16 Mayıs 2013 Perşembe

HAYAT DİREKSİYONU BENİM ELİMDE ( 2/2 )


Zihni organize etmek, zihnimizin direksiyonunu kendi elimizde sımsıkı tutmak ve olabildiğince verimli kullanmak çok önemli. Böylelikle kendi verimliliğimizi artırıyoruz ki bu da özlediğimiz KALİTELİ YAŞAMIN en güzel anahtarı. Olaylar karşısında hızlı düşünmenin, doğru algılarla doğru karara varmanın da yolu. Elbette doğru ve hızlı düşünmek kadar sistemli düşünmenin de önemi büyük. Çünkü bu sayede düşüncelerimizin farkında oluyoruz. Kaçıp gitmelerine, biz fark etmeden olumsuz yönlere kaymasına izin vermiyoruz.

Yapmamız gereken en önemli şey, gerek küçük gerekse büyük olaylar karşısında zihnimizin doğru tepkiler vermesini amaçlıyor olmak. ‘Zihnimizi düzenlemek bizim hedeflerimize daha kolay ulaşmamızı sağlıyor’ diyor uzmanlar. Tıpkı masamızı, odamızı düzenlemek gibi. Bu düzen elimizi her attığımıza kolayca ulaşmamızı nasıl sağlarsa; düşüncelerimizi düzenli tutmak da aynı işlevi yapıyor. Karmaşa, çözümsüzlük yok bu düzende. Aksine çözümleme odaklı bakıyoruz. İstediğimiz de bu değil mi aslında? Elbette aklımıza hiçbir zaman imkansız kelimesini getirmiyoruz.

Ve böylece kendimize olan güvenimizle, düzenli zihin yapımız ve olumlu düşüncelerimizle belirlediğimiz rotada hızla ilerlemenin keyfini yaşamaya başlıyoruz. 
Hayat direksiyonumuzu kendi elimizde tuttukça yaşamla ve zorluklarıyla daha kolay mücadele ediyoruz. Hedef ve hayallerimize daha çabuk ve doğru kanallarla ulaşıyoruz. Mutlu anlarımızın keyfini çıkarıyor, enerji ve tebessümlerimizi kalıcı hale getiriyoruz. İşte kaliteli yaşamı kucakladık bile. Daha ne olsun?

Hayatta yapmak istediklerimiz ve hedeflerimizin yanında bir de her zaman yapmak zorunda olduklarımız var. Bugünün işini yarına ertelediğimizde, bitirmediğimiz her iş zihnimizde bir birikime yol açıyor. Sonlandırmamış olduğumuz işlerin yarattığı karmaşıklık, bizim net düşünmemize de engel oluyor. Çünkü sonraki işlerimizi daha kolay planlamak, daha hızlı çözüme ulaşmak  için zihnin sadeleşmesi çok önemli. Zihnimizin aşırı dolu olması, mevcut stres ve problemler kapasitemizden tam olarak  yararlanmamıza engel oluyor. Yani verimlilikten uzaklaştırıyor.

Bu nedenle zihni dinç ve sağlıklı tutmamız çok önemli. Geçmişteki kötü yaşanmışlıkların sisli puslu havasını yok etmek; gelecekle ilgi endişe ve kaygıları olabildiğince aza indirmek yapabileceğimiz ilk adımlar. Her zaman dediğimiz gibi dünü dünde bırakıp, bugünü yaşamak ve geleceğe sadece umut ve tebessümle bakabilmek asıl olan. Bizi gergin ve öfkeli yapacak her türlü kişi ve ortamdan, stresten olabildiğince uzak kalmak, huzurla düşünmemizin temel basamakları. Tıpkı bedenimiz gibi ruh ve zihin sağlığımız da enerjiyle dolu ve dinç olacak ki içimizden yapma isteği gelsin. Böylelikle kendimize, etrafımızdakilere hatta dünyaya verimli olalım.

Verimlilik, sahip olduğumuz fiziksel ve zihinsel kaynaklarımızı en etkin biçimde kullanmamız demek. Konunun uzmanları zihinsel verimliliği; ‘bireyin zihinsel kaynaklarını geliştirmesi ve etkili biçimde kullanılmasıdır’ şeklinde tarif ediyor. Pekiyi geliştirmemiz gerekli zihinsel kaynaklarımız neler?  Sahip olduğumuz bilgiler, zihinsel becerilerimiz (düşünme, anlama, sorgulama, karar verme, sorun çözme) ve hızımız.  Bunları ne kadar geliştirir ve etkin kullanmasını öğrenirsek başarımız o ölçüde artıyor. Çünkü zihinsel verimliliğimizin artması; bizim geniş düşünmemizin ve farklı bilgilere kolayca ulaşmamızın, yeri geldiğinde kullanmamızın yollarını açıyor. Bu sayede yeni bilgiler üretmememiz, toplum yaşantısına daha rahat katılmamız, daha aktif  ve cesur olmamız, kendi kapasitemizi geliştirmemiz mümkün. Tüm bunlar ise bizim hayata daha sıkı sarılmamız, hedeflerimize daha kolay koşmamız için altın birer anahtar adeta.

Özetle hayat direksiyonumuzu elimize aldığımızda; dinç ve huzur dolu bir ruhla, net ve düzenli düşüncelerimizle; zihnimizi organize etmemiz ve verimli kullanmamız mümkün. Herkesin imrenerek baktığı, belki de gıpta ettiği kaliteli bir yaşamın gölgesinde mutlulukla gülümsemek için tüm bunlara değer bence. Siz ne dersiniz?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.05.2013

HAYAT DİREKSİYONU BENİM ELİMDE ( 1/2 )

Kapımızdaki en güvenilir bekçimiz olan BİLİNCİMİZİ doğru kullanmanın bizleri daha pozitif bir dünyaya taşıdığını artık hepimiz biliyoruz. Bunun yanında ZİHNİMİZİ düzene sokmak da bir o kadar önemli. Hayatla ve hayatın tüm zorluklarıyla başa çıkmamız için her ikisine de ihtiyacımız var.

Olumlu düşünceler bizim yolumuzu ışığı ile aydınlatan meşaleler gibi adeta. Kendimizi daha iyi hissetmemizi, huzurla dolmamızı sağlamanın yanında; hedeflerimizi daha rahat yakalamamızda da rol oynuyorlar. Geceleri uykuya dalmadan önce yaşadığımız güne, acı tatlı gördüğümüz her olaya şükredip; yarının bugünden çok daha güzel olacağı, daha renkli geçeceği, mutluluk ışıltıları yayacağı umuduyla gözlerimizi kapatmamız öyle güzel bir ön hazırlık ki yarın adına. Çünkü bu düşüncelerle uyuyup uyandığımızda; ertesi sabah gözlerimizi zinde ve mutlu açacağımız kesin. Üstelik bir de henüz başlayan yeni gün için dolu dolu yaşadığımızı düşünerek şükretmek, geceki olumlu düşüncelerimizi kuvvetlendiren tatlı dokunuşlar olmaz mı sizce de?

Ve işte artık hayata ve olaylara daha olumlu bakmaya hazırız. Tebessümler eşliğinde baktığımız her olayı olumlu algılamamız ve olumlu düşünmemiz; olumlu enerji yaymamızı sağlıyor. Bu ise elektromanyetik alanımızı yani auramızı ışıltılarla dolduruyor. Tüm bunları yaparken belki biraz yoruluyoruz ama etrafımızdaki güzellikleri toplamayı da hak ediyoruz. Düşüncelerimizin kalitesine ve gücüne bağlı olarak, çevremizdeki  tüm olumlu ve güzel enerjilerin bize doğru gelmemesi için artık hiçbir sebep yok.

Böylesi güzel başlanan bir sabahtan sonra günümüzün kötü geçmesi mümkün değildir ki? Arada olumsuzluklar olsa bile, bizim enerjimizin karşısında yok olup giderler çok kısa sürede. Çünkü mücadele gücümüz her zorluğu yenecek derecededir. Pozitif kalkanımız ise bir zırh gibi koruyacaktır bizi.

Hayallerimizi gözlerimizin önünden sevgiyle geçirmek, adeta sahip olmuşçasına tebessüm ederek, kalben desteklemek ise günün en güzel itici motivasyonu aslında. Elbette hedef ve hayallerimize engel koyan hiçbir düşünceye izin vermemek gerek. Ve kendimize, cesaretimize, istersek her şeyi başarabileceğimize sonuna değin güvenmek gerek. Kaç kez başarısızlığa uğramış olursak olalım, önemli olan pes etmemek ve yeniden deneme cesaretine sımsıkı sarılmak, öyle değil mi? Pek çok bilim adamı buluşları bu sayede gerçekleştirmedi mi? Sadece bir kez deneyip bir şeyler bulmak, yenilikler yapmak mümkün mü? Değil elbette. Denemek, denemek ve pes etmemek en önemli koşul.

Bakın Hintli ünlü düşünür ve filozof Osho ne der; ‘’ Değiştirmeniz gereken bilinç halinizdir. Davranışlar bundan sonra değişir. Sorun ne yaptığınız değil, ne olduğunuzdur. ‘’ Ne kadar doğru değil mi? O halde gelin kapımızdaki o en güvenilir bilincimize ihtimamla bakalım ve direksiyon hakimiyetimizi elimizden hiç bırakmayalım.

Elbette kendimizi her zaman iyi hissetmemiz mümkün olmayabiliyor. Gün geliyor hepimiz yaşadıklarımızdan ya da etrafımızdaki olaylardan etkileniyoruz. Ancak üzgünken ya da öfkeliyken yapacağımız bir iki basit hareket bizi o anın olumsuz düşüncelerinden tamamen kurtaracak. Nasıl mı? Gelin bu konuda uzmanların önerilerine kulak verelim.

Metod gayet basit aslında, tüm yapacağımız o anlarda ZİHNİMİZİ ŞAŞIRTMAK. Bizden her zaman beklediği hareketlerin dışında farklı bir tavır sergilemek o kadar. Ancak dikkat edeceğimiz tek bir nokta var, o da yaptığımız değişikliklerin alışkanlığa çevrilmesine izin vermemek. Her defasında farklı yollar denemek. Çünkü insan beyni alışkanlığa çok meyilli. Sık tekrarlar zihnimizin onu alışkanlığa çevirmesi için yeterli olabiliyor. Bu nedenle de yeni düşünce ve tavırlarımız kısa süre içinde alışkanlık haline dönüşüyor. Olumsuz ve bağımlılık yapacak her şeye  çok kolay alışıyoruz olmamız da bu sebepten. Elbette bu özelliğimizi olumlu yönde kullanmak; bize başarı yollarını açacak güzel bir basamak aslında ama, zihnimizi şaşırtırken bunu yapmıyoruz. Dikkat edeceğimiz nokta sadece bu.

Biliyor musunuz zihnimizi şaşırtırken her yolu deneyebiliriz. Yeter ki yepyeni şeyler bulup deneyelim ve zihnimiz kendi kendine söylensin ‘’bu değişiklik de nereden çıktı? ‘’ diye. Örneğin üzgün anlarımızda hep yaptığımız gibi, buzdolabının kapısını açıp bir şeyler atıştırmak yerine, elimizde imkan varsa ılık duş alalım. Ya da dışarıda kısacık bir yürüyüşe çıkalım. Çok öfkelendiğimiz de, kızmak, söylenmek yerine; pencereyi açıp temiz hava almayı deneyelim ya da içimizden sayalım. Ancak bu yaptıklarımızı bir daha ki sefere tekrar etmeyelim. Yine üzgün bir anımızdaysak bu kez duş almak yerine, bir müziğe yüksek sesle eşlik edelim. Öfkeliyken içimizden saymak ya da temiz havaya çıkmak yerine sevdiğimiz bir kitaptan sadece bir iki satır okuyalım. İşte zihnimiz yine şaşırdı ve tüm bunlara bir anlam veremedi. Zihnimiz bizim ne yaptığımızı anlamaya çalışırken,  biz kendimizi daha iyi ve mutlu hissetmeye başlıyoruz yavaş yavaş.

Hayatımıza bir esneklik kazandırmak için de değişiklik yapmakta her zaman fayda var. Bu bize yeni bir bakış açısı, yeni bir görüş kazandıracağı gibi hayattan alacağımız keyfi de artırır. Ben oldum olası değişikliği severim. Çünkü her bir değişiklik pek çok yeni ve bilinmeyeni de önünüze çıkarır. Hele bir de araştırmayı, merakla öğrenmeyi seviyorsanız bilgi hanenize her gün yeni güzel bilgiler eklenmesi içten bile değildir. Kendimizi geliştirmenin en kolay yoludur bu aslında. Değişik yollar, değişik mekanlar, değişik ortamlar ve insanlar gibi…

Konunun uzmanları; her gün aynı şeyleri yaptığımızda beynimizin hep aynı bölümü kullanıldığı ve diğer bölümler atıl kaldığı için zaman içinde körelmeye başladığını savunuyor. Bu nedenle farklılık ve değişiklik beyin kapasitemizin artarak kullanımına da yol açıyor. Ve bu durum bize pek çok artı sağlıyor. İstemediğimiz kötü alışkanlıklardan daha kolay kurtuluyor, zorluklarla daha kolay mücadele ediyoruz. (devamı 2/2 ‘ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.05.2013


15 Mayıs 2013 Çarşamba

BİR GARİP HALDEYİM…


İnsanın kendisiyle baş başa kalıp yaptıklarını sorguladığı zamanlar vardır hani…

Hayatını, yaşadıklarını, yaşamak istediklerini sorguladığı…

Hayatının gidişatına bir dur dediği, kendi iç sesini dinlediği …

Ne yapmak istediğini düşünür o ANlarda insan. Nereye gitmek istediğini, hayatının bundan sonrasına nasıl şekil vermek istediğini, kimleri hayatından çıkarıp kimlerle yoluna devam etmek istediğini, yaşadığı yerin önemini, başka yerlere duyduğu özlemi, nerede yaşarsa kendi dünyasının orada güzelleşeceğini ve daha neler neler…

Kendini keşfetmenin tadına varacağı, belki yıllardır içinde sakladığı hayallerini gerçeğe dönüştüreceği, belki de yepyeni hayaller kuracağı bir hayat. Belki yalnız, belki değil.
Düşünür ve bilir ki bir karar aşamasındadır. Kendisi için neyin iyi ve doğru olduğunu tam olarak kestiremese de mutlaka bir karar vermelidir, bunu hisseder en çok da. 
Pekiyi sonuna hazır mıdır? İşte bunu bilemez, mutluluk varsa ne ala, ama ya üzüntü ve keder olacaksa verdiği kararda? O zamanlara da hazır mıdır? Kendini yeterince güçlü hissedemez böyle çelişkiler düğümüne dolandığında. Ama bir karar vermelidir bunu bilir, sonu hüsran olsa da…

Terazinin bir kefesine yaşanmışlıklarını koyar ve anılarıyla süsler onları. Diğer kefesine ise gelecekle ilgili düşlerini; umutlarını konfeti gibi üstlerine dökerken… Sonra geçer karşıya. Sanki kendi kimliğinden çıkmış gibi bakar kendisine, dışardan bir yabancı edasıyla. Bakar ve ‘işte der benim vereceğim karar bu.’

Kolay mı bu kararı vermek?  Değil elbette . Ne çok sancılar çekersiniz geceler boyu, ne çok gözyaşınız eşlik eder gecenin koyu karanlığında size; sayamazsınız bile. Ama vereceğiniz karardan da öte, o kararın arkasında durabilmek, ona sahip çıkabilmek daha önemlidir bir yerde. Bunu bilirsiniz ya, işte verilecek kararın ağırlığı o noktada başlar zaten.

Aslında o ağırlığı biraz olsun hafifletmenin yolları da var mutlaka. Bunlardan bir tanesi de kendimize güzel sorular sormayı alışkanlık haline getirmek. Çünkü güzel sorular güzel cevapları getirir. Aksine kendimizi kötü ve güçsüz hissettirecek sorularla ne hedeflerimize ne de hayallerimize kolay kolay ulaşamayız. Çünkü olumsuzluk içeren sorular ya bizi olduğumuz yerde oyalar ya da net olmamıza mani olur.

Artık hepimiz biliyoruz ki; düşüncelerimizin farkında olmak, aynı zamanda kendi iç sesimizin farkında olmak demek. Buradan hareketle sorduğumuz soruların farkında olmak, yapacağımız her ne ise ona bir adım önde başlamak demek. Pozitif enerjimizi kaybetmeden, gücümüzü koruyarak hareket etmek demek. Bizi daha ileriye taşıyacak basamakları korumak, hatta sağlamlaştırmak demek.

Yaşadığımız problemlerle mücadeleden zaferle çıkabilmek için arada sırada nefes alma ihtiyacı hisseder insan. Her yeni günse yepyeni kararlar verebilmek ve problemlerle daha sıkı mücadele edecek gücü toplamak için en güzel şanstır. Bu nedenle elimizde, sırtımızda, omzumuzda ne kadar yükümüz varsa her gece bırakıp kendimizi dinginliğe bırakmamız önemli. Böylece ertesi sabahı dinç, azimli, güçlü karşılar, hatta yeni fikirlerle  sorunlarımızın birkaç tanesini çözebiliriz bile.

Hayatımızda değişiklik yapmak istediğimizde, yeniliklerin yaşantımızı ışıklandırmasına izin verdiğimizde, bunu unutmayalım diyorum ben. İnanın sadece sorduğumuz sorularla bile kendimizi iyi hissetmemiz mümkün. Önemli olan her yeni günü pozitif enerjimizle kucaklamak ve yaşanan olaylar karşısında bu enerjiyi kaybetmeden ANları ve güzellikleri yakalamak olsun…

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.11.2012

14 Mayıs 2013 Salı

PENTİMENTO SADECE RESİMLERDE KALSIN


İçinde başka anlamlar taşıyan, girift ve değişik kelimeleri seviyorum ben. Anlamlarını öğrenmeyi ve üzerlerinde düşünmeyi de…

İşte PENTİMENTO’ da böylesi kelimelerden bir tanesi benim için.

Ben bu ilginç kelimeyle ilk defa  Ayşe Kulin’in ‘Füreya’ isimli romanında tanışıp not almıştım. Çok sevdiğim İtalyanca kelimelerden bir tanesi ve resim sanatıyla ilgili. Aslında resimle çok ilgili olmadığım için, bana hem telaffuz hem de anlam bakımından ilginç gelmişti. Elbette beni ilgilendiren kısmı anlamıydı.

Resimle haşır neşir olanlar Pentimentoyu yakinen bilirler. Şöyle tarif ediliyor konuya hakim olanlar tarafından; ‘’Resimdeki boyanın yıllar sonra uçup gittiğinde onun altındaki ilk eskizlerin görülmesi olayı.’’ Yani bir yağlı boya tablo kazındığında, kimi kez altından çıkabilen, ikinci hatta üçüncü kat resim. Bir anlamda ressam resmini yaparken bir bölümden pişman olabiliyor ve üzerini başka renklerle ya da desenlerle örtüyor. İşte yağlıboya resimde ressamın üstünü örterek yok ettiği bu bölüm veya ayrıntının sonraki yıllarda yeniden belirmesi hali de bu kelimeyle hayat buluyor. Aradan yıllar belki de asırlar geçmiş ve çoktan unutulmuş bir detay, adeta saklandığı yerden gün yüzüne çıkıyor. Orijinal resme aşina olanları şaşırtıyor ve düşündürüyor elbette.

Uzmanlar, özellikle  Flemenk resimlerinde bu duruma daha sık rastlandığını; çünkü onların ince boyalar kullandığını ve zamanla bu boyaların saydamlaşarak altta kapatılan bölümleri ortaya çıkardığını belirtiyor.

Kendi duygu ve düşüncelerinizi bastırıp, karakterinizi adeta hapsedip kendi kişiliğinize bunu yaptığınızı düşünsenize. Ne büyük yanılgılara iter insanı. Ve öyle bir hale gelir ki zaman içinde siz bile unutursunuz gerçek kişiliğinizi. Kırk kat örtüler ardındaki gerçek kimliğiniz acı içinde haykırırken içinizde, siz iç sesinizi bastırıp ‘mış’ gibi yaparsınız adeta. Yani hayatı ‘mış’ gibi oynarsınız. Neden mi? Çünkü başkaları hakkınızda hep iyi ve güzel düşünsün istersiniz. Her anlamda mükemmel olmayı hedeflersiniz. Yani  kendiniz için değil, başkaları için yaşarsınız. Elinizdeki o en kıymetli hazineyi çar çur edersiniz tabiri yerindeyse.

Ya da gözlerinize pentimento çeker, karşınızdaki kişiyi gözünüzde kendi istediğiniz gibi görürsünüz, sevgisini de. Beklentileriniz haliyle o ölçüde fazlalaşır. Pekiyi bu durum hem size hem de sevdiklerinize hayatı çekilmez hale getirmez mi? Elbette getirir. Bir süre sonra ilişki ilişki olmaktan çıkar. O sımsıcak sevgi yerini nefret ve kin gibi olumsuz duygulara bırakır.

Pentimento bir anlamda pişmanlık da kokar. Yaptığından pişmanlık duyup, üstünü örtme yani yok sayma çabası. Son pişmanlığın kimseye faydası yol elbette, gün gelip su yüzüne çıktığında pişmanlığa sebep olan her ne ise kabul etmekten yüzleşmekten öte. Hayat akıp giderken geçmişin izlerinde saklanıp kalmaktan ve detaylarda boğulup ana hatları kaçırmaktansa, bütüne odaklanmak asıl olanı.

Amerikalı ünlü kadın yazarlardan Lillian Hellman bakın pentimentoyu nasıl anlatıyor bizlere. 1973 de yazdığı anı kitabından ve karakterlerden bahsederken yer vermiş satırlarında;

"Tual üzerinde yıllanmış boya, eskidikçe bazen saydamlaşır. Böyle olunca, özgün çizgileri görmek olasıdır. Bir kadın giysisi ardında bir ağaç görülür; bir çocuk yiter, bir köpek gözlenir; koca bir tekne artık açık denizde yüzmez. Buna pentimento denir, ressam pişmanlık duymuştur, caymıştır ya da şöyle diyelim, eski kavram, yerini yeni bir düşün aldı mı, görmenin ve de bir daha görmenin bir yolu oluverir. Bu kitaptaki kişiler için söylemek istediğim de budur. Boya artık eskimiş; ben de, bir zamanlar bencileyin ne vardı, şimdi ne var, onu görmek istedim."

Hayat her türlü rengiyle, güzellikleri ve arasındaki tezatlıklarıyla ÇEKİCİ aslında. Sevmediğimiz, gözümüze batan birkaç detay varsa da bırakalım onlar yerli yerinde kalsın. Ve gelin pentimentoyu sadece resimlerde bulalım. Ardındaki ikinci ya da üçüncü katı gördüğümüzde yaşayacağımız şaşkınlık sadece o resim tuvalinde, ressamın duygularında saklı kalsın. Bunu hayata taşımak, önce kendimize sonra da sevdiklerimize yapacağımız en büyük kötülük olur bence. Ne dersiniz haksız mıyım? Yaptıklarımızın arkasında cesurca durup sahiplenmek yaşamın gereği. Hayat bizim hayatımız sevabıyla günahıyla. Pişmanlıklarımızın vebalini başkalarına yükleyip, sızlanacağımıza; geçmişi geçmişte bırakıp bugüne bakmak en güzeli. Üstelik yaşamın hakkını verebilmek için her zaman net ve belirgin olmakta fayda var. Nasılsak öyle görünelim, öyle davranalım, sadece kendimiz olalım. Sevgimizi, davranışlarımızı, duygu ve düşüncelerimizi açıkça ifade etmek bize her zaman artı bir kazandırır, lütfen unutmayalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.04.2013




3 Mayıs 2013 Cuma

ACIYI MUTLULUĞA ÇEVİREN İSİM


Mutluluk… Hemen hepimizin hayattan en çok istediği şey belki de, öyle değil mi? Tüm yaşantımızı ona endeksliyoruz ve bir gün gelip mutlu olmayı bekliyoruz. Oysa ki mutluluğun sadece ANlarda saklı olduğunu ve bizim bakış açımızla şekillendiğini hep göz ardı ediyoruz. Üstelik sahip olduklarımıza şükretmeyi hep unutuyor, asıl mutluluğun elimizdekilerin kıymetini bilince ortaya çıkacağını bilmezden geliyoruz.

İşte bugün size öyle bir kişiden bahsedeceğim ki, yaşadığı o en zor şartlarda bile kendisini mutlu etmeyi başarmış. İçinizde bilenleriniz mutlaka vardır ya da benim gibi aşina olanlarınız… Ancak hayat hikayesi ve başardıkları bize mutluluk adına yol gösterecek nitelikte. Geçenlerde okuduğum bir kitabın sayfaları arasında ismiyle yeniden karşılaştığımda; hayatını ve başarılarını sizlerle de paylaşmak istedim.

Çünkü açlık, soğuk, her türlü bedensel işkence ve onur kırıcı ortama rağmen 
‘MUTLULUĞU’ yakalayan önemli bir isim kendisi.

Yıl…        1943-1946 (2. Dünya Savaşı dönemi)

Yer…       Polonya’daki ölüm kampları

Dönem… Hitler Almanya' sı

İsim…      VİCTOR EMIL FRANKL

Hitlerin Yahudiler için hazırladığı toplama kampına eşi, annesi, babası ve kız kardeşi ile birlikte tutuklanarak gönderilen bir nöropsikiyatrist. Kız kardeşi dışında bütün aile üyeleri gaz odasında öldürülmüş. Kendisi ise düşünce farkındalığı sayesinde kamptan sağ olarak kurtulmayı başarmış. Üstelik ‘özellikle acı çeken ve sürekli hayatın anlamını sorgulayan kişilerde oldukça etkili bir yöntem olan’ yeni bir terapinin öncülüğünü yaparak.

Bir gün; ölüm kampının o insanın sabrını adeta zorlayan şartlarıyla mücadele ederken, kendinde olan BİLİNCİN alınamayacağını fark etmesiyle başlar her şey. Kendi temel özelliği bu bilinçtir. Eğer isterse en zor şartlar altındayken bile kendini, düşüncelerini gözleyebileceğini anlar. Yani dış uyarıcılar ne kadar ağır olursa olsun, etkilerinden kurtulmayı başarıp, olaylara kendisi ANLAM vermeye başlar.

FRANKL, ölüm kampındayken kendisine yapılanları ve yaşadığı olayları değiştiremeyeceğinin farkındadır. Ancak, yakaladığı farkındalıkla artık olaylara nasıl yaklaşacağını ve nasıl yorumlayacağını bilir. Böylece dış olayların  ESİRİ olmaktan kurtulmayı başarır. Üstelik bu düşüncesinin  değişik ortamlarda da yararlı olarak kullanabileceğini görür.

Ölüm kampında kaldığı süre boyunca, belki de hemen her gün gaz odasına gitme ihtimaline rağmen dimdik ayakta kalmayı başaran nadir insanlardan biridir. O zor şartlarında; içindeki İNANCA ve UMUDA dört elle sarılmış, düşüncelerinin farkındalığı sayesinde o dönemdeki hayat sınavını başarıyla atlatmıştır.

Hayatla ve insanlarla bağ kurabilmek, sevgiyle bunu korumak çok önemli. Çünkü bizlere uğruna yaşanmaya değer bir şeyler olduğunu gösterir. Bizler de bu bakış açısına sımsıkı bağlanırsak; hayatın olumsuzluklarıyla mücadeleden hep başarıyla çıkabiliriz diye düşünüyorum; tıpkı Frankl’in yaptığı gibi.

Acıyı, sabrı ve düşünceleriyle yoğurup mutluluğu yakalayan bu önemli nöroloji ve psikoloji profesörünün  hayat öyküsüne kısaca yer verme zamanı şimdi.

Victor Emil Frankl, 26 Mart 1905'de Viyana'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası yaşadığı geçim zorlukları nedeniyle Viyana'da sürdürdüğü tıp öğretimine son vermek zorunda kaldığı için; en büyük hedefi babasının gerçekleşmeyen arzusunu hayata geçirmek olur. Çocukluk yıllarından itibaren hayata bakış açısı ve düşünceleri diğer çocuklardan oldukça farklıdır. Dört yaşlarında küçük bir çocukken farklı bir bakış açısına ve düşünceye sahip olduğunun ilk sinyallerini verir. Bir akşam uyumak üzere hazırlanırken, birden herkes gibi bir gün kendisinin de öleceğini düşündüğünden ve ansızın irkildiğinden bahseder.

Özellikle okul sırasında karşılaştığı iki olay ise onun geleceğini derinden etkiler. Bir gün Tabiat Bilgisi dersinde hocası, hayatın bir yanma mekanizmasından ibaret olduğunu dile getirdiğinde Frankl, hayatın anlamıyla ilgili endişesini dışa vurur. Yine günün birinde intihar eden arkadaşının elinde Neitsche'ye ait bir kitap bulur. Ve henüz o yaşlarındayken dünya görüşü ile hayatın oluşumu arasında varoluşsal bir bağın olması gerektiği düşünür. Yani ilerde bulacağı yeni terapinin temellerini henüz küçük bir çocukken farkında olmadan atar. Ancak hayatındaki en önemli tecrübesini dört ayrı  toplama kampında geçirdiği deneyimlerle kazanır.

Ölüm kampından kurtulup Viyana’ya dönüşünden sonra; önce gerçek mutluluğu nasıl bulduğunu anlattığı ‘Man’s Search for Meaning’ isimli kitabını yazar. Ardından kamptaki deneyimlerine dayanarak kurduğu Logoterapi’nin ayrıntılarını anlattığı ‘The Will to Meaning’ isimli kitabını kaleme alır. Her ikisi de bu alanda rehber niteliği taşır. Ve kendisi dünyanın hemen her ülkesinde pek çok panele, konferans ve seminere katılarak duygu ve düşüncelerini ilgilenenlerle paylaşır. Kitapları dışında pek çok makalesi de vardır. 72 yaşında yaşadığı kalp sorunlarını yenemez ve hayatına veda eder.

Şimdi gelin isterseniz kısaca Victor Frankl’in bulduğu terapi olan  LOGOTERAPİ’den söz edelim. Kökeni Yunanca bir kelime olan ‘Logos’ (Anlam) dan gelir. Yani Logoterapi ‘Anlam yoluyla terapi’ demek. Bu haliyle "Terapi yoluyla anlam" düşüncesini esas alan geleneksel psikoterapinin  tam tersi bir anlayış içerir. Ele aldığı ana kavram ANLAM’dır. Ana özelliği ise insanın hayatına anlam kazandırabileceği amaç ve hedefler bulmasını sağlamaktır.

Kendi sözleriyle bu tanımı kuvvetlendirelim mi?

"Kişi hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir." diyor Frankl. Ve yaşamın anlamını bulabilmek için öncelikle bir amacımızın olması gerektiğini vurguluyor. Eğer hayatımızın bir döneminde acının vazgeçilmez olduğu durumlarla karşılaşırsak acının da bir anlamı olabileceğini unutmamamız gerektiği üzerinde duruyor. Yaşanan en zor şartların bile bir sebeple bizim karşımıza çıktığını, gelip geçeceğine olan güvenimizi asla kaybetmemiz gerektiğini özetliyor bir anlamda.

Normalde uzmanlar dışardan gelen UYARICIlar ile bizim gösterdiğimiz DAVRANIŞlar arasında kendimize özgü iç psikolojik süreçler olduğunu dile getiriyor. İşte Frankl, uyarıcılar ile davranışlar arasında seçme özgürlüğümüz olduğunu savunanlardan. Ve bu özgürlüğün bilinçlenme derecesine bağlı olarak değiştiğine dikkat çekiyor.  Kimi insan bu özgürlüğü kendi lehine kullanırken, kimi insan çekimser kalabiliyor. Aslında bu bakış açısı o kadar önemli ki bizim hayatımızda.

Bilinç düzeyi gelişmiş, vicdanının sesine kulak verebilen, iradesinin gücüne inanan ve hayal gücüne sınır tanımayan bir insan ise en doğru davranışı sergiliyor. Olaylara geniş bir açıdan bakabildiği için doğru algılıyor, doğru yorumluyor, doğru değerlendiriyor, doğru karar veriyor, doğru bir seçim yapıyor ve sonuçta kendisi lehine en doğru davranışla ÖZÜNDEKİ MUTLULUĞU hep yakalıyor.

İzninizle yazımı kitaplarını hayranlıkla okuduğum Brezilya doğumlu, ünlü yazar, gazeteci ve aynı zamanda söz yazarı olan Paulo Coelho’nun sözleriyle sonlandırmak istiyorum. Adeta benim hayat felsefimi özetlemiş satırlarıyla. Şöyle diyor ünlü yazar;

‘’Kaçırma  gözlerini hayattan. Hep hayatın içinde olsun bakışların. Hep kendi içinde. Baktığın kadar varsın bu hayatta. Hatta sadece bakmakla da yetinme. Görmen de lazım. Görüp de bilmen, bilip de sevmen lazım. Hayatı kendi içinde, kendini hayatın içinde. Bir nefeslik molaları çok görme kendine. Arada bir karanlıkta kalsa da bir yanın. SAKIN PES ETME! Çekil kendi kabuğuna bir süre. Sadece içine bak. Kendi aydınlığın senin içinde. Ara ve bul, içine bak! Özünü fark et! SEN bir MUCİZESİN… AŞKla yaşa ki, HAYAT AŞK olsun. ‘’

Sevgiyle AŞKla kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.04.2013

NOT: Tüm yayınlarında hayata bakış açımızı biraz daha geliştirdiğimiz, değerli yazar Doğan CÜCELOĞLU’nun ‘İyi Düşün Doğru Karar Ver’ isimli kitabı rehber alınmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...