9 Mayıs 2020 Cumartesi

İNSAN HAYVANAT BAHÇELERİ (1/2)



"Gerçekle düş arasındaki savaşta, güçlü tarafın gerçek olmadığını belirtmekten mutluluk duyarım."

Üzerinde düşünülecek hayli derin bir cümle öyle değil mi?

Annesi İrlandalı, babası Prusyalı olan; Pulitzer ve Nobel ödüllü; Amerikalı yazar John Steinbeck tarafından söylenmiş bu anlamlı söz.

Şimdi paylaşacağım ve maalesef kanınızı donduracak konunun sonunda; bir kez daha okursanız, belki kendinizi bir parça da olsa avutursunuz diye düşündüm.

Hepimiz biliyoruz ki hayvanat bahçelerinin tarihteki ilk ortaya çıkışı çok eski yıllara dayanıyor. Hayvan koleksiyonu oluşturmakla başlayıp, yabani hayvanları sergilemeye ve insanlara bilmedikleri hayvanları yakından göstermeye kadar uzanan bir süreç.

Günümüzde doğadan koparılan hayvanların zorla tutulmasına olan tepkiler artarken ve hayvanat bahçelerinin kapatılması gündemi zorlarken; insanlık ayıbı olarak çok yakın geçmişte yaşananları öğrenmek içimizi acıyla dolduruyor maalesef.

Aynı ‘Hayvan-at Bahçeleri’ gibi ortaya çıkmış ’İnsan-at Bahçeleri ya da İnsan Hayvanat Bahçeleri’.

Tam anlamıyla bir insanlık ayıbı olarak tarih sayfalarında yerini almış. Üstelik uzun yıllar boyunca varlığını sürdürmüş.

İlk kez 1874 yılında vahşi hayvan tüccarı olan Alman Carl Hagenbeck tarafından uygulamaya konur. Avrupa'nın en önemli hayvanat bahçelerinin sahibi olan Hagenbeck; başlattığı hayvanat bahçesi mimarileri ile bu alanda bir devrim yaratır. 
Ancak gelin görün ki bir gün bahçesindeki egzotik hayvanların arasına insanları da eklemeye karar verir.

Bu amaçla Afrika'ya Uzak Doğu’ya seyahatler yapar. Orada yakalanan ve zorla getirilen yerliler birer ikişer hayvanların arasında sergilenmeye başlar. Ve ne ilginçtir ki bu fikir çok tutulur. İnsanlar tıpkı hayvanlar gibi kafesler ardında sergilenmeye başladıktan sonra hayvanat bahçeleri dolar taşar.

Londra’dan Paris’e, Hamburg’dan Barcelona’ya, Varşova’dan Milan’a kadar Avrupa'nın önemli şehirlerinde devasa kalabalıklar toplanır. Bu işe para yatıranlar inanılmaz paralar kazanır. Derken çığ gibi yayılan insanat bahçeleri Amerika’yı da etkisine alır.


Yaşadıkları topraklardan zorla koparılıp getirilen binlerce çocuk, kadın, erkek; zengin beyaz insanlara ilkelliği, vahşiliği göstermek amacıyla demir parmaklıklar ardına konur. İzleyenlerin gözü önünde maalesef olmadık eziyetlere maruz bırakılır.

Bu eziyeti yaşayanlar arasında Kızılderililer, Afrika yerlileri, Eskimolar, Aborjinler ve 
Hintliler başı çeker. İnsan değil, insana yakın varlık olarak isimlendirilirler. Oysaki tek farkları ırkları, tenlerinin rengidir.

Sadece 1889 yılında Paris’teki Dünya Fuarı’nda milyonlarca insan; sömürge ülkelerden getirilen ve maalesef çıplak ya da yarı çıplak olarak sergilenen çok sayıda köleyi görmeye gelir. Aşağılar. Alay eder. Kafeslerin dışından itip kakar. Kafes ardındaki hayvanlara yaptığı gibi yiyecek atar.  

1896 yılında Amerika Cincinnati’de Kızılderili kabilesi Siyular sergilenir. Bir yıl sonra bu gösteri Paris’te tekrarlanır.

1906 yılında Marsilya, 1907 yılında bir kez daha Paris,  1922 yılında yeniden Marsilya, 1931 yılında Paris derken; bu insanlık ayıbı her sene artan meraklı izleyici kitlesi ile devam eder.

1931 yılında Paris Eiffel Kulesi'nin altına kurulan alandaki sergiyi ise altı ay içinde tam 34 milyon kişi gezer. Bu bir rekordur.

Yıllar yılları kovalarken ve insan acımasızlığı katlanarak artarken; maalesef kafeslerde yaşamaya mahkum edilen insanlar birer birer ölmeye başlar. Nedeni alışık olmadıkları hava şartları, tutuldukları sağlıksız ortamlar, yetersiz beslenme ve yakalandıkları salgın hastalıklar olur.

Nihayet 1958 yılında Brüksel’de açılan insanat bahçeleri tartışmalara neden olunca eski gücünü kaybeder. İzleyiciler azalınca insanat bahçeleri birer birer kapanmaya başlar. Köleler de serbest bırakılır.

Ancak bu köleler arasında bir kişi var ki onun hayatı sonradan filmlere konu olur. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.12.2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...