6 Kasım 2017 Pazartesi

GÖRSEL ALBENİNİN ARKASINDAKİ BAĞIMLILIK (1/2)

Her birimiz kendi nev-i şahsına münhasır varlıklarız. Hiç birimizin bir diğerinden üstünlüğü yok. Ancak son yıllarda maddi olanakların getirdiği görsel albeninin arkasına saklananlar çoğalmaya başladı.


Sevginin, zarafetin, kalitenin aslında yaşamı ayakta tutan özel değerler olduğu unutuldu ne yazık ki. Çünkü amaçlar farklılaştı.

Gösterişli bir ev, pahalı bir araba, fiyatı dudak uçuklatan takılar, giysiler, en konforlu otellerde konaklama, bitmeyen tatiller, sonu gelmeyen istekler…

Tüm bunlarla başkalarından daha üstün ve mutlu olduğunu savunan insanlar…

Gelişen teknolojinin yaşantımıza getirdiği olanakları sadece keyfi amaçları için kullanan, gününü gün ederek yaşamayı maharet sanan, öğrenmekten uzak bir toplum…

Ne yazık ki böyle bir toplumun fertleri farkında olmadan maddiyata bağımlı oluyor. 
Hayatlarını gerekli gereksiz pek çok eşya ile kalabalıklaştırıyor. Bu tarzı benimseyenlerin çocukları da maddiyat bağımlılığından nasibini alıyor, hem de fazlasıyla. Oyuncaklarının, giysilerinin, hatta anne babasının, arkadaşlarının kıymetini bilmeyen; doymayan nesillere davetiye çıkarıyor.

Ne acı bir tablo bu karşımızdaki; öyle değil mi?

Bir arpa boyu bile yol alamayız ki böylesi bir yaşam tarzıyla. Oysaki bakın ünlü gazeteci, yazar İlhan Selçuk bir yazısında ne der;

"İnsan ömrünü bir taşı yontmakla geçirir ve sonunda kendi heykeli çıkar ortaya."

Mutluluğumuzun kilit noktası; yaşımız kemale erdiğinde; kendi ellerimizle yaptığımız eserden memnun olup olmamamızla alakalı.

Unutmayalım ki maddiyata dayalı her şey gelip geçici.

Evet maddesel anlamda çok zengin olabiliriz.

Evet istediğimizin fazlasını hem de hiç düşünmeden alabiliriz. Ama gerçek anlamda mutlu olmanın bunlarla ilgisi yok.

Maddiyat ve gösterişli yaşamlar sadece egomuzu şişiriyor. Kendimizi herkesten üstün görmek gibi bir yanılgıya sürüklüyor. Hele hele görsel albeninin arkasına saklanıp; farkında olmadığı BAĞIMLILIĞInı; aldıklarını, gittiği yerleri, içinde mutlaka kendi görseliyle sürekli ifşa etmeye çalışmak; zarafetten nasıl da uzak.

Her yeni günde birisinin ya da birilerinin kalbine narince dokunmadıktan, küçük ya da büyük bir yardımda bulunmadıktan sonra hayatın ne anlamı var ki?

Yapabileceğimiz o kadar güzel şeyler var ki şu dünyada.

Bize kendimizi iyi hissettirecek, esas mutluluğumuzu sağlayacak olan da bunlar aslında. Evler, arabalar, şaşalı yaşamlar değil. Parayla satın alınan hiçbir şey insana gerçek mutluluğu veremiyor. Anlık sevinçler yaratabiliyor sadece. Onlar da bir süre sonra yerini kocaman bir boşluğa bırakıyor.

O boşluktayken ne mi oluyor?

Gelin cevabını şu anda okumakta olduğum ‘Yitik Kalpler İstasyonu’ romanı yazarlarından Kristina Mc Morris’ten alalım.

‘’Sonra gün geliyor; bir keder çekici elimizdeki pusulayı paramparça edip, bizi dönmeye devam eden dünyada kayıp ve yapayalnız bırakıyor.’’

Görsel albeninin arkasındaki bağımlılığa kapılanların sonu ne yazık ki bundan öteye değil. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.08.2017


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...