28 Ağustos 2016 Pazar

‘AD HOMİNEM ARGUMENTUM’ da NEYİN NESİ?

Kalıplaşmış Latince bir deyim aslında. 

Evet belki siz de benim gibi ilk defa duyuyorsunuz ama; inanın bana hepimiz bir şekilde bunu kullanmışız. Belki de hala kullanıyoruz. Çünkü ön yargılarımıza ve tutkularımıza hitap ediyor.  

Ancak zariflik tınısından hayli uzak bir davranış şekli olduğunu belirtmem gerek. 
Dolayısıyla tercih etmemek gerekiyor.

Peki bu detaya dikkat ediyor muyuz dersiniz?

Maalesef etmiyoruz. Hatta farkında bile değiliz. İçimizdeki öfkeye ve kızgınlığa yer verdiğimiz anlarda; can acıtarak rahatlıyoruz sanki. Ne kadar yanlış öyle değil mi?

O halde gelin bu kavramı anlamaya çalışalım. Çalışalım ki, yapmamak için özen gösterelim.

Ama önce ‘argüman’ kelimesinin tam tanımına bakalım. Argüman, herhangi bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini gösteren belge demek.

Bu elimizdeyse çok daha inandırıcı her şey. Düşüncelerimizin kanıtı gibi. Ancak bizler bu argümana bir cevap verme durumunda kalınca; SADECE onu eleştirmek yerine işin kolayına kaçıyoruz.

Yani ‘Ad hominem argumentum’ halineyiz.

Bize öneri yapan kişinin görüşlerine değil, kişiliğine karşı çıkıyoruz. O kişiyi eleştiriyor, onu eksik ya da sevmediğimiz bir yanı ile vurmaya çalışıyoruz. Hatta şahsi özelliklerini didikliyor, canını acıtarak haklı olduğumuzu ispata çalışıyoruz. Bir anda konudan alabildiğine uzaklaşıyoruz, ama farkında olmuyoruz. Ne büyük zaman kaybı ve ironi değil mi?

İşte bu nedenle Ad hominem’ e mantıksal bir safsata gözü ile bakılıyor. Safsata, sahte bir argüman demek. Fakat ilk başta geçerli gibi görünüyor. Dolayısıyla yakından incelenene kadar kendini ele vermiyor. Sahteliğinin keyfini sürüyor.

Peki bu argümanların hangisinin geçerli, hangisinin sadece safsata olduğunu nasıl anlayacağız?

İşte bu hayli zorluyor insanı.

Uzmanlar, eleştirel bir düşünce becerisine sahip olmamız gerektiğini belirtiyor bunun için.  

İsterseniz örneklerle bakalım. Böylece kavramlar daha iyi otursun beynimiz kıvrımlarına.

Karşımızda bir öneri var diyelim. Ve biz bu öneriye sıcak bakmıyoruz. Daha farklı düşünüyoruz.

Asıl olan; sakince dinleyip, sakince o öneriyi çürütmek. Eğer fırsatımız varsa da, kendi düşüncelerimizi paylaşmak elbette.

Ama bizler ne yapıyoruz? Doğrudan kişinin karakterini ya da gözümüze batan bir yanını eleştirmeye başlıyoruz. Son derece dürüst ve samimi duygularla hareket eden o kişiyi adeta sözlerimizle ezip, güçlü ve haklı olduğumuzu ispata yöneliyoruz. Oldum olası güvenilmez birisi olduğunun altını çokça çizerek; diyaloğu kendi lehimize kapatmaya çalışıyoruz.  

Bazen bununla da yetinmeyip, kişinin niteliklerine saldırıyoruz. Hele hele öneriyi sunan kişinin eksik bir yönü varsa ve biz onu biliyorsak;  bu sefer de eksikliğini yüzüne çarpıyoruz. Öneriyi yapacağına önce kendisine çeki düzen vermesini söylüyoruz.


Ya da o kişi hakkında, doğru yanlış ya da olumsuz bilgiler ileri sürerek, gözden düşmesine zemin hazırlıyoruz. Böylece kafalarda oluşacak olumsuz ön yargılarla şansını tamamen yok ediyoruz.

Sonuçta tek gayemiz var, haklı çıkmak. Tartışmanın kazananı olmak.

Kendi fikirlerimiz kadar başka fikirlerin de doğru ve haklı olabileceğine inanmıyoruz bir türlü. Günümüzde eskiden öğrendiğimiz tüm fizik bilgilerimiz bile alt üst olurken; tek bir doğru, tek bir haklı olabilir mi?

Dinleyebilmek. Karşımızdaki kişi ya da kişilere ne kadar önemli olduklarını hissettirmek. Konuşurken zarafetin çizgisinden ayrılmamak. Yeri gelip susma hakkımızı kullanmak. Haklıya hakkını teslim etmek kadar, özür dilemenin de bir erdem olduğunu unutmamak öyle güzel ki.

Ancak tüm bunları yapmanın yolu; sevgi ve aşk dolu bir kalple; dünyaya sarılmaktan geçiyor.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.08.2016



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...