22 Haziran 2015 Pazartesi

KAPLUMBAĞAnın HASSAS KALBİ

Yine doğadan bir örnek var karşımızda.

Dikkatli bakıp, detayları fark ettikçe zenginleşiyor insan.

İzlemek, sadece izlemek bile yeterli. Doğanın bu güzel döngüsüne şahit olmak için.

Yine tesadüfen denk geldiğim minicik bir video var bu yazımda.

Sıradan.

Sadece iki kaplumbağa var yeşilliklerin arasında. Ama bir tanesi nedendir bilinmez; ters dönmüş.
Yuvalarını sırtlarında taşıyan bu harika hayvanlar; maalesef böyle bir pozisyonda çaresiz kalabiliyor. 
Üst kısımları yuvarlak olduğu için de kendi kendilerine dönmeleri öyle zor ki.

İşte böylesi bir durumda diğer kaplumbağa ne yapıyor dersiniz?

Daha arkadaşını gördüğü anda yardım etmek için çırpınıyor.

O son derece yavaş halinde bile telaşını hissetmek mümkün. Amacı bir an önce arkadaşını o zor şarttan kurtarabilmek. Kolları ve ayakları ancak kendi kabuğunun izin verdiği ölçülerde hareket ediyor elbette. Esnek değil, hızlı değil, çok kuvvetli de değil. Ama ne gam?

Deniyor. Yavaş yavaş da olsa yapabilmek adına uğraşıyor. İlk hamleler yeterli gelmiyor elbette. Sadece sallıyor. Ama olsun. Arkadaşının etrafında dönerek; o ağır ama sakin adımlarını her atışında; amacı için biraz daha kendini zorlayarak; itiyor arkadaşını.

Acaba o anda ters durumda olup kurtarılmayı bekleyen kaplumbağa ne hissediyor dersiniz?

Her an artan umuduyla bekliyordur mutlaka. Sabırla.

Derken son bir hamle daha. Ve evet. İşte arkadaşı kurtulmuştur. Artık beraberce yollarına devam edebilirler.

Ne güzel bir his değil mi?

Bir başkasına yardım edebilmek. Ona el uzatıp, bulunduğu zor şartlardan kurtarmak.

Bunu yapan sadece bir çift kaplumbağa. Hani ‘hayvan’ sıfatı yakıştırdığımız iki güzel can.

Peki ya biz insanlar?

Önümüzde düşene bile gülüp geçerken;  ne kadar acımasız olduğumuzun farkında mıyız dersiniz?

Oysaki bizler duygulu, düşünebilen varlıklarız.

Kalbimizden taşan sevgimizle, empati yeteneğimizle yapamayacağımız şey yok.

Ama nerede?

Yok saymak, görmezden gelmek, kendimizi bir kenara koyup başkalarından beklemek, yardım ederken saygıyı tamamen unutmak; en büyük hünerlerimizden. Öyle değil mi?

Sadece kendimiz için yaşıyoruz. Benciliz. Egomuz tavanlarda. En iyisini biz biliyoruz. En güzelini biz yapıyoruz. Üstelik bu hallerimizle övünüyoruz. Utanmıyoruz.

Unuttuğumuz detay ise; hayatımızı güzelleştirdiğimizi zannederken ne kadar yalnızlaştığımız.

Zenginlik ruhta başlar bana göre. Ruhtan bedene yansır.

Ruhumuzu zenginleştirmenin yolu da yardım etmekten, paylaşmaktan geçiyor. Hayatın güzelliğini fark etmemizi sağlayan en kolay yol. Bu öyle naif bir his ki, maddiyatla satın alamayız. Kendi kabuğumuzun içinde, hep ‘bana’ diyerek yapamayız.

Hadi etrafımıza dikkatlice bir bakalım beraberce. Bir gün içinde bile yapabileceğimiz o kadar çok güzellik var ki. Yardım etmek mutlaka insanlar zor şartlardayken de olmamalı zaten.

Durduk yerde. İçinizden gelmeli. Bir kapıyı tutmanın, kibarca ilk geçen olmasına izin vermenin, alışveriş torbasını açıp uzatmanın, acelemiz yoksa sıramızı vermenin, iltifat etmenin, o kişi duymasa bile onun adına dua etmenin tadı öyle güzel ki.

Bir kişiyi gülümsetebiliyorsanız hiç sebepsiz. İşte dünyanın en zengin, en kaliteli ruhu sizinkisi. O gününüz muhteşem geçer her şeyden önce. Aklınıza geldikçe siz de gülümsersiniz. İçinizdeki çocuk çoşar, kabuğuna sığmaz.

Çocuklarımıza bahşedeceğimiz en anlamlı hediye böylesi bir yaşam şeklini öğretebilmek olmalı. Elbette en güzel örneği kendimizden vererek.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

06.05.2015




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...