10 Şubat 2026 Salı

İLK FOTOĞRAFIN MUCİZESİ

Bir yanda dünyayı dolaşıp farklı kültürleri ve manzaraları deneyimlemeyi seven bir fotoğrafçı.

Diğer yanda hayatında hiç fotoğrafı çekilmemiş bir kadın.

Ve bu ikilinin yollarının kesiştiği yerde, denklaşöre basıldığında ölümsüzleşen o bildiğimiz tek kare.

İlk fotoğrafın mucizesi olmuş.

Pek çok dalda ödül sahibi olan Amerikalı fotoğrafçı ve fotoğraf muhabiri Steve McCurry; çağdaş fotoğrafçılığın en ikonik isimlerinden biri.

Philadelphia, Pensilvanya doğumlu McCurry, yaşamı boyunca yapacağı sayısız seyahatin ilkini Hindistan'a yapar.

Tabiri yerindeyse ülkeyi kamerasıyla keşfeder.

Uzun süren yolculuğun ardından Pakistan sınırını geçer.  Tanıştığı bir grup Afganistanlı mülteciyle aylarca iç içe yaşar.

Çektiği çarpıcı fotoğraflar ile dünyaya gerçekleri gösterme hedefiyle; yedi kıtada ve birçok ülkede unutulmaz eserlere imza atar.

Özellikle yok olan kültürleri, kadim gelenekleri ve çağdaş kültürü dünyaya açmak için aralıksız çalışır.

Uluslararası Fotoğrafçılık Onur Listesi'ne de giren ünlü fotoğrafçı;  aslında hepimiz tarafından 1984 yılında Peşaver'deki mülteci kampında çektiği o tek kare ile tanınır.

Çünkü ertesi yıl National Geographic dergisinin Haziran sayısında "Afghan Girl" (Afgan Kızı : Şarbat Gula) başlığıyla o kare, kapak resmi olarak yayımlanır.

National Geographic için birçok görevde fotoğraf çeken McCurry’nin binlerce fotoğrafından sadece biri belki; ama fotoğrafı çekilen kadının hayatındaki İLK FOTOĞRAF.

Afgan Kızı, Ağustos ayında Taliban'ın Afganistan'da yönetimi ele geçirmesinin ardından; ülkesini terk etmek için sivil toplum kuruluşlarından yardım ister.

Ağustos ayından itibaren Afganistan'dan binlerce kişiyi tahliye eden İtalya, ona da yardım elini uzatır.

Gözleri, savaşın kuruttuğu bir ülkenin trajedisini yansıtan ve hayatındaki tek fotoğraf ile yüzü dünya çapında tanınan ‘Afgan kızı’ nın kim olduğu yıllarca bilinmezliğini korur.

Çektiği fotoğrafın yarattığı ilginin dünya çapında dinmemesi nedeniyle Steve McCurry ve National Geographic ekibi; 2002 yılında ‘Afgan kızı’ nı yeniden bulmak umuduyla Afganistan'a gider.

Steve McCurry, geçmişte kaldığı Pakistan mülteci kampını yeniden ziyaret ederken, Afgan Kızı’nın erkek kardeşini tanıyan birine rastlar. Ondan aldıkları bilgilerle Afganistan'ın ücra bir bölgesinde yaşayan aileye ulaşmayı başarır.

Fotoğrafın göz irisinin biyometri teknolojisi ile incelenmesi sonucu Afgan Kızı'nın aranan kişi olduğu kesinleşir.

Bu sefer ismiyle beraber aslında kim olduğu dünyaya duyurulur.

İsmi Sharbat Gula (Şerbet Güla).

Peştun kökenli bir Afgan.

Altı yaşındayken, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı bombalaması sırasında babası, erkek kardeşi ve üç kız kardeşiyle birlikte köylerinden kaçar.

Ailece dağları geçerek Pakistan'a ve 1984 yılında da Pakistan'daki Nasir Bagh mülteci kampına gider.

Henüz çocuk denecek yaşta Rahmet Gül ile evlendirilir.

1992 yılında Afganistan'daki köyüne geri döner.

Yaklaşık 10 yıl sonra eşi Hepatit C virüsünden ölünce, üç kızı ile beraber yaşam mücadelesine kaldığı yerden devam eder.

Hayat hikayesi daha yeni fotoğrafları ile National Geographic dergisinin 2002 Nisan sayısında yayımlanır. Aynı zamanda kendisini konu alan bir televizyon belgeseli de hazırlanır.

National Geographic ekibi onu tekrar bulana kadar, fotoğrafını çocukken hiç görmediğini belirten Şerbet Güla; ilerideki yıllarda o tek kare fotoğrafın kendisine yarardan çok zararı olduğunu açıklar.

Yaşadığı bölgede hiç bitmeyen savaş, kadınlara yönelik sert tutumlar, çekişme ve anlaşmazlıklar Afgan Kızı’nın yaşamını neredeyse her döneminde sınamış.

Yine de her şeyin düzene girdiğini sandığı sıralarda baş gösteren zorluklarda bile mücadeleyi hiç bırakmayan bir kadın kendisi.

Belki hiç gülmemiş korkuyla bakan gözleri ama hayatına sahip çıkma kararlılığı hiç değişmemiş.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

28.10.2025

Kaynaklar: https://www.bbc.com; https://www-stevemccurry-com; https://tr.wikipedia.org.

 

 

 

 

 

 

 

3 Şubat 2026 Salı

İÇSEL TINILARIN ACISI (3/3)

Bach’ın çocukları da aile geleneğini bozmaz.

Çocuklarının hemen hepsinin müzik yeteneği küçük yaşlarında başlar.

Ailece hep birlikte müzik yapmaktan büyük zevk aldıkları yıllardan sonraki zamanlarda; oğullarından üçü yaşamını besteci olarak sürdürür ve ünlü olur.

Ardında bıraktığı yüzlerce dinsel eseri; sadece sanat gücünü değil, aynı zamanda Tanrı ile gerçekten dindar bir ilişki kurduğunu da gösterir. Dolayısıyla dini inancı ile müzik bilimi arasında kurduğu hoş bağlantı eserlerine de yansır.

Çoğu eserinin başındaki "Tanrım yardım et’’ ve sonundaki "Tanrı'ya şükürler olsun’’ ibareleri, sanat çevreleri tarafından son derece dikkat çekici bulunur.

Bu nedenle Bach'ın müziği insan ile Tanrı arasındaki bir sohbete benzetilir. Çoğu müzik eleştirmeni Bach'ın müziği sırasında dua edilebileceğini, çünkü müziğinin bir dua olduğunu savunur.

Hayatın garip cilvesine bakın ki, yaşamı boyunca tanışmaya can attığı yaşıtı besteci George Frideric Handel'in göz ameliyatını da aynı göz doktoru John Taylor yapar.

Bach önce gözlerini sonra hayatını kaybederken,  Handel ameliyat sonrasında tamamen karanlığa mahkum olur. Yine de ölümüne kadar müzik yapmaya, konser vermeye devam eder.

Kendinden önce yaşayan bestecileri özümseyip, öğrendiklerini geleceğe aktarabilen ender sanatçılardan biri olan Bach; günümüzde de eserleri ile adeta aramızda; hatta uzayda.

Nasıl mı?

Gelecekte insanların bulması niyetiyle; 1977 yılında fırlatılan Voyager uzay araçlarındaki altın plakta yer alan parçalar arasında; Bach’ın ‘Brandenburg Konçertosu’ da bulunuyor.

İşte acıyla başlayan ve acıyla yoğrulan bir hayat ve müzikle ayakta kalmaya çalışan bir adam, bir baba, bir besteci; hasılı kelam ünlü bir sanatçı.

Alman besteci, piyanist ve orkestra şefi olan Johannes Brahms’ın sözleri ile müziğinde her şeyi bulduğumuz Bach; iyi ki bu dünyadan gelip geçmiş.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

07.09.2025

Kaynaklar:  https://oggito.com; https://tr.wikipedia.org; https://www.milliyet.com.tr; https://gelisenbeyin.net; https://karnavalsanat.com.

 

 

 

İÇSEL TINILARIN ACISI (2/3)

Evlendikten 13 yıl sonra eşini kaybeden Bach, bir buçuk yıl sonra 17 yaşındaki soprano Anna Magdalena Wilcke ile evlenir.

Bu evlilikten de 13 çocuğu olur.

Müzik tarihi sayfalarında; Bach’ın iki evliliğinden (kaybettikleri ile beraber) toplam 20 çocuğu olduğunu yazar. İlk çocuğu, Bach 23 yaşındayken 1708 yılında, son çocuğu ise 57 yaşındayken 1742 yılında dünyaya gelir.

Çocuklarını çok seven ve onları ihmal etmeyen bir babadır. Hatta onların eğitimi için kendi kariyerini bir kenara bırakıp, ailesiyle Leipzig’e taşınır.

Orada Thomas Kilisesi kantorluğuna atanır. Öğrencilere koro dersleri verir. Aynı zamanda pek çok işe birden koşturur. Yine de aldığı ücretler ailesini geçindirmek için yetersiz kalır.

İlerleyen dönemlerde ikinci eşini, dört kızını ve üç oğlunu daha kaybeder.

O dönemlerde doğum sırasında ve küçük yaşlarda çocuk ölümleri çok fazla olduğu için 20 çocuğundan sadece 13 tanesi hayatta kalmayı başarır.

Toplamda tam on bir yavrusunu kendi elleriyle toprağa vermek zorunda kalan yalnız bir babadır artık.

Tüm bu kayıplara nasıl mı dayanır?

Sadece aşık olduğu müzikle.

Belki de dünyanın duyduğu en güzel müzikleri yaparken, dayanma gücünü nota nota eserlerine işler. Bir an olsun müzikten ve üretmekten geri durmaz.

Yaşamı boyunca acılarına acılar eklenen ünlü besteci, aynı zamanda şiddetlenen hastalıkları ile de mücadele etmek zorunda kalır. Gayretle iyileşmeye çalışsa da kullandığı ilaçlar maalesef yetersiz kalır.

Gençlik yıllarından beri görme zorluğu çeken Bach’ın gözleri, durup dinlenmeden çalışması sonucu giderek zayıflamaya başlayınca 1749 yılında katarak ameliyatı olur. Ancak ameliyatta kullanılan kirli araçlar nedeniyle kan zehirlenmesi geçirir. Başarısız tedavi sonucu gözlerini tamamen kaybeder.

Sonunda yüksek ateşle beraber gelen inme sonucu 65 yaşında, 28 Temmuz 1750 yılında hayata veda eder. (devamı 3/3’ de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

07.09.2025

İÇSEL TINILARIN ACISI (1/3)

Estetiği, doğayı, matematiği görmenin belki de en güzel yolu müzik. Renk, cins, dil ayırımı yapmaksızın dünya insanlarını kalplerinden,  birbirine bağlayan yegane kuvvet.

Bu nedenle duygularını, acılarını, kederlerini, sevinçlerini ilmik ilmik dokuyup kulaklarımızı mest eden müzisyenler çok kıymetli.

İşte bunlardan bir tanesi onur konuğumuz olsun mu?

Johann Sebastian Bach.

Alman barok müzik bestecisi ve orgcu.

Müziğin matematikçisi.

Müzik tarihinde en çok eser veren besteci.

Şanslıdır; çünkü dededen toruna her bireyin birbirine müzikle bağlandığı muhteşem bir aileden gelir.

Kendisi de eserlerinin estetik güzelliği ve manevi derinliği nedeniyle her dönemde anılan ve saygı duyulan bir sanatçı olarak tarihe mal olur.

Peki ya özel yaşamı, hissettikleri, kalbinde kopan fırtınalar?

65 yıllık yaşamına 1.200'e yakın beste sığdırmayı başaran bestecinin ezgilerinde hep bir acı hissedilir.

Neden mi?

Çünkü hayatındaki acılar henüz çocuk yaşlarında başlar.

Bach dokuz yaşındayken annesini, on yaşındayken ilk klavsen ve keman derslerini aldığı babasını kaybeder. Bu nedenle orgcu abisi Johan Christoph Bach tarafından büyütülür.

15 yaşına geldiğinde büyülü sesi sayesinde St. Michael Okulu’na soprano olarak girer. Büyük bestecilerin ve saray müzisyenlerinin eserlerine olan ilgisi onun müzik gelişimine katkı sağlarken; aynı zamanda tarih, coğrafya, fizik gibi alanlarda da kendini geliştirir.

1703 yılında Latin Okulunu bitirir ve Armstad'ta org çalmaya başlar.

Ardından Saksonya dükünün orkestrasında kemancılıkla ilk görevine başlar. Daha sonra kilise orgçuluğuna geçer.

1707 yılında dayısından kalan mirasla maddi açıdan rahatlayınca; ikinci dereceden kuzeni Maria Barbara Bach ile evlenir.

Bu evlilikten 7 çocuğu olur.

1714 yılında saray orkestrasının birinci kemancılığına atanır.

Hayran olduğu besteciler uğruna pek çok ülke gezer. Gittiği her yerde, her türlü gösterişten uzak kalarak, ne kadar alçak gönüllü bir insan olduğunu herkese kanıtlar.

1717 yılında Prens Leopold’un sarayında müzik direktörlüğü görevine getirilir. Bu dönemde pek çok orkestra ve oda müziği eseri (Brandenburg Konçertoları dahil olmak üzere) besteler.

Çok beğendiği ve tanışmak istediği Georg Friedrich Händel ile defalarca girişimde bulunmasına rağmen, bir türlü yolları kesişmez.

Johan Sebastian Bach'ın önce küçük kızını, sonra iki oğlunu ve ardından 1720 yılında eşini kaybetmesi hayatına acı dolu derin izler bırakır.

Belki de bu nedenle yaşadığı yer olan Köthen'de kalmak istemez.

Yine de çektiği tüm acılara rağmen çalışmaya ve üretmeye devam eder. (devamı 2/3’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

07.09.2025

25 Ocak 2026 Pazar

DOĞANIN ASİL KALPLİ HAYVANI

Hayvanlar aleminin her türü birbirinden ilginç ve özel canlılarla dolu.

Henüz ismini bile bilmediklerimiz bir yana, aşina olduklarımızın da öylesine şaşırtıcı özellikleri var ki.

İşte onlardan bir tanesi.

Rönesans döneminin önemli filozofu, mühendisi, mucidi, ve doğaya aşık Leonardo da Vinci’nin tanımı ile ‘’Doğruluğu, aklı ve ölçülülüğü simgeleyen canlılar onlar’’.

Filler.

Doğa ve canlılar üzerinde yaptığı araştırmalar, gözlemler, aldığı detaylı notlar aralandığında filler ile ilgili ilginç cümlelere rastlanır.

Fillerin temizlenmek için nehre indiğinde, belli bir ritüelle yıkandığını;  yolunu kaybetmiş bir insanla karşılaştığında nazikçe doğru yola geri götürdüğünü anlatır.

Yine aynı notlarda fillerin tek başlarına yürümediğini, grupla beraber hareket ettiğini söyler.

Çiftleşme sırasında geceleri eşiyle sürüden uzaklaştıklarını, mahremiyetlerine önem verdiklerini, bu konuda utangaç olduklarını ekler.

Ormanda yollarına çıkan sığır sürüsü olduğunda, hortumuyla onları incitmeden kenara çektiğini belirtir.

Her filin ölümü hissettiğini, o zaman yaklaştığında sürüden ayrılıp, uzaklarda tenha bir yer seçtiğini anlatır. Sürüdeki arkadaşlarının hayata veda edişine tanık olup üzülmemeleri için buna itina ettiklerinden bahseder.

İnsanlarla ortak özellikleri oldukça fazla olan filler; aileleri konusundaki hassaslıkları ile biliniyor.

Bizler gibi mutlu oluyor, kızıyor hatta üzülüp gözyaşı döküyorlar.

Üstelik hayvanlar dünyasının en zeki üyelerinden birisi olan filler güçlü hafızaları ile de biliniyor.

Ancak bu kocaman gövdeli zeki hayvanların bambaşka bir özelliği daha var ki bunu okuduğunuzda yüzünüzde bir tebessüm oluşacağını garanti ederim.

Bir fili bir ülkeden başka bir ülkeye, kıtalararası uçakla taşımak hiç de kolay değil takdir edersiniz ki.

Uçaktaki filin seyahat boyunca sakin kalması ve uçuş sırasında uçağın dengesini bozmaması son derece önemli.

Peki bunun için ne yapılıyor dersiniz?

Filin ayaklarının dibine civcivler yerleştiriliyor.

Ne kadar ilginç ve pratik bir çözüm değil mi?

Bir uçak.

Devasa gövdesi ile bir fil.

Ve filin ayaklarının dibinde minicik civcivler.

Peki fil ne yapıyor dersiniz?

Tüm uçuş boyunca, ayaklarının dibinde dolanan civcivleri ezmemek için hiç hareket etmiyor.

Çünkü onlara zarar vermekten korkuyor.

Fillerin dünyadaki en asil kalpli hayvan olarak anılmasının en güzel göstergesi bu olsa gerek.

Hayvanlar alemini araştıran bilim insanları; filler üzerindeki araştırmaları sırasında, bu özel durumdan dolayı özellikle beyinlerine yoğunlaşır.

Araştırmalar sonunda, fillerin beyinlerinde son derece nadir rastlanan sinir hücreleri fark edilir.

İsmi fuziform olan bu sinirler bizlerde de bulunuyor.

Şimdi sıkı durun.

Sorumlu olduğu alan öz farkındalık, empati ve sosyal algı.

Tüm bu bilgiler, fillerin neden bu kadar hassas ve ince bir kalbe sahip olduklarını göstermiyor mu?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

18.08.2025

Kaynaklar: https://www.facebook.com/groups/natgeolife; https://tr.wikipedia.org.

 

 

20 Ocak 2026 Salı

MONA LİSA GERÇEKTE YAŞAMIŞ mı? (3/3)

Tablo bulunup müzedeki yerine yerleştirildikten kısa bir süre sonra 1. Dünya Savaşı başlar ve olay kısa sürede unutulur.

Ancak insanlığın evrensel yüzünün sembolik değeri ve ilgi çekiciliği her geçen yıl katlanarak artar.

Bugün kurşungeçirmez camların ardında sergilenen tablo için dünyanın dört bir yanından milyonlarca ziyaretçi geliyor. Hatta tablo için yazılan çok sayıda şiir ve mektubun saklanabilmesi için, müzeye özel bir posta kutusu bile yerleştirilmiş.

Tam bu noktada Mona Lisa'nın ikiz tablosundan söz etmeden olmaz diye düşünüyorum.

Uzun süredir İspanya Madrid'deki Prado Müzesi'nde sergilenen ikinci tablo, birebir Mona Lisa tablosu gibi.

Üstelik 2012 yılındaki restorasyon çalışmaları sırasında, arkadaki detayların birebir benzerliğinden; iki eserin aynı anda yapılmış olduğu fikri ortaya atılır.

Peki ikinci tabloyu kim yapmıştır dersiniz?

Sanat otoriterlerinin görüşlerine göre; ressamı büyük ihtimalle Leonardo da Vinci'nin asistanı ve öğrencisi Francesco Melzi olduğu yönünde.

Leonardo'nun sanat atölyesine 1506 yılında katılan genç adam, Milanolu soylu bir aileden gelir. Leonardo’ya 1516 yılındaki Roma ve 1517 yılındaki Fransa ziyaretleri sırasında eşlik eder.

Son derece yetenekli olan Melzi, özellikle son yıllarında ellerini kullanmakta zorlanan Leonardo’ya yardımı ile hatırlanır. Bu nedenle pek çok eskizde onun etkisi olduğu düşünülür.

Gelin görün ki bilim ve sanat otoritelerinin her yıl milyonlarca dolar bütçe ayırarak araştırma ihtiyacı duyduğu Mona Lisa tablosunun barındırdığı gizem bir türlü bitmez.

Mona Lisa'nın hüzünlü gülümsemesinin ardındaki karanlık aile geçmişini anlatan yeni bir kitapla beraber başka sırlar ortaya çıkar.

Lisa Gherardini'nin aile geçmişini araştıran kitap; Lisa’nın Kuzey Afrika'dan getirilen kadın kölelerle ticaret yapan Floransalı tüccar Francesco del Giocondo ile henüz 15 yaşındayken zorla evlendirildiğini gösteriyor.

Zengin tüccarla evliliği, skandallarla dolu mutsuz bir yaşamın başlangıcı olur ne yazık ki.

Rivayetlere göre, yaşadığı yerde kendisi ve rahibe kız kardeşi Camilla hakkında pek çok uygunsuz dedikodu ortaya atılır.

Hatta kimi entrika dolu olay yargıya taşınsa da bir sonuç çıkmaz.

Ancak tüm bu yaşananlar Lisa Gherardini'yi hayli üzer.

Yaşamı boyunca sevgiyi ve aşkı tadamayan, hep mutsuz olan Lisa hastalanır.

Son yıllarını kız kardeşinin de bulunduğu Floransa'daki Saint Orsola Manastırı'nda geçirir.

15 Temmuz 1542 yılında 63 yaşında, karanlıklar içinde hayata veda eder.

Bu kitaptaki açıklamalar karanlık ve hüzünlü gülümsemenin sebebini açıklar netlikte bence.

Öyle değil mi?

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

26.09.2025

Kaynaklar: https://onedio.com; https://tr.wikipedia.org; https://oggito.com; https://www.independent.co.uk; https://www.indyturk.com.

 

 

MONA LİSA GERÇEKTE YAŞAMIŞ mı? (2/3)


Aradan yüzyıllar geçer.

Her şey değişir.

Gelin görün ki tuvaldeki bakış ve o gizemli tebessüm, hatta kimi otoriterlere göre alaycı ifade hiç kaybolmaz.

Sanatseverlerin ‘zamansızlık simgesi’ olarak kabul ettiği tablo, bugün de tartışmasız dünyanın en çok konuşulan yüzü.

Hepimizin bildiği gibi, tablo Leonardo da Vinci'nin ölümü sonrası, asistanı Francesco Melzi tarafından Fransa kralına satılır.

1797 yılına kadar Versailles Sarayını süsleyen tablo, Fransız devriminden sonra 1804 yılında Louvre müzesine taşınır.

Gelin görün ki alınan tüm tedbirlere rağmen; 200 kiloluk çerçevesi ile beraber duvardan indirilen tablo; 1911 yılında müzeden çalınır.

Fransa için bir utanç kaynağı olan bu olayda yetkililerin açıklamalarına göre; kanca, ip ve battaniye kullanan üç hırsız tüm yetkililerin gözü önünde bu işlemi gerçekleştirir.

Hırsızların tabloyu çalma gerekçeleri ise son derece ilginçtir. Onlara göre Mona Lisa tablosu bir İtalyan eseri olup evine dönmelidir.

Planları, çaldıkları tabloyu bir İtalyan'a satmak olsa da; olay bir anda dünya skandalına dönünce ne yapacaklarını bilemez hale gelirler.

Müze yeniden açıldığında ise binlerce insan Mona Lisa tablosunun boş yerine bakabilmek için Louvre Müzesine akın eder.

Olay dünyada büyük bir yankı uyandırırken, dönemin meşhur protest ressamları bile suçlanır.

Herkes tarafından aranan eser; ucuz bir Paris pansiyonunda küflü bir sandığın içinde; tam 28 ay boyunca saklanır.

Sonunda hırsızlar tabloyu satacak bir İtalyan koleksiyoncu bulur.

Fakat polis bu durumdan bir şekilde haberdar olarak hırsızları yakalar. (devamı 2/3’te)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

26.09.2025

 

MONA LİSA GERÇEKTE YAŞAMIŞ mı? (1/3)

Rönesans döneminde yaşamış; İtalyan ressam, çizer, mühendis, bilim insanı, teorisyen, heykeltıraş ve mimar; Leonardo di ser Piero da Vinci’nin en ünlü eserlerinden bir tanesi MONA LİSA.

İtalya'nın Floransa şehrinde; kavak bir pano üzerine Sfumato tekniği ile resmedilmiş; 16. yüzyıl yağlı boya portresi.

Tabloya her bakanda yüz ifadesi değişiyormuş gibi bir algı oluşturan ve İtalyancada ‘dumanlı’ anlamına gelen ‘sfumato’ tekniğini Mona Lisa’nın gözlerine ve ağız kısmına uygulayan Leonardo da Vinci; böylelikle Mona Lisa'ya o ünlü belirsizliği vermeyi başarır.

Tablonun boyutları ününe göre hayli küçük aslında.

Sadece 77 cm × 53 cm.

Günümüzde Paris'teki ünlü Louvre Müzesi'nde sergileniyor.

Tabloda oturmuş bir kadın resmedilmiş.

Ancak kadının yüzünün aslında kime ait olduğu hala gizemini koruyor.

Üstelik yüz ifadesindeki belirsizlik, arka plandaki detaylar, ortamdaki gizem ve duru güzellik yüzyıllardır sanatseverlerin ilgisini çekiyor.

Yıllardır araştırılan ve sırları çözülmeye çalışılan tablodaki ilk soru kadının gerçek kimliği belki de.

Sanat tarihi notlarına bakıldığında birçok tarihçinin Mona Lisa'nın gerçek kimliği hakkında teorileri var.

Bazı görüşler Mona Lisa’nın gerçek bir kişi olmadığını savunuyor.

Bazıları sanatçının hayal gücünün bir yansıması olduğunu, bazıları birçok kadını birden temsil ettiğini söylüyor.

Bir kısmı ise Leonardo da Vinci'nin kendi öz portresi olduğuna inanıyor.

Tüm bunlara sebep olan o gizemli tebessümde yine de en kabul gören teoriye göre; kadının Lisa Gherardini olduğu yönünde.

Bu nedenle müzede ‘’Francesco del Giocondo'nun karısı, Lisa Gherardini Portresi’’ başlığı ile sergileniyor.

Peki tablodaki sakin ve güzel kadın kim?

Esrarengiz küçük gülümsemesi ile insanları adeta büyüleyen Lisa Gherardini del Giocondo, Floransalı sıradan bir kadın aslında.

Soylu ama gösterişsiz Toskana ailesinden geliyor.

İpek tüccarı Francesco del Giocondo’nun eşi ve tam beş çocuk annesi.

Sakin, sessiz yaşamı, rutin günlerden birinde beklenmedik bir şekilde değişir.

Eşinin isteği üzerine 1503 yılında Leonardo da Vinci, Lisa’nın yüzünü tuvale aktarmaya başlar.

Tarihsel notlara göre; Leonardo da Vinci tablo üzerinde dört yıl oyalanır.

Yıllarca yanında taşır.

Ancak rivayet odur ki; ünlü sanatçı tabloyu bitirmekten çok, onunla yaşamayı tercih eder. (devamı 2/3’de)

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ

26.09.2025

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...