele hele 33 tanesi bir araya geldi mi özelliği daha da artıyor. Yazımın başlığına konan 33 KEÇİBOYNUZUnun da öyküsü de böyle başlıyor.

Neden mi?

Çünkü keçiboynuzu çekirdekleri, doğada gerek ağırlık gerek hacim olarak herhangi bir değişime uğramıyor.

Bu oldukça sert çekirdeklerin her biri tam tamına 200 miligram (0,2 gram) geliyor.
Bu ölçü dünyanın her yerinde AYNI.

Yani 5 tane keçiboynuzu çekirdeği TAM 1 gram geliyor.

Çok eski yıllarda bulunan bu özellik; sarrafların değerli madenleri ve kıymetli taşları hassas olarak tartmasında keyifle ve güvenle kullanılmış.

Hepimizin bildiği ‘Karat’ sözcüğü ise keçiboynuzunun Latince ismi olan “Ceratonia” dan türetilmiş. Arapça ismi ‘karrat’. Günümüzde kıymetli taşlar için kullanılan bu ölçü sadece 0,2 gram ediyor ki; bu da bir keçiboynuzu çekirdeği kadar.

Söz eski ağırlık birimlerinden açılmışken sırada bir de ‘Dirhem’ var.

Osmanlı döneminin ağırlık birimlerinden biri olan dirhem sadece 3,2 gram geliyor. Yani 16 tane keçiboynuzu çekirdeği 1 dirhem yapıyor. Bu nedenle sarraflar dirhemden daha hassas ölçümler için keçiboynuzu çekirdeğini kullanmış.

Peki o zamanlar basılan değerli altın sikkeler yani günümüzün altın liraları ise ne kadar geliyormuş dersiniz?

Tam İKİ dirhem BİR çekirdek; yani 33 KEÇİBOYNUZU.

Şimdi daha iyi anlıyorum; kıyafetine özen gösteren albenili kişilerden söz edilirken; ‘’İki dirhem bir çekirdek giyinmiş." sözünün ne amaçla kullanıldığını.

İster küçük olsun, ister büyük edinilen her bilgi benim en değerli hazinem. Yazarak paylaşmak ise sonsuz mutluluğum.

Vesile olanlara sonsuz teşekkürlerimle.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

16.08.2017





2 Ekim 2017 Pazartesi

ZARAFETLE DANS

İnsanın hayatını yaşarken dikkat ettiği şeyler, onun kim olduğunu ele veriyor aslında.

Gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, hissettiğimiz ve sonunda uyguladığımız değerler; hakkımızda çok şey söylüyor.

Konuşurken ağzımızdan dökülen sözcükler, yazarken bir araya getirdiğimiz cümleler, duygu ve davranışlarımızın aynası adeta. İşte tüm bunların eşliğinde; hayat şarkısındaki o ahengi yakalayıp, ZARAFETLE DANS edebilmek muhteşem bir duygu. Bunu başaranlardan olmak gerek diye düşünüyorum. Ve çevremizi böylesi kıymetli insanlarla donatmanın, yaşantımızı nasıl güzelleştireceğini, bilmemiz gerektiğini.

Tıpkı İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni Thomas Stearns Eliot’un dediği gibi;

‘’Hayatımızdaki en değerli insanlar, bizi her koşulda tüm kalbiyle dinleyenlerdir. Biz konuşmazken bile.’’

Doğamız gereği fark edilmek istiyoruz. Dışlanmaktan da acayip korkuyoruz. Sesimiz duyulsun, hatta tüm dikkatler bizim üzerimize yoğunlaşsın diye tüm çabamız.

Belki farkında değiliz ama yaptığımız tam da bu. Maalesef son zamanlardaki en büyük derdimiz.

Başkalarının bizi puanlamasına aşırı derecede önem veriyoruz. Bu amaçla teknolojinin imkanlarını kullanıyoruz. Hem de sonuna kadar. Ne kadar çok beğeni alırsak o kadar mutluyuz sanıyoruz.

Gittiğimiz yerler, yediğimiz yemekler, attığımız adımlar, aldığımız yeni bir eşya, hele hele kendi özel yaşantılarımızı kapsayan resimlerimiz; bizimle alakalı her ne varsa; hepsi için takdir edilmek arzusundayız. Beğenilmek tek mutluluk kaynağımız sanki.

Paylaşmayı anlıyorum. Üstelik paylaşıp çoğalmayı da çok seviyor ve önemsiyorum. Ama bu tarz durumları tasvip etmiyorum. Bana yanlış geliyor. Çünkü yeri geliyor sınırlar aşılıyor. Bazı şeylerin özelde, kendimizde, sevdiklerimizle aramızda kalmasının daha zarif olduğunu hissediyorum. Ben oldum olası kimsenin özel yaşantısına merak duymadım. Buna ünlüler de dahil. Adı üstünde özel. Sadece o kişiyi ya da sadece bizi ilgilendiriyor, başkalarını değil.

Bir de bizim yaptıklarımızı yapamayanları, alamayanları, yiyemeyenleri, gidemeyenleri, gezemeyenleri, hatta bırakın adımlar atmayı, tek bir adımı dahi atamayanları, belki de uzuvları eksik olanları, çocuk özlemi çekenleri düşünüyorum ister istemez.

Oysaki paylaşacak ve paylaşırken başkalarının hayatlarına pozitif anlamda dokunuşlar yapacak o çok değer var ki. Kitaplar, yazılar, şiirler, ders alınacak öyküler, ruhumuzu besleyen melodiler, rengarenk çiçekler, manzaralar ve daha neler neler…

Tıpkı T.S.Eliot’un dediği gibi insanların kalp gözüyle bakmasını, anlamasını, hissedip sevmesini kalben diliyorum. Hayatımızı yaşarken, kulağımızdaki o sese ahenk gösterirken; duygu ve davranışlarımıza ZARAFET eşlik etsin istiyorum.

Başkalarının değer yargılarına göre yaşayıp, onlardan alınacak takdirle ömür geçmeyeceğini; insanların böyle mutlu olamayacaklarını biliyorum çünkü.

Hayata gerçekten değer vererek yaşayabilmenin sırrı kendi içimizde.

Fark ettiğimiz tüm ayrıntılarda gizli.

Başkaları için değil, kendimiz için yaşıyoruz.

Ne zaman önümüze çıkan değişiklikleri kalben kutlayarak kabul etmeye başlarsak; o zaman hayatla dansımıza zarafet eşlik edecek. Ve işte o zaman etrafımızda bizi kalbiyle dinleyen, konuşmasak da anlayıp gülümseyen insanlar çoğalacak. Ben buna tüm kalbimle inanıyorum.

Son sözler defalarca okuduğum ve çok sevdiğim Antoine de Saint-Exupery imzalı Küçük Prens’ten gelsin.


"Vereceğim sır çok basit: İnsan ancak YÜREĞİ ile baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez."

Ve devam eder bir başka sayfada;

"Senin oradaki insanlar, bir bahçenin içinde binlerce gül yetiştiriyorlar; ama yine de aradıklarını bulamıyorlar. Aslında aradıkları tek bir gülde ya da bir damla suda bulunabilir; ama kördür gözler. İnsan ancak YÜREĞİ İle baktığı zaman gerçekleri görebilir."

Sevgiyle ve yüreğinizle kalın.
Belgin ERYAVUZ

18.07.2017



25 Eylül 2017 Pazartesi

DOĞANIN İNTERNETİ (2/2)

Bu konuda bizlere ekolojinin en büyük dersini veren kişi; Peter Wohlleben.

Ormancılığa farklı bir bakış açısı getiren, ağaçların bugüne değin bilmediğimiz ya da pek üstünde durmadığımız özelliklerini ortaya çıkaran tecrübeli bir korucu kendisi. Bonn şehrinde doğmuş ve büyümüş.

Çocukluk yıllarından gelen doğa, hayvan ve özellikle orman sevgisi onu şimdiki düzeyine taşımış.

Dünya genelinde satış rekorları kıran “The Hidden Life of Trees - Ağaçların Gizli Yaşamı” isimli kitabın sahibi aynı zamanda.

Amacı insanların ağaçlara ve ormanlara bakış açısını değiştirmek olmuş ilk planda. 
Kitabındaki satırları ile de bizlere ağaçların ne kadar muhteşem olduğunu birer birer kanıtlamış.

Onun deyimi ile yeraltında bambaşka bir dünya var ve ormanlar sonsuz biyolojik patikaların dünyası. Bir tür zeka gibi.

Ağaçlar tıpkı bizler gibi yaşıyorlar.

Bizim gibi sosyal canlılar onlar da.

Tıpkı insanlar gibi yaşlandıkça kırışıyorlar.

Sayabiliyorlar.

Öğreniyorlar.

Unutmuyorlar.

Üzülüyorlar.

Hasta komşularını tedavi ediyorlar.

Tehlike anında birbirlerini uyarıyorlar.

Dostlarının ışığını engellemiyorlar.

Kökleri iç içe geçen ve yıllarını beraberce tüketen ağaçlardan birisi öldüğünde, diğeri de yaşama veda ediyor. Herhangi bir nedenle uzun süre önce kesilmiş arkadaşlarının kütüklerini; köklerinden şeker çözeltisi gönderip besleyerek; yüzyıllar boyunca canlı tutabiliyorlar.

Kendi akrabalarını ve soylarını tanıyorlar. Özel ağlar sayesinde kendi soylarını kolonileştiriyorlar. Yer altından daha fazla karbon gönderiyorlar. Hatta kendi kök uzantılarını azaltarak çocuklarına hareket alanı sağlıyorlar.

Ormanın ana ve büyük ağaçları fazla besinlerini yeni küçük fidelere aktarıyor. Onların hayata tutunma şanslarını artırıyor. Üstelik sadece besin değil savunma sinyalleri yollayarak; yani bir tür konuşarak; onların güçlerine katkı sağlıyor.

Ana ağaçlar bir şekilde zarar gördüğünde veya ölmek üzere olduğunda ise; yeni nesil fidelere yaşam için değerli son bilgileri gönderiyor. Geri bildirim yolunu da böylece açmış oluyor.

Ancak tüm bu güzel özelliklerine karşın ağaçlar öyle korumasız ki.

Her türlü doğal afet, büyük yangınlar, hortum, fırtına, zararlı böcekler, iklim değişikliği, elinde baltayla yanına sinsice yaklaşan SEVGİSİZ insanlar onların en büyük düşmanları.

Tehlike anında kaçma şansları yok elbette. Tek yapabildikleri; kendilerini yenileme gücüne sıkı sıkıya bağlı olmaları. Ve kendi aralarında paylaştıkları bu güçle yaşama sımsıkı tutunmaları. Tıpkı toprağa asılan kökleri gibi.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.08.2017



   


DOĞANIN İNTERNETİ (1/2)

Doğanın nasıl da mucizevi bir yaşamı içinde barındırdığını hemen hepimiz biliyoruz artık. Bilmediklerimizi öğrendiğimizde ise doğaya ve içindekilere olan saygı ve hayranlığımız katlanarak artıyor.

İşte onlardan bir tanesi daha.

Bizim internetle henüz tanışmadığımız zamanlardan bugüne, yer altında muhteşem bir internet ortamı olduğunu okudum geçenlerde.

Doğanın İnterneti.

İngilizce ‘Wood wide web’ olarak geçiyor. Yani bitkilerin yer altında birbirlerine ağlarla bağlanması. Bu yolla iletişim içinde olması.

Söz konusu ağ o kadar yoğun ve karmaşık ki; tek bir ayak izinin altında yüzlerce kilometrelik ağ yapısına rastlamanın mümkün olduğunu belirtiyor uzmanlar. Bu sayede hem aynı hem de farklı türden ağaçlar birbirleriyle iletişime geçiyor.

Tüm bu döngünün esas kahramanı toprağın altında yaşayan MANTARLAR. Bitkilerin köklerini birbirine bağlıyor ve aralarında konuşmalarını sağlıyor. Böylece besin ve bilgi paylaşımı yapıyor, hatta zararlı bitkileri yok edebiliyorlar.

Düşünsenize bu nasıl muhteşem bir beraberlik ve denge.

Doğada 5 milyondan fazla türünün olduğu tahmin edilen mantarlar, bitkiler âleminin klorofilden yoksun tek veya çok hücreli canlıları.

Yeryüzündeki madde dönüşümünde aktif rol oynuyorlar. Ölü bitki ve hayvan kalıntılarının çürüyerek toprağa karışmasını sağlıyorlar. Bu arada sessizce kurdukları ağlar sayesinde doğanın dengesini koruyorlar. Yani parazit gibi davranmıyor; tam tersine ağaçları besliyor, olası kuraklıklara ve hastalıklara karşı dayanıklılıklarını artırıyorlar.

Bu durum ilk kez 1997 yılında Suzanne Simard tarafından kanıtlanmış. Kendisi British 
Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Britanya Kolumbiyası'ndaki ormanlarda büyümüş ve dedesini örnek almış.

Onun ve diğer mantar bilimcilerin araştırmaları sonunda; ağaçlar arasında karbon, nitrojen ve fosfor gibi besin paylaşımlarının yapıldığı ortaya çıkmış.

Ağaçlar mantarlara karbonhidrat sağlıyor. Mantarlar da topraktaki suyu yukarı çekerek, değerli kimyasalları onlara ulaştırıyor.

Sessiz ama son derece güzel bir alış veriş.

Öyle değil mi?

Kısacası çoğumuzun canlı sınıfına dahi katmadığı, keserken içinin acımadığı ağaçlar birbirlerine yardım ediyor. Bizler gibi sadece kendilerini düşünmüyor. Besinlerini paylaşıyor. Yaşamlarına destek veriyor. Zararlı mantar ağına bağlananlar olursa onları kimyasal sinyallerle uyarıyor. Böylece hep beraber dirençlerini artırıyorlar.

Tüm bunlar son yıllarda dünya genelindeki araştırmacıların yaptığı pek çok deneyle tamamen kanıtlanmış durumda. Yani sadece varsayım değil, hepsi tamamen gerçek.

Fotosentez yapamadığı için kendi enerjisini üretemeyen bazı asalak bitkiler, her ne kadar bu ağı kullanıp besin çalmaya çalışsa da; onlarla da mücadele ettikleri de düşülen notlar arasında.

Türkiye’de bu anlamda en gelişmiş bölge yemyeşil ormanları ile ünlü Karadeniz Bölgemiz. Toprak altında yetişen çok sayıda mantarın oluşturduğu ağ sayesinde, ağaçlar varlıklarını en güzel şekilde koruyor.

Doğanın en güzel armağanlarından biri olan ağaçlar, bu dünyada tek başına olmadıklarının farkındalar. Bir araya gelip yaşamı zenginleştirdiklerini çok iyi biliyorlar. Birliği ve beraberliği seviyorlar.

Ne dersiniz? BERABERCE YAŞAMDA biz insanların yapamadıklarını yapmıyorlar mı sizce de?

Elbette yapıyorlar. Yazının devamında ağaçlar hakkındaki gerçekleri okuyunca bana hak vereceksiniz eminim ki. (devamı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.08.2017

18 Eylül 2017 Pazartesi

HEM KURBAN HEM SUÇLU

Yaşamın içinde ilerlerken seçimler yapıyoruz her yol ayırımına geldiğimizde. Bazen mantığımızı bazen de kalp sesimizi dinleyerek devam ediyoruz yolumuza. Bize neler getireceğini bilemeden heyecan ve merakla.

İşte bu seçimlerde bazen yanlışlarımız da oluyor. Yanlış bir okul, yanlış bir meslek, yanlış arkadaşlıklar, yanlış bir evlilik, yanlış bir yer seçimi gibi.

Böylesi durumlarda ruhumuz endişeli, kaygılı ve bezgin oluyor haliyle. Mutsuzluk bulutları tepemizde gezinirken kurban olduğumuzu hissediyoruz.

Kendi yaratıcı gücümüzden ve olası pek çok kabiliyetimizden vazgeçiyoruz o anlarda. 

Başlarda yaşadığımız olaylar için, bizim dışımızdaki her şeyi ve herkesi suçlamak kolayımıza geliyor. Böylece hatalarımızın ve seçimlerimizin sorumluluğundan kaçıyoruz. Tam rahat nefes alacağımızı sandığımız noktada; aslında büyük bir kaosa doğru sürüklendiğimizi fark edemiyoruz ne yazık ki.

Bu bilinçsizlikle, hiç vakit geçirmeden benimsediğimiz kurban rolü için kendimize uygun bir kıyafet belirliyoruz. Üzerimize giyiyoruz. Sonra utanç kemerini belimize sıkıca sarıyoruz. Ardından ağır mı ağır suçluluk asasını elimize alıyoruz. 

Uzun ve zorlu yaşam yolu önümüzde; yürümeye başlıyoruz; ağır aksak. İçsel kavgalarımızla beraber. Bu engebeli ve dikenli yolda ilerlemeye çalışırken; bu sefer suçlama sırası kendimize geliyor. Suçluluk duygusu tüm hücrelerimize nakış nakış işlenirken; bunun bir bedeli olmalı diye düşünüyoruz.

Böylece kendimizi önce mahkum ediyoruz. Sonra da bir ceza arıyoruz. Sanki en ağır cezayı vermezsek rahat edemeyecekmiş gibi; bu cezanın yükünü de sırtlanıyoruz sonra; tüm ömrümüz boyunca.

Kendimizi yıpratıyoruz. Hayatımızı hiçe sayıyoruz. Ve en kötüsü de bunun farkında değiliz.

Yaşam ellerimizin arasından kayarken; her adımda kendimizi yargılamaya devam ediyoruz. Hatamızın bedelini defalarca ödediğimiz halde yetinmiyoruz. Biz kendimize bunları yaparken; bir de çevremizdeki yargılamalar, içi boş eleştiriler ve suçlamalar var ki onlar da hata ve yanlışlarımızı her defasında yüzümüze çarparak; bize hayatı dar ediyor.

Adeta bir kapana kısılıyoruz. Bu ağır şartlarda nefes almaya çalışan iç sesimizi, ruhumuzun haykırışlarını ise maalesef duyamıyoruz.

Toltek bilgeliğini içeren bir kitapta rastlamıştım. Şöyle diyordu; ‘’Dünyada aynı hatanın bedelini binlerce kez ödeyen tek canlı insandır.’’ Oysaki gerçek adalet her hatanın bedelini bir kez ödetiyor. Ötesi yok. Ancak adaletsizlik söz konusu olduğunda her hatanın bedeli tekrar tekrar ödeniyor.

Sonuç; mutsuzluk ve kaygılarla dolu bir yaşam oluyor.

Oysaki gerçek içimizde.

Biz ne kurbanız ne de suçlu.

Yaptığımız hatalar yaşam yolundaki geçişlerimiz.

Boşuna başkalarını suçlamak da acılarımızı derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor.

Bilmeliyiz ki; yaşadıklarımız ağzımızda bıraktıkları acı tada rağmen çok değerli. Çünkü bizi törpüledi her biri. Var olan sivri köşelerimizi yumuşattı belki de.  Bugünkü benliğimizi oluşturmamıza katkıda bulundu. Yaşamın kıymetini anlamamıza vesile, tecrübelerimiz oldu her biri.

Kurban rolünü seçmektense, yaşadıklarımızdan ders alıp yola devam etmek en güzeli. 

Yaşananlara hak edip etmeme şeklinde bakmadan, seçimin sadece bize ait olduğunu kabullenmek gerek. Eğer gerekiyorsa duygu ve düşüncelerimizin farkındalığında değişmek elbette.

İç sesimizi her duyduğumuzda, yaşamın daha da güzel olacağına kendimizi inandırdığımızda; enerjimiz yükselecek.

Daha olumlu olacağız.

Daha dirençli.

Yaşadığımız olaylar bizim onu değerlendirmemizle şekilleniyor. Bakış açımızla kendisine bir paye arıyor. Biz ne kadar affedici ve olumlu bakarsak, acı ve kederin değeri o kadar azalıyor.

Tamamen sürprizlerle dolu bir yaşam var önümüzde. Ne kadar yargısız yaklaşırsak o kadar iyi. Tepemizdeki o keskin baltayı ne kadar az kullanırsak o kadar sağlam olacak adımlarımız. Elbette hayatımız ve geleceğimiz de.

Sözün özü; acısıyla tatlısıyla yaşamı bir armağan gibi kabullenmek en güzeli.

Duygu ve düşüncelerimizin farkındalığında değişimi kucakladığımızda içimizdeki güce daha çok inanacağız.

Yaşadığımız duygulardan utanmadan üzerimizden gelip geçmesine izin vermek bizi olgunlaştıracak. Yeri geldiğinde bağışlayan olmak da.

Şikayet etmek yerine çözüm üreten olmanın keyfi ise bambaşka.

Şimdi bir an için durup soluklanalım ve soralım kendimize.  Tüm bunları yapmak ve adım adım hayatımızı renklendirmek varken; kurban ve suçlu rolüne bürünmek niye?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

29.07.2017

Kaynak: https://indigodergisi.com; https://sonsuzsifa.com; Don Miguel Ruiz imzalı ‘Dört Anlaşma: Toltek Bilgelik Kitabı.’
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...