17 Kasım 2009 Salı

PAHA BİÇİLEMEZ DEĞERİMİZ SAĞLIĞIMIZ




Sağlığımız... yaşarken, hayatı adım adım tüketirken pek de farkına varamadığımız o nadide, o eşine paha biçilemez değerimiz. Hatta acımasızca har vurup harman savurduğumuz, hep bizimle olacağına sonuna kadar inandığımız, bir an için “nasılsın?” diye hatırını sormadığımız ya da sormayı aklımıza dahi getirmediğimiz sessiz can yoldaşımız. Bedenen ve ruhen eksikliğini daha o gitmeye başladığı anda hissettiğimiz, tekrar elde edebilmek için kıyasıya mücadele verdiğimiz belki de bize bağışlanan en değerli varlığımız. Günün ilk ışıkları ve kuş cıvıltıları ile sabaha gülerek merhaba diyebilmek ne büyük nimet aslında. Tek şartı sağlıklıyken bunun farkına varıp, tadını çıkarabilmek galiba. Tüm acılardan, sızılardan sıyrılmış duru bir güzelliği doyasıya yaşamak ve yaşattırmak... Sürekli olarak bedeninde ağrıyan yerlerini, acılarını, sızılarını hissederek; kendini, sonunun ne olacağını, hep bu acılarla yaşamak zorunda kalıp kalmayacağını düşünerek uyanmak yerine; sevdiklerini düşleyerek uyanmak ve başlayan her yeni günde, sağlıklı olduğumuz için bir kerecik olsun şükür edebilmek...


Sağlıklı olduğumuzu hissedebilmek dışarıdaki sıcacık güneşin, ılık akşam esintilerinin, güzel kokulu bir çiçeğin farkına varabilmek; gönlümüzün çektiğini yiyip içebilmek, tadlarını fark edebilmek; gün içinde hep rutin diye sıkılarak yaptığımız yığınla işi rahatça, kimseye ihtiyaç duymadan yapabilmek, kusacası yaşamanın aslında sağlıkla ne kadar güzel bir anlam kazandığının bilincinde olmak.

Sağlık nadide ve kırılgan olduğu kadar korunmaya ve ilgiye de muhtaçtır. Değerini bilmeden, anlamadan harcadığımızda bir daha eski halini yakalamanız mümkün olmaz. Gitti mi gider ne yazık ki, geri dönüşü çok zor ve zahmetlidir, asla ilki gibi de olmaz. Aslında sağlığımız başlangıçta bize sonsuz bir depo gibi görünür. Çok umarsızca harcarsanız eğer bir gün siz fark edemeden sonuna geldiğinizi görürsünüz ama artık yeniden doldurmanız için çok geçtir. O nedenle kıymetini bilmek arada bir hatırını sorup gönlünü almak ve yaşantımızda ne denli önemli olduğunu hatırlamak lazımdır.

Sağlığın önemini henüz kaybetmeden fark edenler, tüm güzel sabahları sevdikleriyle paylaşanlar ve hayatı doya doya sağlıklı yaşayanlar için...

Hep sağlıkla ve sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ
24/7/2003

UÇURUMUN KIYISINDA



Tek sahnelik perdeyi yaşıyoruz hepimiz. Değişik yerlerde, değişik konumlarda üstlendiğimiz görevlerimizle beraber hayatı işliyoruz küçük ve naif dokunuşlarla. Kimi zaman yoğun, çoşkulu; kimi zaman durağan, yalnız ve çaresiz o kadar çok olay yaşıyor ve yaşatıyoruz ki çevremizdekilere. Bazen kırılgan bazen olgun tavırlarla karşılıyoruz yaşadıklarımızı. Ama öyle anlar var ki, uçurumun tam kıyısında olduğumuzun farkına dahi varamıyoruz. Mantığımızın ve aklımızın bizi yapayalnız bıraktığı o hassas anlarımızda uçurumun kenarında en kritik danslarımızı yapıyoruz aslında hayatla.


Boşvermişlik duygularımız inanılmaz cesaretimizle bir olup bizi adeta en kenar noktalara taşıyorlar bizden habersiz. Atacağımız tek bir adımla kendimizi uçurumun en dibinde göreceğimiz kadar kıyısındayız artık hayatın. Ve biz ne yapıyoruz? Bazen gözümüzü kulaklarımızı kapatıp her türlü öneriyi, geriye yapılan çağrıları duymazlıktan gelerek atlıyoruz uçurumdan aşağıya. Düşüyoruz en dip noktaya kadar. Bazen düşerken bile farkına varamıyoruz gerçeklerin, bize olacakların. Taa ki... en dipte kendimize gelip sersemliğimiz dindiğinde artık acılar ve gözyaşları ortak oluyor kaderimize. Kader diyoruz ama aslında bizim kendi tercihimizdi o yol ayrımı. Uçurumun kenarından düşmeyi biz bile bile seçtik, kendimizi kandırmayalım. Şimdi tüm olanları kadere yükleyip, kendimizi ya da vicdanımızı rahatlatmak mı gayemiz? O zaman kolay gelsin hepimize.

Bir de diğer yönden düşünelim, tam kıyısındayken uçurumun, görünmez bir elin sizi alıp geriye çektiğini, mantığınız duygularınıza yetişinceye kadar da size kol kanat gerdiğini hayal edelim. İlk şaşkınlığımız geçtikten sonra, hafif buruk bir tat ile beraber uçurumun kıyısından bakalım uçsuz bucaksız derinliklere. İşte yine kader önümüzü kesti... Ya da biz kaderimizi bu şekilde yönlendirdik; o vahim kazayı hiçbir yara almadan, göz yaşı dökmeden atlattık. Bu tercihi yapmak, yapabilmek kolay mı peki? Hayır, hiçde değil. Uçurumun kıyasındayken bir tek adımla daha da çok uçmak varken; insanın kendini frenlemesi, o ince çizgide kalabilmesi, kendini tutabilmesi o kadar zor ki... Ama zor olan olgular daha değerlidir belki de. Zoru başarmak zevk verir insana, değerini daha iyi anlarsınız, harcadığınız emek duygularınızı katmerleştirir çünkü.

Şöyle bir düşünürsek eğer, yaşantımızda çok kereler uçurumun kıyısında olduğumuzu fark ederiz garip bir şekilde. O kıyıda kader ile hayatımızın dansını yaparken minicik bir an durun ve soluklanın lütfen.

Belki de geri dönüş adımınız o kadar zor olmayacaktır kimbilir. Herkese uçurumlardan uzak dingin bir yaşam diliyorum.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ
28/07/2003

NEDEN BU KADAR DUYARSIZ OLDUK?



Birer birey olarak toplumda yaşam mücadelesi veriyoruz her birimiz. Kariyerimiz, statümüz, geleceğimiz, ailemiz ve çocuklarımız için çalışıyoruz; hemde her türlü zorluğa rağmen yılmadan, ayaklarımızın üzerinde dimdik durarak. Her türlü çabayı hatta bazen insanüstü gayreti bile gösteriyoruz kendimiz ve sevdiklerimiz için. Ama ya diğerleri, bizimle aynı yaşamı paylaşan, aynı havayı soluyan çevremizdeki diğer insanlar? Onlar için neler yapıyoruz, haklarında neler düşünüyoruz? Belki de varlıklarından haberdar bile değiliz. Belki de çevremizde olup olmamaları bizi hiç ilgilendirmiyor.


Ne yazık ki acı ama gerçek bu sonuç. Peki ama neden bakış açımız bu denli kısıtlı?

Neden her şeyi görmemizi engelleyen at gözlüklerimizi bir kenara atıp çevremizde olup bitenle daha çok ilgilenmiyor, hassaslığımızı ve sevgi dolu kalbimizi yakınlarımız dışındaki insanlar için de kullanamıyoruz?

İşin içinde kendimiz ve sevdiklerimiz olduğunda akan sular dururken; tanımadığımız yardıma muhtaç insanlar için bu denli katı olabiliyoruz?

Bu nasıl bir döngü?

Kalbimiz, duygularımız değişebilir mi?

Yakınlarımızın başına gelen kötü olaylarda sızlayan içimiz, akan göz yaşlarımız yabancı bir insan söz konusu olduğunda durabilir mi?

Bence hayır! Toplum olarak yine de hoşgörümüz olduğuna, dünyanın en yardımsever, en merhametli insanların hep bizlerden çıktığına inanıyorum. İnanıyorum ama nerede bu duyarlı insanlar?

Kendisinde engeli olmadığı için engelli insanların verdiği yaşam mücadelesinde sessiz kalanlar, sadece uzaktan acıyarak ve merakla bakmanın yürekleri daha çok kanattığını bilmezler mi? Yardıma muhtaç, sevgiye ve ilgiye aç yığınla çocuğun ( çocuklarımızın) sokaklarda, bakımevlerinde çektiği yüz karası muameleleri görmezler; bir tanesinin yerine bile kendi çocuklarını koymazlar mı? Akıllarına her geldiğinde hiç düşünmeden yakınlarını, akrabalarını arayıp hal hatır sorarken; huzurevlerinde sıcacık bir elin dokunuşuna, yumuşacık sevgi dolu söyleşilere muhtaç yaşlıları düşünmezler mi? Huzur dolu evlerinde ayaklarını uzatıp yorgunluk atarken; yakacak bulamadığı için giysilerini yakmak zorunda kalan, morarmış ellerini nefesleri ile ısıtmaya çalışan kırık gönülleri bilmezler mi? Bir gün giydiğini diğer gün giymeyen, rengini, modelini hatta markasını beğenmediği için dolaplarda unuttuğu onlarca giysinin ve kullanmadığı eski eşyaların yardıma muhtaçların ellerinde aldığı değeri görmezler mi? Hasta olmadan, acı çekmeden henüz sağlamken organlarını bağışlayarak nice umutsuz insanın gözlerine yaşam sevinci yerleştirmenin güzelliğini hissetmezler mi?


NEDEN bu duyarsızlık?

Vermek, aldığını paylaşabilmek, hiç tanımadığınız gönüllerde sevinç pırıltıları yaratabilmek; küskün, hayata dargın bir insanı yaşama yeniden döndürmek; bir yaşlıyı bir çocuğu sevindirmek; bir engellinin sokağa çıkabilmesine yardım etmek, destek aradıklarında tek bir imza yada minicik bir maille onlarında arkalarında sağlam ve yıkılmaz kaleler olduğunu gösterebilmek;… tüm bunlar öyle naif hisler ki.

Bu minicik detaylar karşılığında yüreğinizde yaşayacağınız derin mutluluğun yerini hiçbir şey dolduramaz buna emin olabilirsiniz.

O halde harekete geçmek, ilk adımı atmak; çoktan gülmeyi unutmuş yüreklerde küçük ümit filizlerini yeşertmek için gayret göstermenin tam zamanı. Sadece uzaktan acımakla, hep başkalarının yardım etmesini beklemekle geçirmeyelim günlerimizi. Çevremizdeki olaylara, yaşayan insanlara daha duyarlı olmakla başlayabiliriz bu işe. Çocuklarımıza ilk eğitimi verirken bunun önemini o güzel yüreklerine yerleştirebiliriz. Yeter ki isteyelim canı gönülden, bakın neler çıkacak ortaya. Sizin iç huzurunuz ve parıldayan gözleriniz onlarca yürekte ses bulacak. Ben inanıyorum, yeter ki siz de inanın.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ
06 01 2005

ÖLÜM BİZİ AYIRANA DEK...



Biliyorum, birazdan okuyacağınız satırlar bir çoğunuza belki de fazla abartılı yada çok pembe gelecek; ama ben yine de sizlerle paylaşmadan rahat edemeyeceğimi anladığım için seçtim bu özel konuyu. Evlilikten söz etmek istiyorum sizlere, birlikte bir hayatı paylaşırken aşkınızı toplum önünde resmileştirmenizden. Bence evlilik dünyanın en güzel olayı, yaşanmalı ve yaşatılmalı doya doya. Birbirini seven iki insan varsa ve yaşamlarını hep bir arada paylaşmaya karar verdilerse mutlaka evlenmeleri mi gerekli dediğinizi duyar gibiyim. Hem evlilik aşkı, o güzel büyüyü öldürüyor diyor bazılarınızda. Hepsine saygı duyuyorum ama ben yine de evliliğin bir insanın başına gelebilecek en güzel olay olduğuna inanıyorum. Tabii ki sözüm zorla yaptırılan veya mecbur kalındığı için yapılan evliliklere değil. Sözüm, birbirlerini seven ve yaşamlarını paylaşmaktan keyif duyan, aynı zamanda duygularını mantık süzgecinden de geçirebilme becerisine sahip insanlara.


İnanın bana evlilik, sevdiğiniz kişi ile aynı evi, aynı eşyaları, kısaca aynı hayatı paylaşmak çok keyifli…Buna yarısı sıkılmış diş macunları yada buz gibi gecelerde dahi açılan pencere camları dahil. Eğer gerçekten seviyor ve onsuz geçen her dakikayı özlüyorsanız olumsuz hiçbir şey size batmıyor ki. Yeter ki aranızdaki saygıyı da sevginiz kadar kutsal bilip koruyun. Bunu gerçek anlamda sağladığınızda herşey gerçekten de toz pembe olacaktır inanın buna.

Ben, ölüm onları ayırana değin birbirine aşık bir anne babanın oluşturduğu sıcacık bir ailede büyüdüm. Aşkı, sevgiyi ve özlemenin ne demek olduğunu yaşayarak öğrendim. Mutlu evliliklerin yine mutlu ve doyumlu çocuklar yetiştirdiğine şahit oldum. Aşkın, saygıyı koruduğunuz müddetçe asla kaybolmadığını, yıllar içinde müthiş bir sevgiye ve bağlılığa dönüştüğünü gözlemledim. Aralarında saygının boyutlarını koruyamayan ailelerde ise sevginin cam kavanozlar misali ufalanıp darmadağın olduğunu ve yapıştırılsa, onarılmaya çalışılsa bile asla eski haline dönemeyeceğini izledim.

Oysaki evlendiğinizde, o güzelliği ve ışıltıyı ömür boyu saklamak için kutsallığını bozmamak gerekiyor. Evet, evlilik son derece kutsal bir birliktelik. Sizlere sadece ve sadece onu korumak kalıyor. Saygı ve sevginizle yapacaksınız bunu da içinizden geldiği gibi ama azıcık özen göstererek. Paylaşımınızda aranıza asla maddiyatı sokmadan ve önce “ben “demeden tabii ki. Bu en tehlikeli iki konunun evlilikte hiç yeri yok bence. Etrafınıza şöyle bir bakın; evlilikler en kolay maddi sorunlar yüzünden bozulmuyor mu?

Evliyseniz aradan uzun yıllar geçse bile eşinizi her an özlersiniz. Birkaç günlük kısa ayrılıklar bile içinizi hüzünle sarıp sarmalar. Kavuştuğunuzda boynuna sımsıkı sarılıp sevginizi fısıldarsınız kulağına. Ne kadar kızıp söylenseniz de yorganı çekiştirmelerini, yataktaki yayılmalarını, yatarken ayağınıza değen sıcacık ayaklarını özlersiniz belli belirsiz.

Evlilikte mutluluk çanlarının hep sizin için çalması unutmayın ki yine sizin elinizde. Dört duvarınızı neşeli kahkahalarla çınlatıp, sevgi dolu çocuklar yetiştirmekte…

Bu güzelliği yaşamanız dileğimle.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ
19/10/2004

4 Kasım 2009 Çarşamba

RUHUMUN KABUĞUNU KIRDIM!


Hayata bakıyorum kendi dışıma çıkarak ilk kez… yaşantımı, çevremi, insanları inceliyorum. Birdenbire yaşamı bu denli ciddiye aldığıma şaşırıyorum ve “neden daha önce değil de şimdi?” diyorum.

Siz hiç denediniz mi bilmem, zaman içinde kendi kendinize yarattığınız koruyucu kabuğun dışına çıkıp hayatınıza bir üçüncü gözle bakmayı… Korumasız, hassas ve son derece naif bir ruh halindeyken; sanki dokunuverseler kırılabilecekmişcesine narin duygularınızla, ruhunuz çırılçıplakken…

Sanki koşarak gittiğiniz ve aslında nereye gittiğinizi bilemediğiniz hayat yolunuzda aniden durmak, hız kesmek ve her şeyi daha net, tüm çıplaklığı ile görmek istemek gibi.

Tarifi zor…

Anıları, yaşananları birer birer hatırlayarak… Amaçlarımızı, onlar uğruna verdiğimiz onca çabayı, çektiğimiz üzüntüyü, döktüğümüz gözyaşlarını, yıldızlar kadar uzak sandığımız amaçlarımıza ulaştığımızda yaşadığımız garip boşluğu; damağımızda bıraktığı o tatlı mayhoş tadı. Biraz elde etmenin, erişilmezlere erişmenin sarhoşluğu, birazda ulaşılan amacın gözümüzde büyüttüğümüz kadar olmadığını anlamanın içimizi saran ezikliği…

Acıyor bir yerlerim, kabuğum yok artık. Her hatıra içimi daha bir acıtıyor; yaralanıyorum hatırladıkça, üzüntüm göz pınarlarımdan birer damla olup yanaklarımdan süzülürken.

Mutlu olmanın, sevip sevilmenin en güzel ve nadide taşları ile oynadığım satranç tahtasında kendi kendimi şah-mat ettiğimi hissediyorum.

Her şeyden korumasız halim; masum çocukların saflığına benziyor adeta. Gelebilecek her türlü acımasızlığa açık; yorumsuz, çaresiz, naif. Halbuki terazinin ağır basan yanı mutluluklarım, kazançlarım, elde ettiğim tüm amaçlarım, topluma kazandırdıklarım. Yine de bambaşka bir yerde, bambaşka bir kimlikte olmayı istiyorum nedensiz. Başıma gelecekleri, yaşayacağım zorlukları, kaybedeceklerimi bilerek.

Peki neden?

Cevabı yok galiba. Tüm suçum, ruhumu sarıp sarmalayan kabuğun kırılmasında mı acaba? Tüm suç yıllarca o kalkanın altına saklanan benliğimde mi? Bilmiyorum, bilemiyorum…

Tek bildiğim korkuyor olduğum. Kendimden, duygularımdan, vereceğim kararlardan, endişelerimden, her şeyden… Geriye dönmek isteyip de dönememekten, yıkılan köprülerimi yeniden kuramamaktan.

Çırpınıyorum deliler gibi kurtulmak adına çıplak ruhumdan, olur olmaz düşüncelerimden. Ama her çırpınışta bizi yaşama bağlayan pamuktan iplik daha da inceliyor sanki, koptu, kopacak. Ne zamana kadar süreceğini bilemediğim bu ruh halimle gözlerimi kapatıyorum yavaşça. Göz yaşlarım yine de akıyor göz pınarlarımdan kirpiklerimi ıslatarak. Ne garip… İnsan gözleri kapalı haldeyken de ağlayabilirmiş. Daha önce hiç fark edememişim.

Sessizliğin sesini dinliyorum bir yandan ve düşünüyorum. Düşündükçe rahatlayacağımı sanırken, yanıldığımı anlıyorum. Çünkü düşünme hızım o kadar fazla ki; saniyeler mertebesinde yığınla olay gözlerimin önüne dikiliveriyor. Sanki çok hızlı çalışan bir slayt makinası gibiyim. Ardı ardına açılan resimler görüyorum hızla. Her bir kare beni içine, yeni düşünceler yumağının tam ortasına çekiyor; gidip geliyorum, gidip gelemiyorum. Bu hız beni yoruyor hissediyorum. Halbuki şu anda gözlerim kapalıyken yapmak istediğim tek şey dinginliğe kavuşmak, düşüncelerimden olabildiğince uzak. Tıpkı masmavi bir denizin ortasında, bir kayıkta her şeyden uzakta olmak gibi. Kısa bir süre bu durumda kalmayı diliyorum, tüm düşünceleri beynimden uzaklaştırıp nefes almanın ritmini hissetmek, yavaşça…

Yaşıyorum, hayatın o en hızlı temposu yerini sakinliğe terk edip kabuksuz, çıplak ruhumla baş etmeyi öğrenene kadar yavaş adımlarla. Ama yeni bir kabuk, yeni bir koruma zırhı yaratmaya gerek kalmadan.

Başarabilir miyim? Şimdilik bilmiyorum ama en azından daha güçlüyüm ve deneyeceğim bunu biliyorum.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

16/09/2004
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...