12 Şubat 2015 Perşembe

ALZHEIMER ve DÖVME

Biliyorum, birbiriyle alakasız iki kavram yan yana duruyor gibi. Ama gerçekte bir yanlarıyla birbirlerini destekliyorlar. 

Nasıl mı? İşte cevabı.

Hepimiz biliyoruz ki, bir tanesi çağımızın zor ve korkutan hastalığı. Pençesine düşürdüğü kişilere ve yakınlarına hayatı yangın yerine çeviriyor adeta.

Diğeri ise tamamen görsel bir imge. Özellikle gençler arasında hayli rağbet görüyor. Bu işe tutku derecesinde gönül verenler giderek artıyor. Seçilen imgeler o kadar değişik ve çok ki. Harfler, semboller, resimler. Elbette karar anındaki geçici ve sarhoş edici duyguların gözü karalığına yenik düşmemek gerek. Çünkü kalıcı. Silinmesi hayli eziyetli. Tercih edenler mutlaka kendilerini daha iyi hissetmek adına yapıyor olmalılar. Tercih edenleri anlamakta zorluk çekiyor; eleştiri oklarını birbiri ardına göndermekten kaçınmıyoruz. Ama ben anlamaya çalışanlardanım. Ön yargıyla bakmamayı tercih ediyorum.  

Peki dövme ilk nerede, kimler tarafından kullanılmış biliyor musunuz?

Hadi gelin minicik bir gezinti yapalım bu antik ritüelin geçmiş sayfalarında. Tarihi 12. yüzyıla kadar uzanıyor. 19. yüzyılda ise bazı Avrupa meslek grupları, birbirlerini tanımak adına yapmış. O yıllarda Eski Yunanlılar, Germenler, Galyalılar ilk kullananlar olmuş. Yine çok eski tarihlerde; Yeni Zelanda’da yüze uygulanan ilk dövmeler; kadınlarda güzellik, erkeklerde savaşı ve cesareti temsil etmiş. Bu arada yüzden bedene geçiş süreci yaşanmış. Yeri gelmiş, deriyi iyileştirmek amacıyla yapılan uygulamalar kabul görmüş. Yeri gelmiş, derinin içine dikilen simgeler tercih edilmiş. Uzun bir tarihi geçmişi var. Beden üzerinde aklınıza gelebilecek her yerde uygulanmış. Ve hatta sıkı durun göz akı bile tamamen boyanmış.

Bu işi bir sanat olarak gören ülkeler arasında Japonlar ve Araplar başı çekmiş. Bir dönem Roma’da suçlu ve kölelerde sosyal sınıfı belirlemek adına tercih edilmiş. Statü göstergesi, bedeni süsleme arzusu ve hatta dini inanışlar ilk çıkış sebepleri. Elbette ilkel yöntemler çok can yakmış. İlk elektrikli dövme ise Amerika’da başlamış. Kısacası; farklı hikayeler, farklı tercihler ve farklı kültürler; içindeki gizli anlamlarıyla dövmeyi günümüze kadar taşımış.

Şimdi gelelim çağımızın hastalığına, Alzheimer’a. Eski yazılarımda da değinmiştim; okuyanlar hatırlayacaklar. Dünya genelinde 65 yaş ve üstündeki kişilerde daha sık rastlanıyor. Maalesef görülme sıklığı giderek artıyor. Nedeni tam olarak bilinmiyor. 

Beyin hücrelerinin erken ölmesiyle beraber belirtiler kendini göstermeye başlıyor. Geçmişi çok iyi hatırlayan hastalar, başlangıçtaki küçük unutkanlıklara pek kafa yormuyorlar. Aldıkları notlarla, listelerle idare ediyorlar. Ancak hastalık ne yazık ki sinsice ilerliyor.
İlk başlardaki minicik unutkanlıklar, yerini yeteneklerini, becerilerini, bildikleri dilleri unutmaya kadar varıyor. Kendi evlerini, hatta evdeki odaların yerini hatırlamıyor ve sıklıkla kayboluyorlar. Karar vermede zorluk yaşıyorlar. Sonunda çocuklarını dahi tanımamaya kadar varan zihinsel sorunlar; yaşam kalitelerini ele geçiriyor. Tamamen bakıma muhtaç hale geliyorlar.

Bu hastalıkta iyileşme lüksü yok. İlacı hala bulunmuş değil. Eldekiler sadece bu zor süreci yavaşlatabiliyor, o kadar. Malum son kaçınılmaz. Elbette çeken ve yaşayan bilir acısını, zorluklarını. Bizlere ise ancak empati yaparak anlamak düşer.

Bu anlamda Alzheimer, sadece yaşayanı değil, aile ve yakınlarını da her anlamda zorluyor. Alışmak ve baş edebilmek adına sürekli bir mücadele var dünyalarında.

Şimdi soruyorum sizlere. Alzheimer hastası annesini dövmeciye getiren genç bir kadın görseniz ne yapardınız? Hele hele yüzündeki o endişe dolu ifade size ne düşündürürdü?

Sıra dışı gibi duruyor değil mi? Alzheimer ve dövme; ancak hayatın gerçekleri işte.

Başınıza gelenle alakalı olarak ne zaman, ne yapacağınızı bilemiyorsunuz ki. Benim de hiç aklıma gelmemişti böylesi bir durum. Ta ki o film karesini görene değin.

Söz ettiğim film İncir Reçeli-2.

O ana kadar dövme, benim için sadece keyfi olarak tercih edilen bir beden süsüydü. Gençlerin yaptırmak istediği, ailelerinin de genellikle karşı çıktığı bir görsel imge. Bir amaca hizmet edebildiğini anlamam içinse bu filmi izlemem gerekliymiş.

İzleyenler hatırlayacaklardır bu sahneyi. Alzheimer hastalığına yakalanan annesinin koluna dövme yaptırmaya gelen kadını. Hayata hep önyargıyla bakmamamız gerektiğini öyle güzel anlatıyordu ki.

İşte yaşlı kadının koluna yapılan dövme de bunun en güzel örneği. Çünkü kolunda evinin adresi yazılı. Kaybolduğunda tek yapması gereken; kolunu sıyırıp dövmesini göstermek o kadar.

Şöyle bir düşünelim isteseniz. İsmini dahi hatırlamakta güçlük çekenler var aramızda. Zihinsel engelliler ve Alzheimer hastaları. İşte isimlerin kola yazılması ve hatta adresin dövmeyle bedene işlenmesi; onlar için hayatı bir tık kolaylaştırıyor aslında. En azından kaybolduklarında. Kim oldukları ve hatta nerede oturdukları bulanlar tarafından biliniyor. Evlerine dönmeleri kolaylaşıyor. Bunu sosyal sorumluluk projesi kapsamında uygulayan dövmecileri alkışlıyorum ben. Mesleklerini yaparken, onların sessiz çığlıklarına duyarsız kalmadıkları için.

Dileğim hepimizden uzak kalsın böylesi çaresiz durumlar. Öte yandan birilerini yargılamadan soluklanalım lütfen. Hiçbir şey sebepsiz değil çünkü bu hayatta.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

03.12.2014





1 yorum:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...