6 Temmuz 2014 Pazar

DEDİ ve KODU… Ama ya sonrası? (1/2)

Günümüzde üniversitelerde insanlar arasındaki ilişkiler çerçevesinde üzerinde çalışılan bir konu DEDİ-KODU. Tanımını yapmanın zor olduğunu belirtiyor uzmanlar.

Güzel Türkçemizde iki fiilin birleşmesiyle oluşmuş. Öznesi gizli.

Yabancı dillerden Almanca ‘Klatschbase’; İngilizce Gossip; Fransızca Commérage; İspanyolca Comadreria olarak karşılığını buluyor. Buna değinmemin bir sebebi var. Çünkü batı dilleri kullandıkları bu kelimelerle; dedikodu kaynağı olarak yakın akrabaları ve kadınları gösteriyor. Toplumbilim açısından daha çok kadınlarımıza yakıştırılıyor olsa da; bizde cinsiyet ayrımı yok. Anlamı kendi içinde. Türkçemizin güzelliği de burada değil mi zaten?

İnsanları cezbeden yönü bir yönü var ama. Ve bu her neyse vazgeçilemiyor bir türlü. Hatta gazetelerde köşe yazılarından ziyade daha çok okunuyor. TV’de tercih edilen programların başında geliyor. İnternet ortamında en çok böylesi haberler tıklanıyor.

Genellikle plansız, programsız bir şekilde ve önemsizmiş gibi başlıyor. Sözler dile geldikçe içeriği bir o kadar doluyor. Aktarılan sözler küçük, keskin oklar misali. Vardığı yerlerden şöyle bir geçerken; son noktada can yakmaya müsait.

Yer ve zaman dedikodu söz konusu olduğunda hükmünü yitiriyor adeta. Sosyal çevreler başı çekiyor elbette. İnternet ortamları, arkadaş grupları, okullar, toplantılar, evler, iş yerleri ve hatta telefon kısacası insanların olduğu her yerde yapılıyor. 

Bize bir faydası var mı diye sormadan geçemeyeceğim? Açıkçası ben olmadığını düşünenlerdenim. Üstelik bir başkası hakkında doğru olduğuna emin olamadığımız bilgileri; kaldı ki emin olsak dahi izinsiz; bir başkasına aktarmak, paylaşmak bana naif bir duruş gibi gelmiyor. Ama çoğumuz seviyoruz. Sanki söylemesek, dedikodu yapmasak içimizde volkan patlayacakmış gibi; daha öğrenir öğrenmez hemen başkalarıyla paylaşmak için fırsat kolluyoruz.

Oysa ki her şeyden önce ne büyük bir zaman kaybı. Onun yerine hayatla ilgili paylaşılacak o kadar güzel konular varken; bizlere hiçbir getirisi olmayan bilgilerle beynimizi meşgul etmek; sizlere de anlamsız gelmiyor mu ben gibi? Duyguların zarar görmesi, güvenin sarsılması, hiç yoktan günahın alınması, gereksiz bilgilerle donanmak, kafaların karışması, sinirlerin gerilmesi ise bambaşka etkileri.

Dedikoduda taraflar var aslında.

Bir yanda aktif bir şekilde dedikoduyu yapanlar.

Diğer yanda her şeyden habersiz, pasif ve hatta günahsız dedikodusu yapılanlar.

Kıskançlığın, belki kin ya da öfkenin kol gezdiği; zaman zaman en mahrem sözlerin bile dile geldiği bir olaydan bahsediyoruz aslında. Masumluğu tartışılır.  Çünkü sonuçları vahim olabiliyor. Dedikodu kazanına atılan kişinin itibarı zayıflayabilir. İşini kaybedebilir. Evliliğini, sevdiklerini de. Hayatı kararabilir. Görünüşte siz sadece iki çift cümle söyleyip kendinizi rahatlatmayı, belki içinizdeki kini yok etmeyi düşünürsünüz. Ama bahsi geçen kişinin tüm yaşamını alt üst edebilir, kıyımlara yol açabilirsiniz. Bunu hiç unutmamak gerek.

Peki zararlarını bildiğimiz halde dedikodudan neden hiç vazgeçilemiyor dersiniz? Hatta neden baldan tatlı geliyor kimileri için? Cevabı hiç de kolay değil.

Kültürlü, eğitimli, saygılı, erdemli, kendini bilen, kendisine güvenen, zamanın değerinin farkında olan insanların tercih edeceği bir durum değil diye düşünüyorum ben ısrarla. Bazı uzmanlar tarafından toplumsal bir hastalık olarak belirtilmesi de bunu güçlendirir yönde zaten. Çünkü dedikodudan vazgeçemeyen, bulduğu her fırsatı değerlendiren bu kişilerin kimseyle gerçek arkadaş ve dost olması mümkün değil diyor uzmanlar.

Bir şekilde kendilerinde olmayanları dedikodunun sisli perdesi ardına saklamaya çalışıyorlar. Çünkü kendilerine güven duymuyorlar. Kendi kendilerine yetemiyorlar. Kendilerine has kusurlarını görmezden geliyorlar. Gerek yaşamla gerekse sosyal çevrelerinde insanlarla kurdukları  ilişkileri sağlıksız. Ruhsal hastalıkların temel nedeni de bu değil mi zaten?

Bakın GOSSIP (Dedikodu) kitabının yazarı İngiliz profesör Patricia Meyer Spacks, dedikoduyu yorumlarken, madalyonun iki farklı yüzünden bahsetmiş.

‘’Dedikodu, nispeten küçük gruplar içinde yapılır. Genellikle, insan sayısı arttıkça da seviyesi düşer. Ancak yine de bu önemli konu iki farklı açıdan incelenmelidir. Madalyonun birinci yüzüne baktığımızda, dedikodu tamamen kötü bir varlık olarak görünür. Bu eylemi yapanların hesabına, konu olanların ise aleyhine çalışır. Kıskançlığı ve kızgınlığı körükler. Anlık da olsa dedikoducuya güçlülük hissi kazandırır. Madalyonun ikinci yüzünde ise dedikodunun samimiyet boyutu vardır. Bu açıdan bakılınca, her ortamda rahatlıkla içini açamayan veya baskı altında olduklarını hisseden kişilere kendilerini ifade etme imkanı verir. Yani bu haliyle mühim bir dayanışma aracı olarak da yorumlanabilir.’’ (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

14.05.2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...