6 Şubat 2014 Perşembe

Anne Sütünün Antibiyotik Kullanımı Gerektiren Hastalıkları Azalttıgını Biliyor Muydunuz?

Sevgili anneler, anne sütü mucizedir, bebeğiniz ilk doğduğu andan itibaren büyüme ve gelişme için gerekli olan tüm sıvı, enerji ve besin ögelerini içerir. Eşsiz içeriği ile bağışıklık sistemi gelişimini destekler, antibiyotik kullanımı gerektiren hastalıkları azaltır.

Bebeğinizin bağışıklığını guclendirmek için onu 2 yaşına kadar anne sütü ile besleyin. Anne sütü alımı azaldığındaysa bebeğinizin bağışıklığını Aptamil ile desteklemeye devam edebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.




Bir boomads advertorial içeriğidir.

3 Şubat 2014 Pazartesi

YAŞAMIN ANLAMI İÇİNDE SAKLI (2/2)


Biliyor musunuz, alkolikler ve uyuşturucu bağımlıları arasında yapılan araştırmalarda çok ilginç değerler elde edilmiş. Alkolik olanların yüzde doksanının dipsiz bir anlamsızlık duygusundan şikayetçi olduğu ortaya çıkmış. Uyuşturucu bağımlıları içinse bu oran yüzde yüz. Yani onların gözünde hayat tamamen anlamsız. Sonuç; hayatı yok etme pahasına kötü alışkanlıkların o geçici pembe dünyasına dalmak. Sorunları onlar vasıtasıyla unutmaya çalışmak. Yavaş yavaş zehrin derinliğinde kaybolup gitmek.

Gerçekten de kendi geleceğine inancını yitiren insan farkında olmadan kendi sonunu eliyle hazırlıyor. Hayattan elini eteğini çekerken manevi bağlarını da yitiriyor. Adeta kendi çöküşüne göz yumuyor. Ve bir gün, bir de bakıyor ki içindeki o volkan patlamış, biriktirdiklerinin ve anlamsızlığının kavurucu lavlarında yok olup gitmiş.

İşte yaşamın ANLAM SORUNU bu yüzden çok önemli.

‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabını okurken; Doktor E. Frankl’ın verdiği çarpıcı bir örnek vardı. İzlediğimiz filmlerin birbirinden bağımsız pek çok görüntüden oluştuğunu, her bir karenin kendi başına anlam taşıdığını; ancak filmin son karesine kadar tamamı izlenmeden bütünü anlamanın mümkün olmadığını belirtiyordu. Bizlerin de hayatımızı değerlendirirken bütüne bakabilmemiz, çekilen acılardan hayatımıza anlam yüklememiz çok önemli.

Gelin şimdi hayatın anlamını nasıl keşfedeceğimize bakalım.

Logoterapiye göre bunun 3 temel yolu var.
1-    Bir iş yapmak ya da herhangi bir eser yaratmak; yani bir uğraşımızın olması.
2-    Kalplerdeki sevgiyi hissetmek, yakalamak, çoğaltmak,
3-    Yaşanacak kişisel trajedilerden zaferle çıkabilmek,  acıların anlamını keşfetmek.
Kısacası yaşamı ANLAMLA VE AMAÇLA doldurabilmek. Böylece çok daha güçlü, cesur ve atılgan olabilir ve hepsinden önemlisi hayattan zevk alabiliriz.

Tam bu noktada Doktor E. Frankl’ın sözlerine yer verme zamanı.

‘’Yaşamı oluşturan ANların hepsi ölmektedir, yaşanan bir AN asla geri gelmeyecektir. Yaşamımızın her ANINI olabilecek en iyi şekilde değerlendirmemizi anımsatan da bu geçicilik değil mi? Elbette öyle; dolayısıyla benim vazgeçilmez ilkeme kaynaklık eden de bu. İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi, hatalı hareket etmişçesine yaşayın.’’

Biraz zorlu bir cümle ama anlamı çok güzel. İçimize sindirebilmemiz ve yaşantımıza sokmamız gerekli diye düşünüyorum.

Yine kitaptan şimdi paylaşacağım örnek ise; hayat karşısındaki güçlü duruşu ile hepimize ders verecek nitelikte.

Söz ettiğim kişi Jery Long. Logoterapide ‘insan ruhunun asi gücü’ tanımının yaşayan bir tanığı. Öyküsü çok trajik. Bir dalış kazasında boynundan aşağısı felç olan genç bir adam kendisi. Kazayı geçirdiğinde henüz 17 yaşındadır. 3 yıl içinde kendini öyle geliştirir ve acıdan öyle bir paye katar ki yaşamına; herkese örnek olur. Öncelikle hayatına sıkıca sarılır. Özel bir telefon aracılığı ile üniversiteye başlar. Ağız çubuğunu yazı yazmak için kullanır. Boş zamanlarını yazarak değerlendirir. Ve işte kendi ağzından hayata bakışı; ‘’Yaşamımı anlamla ve amaçla DOPDOLU görüyorum. Kaderimi belirleyen o gün benimsediğim tutum, YAŞAM PAROLAM oldu. Belimi kırdı ama beni kıramadı. Fakülteye devam ediyorum. Sakatlığımın, başkalarına yardım etme becerimi geliştireceğine inanıyorum. Çektiğim acılar olmaksızın, ulaştığım gelişim düzeyinin olanaksız olacağını biliyorum.’’  İşte acıdan mutluluğa giden yol.

Peki bu cümleler size ne ifade ediyor? Anlamın keşfedilmesi için acının vazgeçilmez olduğunu mu? Kesinlikle hayır. Acının kaçınılmaz olduğu durumlarda; çekilen o bitimsiz acıya karşı, hatta acı vasıtasıyla anlam bulunabileceği vurgulanıyor.

Eğer acıdan kaçabiliyorsak elbette kaçacağız. Ama acı çekilen durum bir şekilde değiştirilemiyorsa, bizim irademiz dışında gerçekleştiyse; buna karşın alınacak tutum çok önemli. Jery Long’ da başına gelen acıyı kendi seçmedi. Ama başına gelen bu kötü felaketten sonra; hayata ve kendisine küsmek yerine tam tersini yaptı. Acıya sırtını da dönmedi. Yani çektiği acıyı yaratıcı bir şekle dönüştürüp, kaldığı yerden hayatına devam etti. Acısının hayatını başarıya götürecek gizli fırsatlarını kavradı. Bir anlamda kolay yolu değil, zoru seçti. Ama başardığı her zorlu süreç sonrasında hayatına daha bir sıkı sarıldı. Bu yolla kendisi gibi acı çekenlere güzel bir ışık oldu, umutlarını tazeledi. Bu az şey midir sizce?

İşte hayatımıza anlam yüklemek,  fark edemediğimiz nice güzel Anı yakalamak, her birinden kendimize mutluluk payesi verebilmek için acı çekmeyi beklemeyelim diyorum ben. Farkındalıkla; iyi kötü, güzel çirkin yaşadığımız hayata sahip çıkalım. Her anımıza sımsıcak sevgimizi yükleyelim. Sevgiyle zorluklarla mücadelenin çok daha kolay olduğunu hiç unutmayalım. Daha güçlü, daha cesur bir birey olmanın yollarında beraberce yürüyelim. Birimizin ışığı diğerlerine yol olsun. İçine kattığımız SEVGİ dolu dokunuşlar ise paylaşılsın. Değdiği noktada katlanarak artsın. Hiç gülümsemeyen yüzler tebessümlerle buluşsun. Gelin hayatın ANLAMI BERABERCE SEVGİ olsun.

Dileğim o ki; her aldığımız nefes için şükürler ederken, sahip olduğumuz hediyelerin, ANLAM ve ANların FARKINDA olalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

23.12.2013





YAŞAMIN ANLAMI İÇİNDE SAKLI (1/2)

Yaşamdan ne bekliyoruz? Bu soruya hepimiz pek çok hayalimizle, umudumuzla cevap verebiliriz aslında. Ama gelin isterseniz soruyu şu şekilde değiştirelim.

Yaşam bizlerden ne bekliyor? Cevabı kolay mı? Bence değil. Bilindik bir soru gibi görünse de doğru cevabı verenlerimizin sayısı ne yazık ki oldukça az. İşte önemli olan yaşamın o bazen ahenkli, bazen de deli dolu salınımı içinde bu soruya doğru cevapları bulabilmek. Çünkü bunu öğrendiğimiz noktada önümüzdeki tüm engellerle, tüm zorluklarla daha kolay baş edebilecek cesaretimiz ve özgüvenimiz olacak kendimizde. Daha da önemli olanı ise bunu umutsuz insanlara da öğretmemiz. Belki kökten bir değişiklik yapılması gerekecek yaşantımızda, belki daha az. Ama bunu kendi hayatımıza sokmanın ve başkalarına öğretmenin tek yolu birebir uygulamaktan geçiyor.

Uzmanlar yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını savunuyor. Yaşamın bizlerden ne beklediğini anlamanın kilit nokta olduğunu ısrarla belirtiyor.
Şimdi bu da nereden çıktı demeyin. Çünkü yaşama anlam yüklemek bizleri umutlarımıza bağlayan en güçlü hat. Neden mi? Gelin önce yaşam ne demek onu aralayalım. YAŞAM; beraberce paylaştığımız toplumsal alanda, her bireyin kendi üzerine düşen sorumlulukları üstlenmesi demek. Bu arada oluşacak sorunlara doğru çözümler bulması demek. Paylaşıma açık olması demek.

Hepimiz ancak üstlendiğimiz sorumlulukların bilincinde olduğumuzda hayata dört elle sarılıyoruz. Zorluklarla mücadele etme gücünü kendimizde bulabiliyoruz. Öyle değil mi?

Yapacağımız her anlamlı uğraş, yaşamın anlamını daha da belirginleştirmez mi sizce de? İçimizde uğruna yaşamaya değer bir anlam ve amacımız olduğu hissini taşıdığımız sürece, her yeni günü sevgiyle kucaklamaz mıyız? Bir anlamda kendi yaşamımıza daha sıkı sarılmaz mıyız?

Biliyorum ki cevaplarımız aynı. Kendi yaşantımızın sorumluluğunu üstlendiğimiz ölçüde mutluluk ışıltılarını daha kolay yakalıyoruz. Bu arada yaratacağımız minicik molaları; hani hep olmadığını savunduğumuz boş zaman aralıklarını en faydalı şekliyle doldurabildiğimiz ölçüde ise zenginleşiyoruz. Anlamsızlık duygusundan, boşluğa düşmekten, can sıkıntısından kurtuluyoruz. Daha az depresyona giriyor, daha az ilaca yöneliyor, kendimizi hem bedenen hem de ruhen daha sağlıklı hissediyoruz.


Hadi gelin bu sözleri Amerikalı ünlü yazar Orison Swett Marden’in sözleriyle pekiştirelim. 


‘’Hiç bir insan, umutları yok edilinceye ve kendine güvenini yitirinceye kadar yenilmiş değildir. Bir insan hayata umutla, güvenle, sevinçle baktığı takdirde, başarısız sayılmaz; hayata sırtını dönünceye kadar yenilmemiştir.’’     

Hayata karşı böylesine güçlü bir tavır takındığımızda, acı çektiğimiz anlardan korkmuyoruz.  Aksine bizi daha da güçlendireceğini kavrıyoruz. Acıdan mutluluğu yakalamaya çalışmanın yolları işte buralardan geçiyor. Ve her şey hayata yüklediğimiz anlamla şekilleniyor.

Kısacası hayatın akışı içinde;

*AMAÇ

*ANLAM

*YAŞAMA BAĞLILIK ve

*Dertlerin üstesinden gelebilecek kadar GÜÇLÜ bir karakter yaratmak bizim elimizde.(devamı 2/2 ‘ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

23.12.2013

21 Ocak 2014 Salı

OKUR YAZARLIK DA DUYGUSAL OLUR MU DEMEYİN (2/2)

Şimdi gelin duygusal okur yazarlığın tarifini kendimizce yapmaya çalışalım. Aslında adı üstünde derler ya, derinden düşününce çözüveriyor insan. Duyguları tanıyıp, okuma ve anlayabilme; sonra da anladıklarını yazma, yani ifade edebilme. Elbette önce kendimizin sonra da etrafımızdaki kişilerin.

Peki, duygusal okuryazarlığı öğrenmek bizlere neler katıyor?

*Duygularımız ve nedenleri hakkında konuşmak,
*Empatik sevgi kapasitemizi geliştirmek,
*Kendi duygusal hatalarımızdan kaynaklanan zararlar için özür dilemek.

Gerek sosyal yaşantımızda ve aile içinde gerekse iş hayatımızda yapacağımız bu basit egzersizlerle daha anlayışlı ve sevgi dolu insanlar olmamız mümkün. Elbette bizlerden beklenen, duygularımızdan dürüst bir şekilde yararlanmak. Amacımız başkalarını güçsüz kılmak yerine, zenginleştirmek olmalı her daim. Bir anlamda, kaliteli bir yaşamın zemininde güçlü basamaklar yaratmak.

Çünkü hepimizin çocukluk yıllarımızdan gelen pek çok kalıcı duvarları ve engelleri var; hayatla aramızda duran. Endişeler, korkular da onların sonucu. Oluşan tüm olumsuzlukların üzerimizde daha fazla kalmaması adına duygularımızı okumamız, anlamamız çok önemli. Çünkü hayatın en kıymetli değerleri olan sevgi, aşk, zarafet, naiflik ve sonundaki mutluluk hepimizi ilgilendiriyor. Onlardan yoksun yaşamak, her şeyden el etek çekip hayata küsmek çözüm değil. Tam tersine içimizdeki korkuları besleyen duygular. İşte bunlardan kurtulmak ve duygusal hasarlardan korunmak etrafımızdaki mutlu ve pozitif enerjisi yüksek insanlarla mümkün. Bir zincirin halkalarıysak hepimiz mutlu ve güçlü olmalıyız ki asla kırılmayalım, kopmayalım.

Uzmanlar kadınların duygusal okuryazarlık konusunda da erkelere göre daha başarılı olduğunu söylüyor. Nedeni annelik dürtülerinin getirdiği kazanımlar. İletişim becerilerinin daha yüksek olması da bu yüzden. Stres altında kalan bir erkek beyni sonucu düşünürken, kadın beyni süreci düşünüyor  diye de ekliyor bilimadamları. Bu demektir ki, biz kadınlara özellikle çocuklarımızı ve kendimizi eğitmemiz konusunda daha çok görev düşüyor.

Peki duygularımızı nasıl eğiteceğiz? 

Farkındalıkla. 

Hislerimizi tanımamız gerekli önce. Duygu ve düşüncelerimiz arasındaki o naif salınmayı gözden kaçırmadan yaşadığımız her ANIN farkında olacağız. Yani aldığımız kararlarda hangisi daha egemen? Hangisi daha baskın? Duygular mı, düşünceler mi? Olumlu mu, olumsuz mu? Buna bakacağız.

Yavaş yavaş duygularımızı fark edip, yönetmeye başladığımızda onları daha verimli kullandığımızı göreceğiz. Zorlanmadan empati yapacağız. Başkalarının duygularını daha kolay anlayacağız. İlişkilerimiz daha sağlıklı olacak. Saygı ve sevginin renkleri hare hare dokunurken, biz hiç olmadığımız kadar mutlu olacağız.

Elbette iş sadece kendimizi eğitmekle bitmiyor. Eğer bunu kendimizle beraber çocuklarımıza da aşılayabilirsek, onların eğitim hayatlarında daha başarılı olmalarının da yolunun açabiliriz. Böylece hem kendine güvenen, iyi ahlaklı ve saygılı; hem de başarılı gençlerin yoluna ışık tutabiliriz.

İşte tüm bu nedenlerle hepimizin bir an önce duygusal okur yazarlığı öğrenmemiz şart. Çünkü kazandığımız akademik başarıyı hazmetmek, egomuza söz geçirip kendimizle barışık olmak bambaşka bir şey. Ve duygusal zekamızı geliştirmek tamamen bize bağlı. Hadi gelin bıkmadan yeniden tekrar edelim, edelim ki kalıcı olsun yüreklerimizde.

Önce kendimizi fark edeceğiz. Duygularımızı tanıyacağız. Olaylara karşı verdiğimiz tepkileri neden verdiğimizi bileceğiz. Hislerimizden emin olacağız. Yani bir gözümüz kendi içimize dönük olacak. Ve fark ettiğimiz olumsuz duyguları hemen olumlularla değiştirmeye çalışacağız. Belki başlarda zorlanacağız. Yapamayacağız. Ama deneyerek sonunda hepsinin hakimi sadece biz olacağız.

Kabul etmek gerekiyor ki en zor bölüm kendimizle ve duygularımızla alakalı olanı. Çünkü uzmanlar gerçekte yüze yakın farklı duygu yaşadığımızı belirtiyor. Klasik olanların dışında pek çok duygu sarmalının ortasındayız her gün. Ama aslında bu bile içsel anlamda ne kadar zengin olduğumuzu göstermiyor mu size de? O halde bu zenginlikten hem kendimizi hem de başkalarını mahrum etmeyelim derim ben. Egomuzun sesini kendi kontrolümüzde tutarak, empatinin yollarında koşma zamanıdır şimdi. Siz de bana katılır mısınız?

Öğrendiğim her yeni konuyla yolun daha çok başında olduğumu, öğrenecek çok şeyin bulunduğunu fark ediyorum. Bu durum ise beni hem mutlu ediyor, hem de heyecanlandırıyor. Düşünsenize önünüzde bir bilgi deryası var ve siz her yeni gün ondan bir avuç içiyorsunuz kana kana. İçinize sindirdikçe de farkındalığınız bir başka açılıyor. Daha önce yakalayamadığınız noktaları yakalayıp yine ve yeniden şaşırabiliyorsunuz. İşte hayatın güzelliği. İşte yaşamın altın anahtarları. Bizi biz yapmaya doğru yönlendiren en güzel vesileler.

Duygusal okur yazarlığımızın, duygularımızı bir meşale gibi aydınlatması dileğimle… Tek bir meşaleden ne olur ki demeyin. Meşalelerimiz birleştiğinde öyle güzel bir ışık hüzmesi yaratırız ki; yüreklerde karanlık tek bir nokta dahi kalmaz. Akıllı kalbimizle  inanalım yeter.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.12. 2013

NOT: 1-Bu önemli konuyu fark etmeme vesile olan ve bilgilerini benimle paylaşan Sn. Cahit Büyükkanber’e teşekkürler ediyorum.
3-Daha detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler, Claude Steiner’in AKILLI BİR KALPLE DUYGUSAL OKUR YAZARLIK isimli kitabından yaralanabilirler. İçeriği hayli zengin. Duygusal yaralarımızı nasıl iyileştireceğimizi; ilişkilerimizde kalbimizi sevgiyle nasıl açacağımızı gösteren bir rehber.







OKUR YAZARLIK DA DUYGUSAL OLUR MU DEMEYİN (1/2)

Duygular, duygularımız… bizi en iyi anlatan iç sesimiz. Ama gün oluyor biz bile kendi duygularımızı anlamakta ve anlatmakta zorluk çekiyoruz. Öyle derin olaylar yaşıyoruz ki, o anda bizi hangi duygumuzun ele geçirdiğini ve ne tarafa yönlendirdiğini bilemiyoruz. Oysa ki bu farkındalık hali çok önemli. Neden mi? Hem kendi hayatımızdaki kaliteli duruş ve zarafet için. Hem de çevremizdekilerin, hayat ve olaylar karşısında duruşlarını daha iyi anlamak ve çözmek için.

Hepimiz birbirimizden farklı pek çok yeteneğe sahibiz. Zekamız ve kapasitemiz, hayat sahnesindeki rollümüzü oynarken bize yol gösteriyor. Her yeni gün bilgi dağarcığımıza eklentiler yapıyoruz. Başarı basamaklarını hızla çıkıyoruz. Ancak ne kadar başarılı olursak olalım; yaşadığımız topluma uyumlu ve duyarlı değilsek, tavan yapmış bir ego ile herkese yukarıdan bakıyorsak; bir yerlerde bir eksiklik var demektir.

İşte EQ (Emotional Quotient) yani duygusal zeka burada devreye giriyor. Kendimize ve başkalarına ait duyguları anlama ve yönetme becerisi. Önemli olan noktası, sadece anlamak değil. Sezdiğimiz andan itibaren yönlendirme ve yönetme de yapabiliyor olmamız. Bu o kadar da kolay değil elbette.

Ölçümü oldukça zor, çünkü belirsizlikler söz konusu. Bazı bilim adamları onun da sabit olduğunu ileri sürüyor olsalar da çoğunluk zamanla geliştiğinden yana.  Bu konuda sizler ne düşünürsünüz bilemiyorum; ama ben de zamanla artacağına ve bunun insanın kendi elinde olduğuna inananlardanım.

İsterseniz gelin tüm bu bilgileri harmanlayalım. IQ ve EQ bize neler katıyor bir bakalım. Hepimizin çok daha yakından tanıdığı IQ (intelligence quotient) akademik zekamızı ölçüyor. Ve zaman içinde değişmiyor hep aynı kalıyor. EQ ise bambaşka. Bizim duygusal zekamız. Yeteneğimizi tanımlıyor. Aklımızın verimli çalışması tamamen ona bağlı. İnsani niteliklerimizin çoğu duygusal zekamızdan geliyor. Sosyal yeteneklerimiz, empati ve sosyal becerilerimiz ne kadar gelişirse insanlarla diyaloğumuz o oranda başarılı oluyor. Karşımızdakilerin isteklerini, duygularını, konuşurken anlatmaya çalıştıklarını daha kolay anlıyoruz. Ön yargısız yaklaşabiliyoruz. Yeri geldiğinde gözlerinin içine bakarak gerçekten onların yanında olduğumuzu hissettirebiliyoruz.

İnsanın kendisini önemli hissetmesi, duygularının anlaşıldığını duyumsaması ve hepsinden öte güvende olduğunu bilmesi o kadar önemli ki… işte bunu başarmanın yoluna doğru gidiyoruz biz de satırlarımızla. Bunu gerek iş yaşantımıza, gerekse sosyal yaşantımıza ayırt etmeksizin uygulayabilmenin yolu ise duygusal okur yazarlıktan geçiyor. Nasıl mı? Yolculuğumuz hayli keyifli olacak, inanın bana. Düşünen yanımızla hisseden yanımızı uyum içinde çalıştıralım yeter ki.

Bir insan duygularını kontrol edebildiği ölçüde sorunları çözüme ulaştırmada başarı kazanıyor. Yaşadığı olaylar karşısında sakinliğini koruyabilen, öfkesine hakim olan, kendini hemen toparlayan insan bunu başarıyor demek. Hadi gelin soralım kendimize. 
Hangimiz başarılıyız olaylar karşısındaki kontrolümüzde? Yaşadıklarımızın hemen sonrasında kendimizi motive edebiliyor muyuz? Yeri gelip kabullenip, ilerideki olayların kendi lehimize gelişmesi adına o olayın da yaşanması gerektiğine ikna olabiliyor muyuz? Yoksa hemen karalar bağlayıp, hayata küsenlerden miyiz? Düşünsenize, kendinizi ve duygularınızı tam olarak bilemezken, onları kontrol edemezken; karşınızdaki insanlara nasıl yardım edebilirsiniz ki?

Düşünen yarımız, bilincimize daha yakın olduğu için olayları mantık süzgecinden geçirip tartıyor. Hisseden yarımız ise tamamen duygularımızın eseri. Ancak bir karar alırken her ikisine de ihtiyaç duyuyoruz, öyle değil mi? Kendi iç sesimize, hislerimize güvenmeye çalışıyoruz. İşte bu noktada bize sıkıntı veren duygularımızın farkında olabilmek ve olumlu duygularla değiştirmek bizim için çok önemli. Neden mi? Pozitif enerjimizi koruduğumuz her olay sonrası öz güvenimiz daha da sağlamlaşır da ondan. Böylece bir sonraki adımda daha umutlu, daha güçlü bakarız yaşama.

Biz duygusal ahengimizle yaşamın içinde gökkuşağı misali renkler yaratabilirsek, etrafımızdaki herkese bunu yayma şansımız da olur. İlişkilerimizde, temaslarımızda yarattığımız olumlu enerji sinyalleri çoğalarak bize geri gelmeden önce pek çok kişiye bulaşır. Bir damla ikiye üçe çıkar, bizler fark etmeden. Empati kurmak daha kolaylaşır. Anlayış, hoşgörü ve gönül gözüyle bakabilmek de. Üstelik duyguların sağlıklı olması ruhen ve bedenen bizi olumlu anlamda da destekler.

Uzmanlar tüm bunların öğrenilebilir olduğunu savunuyorlar. İyimserliğin, hayata hep umutla bakmanın, duygularımızı fark edip güzelleştirmenin… Ben de buna inananlardanım. Yaşımız kaç olursa olsun hiç önemli değil. Yeter ki bir ucundan tutalım ve kalpten isteyelim. İşte duygusal okuryazarlık da bunlardan bir tanesi. Üstelik yaşadığımız zorlu dönemler itibarıyla hepimizin anlaşılmaya, empatiye, hoşgörüye eskisinden daha çok ihtiyacı var. (devamı 2/ 2 ‘de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.12.2013
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...