16 Nisan 2017 Pazar

SEZGİ YA DA 6. HİS GERÇEK Mİ? (2/2)

Bu noktada beynin mükemmelliği önem taşır. Çünkü işaretleri bilinçli olarak algılayamasa da Andy ‘nin beyni tehlikeyi fark etmiştir.

Beyin araştırmacıları bakın bunu nasıl açıklar?

Beynin ön tarafındaki bir bölüm, biz farkında değilken; devamlı olarak etrafımızdaki dünyayı tarar. Bulguları, geçmişteki deneylerle karşılaştırır.

İşte bu olayda da kahramanımızın beyni; o günkü yangını, daha önceki senelerde gördüğü diğer yangınlarla karşılaştırır. O anda Andy farkında değilken, tarayıcı beyni 3 şeyin yolunda olmadığını fark eder.

İlki, çıkan duman çoğu yangının aksine portakal rengindedir.

İkincisi kapılar açıldığında hava normalde hızla dışarıya çıkması gerekirken hızla binaya dolmuştur.

Üçüncüsü ise ortamda hiç ses yoktur. Normal şartlarda ise oksijenle yanan yerlerde mutlaka çatırtıya benzer bir sesin duyulduğunu her itfaiyeci bilir.

İşte Andy’nin beyni, bu normal dışı 3 etkeni bir araya getirmiş ve diğer normal yangınlarla karşılaştırmış; sonunda da ona bir uyarı işareti yollamıştır. Bu bir rahatsızlık hissi ve bir içgüdüdür.

Olaydan sonra bu konuda düşünen Andy, yangın sırasında yeri, binayı küçük film kareleri gibi düşündüğünü ve işte tam da o anda içinin o rahatsızlık hissiyle kaplandığını söyler.

Sonuçta altıncı his diye bir şey gerçekten var. Üstelik olayla ilgili tecrübeler çoğaldıkça, içgüdülerin doğru çıkma olasılığı da o derece artıyor.

Beynimizin şahane kıvrımları bizi geleceğe bir şekilde karşı uyarıyor.

Hani etrafta kimse yokken birden yalnız olmadığımız hissine kapılmak gibi. Başımızı hiç çevirmeden diğer yönden bize bakan birisinin varlığını duyumsamak gibi. Ya da saniyeler öncesinde aklımıza gelen bir kişiyle aniden karşılaşmamız gibi.

Tüm bunların bilimsel bir açıklaması var.

Bazı bilim adamları tarafından kabul görmese de bu duruma ESP (Extra-Sensory Perception) yani ‘biliçsiz algılama’ ya da ’duyu dışı algı’ deniyor.

Yani bizim kontrolümüz dışında bilinçaltımızın fark ettiği bir takım uyarılar var. Bunlar beynimize bir şekilde sızıyor. Bu sebeple ‘duyusal sızıntı’ (sensory leakage) olarak anılıyor. Tüm bunlar beynimizde kayda alınıyor ve sonra da bizi olası tehlikelere karşı uyarıyor.

Dokunma, koku, işitme, görme gibi farkındalıkla kullandığımız duyularımız aslında çok daha geniş ve derin bir hissetme gücüne sahip.

Dolayısıyla biz fark etmesek de etraftan toplanan o veriler, beynimiz tarafından kayıtta tutuluyor. Yeri geldiğinde karşılaştırılıyor. Sonra da tıpkı o yangın örneğinde olduğu gibi bize bir şekilde uyarı ile geri dönüyor.  

Ne kadar özel bir canlı olduğumuzu her defasında büyük bir şükran duygusuyla anlıyorum. Böylece hayatımızın zor zamanlarını daha kolay geçirebilecek güce sahip olduğumuzu fark ediyoruz. Ne kadar şanslıyız. Öyle değil mi?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.02.2017






SEZGİ YA DA 6. HİS GERÇEK Mİ? (1/2)

Beynimiz öğreniyor, kaydediyor. Ama asıl önemli olan, olaylar henüz oluşmadan, bizler fark edemeden; beynimizin hatırlıyor olması.

Bu bizim sezgi, altıncı his ya da içine doğma dediğimiz durum.

Arapça’dan bildiğimiz ismiyle ‘Hiss-i Kable'l-Vukü’  yani önsezi.  

Hiçbir belirti yokken bir şeyin olacağını sezme, durumu. 

Önsezide yargıya varmak ya da hesap etmek için bir zaman yok.

Beynimiz bazı manyetik dalgaları algılıyor. Ancak bunları duyu dışı ağılama yöntemiyle yapıyor. Biz de bu yüzden farkında olamıyoruz. Elbette algıları açık olanlar daha çok yaşıyor bu durumu.

Peki ne zaman oluyor derseniz; en beklenmedik durumlarda ortaya çıkması an meselesi. Hadi gelin şimdi paylaşacağım güzel bir örnekle beynimizin muhteşemliğine bir kez daha tanık olalım.

Bunun için Amerika’ya uzanmamız ve oradaki bir yangına tanıklık etmemiz gerek.

Olayın kahramanı Andy Kirk.

20 yıldan uzun süreyle itfaiyecilik yapmış bir Amerikalı kendisi.

Tarih 5 Ekim 2001’i gösterdiğinde; o ve ekibi bir yangına çağrılırlar.

Diğer günlerden farksız bir gündür onlar için. Gece acı acı çalan yangın ziliyle yataklarından kalkan itfaiyeciler, hemen hazırlanıp olay yerine gider.

Yangın oldukça büyük çaplıdır. Ancak Andy ortama bakar ve ekibini binanın içine gönderecek kadar güvenli olduğuna karar verir.

Gaz maskelerini takan ekip üyeleri, her yeri kaplayan dumanın içine dalar. Göz gözü görmez haldedir. Canla başla yangınla baş etmeye uğraşırlar. Her bir itfaiyecinin adrenalini giderek yükselirken, çabaları sonuç vermeye başlar.

Görünüşe göre yangın sönmeye yüz tutmuştur. Bu durum onların azimlerini daha da kamçılar.

Derken ortada HİÇ bir SEBEP YOKKEN, Andy Kirk tuhaf bir şey hisseder.

İçine o ANda doğan şeyin ne olduğunu sonradan bir türlü açıklayamaz. Kelimelere dökemez. Ama o ANda yangın bölgesinde olağanüstü bir şey olacağını hisseder. Ve aniden oradaki tüm ekip arkadaşlarını bina dışına çıkarması gerektiğini düşünür.
Hemen bu düşüncesini uygular. Herkese hemen dışarıya çıkmalarını söyler. 
Ekiptekiler, her şey yolunda giderken neden çıkmaları gerektiğine bir türlü anlam veremez. Üstelik bu duruma biraz da tepki gösterir. Ancak Andy onları dinlemez ve hepsinin binadan çıkmasında ısrarcı olur.

Ve tam da o ANda, olay yerinde adeta cehennem saatleri başlar.

Önce kulakları sağır eden büyük bir patlama sesi duyulur.

Normal görülen, hatta sönmeye yüz tutan yangın; bir ANda büyük bir alev topuna dönüşür. Çıkan itfaiyecilerin peşinden adeta kovalarcasına binadan dışarıya alevler püskürür.

Henüz binanın önünde olan ekip üyeleri oradan uzaklaşmak için koşmaya başlar. Hortumların üzerinden atlar. Bir anda ortamı kaplayan dumandan nefes alamaz hale gelirler.

Yaşanan tam bir karmaşadır.

Andy, ekibindeki her arkadaşının oradan sağlimen çıktığına emin olmak için çıkanları tek tek kontrol eder.

Tam o ANda büyük bir patlama sesi duyulur. Çatı büyük bir gürültüyle çökerken, tüm duvarları da yıkar. Ve futbol sahası büyüklüğünde kocaman bir alan tuzla buz olur. Taş taş üstünde kalmaz. Alevler yerden 15 metre yükseğe kadar çıkar.

Ancak Andy arkadaşlarını içine doğan o tarif edemediği hisle dışarıya çıkardığı için hepsi kurtulur.

Olaydan sonra gelen müfettişler olay yerini inceler. Patlamanın sebebini araştırmaya başlar. Olay yerinde çekilen fotoğraflar, elde kalan tüm deliller dikkatle incelenir. Tanık ifadeleri toplanır. Her bilgi titizlikle birleştirilir. O yangında ve olay yerinde neler olduğu anlaşılmaya çalışılır.

Sonunda Andy’nin; yangının en tehlikeli olayından, arkadaşlarını nasıl ustalıkla koruduğu anlaşılır.

Bu tehlikenin ismi Ani parlamadır.

Ani parlama, yangın sırasında kapalı alanlarda bütün oksijen yandığında meydana gelen özel bir durumdur. Ancak yangının ne zaman paralayacağı asla tahmin edilemez. Çünkü çok nadir görülür.

Peki ama, Andy bunun olacağını nasıl anlamıştır? (devamı ve cevabı 2/2’ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.02.2017

12 Nisan 2017 Çarşamba

Çocuklarınızın Sağlıklı Gelişimine Tam Destek Çocuk Devam Sütü’nde!

Neden Çocuk Devam Sütü?

Çocuklar, büyüme ve gelişimlerinin büyük bölümünü 1-4 yaşları arasında tamamlarlar. Yiyeceği yemekler konusunda çok seçici olabileceği bu yaşlarda çocuğunuzun fiziksel ve zihinsel gelişimi için zengin ve doğal içerikli gıdalarla beslenmesi gerekir. Güçlü bir bağışıklık sistemi de bu fiziksel ve zihinsel gelişimi taşıyan vücudu mikroplara karşı koruyarak, büyümede çok önemli bir görev üstlenmektedir.



Neden Pınar Çocuk Devam Sütü?
Çocuklar, fiziksel ve zihinsel gelişimlerinin yanı sıra bağışıklık sistemlerini güçlendirecek besin ihtiyaçlarının önemli bir kısmını sütten alabilir. Çocuğunuzun fiziksel ve zihinsel sağlıklı gelişiminin ve bağışıklık sisteminin güçlenmesi için ona süt içirebilirsiniz.
1 yaşından büyük çocuklarınızın fiziksel ve zihinsel sağlıklı gelişimini ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini desteklemek için, saf süte prebiyotik lifler, vitamin ve mineraller ilave edilerek geliştirilen Pınar Çocuk Devam Sütünü güvenle içirebilirsiniz. Pınar Çocuk Devam Sütleri B12, Çinko ve Kalsiyum kaynağıdır.
Altı aydan büyük bebeklerinize ise onların 6-12 aylık dönemlerinde ihtiyaçları olan vitaminlerive mineralleri karşılayacak şekilde geliştirilmiş Pınar İlk Adım Devam Sütü’nü verebilirsiniz.



Bir boomads advertorial içeriğidir.

9 Nisan 2017 Pazar

FARKINDALIKTA YOLLAR TÜKENMEZ (2/2)

Hepimizin düştüğü yanılgı yaşamda hep haklı çıkmaya çalışmak.

Yaptığımız her şeyi bir mantık çerçevesine oturtmak.

Toplumun yarattığı yargı ve inanç sistemine uygun olması için didinmek.

Öyle değil mi?

Bir kalıp ver önümüzde, hatta kalıplar.

Hepimiz duygu, düşünce ve davranışlarımızı bunların içine uydurmaya çalışıyoruz.

Peki nerede kaldı bizim kendi seçimlerimiz?

Eğer Bilince Erişim sisteminin 4 adımını daha yakından incelersek, belki de bu sorunun cevabını yakalayabiliriz. Ne dersiniz?

Hayatımıza yön verirken her şeyin bir seçimden ibaret olduğunu bilmemiz önemli. İlk adım bu.

Zorluklar karşısında yollar önümüze çıktığında seçme hakkımız var. Bizim için en doğru olanı kalbi desteklerle seçiyoruz. Yanlış da olabilir. Doğru da. Başlangıçta bilmiyoruz. Ama cesaretle seçimimizi yapıyoruz.

Ardından o sıralarda beynimize üşüşecek birçok negatif düşünceyle savaşmak yerine; onları serbest bırakıyoruz.

Var olduklarını kabul ediyoruz. Direnmiyoruz. Rahatlıyoruz. Hafifliyoruz. Böylece daha farklı seçimler yapacak bir bakışa da sahip oluyoruz. Bu da ikinci adım.

Şimdi sıkı durun.

Yapılan araştırmalar, var olan duygu ve düşüncelerin yüzde doksan sekizinin gerçekte bize ait olmadığını gösteriyor.

Yanımızda yöremizde olan herkesten ve her şeyden etkileniyoruz.

Dolayısıyla beynimizde dans ederken yakaladığımız tüm bu duygu ve düşünceler bir KARMA.

İçlerinden sadece yüzde ikisi bize ait.

İşte bu durum; etrafımızda olan bitenin aslında bizleri nasıl bir etki bulutu içine aldığını gösteriyor.

O halde ne diye başkalarına ait yığınla düşünce ve duyguyu üzerimizde yük gibi taşıyalım ki?

Bırakalım gitsin.

Kime aitse onu bulsun. Yeter ki bizim beynimiz hafiflesin. Bu üçüncü adımdı.

Son adım olarak da bolca soru sormamız gerektiğini söylüyor Douglas. Olumlama cümlelerini kullanırken oluşabilecek şüphelerle kafamızı karıştırmaktansa veya karar ve sonuç cümleleri ile beklentileri çoğaltmaktansa; değişmesini istediğimiz her şey için bolca soru sormalıyız.

Hayatın içindeki farklı olasılıkları görmek, sahip olduğumuz değerlerin kıymetini bilmek ve her ne olursa olsun her zaman bir seçim hakkına sahip olduğumuzu hiç unutmamak da önemli.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

24.02.2017




FARKINDALIKTA YOLLAR TÜKENMEZ (1/2)

Farkında olmadan beyin kıvrımlarımız arasında dans ediyor duygu ve düşüncelerimiz.

Bazen bir arada uyumla vals yapıyor. Bazen de hızlı tempoda öyle bir dönüyorlar ki; onları izlememiz mümkün olmuyor.

Tam da böyle anlarda duygularımızla düşüncelerimiz birbirine karışıyor.

Hatta onları dile getirirken zorlanıyoruz. Yine de pek kafa yormuyoruz. Çünkü aralarındaki o minicik detayın farkında değiliz.

Duygularımız için tek bir sözcük yeterli aslında.

Oysaki düşüncelerimizi tek bir kelime ile ifade edemiyoruz. Kısa ya da uzun mutlaka bir cümlenin ihtişamına ihtiyaç duyuyoruz.

Bu detaydan hareketle; duygu ve düşüncelerimizin nasıl farkında olacağız dersiniz?

Kendimize sorular sormamızı öneriyor uzmanlar.

Verdiğimiz yanıtlar; o hızlı danstaki uyumu yakalamamıza vesile olurken; duygu ve düşüncelerimiz bizim farkındalığımızda kalacak.

Sorular yeni sorulara kapı açarken; bu soruların yardımıyla kendimizi, hayatımızı ve çevremizdeki her şeyi değiştirme gücünü belki de içimizde hissedebiliriz.

Olumsuz duygu ve düşüncelerin; beden ve ruh sağlığımız için ne kadar zorlayıcı ve tehlikeli olduğunu artık biliyoruz. Dolayısıyla bu FARKINDALIK bizim için çok önemli.
Bu nedenle onları olumsuz yakaladığımız anlarda yapmamız gerekenler var. Zaman içinde uzmanların önerdiği değişik yolları paylaşıyorum. Şimdi paylaşacaklarım ise sizi biraz şaşırtabilir. Çünkü bu sefer biraz ezber bozan bir yol var önümüzde.

Bu yeni tarife can veren kişi; dünyada en çok satan yazarlardan Gary Douglas.

Olumlu düşünceye ve ondan fayda sağlamayı amaç haline getirenlere biraz şüpheyle bakıyor kendisi. Çünkü her zaman değil; ancak çok nadir anlarda bu yöntemin başarılı olacağını savunuyor. Çoğu zaman o kişilerin çaresizliğin çelik kanatları arasında sıkışıp kaldığını belirtiyor.

Psikolog Gabriele Oettingen’de; olumlu düşünmenin aslında kişilerin hedeflerine ulaşmalarına engel olduğunu; yıllar süren çalışmalarının bunu desteklediğini savunuyor.

Yani kişiler pozitif düşünmeyi hayatlarının odağına taşıyıp, karşılaşacakları tüm zorluklar için yegane çözüm olarak görünce; işler sarpa sarıyor. Beklentiler istenilen doğrultuda olmayınca; hayal kırıklığına bir de özgüven eksikliği ekleniyor. Bir anlamda kişiler yetersiz olduklarını düşünerek kendilerini suçluyor.

İşte Gary Douglas bunu önlemek adına dört pratik yöntemli bir sistem geliştirmiş.

İsmi Access Consciousness (Bilince Erişim).

Bizi kendimiz için doğru olanı bulmaya yüreklendiren bir sistem.

İçinde bolca soru olması da bu yüzden.

Tüm sorular ve vereceğimiz cevaplar, bizi net değerlerimize daha bir yakınlaştıracak. Kendimizi tanıdıkça sevmemiz kolaylaşacak. Bu yöntemin en güzel yanı, hızlı geri dönüşler almamıza da fırsat tanıması. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

24.02.2017


2 Nisan 2017 Pazar

FELSEFEDEN UÇUŞANLAR

Korku insanları en yapılmayacak şeyleri yapmaya götüren bir duygu. Ne yazık ki yüreğimize gelip yerleştiğinde kolay kurtulmamız da mümkün olmuyor ondan.

Üstelik korkular, insanların en büyük düşmanı olan bilgisizlik ile bir araya geldiğinde; toplumdaki etik değerler bir bir yok ediliyor. Hem de bizler tarafından.

Oysaki beraber yaşamın gereğidir sınırlarımızı bilerek yaşamak. Kalp kırmaktan, can yakmaktan uzakta kalıp; davranışlarımıza zarafet ekleyelim ki huzuru ve mutluluğu yakalamamız kolay olsun.

Bunun için gelin Türkiye’nin ilk kadın filozofuna kulak verelim.

Kendisi Türkiye Felsefe Kurumu'nun başkanı ve aynı zamanda Dünya Felsefe 
Federasyonları Başkanlığı'na seçilen İLK TÜRK ve İLK KADIN.

İsmi İoanna Kuçuradi.

Ulusal ve uluslararası birçok ödülün ve çevirilerin sahibi.

Felsefenin bu güzel değerinin ağzından dökülen 3 cümle var ki; hayat boyu hepimize ışık tutacak cinsten.

İşte ilk önemli cümle.

’’Size kendilerince zarar verenlere, elinizde zarar verme imkanı olduğu halde zarar vermemek.’’

Genel bakış açısıyla hiçbirimiz yapmıyor gibiyiz değil mi? Ama detayda hiç de öyle değil. Söze sözle, davranışa davranışla aynı karşılığı vermeden duramıyor gibiyiz. İçimiz kaynıyor. Tepkisiz kalamıyoruz.

Tıpkı kaynayan bir su kütlesi gibi, yakan bir damlacık ya da buhar yolluyoruz karşı tarafa. Sessiz kalmak, tepki vermeden durmak, hiç olmamış gibi gülümseyip geçmek; bizlerden o kadar uzakta ki.

Bunu elimize geçen bir fırsat gibi algılıyor ve karşılığını fazlasıyla vermek istiyoruz. Hem de hiç çekinmeden. Sonradan belki de pişman olacağımızı düşünmeden. Anlık tepkilerle bir yerde zayıflığımızı gösteriyoruz, tam da tersini yapmamız gerektiğini düşünürken.

Kalitesini, zarafetini bozmadan başarabilenler ise gerçekten olgunluğa erişen, hayatın ve insanlığın değerini kavrayan insanlar. Ve ben önlerinde saygıyla eğiliyorum.

Şimdi sırada ikinci cümle var.

’’Etik değer bilgisi bakımından, yapılmaması gereken bir şey söz konusu olduğunda ‘ben yapmam’ demek.’’

Diğer cümleyi destekliyor ve onun bir tık daha ötesinde. Yine bilmek, farkında olmak ve yapmamayı seçmek gerekiyor. Çünkü ortak yaşam ancak etik değerlerle can buluyor.

Etik değerler zaman içinde bizler tarafından oluşturuluyor. Nesilden nesile uygulama yoluyla aktarılıyor. Dürüst, açık, tutarlı, adil olarak, adam gibi yaşamak hepimiz için önem taşıyor. Çünkü davranışlarımız bu güzel niteliklere uyumu sağlayan sorumluluk bilinciyle donandığında, adeta çiçek açıyor. İşte o noktada bu güzel çiçekleri korumak için; olası herhangi kötü bir davranış karşısında, sakinliğimizi koruyup yapmayacağımızı belirtmemiz gerekiyor.

Peki bu nadide çiçekleri korumak bu kadar kolay mı?

Eğer bu sorunun cevabı evet olsaydı; her sıkıştığında yalana başvuran, hile yapan, sorumluluklarını taşımayı bilmeyen, maddiyata önem veren, insanlığını kolayca unutan, tutarsız tavırlar sergileyen insanlar etrafımızda olmazdı. Çiçekler de ayaklar altına alınıp ezilmezdi. Öyle değil mi?

Sırada son cümle var.

’’Kendimizi hiç mağdur görmemek.’’

Zor durumda kalmış, haksızlığa uğramış olabiliriz. Hatta bu haksızlık sonucunda zarara uğramış da olabiliriz. Belki canımız yanmış, kalbimiz kırılmış, ruhumuz aldığı darbelerle yangın yerine dönmüştür.

İşte bu durumda yine de kendimizi sevmemiz, değerli görmemiz gerekiyor. Yaşananları yok saymadan kabul etmemiz, yapanları SADECE KENDİMİZ için affetmemiz ve kendimizi mağduriyet yükünden tamamen kurtarmamız gerekiyor.

Çünkü mağduriyet ağır bir yük sırtımızda. Pek çok yan etkeni ile bizi eziyor içten içe. Yapacaklarımızı engelliyor. Cesaretimizi yok ediyor. Bu nedenle kendimizi mağdur olarak görmeyi bir an önce bırakmamız lazım. Hele hele çocuk sahibiysek ve karakter sahibi çocuklar yetiştirmek istiyorsak; onlara ancak güçlü ve özgüveni yüksek duruşumuzla güzel bir ayna olabiliriz.

‘’Herkesin üç kişiliği vardır. Ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığı.’’

Fransız yazarı ve gazetecisi olan AIphonse Karr’ın bu cümlesindeki kişiliklerden hangisine sahip olduğumuzun farkında olmalıyız. Sahip olduğumuz gerçek kişiliğimizi öncelikle sevmenin, ardından geliştirebilmenin, tıpkı bir mücevher gibi işleyip parlatmanın yolu buradan geçiyor.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.02.2017







26 Mart 2017 Pazar

EN GÜÇLÜ SAYI

Matematik sevdalılarının mihenk taşıdır kendisi.

Bir yanda yokluğu, bir yanda başlangıcı temsil eder.

Kendi başına hiçbir değeri yoktur. Belki de bu yüzden içi boş bir halka ile temsil edilir.

Kendisi ne pozitif ne de negatiftir. Tamamen nötrdür.

Mühendisliğin ve fen bilgisinin temel sayısıdır.

Geleceği tahmin etmemize vesiledir.

Romen rakamlarında gösterilemeyen tek rakamdır.

Evet, tahminleriniz doğru.

İşte karşınızda matematiğin en güçlü sayısı SIFIR.

Diğer sayılar tarih boyunca şekilsel olarak değişikliğe uğrasa da; sıfır ilk bulunduğu şekliyle kalmış.

Rakamlar arasında en son bulunmuş olsa da; normal bir sayı olarak kabul edilmesi için tam iki bin yıllık yol kat etmiş.

Peki 2000 yıl öncesine kadar böyle bir sayıya gerek duymama nedeni ne olabilir dersiniz?

Sıfırın temsil ettiği anlam ve hiçlik, yokluk kavramının birbirinden oldukça ince bir çizgiyle ayrılması olmasın?

Bir dönem şeytanın rakamı diye kullanılması bile yasaklanmış.

Matematiksel işlemler sırasında çarpımda yutup yok ederken; toplamada tamamen sessiz ve etkisiz kalan şahane bir sayı kendisi.

Tüm matematiksel işlemler onun bulunması ile daha bir kolaylaşmış.

Babil tabletlerinden, Maya uygarlığına; Hindistan’dan Mezopotamya’ya; oradan Ortadoğu ve Avrupa’ya kadar uzun bir yok kat etmiş. Tarihsel ve dönemsel bu geçişler sırasında; ‘’zero, şunya, gagana, bindu, ling, aş-şifr, şsifr, zephyrum, zefiro, cifra, zeuero, cifre ve chiffre’’ şeklinde pek çok isimle adlandırılmış.

İlk defa matematik, gökbilim ve coğrafya alanlarında çalışmış Farslı bilim adamı El-Harezmi tarafından kullanıldığını yazıyor tarih sayfaları.

Ancak matematiksel boyutuyla normal bir sayı olarak kabul edilmesinin ilk tohumları Hindistan’da atılmış.

Neden mi Hindistan?

Çünkü, tüm endişe ve arzularımızdan arındığımız hal olan HİÇLİK hali, yani NİRVANA bu topraklarda kök salmış. İşte hiçliği ifade eden bir sembol arayışı da bu rakamın doğumuna vesile olmuş. Üstelik şekilsel yuvarlaklığı bir ölümsüzlük kıvrımı olarak yorumlanmış.

Yıllar sonra Orta Doğu'daki İslam alimleri tarafından kabul görüp, kendi sayı sistemlerine eklenmiş. Ancak Avrupa yollarına açıldığında zorluklarla karşılaşmış. Negatif sayılara geçit vermesi, dokuz rakamına kolayca dönüştürülüp hileye yol açması gibi nedenlerle yasaklanmış.

Özellikle her rakamın belli bir değeri olduğuna inanan eski Yunanlılar, hiçliği temsil eden sıfır rakamına başlarda hiç sıcak bakmamış. Onlar, 1 rakamının mantığı, 2 rakamının genel düşünceyi, 3 rakamının genel uyumu ve 4 rakamının da cezayı simgelediğine inanmış. Dolayısıyla felsefik yaklaşımlarını bozacağı endişesi ile yepyeni bir rakam olan sıfıra kapılarını kapatmak istemiş.

Bu ve benzeri nedenlerle aradan geçen uzun yıllar içinde sıfır hep tartışmalara konu olmuş.

Hatta tarihin tozlu sayfaları arasında kalan bir bilgiye göre, bir ara lanetlenmiş.

Ancak ekonomide ve ticarette yaşanan zorluklar artınca; kabul görmüş. Sıfırın kabulüne, rakamların pozisyon sisteminin bulunması da eklenince; bilimsel ve teknoloji alanındaki tüm gelişmelerin önü hızla açılmış.

Rakam deyip geçmemek gerek.

Şu anda farkında olmadan kullandığımız her şeyin bir hayat hikayesi, bir var olma mücadelesi var. Buna vesile olanlara, bize sağlam basamak hazırlayanlara sonsuz şükran duymak ve teşekkür etmek ise bize düşen minicik bir adım sadece.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ




19 Mart 2017 Pazar

GÜNDÜZÜ GECEYİ NEŞEYLE SELAMLA

‘’Eğer gündüzü ve geceyi neşeyle selamlıyorsan, HAYAT çiçekler ve hoş kokulu tüm bitkiler gibi güzel kokular saçıyorsa, daha esnek, yıldızlı ve ölümsüzse; işte o zaman BAŞARdın demektir. Günlük yaşantının gerçek ürünü, gündüzün ve akşamın çizgileri gibi tarif edilmez. Elle tutulup görülmez. Unutma ki, en büyük kazançlar ve değerler en az takdir edilenlerdir.’’

Amerikalı ünlü yazar Henry David Thoreau’ ya ait bu satırlar.

Eserleri arasında bir başyapıt olarak kabul edilen ‘Walden’ adlı romanından kopup bizlere misafir oldular. Romanını; ünlü dostu, düşünür ve yazar Emerson’un; Concord şehri dışındaki arazisinde, Walden Gölü kıyısında geçirdiği iki yıl içinde kaleme aldı.

Doğayla iç içe yaşarken onunla adeta bütünleşti. Onun sunduklarını sevgiyle ona geri vermenin erdemini sözcüklerine yükledi.

Doğanın ana yasası olan birbiri için yaşamanın tadını fark etmemize vesile oldu. Böylece basit bir farkındalıkla, hayatın gerçek tatlarını nasıl yudum yudum içeceğimizi açık bir şekilde öğrendik.

Peki uyguladık mı?
Maalesef hayır.

Doğa bize cömertçe sundukça biz sadece aldık.
Yok ettik.
Geriye koymayı, itina ile kullanmayı unuttuk.
Hor gördük.
Dipsiz bir kuyu misali sonsuz sandık.
Kirlettik.
Son damlasına kadar tükettik.

Tüm bunlarla beraber BİZ olmayı unuttuk.

Şimdi ise elimizde fenerler, karanlığın içinde bir damla mutluluğu arıyoruz.

Peki bulabilecek miyiz dersiniz?

Ben kötümser değilim, her zamanki gibi umudum yüksek.

Neden mi?

Cevabını kısa zaman önce kaybettiğimiz Polonyalı ünlü sosyolog ve filozof Zygmunt Bauman’a bırakıyorum.

Postmodern felsefenin yorumcusu mutluluğu; edebiyatçı, politikacı, ressam ve aynı zamanda bir doğa bilimci olan Goethe üzerinden anlatıyor.

Kendi sesinden izleme şansını bulduğum mini yorumunda bakın mutluluk üzerine neler demiş?

Günlerden bir gün, büyük Alman şair Johann Wolfgang Von Goethe’ye mutlu bir hayat yaşayıp yaşamadığını sormuşlar.

Goethe’nin cevabı ‘evet’ olmuş. Çok çok mutlu bir hayat yaşadığını söylemiş. Ve ardından eklemiş. ‘Ama TEK bir mutlu hafta hatırlamıyorum.’

Bugünün felsefesine karşı olan bu yanıtın adeta bir uyarı niteliğinde olduğunun altını çizer Z. Bauman.

Neden mi? Çünkü bugünkü tanıtımla, reklamla sürekli yeni, cazip, çekici modalarla; mutluluğu hep daha iyi, çok daha iyi, kesintisiz bir dizi memnuniyetler bütünü olarak düşünmeye itiliyoruz.

Oysa Goethe’nin öne sürdüğü mutluluk; üzüntülerin, sorunların üstesinden gelmek demek. Ünlü şair şiirlerinden birinde der ki;

’Asıl kâbus ardı arkası kesilmeyen güneşli günlerdir.
Bunun alternatifi mutluluk değil can sıkıntısıdır.
Heyecandan yoksun olmaktır.
Peşinden gidebileceğin, uğruna kavga edebileceğin bir amaçtan yoksun olmaktır.’

Bu sözcüklerin özellikle gençler için önemli bir uyarı olduğunu tekrar belirtir  Zygmunt Bauman. Hayatı, sınırsız haz veren maddelerle dolu bir kaptan seçilen hediyeler yığını olarak düşünmenin; ne kadar yanlış bir algı olduğunu söyler.

Hayatı uzun bir mücadele olarak düşünmenin önemini açıklarken de şöyle der.

‘‘Bu uzun mücadelede bir problemi çözerseniz bir diğeri ile karşılarsınız. Ve yan etkiler çoğu zaman can sıkıcıdır. Ve evet beni KISA dönemde KARAMSAR, UZUN dönemde ise İYİMSER yapan işte budur.’’

Bir yazarla başladık yazımıza; bir gölden, doğaya oradan da yaşamın gerçeği mutluluğa uzandık. Yolumuza bir düşünür ve bir şair eşlik ederken, hayatımız üzerinde yeniden düşündük. Artık son bir temenni ile bu yazıyı da bitirme vaktidir.

Önümüze çıkan engeller ne olursa olsun, BEN değil BİZ diyebildiğimiz müddetçe; elimizde fenerlerle attığımız her adım bizim mutluluğumuz olsun. Yaşam amacımızı hiç unutmamamız dileğimle.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

04.02.2017



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...