Sevgili anneler, anne sütü mucizedir, bebeğiniz ilk doğduğu andan itibaren büyüme ve gelişme için gerekli olan tüm sıvı, enerji ve besin ögelerini içerir. Eşsiz içeriği ile bağışıklık sistemi gelişimini destekler, antibiyotik kullanımı gerektiren hastalıkları azaltır.
Bebeğinizin bağışıklığını guclendirmek için onu 2 yaşına kadar anne sütü ile besleyin. Anne sütü alımı azaldığındaysa bebeğinizin bağışıklığını Aptamil ile desteklemeye devam edebilirsiniz.
Detaylı bilgi için tıklayınız.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Paylaşmak için buradayım. Hayatı, yaşadıklarımızı, bakıp da göremediklerimizi, görüp de es geçtiklerimizi, ortak paydadaki sevinç ve üzüntülerimizi, kısacası yaşamın içindeki her şeyi paylaşmak adına... Yazılarımla... Hepsi hayatın içinden yaşamın ta kendisi!
6 Şubat 2014 Perşembe
3 Şubat 2014 Pazartesi
YAŞAMIN ANLAMI İÇİNDE SAKLI (2/2)

Biliyor musunuz, alkolikler ve uyuşturucu bağımlıları arasında yapılan araştırmalarda çok ilginç değerler elde edilmiş. Alkolik olanların yüzde doksanının dipsiz bir anlamsızlık duygusundan şikayetçi olduğu ortaya çıkmış. Uyuşturucu bağımlıları içinse bu oran yüzde yüz. Yani onların gözünde hayat tamamen anlamsız. Sonuç; hayatı yok etme pahasına kötü alışkanlıkların o geçici pembe dünyasına dalmak. Sorunları onlar vasıtasıyla unutmaya çalışmak. Yavaş yavaş zehrin derinliğinde kaybolup gitmek.
Gerçekten de kendi geleceğine inancını yitiren insan farkında olmadan kendi sonunu eliyle hazırlıyor. Hayattan elini eteğini çekerken manevi bağlarını da yitiriyor. Adeta kendi çöküşüne göz yumuyor. Ve bir gün, bir de bakıyor ki içindeki o volkan patlamış, biriktirdiklerinin ve anlamsızlığının kavurucu lavlarında yok olup gitmiş.
İşte yaşamın ANLAM SORUNU bu yüzden çok önemli.
‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabını okurken; Doktor E. Frankl’ın verdiği çarpıcı bir örnek vardı. İzlediğimiz filmlerin birbirinden bağımsız pek çok görüntüden oluştuğunu, her bir karenin kendi başına anlam taşıdığını; ancak filmin son karesine kadar tamamı izlenmeden bütünü anlamanın mümkün olmadığını belirtiyordu. Bizlerin de hayatımızı değerlendirirken bütüne bakabilmemiz, çekilen acılardan hayatımıza anlam yüklememiz çok önemli.
Gelin şimdi hayatın anlamını nasıl keşfedeceğimize bakalım.
Logoterapiye göre bunun 3 temel yolu var.
1- Bir iş yapmak ya da herhangi bir eser yaratmak; yani bir uğraşımızın olması.
2- Kalplerdeki sevgiyi hissetmek, yakalamak, çoğaltmak,
3- Yaşanacak kişisel trajedilerden zaferle çıkabilmek, acıların anlamını keşfetmek.
Kısacası yaşamı ANLAMLA VE AMAÇLA doldurabilmek. Böylece çok daha güçlü, cesur ve atılgan olabilir ve hepsinden önemlisi hayattan zevk alabiliriz.
Tam bu noktada Doktor E. Frankl’ın sözlerine yer verme zamanı.
‘’Yaşamı oluşturan ANların hepsi ölmektedir, yaşanan bir AN asla geri gelmeyecektir. Yaşamımızın her ANINI olabilecek en iyi şekilde değerlendirmemizi anımsatan da bu geçicilik değil mi? Elbette öyle; dolayısıyla benim vazgeçilmez ilkeme kaynaklık eden de bu. İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi, hatalı hareket etmişçesine yaşayın.’’
Biraz zorlu bir cümle ama anlamı çok güzel. İçimize sindirebilmemiz ve yaşantımıza sokmamız gerekli diye düşünüyorum.
Yine kitaptan şimdi paylaşacağım örnek ise; hayat karşısındaki güçlü duruşu ile hepimize ders verecek nitelikte.
Söz ettiğim kişi Jery Long. Logoterapide ‘insan ruhunun asi gücü’ tanımının yaşayan bir tanığı. Öyküsü çok trajik. Bir dalış kazasında boynundan aşağısı felç olan genç bir adam kendisi. Kazayı geçirdiğinde henüz 17 yaşındadır. 3 yıl içinde kendini öyle geliştirir ve acıdan öyle bir paye katar ki yaşamına; herkese örnek olur. Öncelikle hayatına sıkıca sarılır. Özel bir telefon aracılığı ile üniversiteye başlar. Ağız çubuğunu yazı yazmak için kullanır. Boş zamanlarını yazarak değerlendirir. Ve işte kendi ağzından hayata bakışı; ‘’Yaşamımı anlamla ve amaçla DOPDOLU görüyorum. Kaderimi belirleyen o gün benimsediğim tutum, YAŞAM PAROLAM oldu. Belimi kırdı ama beni kıramadı. Fakülteye devam ediyorum. Sakatlığımın, başkalarına yardım etme becerimi geliştireceğine inanıyorum. Çektiğim acılar olmaksızın, ulaştığım gelişim düzeyinin olanaksız olacağını biliyorum.’’ İşte acıdan mutluluğa giden yol.
Peki bu cümleler size ne ifade ediyor? Anlamın keşfedilmesi için acının vazgeçilmez olduğunu mu? Kesinlikle hayır. Acının kaçınılmaz olduğu durumlarda; çekilen o bitimsiz acıya karşı, hatta acı vasıtasıyla anlam bulunabileceği vurgulanıyor.
Eğer acıdan kaçabiliyorsak elbette kaçacağız. Ama acı çekilen durum bir şekilde değiştirilemiyorsa, bizim irademiz dışında gerçekleştiyse; buna karşın alınacak tutum çok önemli. Jery Long’ da başına gelen acıyı kendi seçmedi. Ama başına gelen bu kötü felaketten sonra; hayata ve kendisine küsmek yerine tam tersini yaptı. Acıya sırtını da dönmedi. Yani çektiği acıyı yaratıcı bir şekle dönüştürüp, kaldığı yerden hayatına devam etti. Acısının hayatını başarıya götürecek gizli fırsatlarını kavradı. Bir anlamda kolay yolu değil, zoru seçti. Ama başardığı her zorlu süreç sonrasında hayatına daha bir sıkı sarıldı. Bu yolla kendisi gibi acı çekenlere güzel bir ışık oldu, umutlarını tazeledi. Bu az şey midir sizce?
İşte hayatımıza anlam yüklemek, fark edemediğimiz nice güzel Anı yakalamak, her birinden kendimize mutluluk payesi verebilmek için acı çekmeyi beklemeyelim diyorum ben. Farkındalıkla; iyi kötü, güzel çirkin yaşadığımız hayata sahip çıkalım. Her anımıza sımsıcak sevgimizi yükleyelim. Sevgiyle zorluklarla mücadelenin çok daha kolay olduğunu hiç unutmayalım. Daha güçlü, daha cesur bir birey olmanın yollarında beraberce yürüyelim. Birimizin ışığı diğerlerine yol olsun. İçine kattığımız SEVGİ dolu dokunuşlar ise paylaşılsın. Değdiği noktada katlanarak artsın. Hiç gülümsemeyen yüzler tebessümlerle buluşsun. Gelin hayatın ANLAMI BERABERCE SEVGİ olsun.
Dileğim o ki; her aldığımız nefes için şükürler ederken, sahip olduğumuz hediyelerin, ANLAM ve ANların FARKINDA olalım.
Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ
23.12.2013
YAŞAMIN ANLAMI İÇİNDE SAKLI (1/2)
Yaşamdan ne bekliyoruz?
Bu soruya hepimiz pek çok hayalimizle, umudumuzla cevap verebiliriz aslında.
Ama gelin isterseniz soruyu şu şekilde değiştirelim.
Yaşam bizlerden ne
bekliyor? Cevabı kolay mı? Bence değil. Bilindik bir soru gibi görünse de doğru
cevabı verenlerimizin sayısı ne yazık ki oldukça az. İşte önemli olan yaşamın o
bazen ahenkli, bazen de deli dolu salınımı içinde bu soruya doğru cevapları
bulabilmek. Çünkü bunu öğrendiğimiz noktada önümüzdeki tüm engellerle, tüm
zorluklarla daha kolay baş edebilecek cesaretimiz ve özgüvenimiz olacak
kendimizde. Daha da önemli olanı ise bunu umutsuz insanlara da öğretmemiz.
Belki kökten bir değişiklik yapılması gerekecek yaşantımızda, belki daha az.
Ama bunu kendi hayatımıza sokmanın ve başkalarına öğretmenin tek yolu birebir
uygulamaktan geçiyor.
Uzmanlar yaşamdan ne
beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını savunuyor. Yaşamın bizlerden ne
beklediğini anlamanın kilit nokta olduğunu ısrarla belirtiyor.
Şimdi bu da nereden
çıktı demeyin. Çünkü yaşama anlam yüklemek bizleri umutlarımıza bağlayan en
güçlü hat. Neden mi? Gelin önce yaşam ne demek onu aralayalım. YAŞAM; beraberce
paylaştığımız toplumsal alanda, her bireyin kendi üzerine düşen sorumlulukları
üstlenmesi demek. Bu arada oluşacak sorunlara doğru çözümler bulması demek. Paylaşıma
açık olması demek.
Hepimiz ancak
üstlendiğimiz sorumlulukların bilincinde olduğumuzda hayata dört elle sarılıyoruz.
Zorluklarla mücadele etme gücünü kendimizde bulabiliyoruz. Öyle değil mi?
Yapacağımız her anlamlı
uğraş, yaşamın anlamını daha da belirginleştirmez mi sizce de? İçimizde uğruna
yaşamaya değer bir anlam ve amacımız olduğu hissini taşıdığımız sürece, her
yeni günü sevgiyle kucaklamaz mıyız? Bir anlamda kendi yaşamımıza daha sıkı sarılmaz
mıyız?
Biliyorum ki
cevaplarımız aynı. Kendi yaşantımızın sorumluluğunu üstlendiğimiz ölçüde
mutluluk ışıltılarını daha kolay yakalıyoruz. Bu arada yaratacağımız minicik
molaları; hani hep olmadığını savunduğumuz boş zaman aralıklarını en faydalı
şekliyle doldurabildiğimiz ölçüde ise zenginleşiyoruz. Anlamsızlık duygusundan,
boşluğa düşmekten, can sıkıntısından kurtuluyoruz. Daha az depresyona giriyor,
daha az ilaca yöneliyor, kendimizi hem bedenen hem de ruhen daha sağlıklı hissediyoruz.
Hadi gelin bu sözleri
Amerikalı ünlü yazar Orison Swett Marden’in sözleriyle pekiştirelim.
Hayata karşı böylesine
güçlü bir tavır takındığımızda, acı çektiğimiz anlardan korkmuyoruz. Aksine bizi daha da güçlendireceğini kavrıyoruz.
Acıdan mutluluğu yakalamaya çalışmanın yolları işte buralardan geçiyor. Ve her
şey hayata yüklediğimiz anlamla şekilleniyor.
Kısacası hayatın akışı
içinde;
*AMAÇ
*ANLAM
*YAŞAMA BAĞLILIK ve
*Dertlerin üstesinden
gelebilecek kadar GÜÇLÜ bir karakter yaratmak bizim elimizde.(devamı 2/2 ‘ de)
Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ
23.12.2013
21 Ocak 2014 Salı
OKUR YAZARLIK DA DUYGUSAL OLUR MU DEMEYİN (2/2)
Şimdi gelin duygusal
okur yazarlığın tarifini kendimizce yapmaya çalışalım. Aslında adı üstünde
derler ya, derinden düşününce çözüveriyor insan. Duyguları tanıyıp, okuma ve
anlayabilme; sonra da anladıklarını yazma, yani ifade edebilme. Elbette önce
kendimizin sonra da etrafımızdaki kişilerin.
Peki, duygusal
okuryazarlığı öğrenmek bizlere neler katıyor?
*Duygularımız ve
nedenleri hakkında konuşmak,
*Empatik sevgi
kapasitemizi geliştirmek,
*Kendi duygusal
hatalarımızdan kaynaklanan zararlar için özür dilemek.
Gerek sosyal
yaşantımızda ve aile içinde gerekse iş hayatımızda yapacağımız bu basit
egzersizlerle daha anlayışlı ve sevgi dolu insanlar olmamız mümkün. Elbette
bizlerden beklenen, duygularımızdan dürüst bir şekilde yararlanmak. Amacımız
başkalarını güçsüz kılmak yerine, zenginleştirmek olmalı her daim. Bir anlamda,
kaliteli bir yaşamın zemininde güçlü basamaklar yaratmak.
Çünkü hepimizin çocukluk
yıllarımızdan gelen pek çok kalıcı duvarları ve engelleri var; hayatla aramızda
duran. Endişeler, korkular da onların sonucu. Oluşan tüm olumsuzlukların
üzerimizde daha fazla kalmaması adına duygularımızı okumamız, anlamamız çok
önemli. Çünkü hayatın en kıymetli değerleri olan sevgi, aşk, zarafet, naiflik
ve sonundaki mutluluk hepimizi ilgilendiriyor. Onlardan yoksun yaşamak, her
şeyden el etek çekip hayata küsmek çözüm değil. Tam tersine içimizdeki
korkuları besleyen duygular. İşte bunlardan kurtulmak ve duygusal hasarlardan
korunmak etrafımızdaki mutlu ve pozitif enerjisi yüksek insanlarla mümkün. Bir
zincirin halkalarıysak hepimiz mutlu ve güçlü olmalıyız ki asla kırılmayalım,
kopmayalım.
Uzmanlar kadınların
duygusal okuryazarlık konusunda da erkelere göre daha başarılı olduğunu
söylüyor. Nedeni annelik dürtülerinin getirdiği kazanımlar. İletişim
becerilerinin daha yüksek olması da bu yüzden. Stres altında kalan bir erkek
beyni sonucu düşünürken, kadın beyni süreci düşünüyor diye de ekliyor bilimadamları. Bu demektir
ki, biz kadınlara özellikle çocuklarımızı ve kendimizi eğitmemiz konusunda daha
çok görev düşüyor.
Peki duygularımızı nasıl
eğiteceğiz?
Farkındalıkla.
Hislerimizi tanımamız gerekli önce. Duygu ve düşüncelerimiz arasındaki o naif salınmayı gözden kaçırmadan yaşadığımız her ANIN farkında olacağız. Yani aldığımız kararlarda hangisi daha egemen? Hangisi daha baskın? Duygular mı, düşünceler mi? Olumlu mu, olumsuz mu? Buna bakacağız.
Farkındalıkla.
Hislerimizi tanımamız gerekli önce. Duygu ve düşüncelerimiz arasındaki o naif salınmayı gözden kaçırmadan yaşadığımız her ANIN farkında olacağız. Yani aldığımız kararlarda hangisi daha egemen? Hangisi daha baskın? Duygular mı, düşünceler mi? Olumlu mu, olumsuz mu? Buna bakacağız.
Yavaş yavaş duygularımızı
fark edip, yönetmeye başladığımızda onları daha verimli kullandığımızı göreceğiz. Zorlanmadan empati yapacağız. Başkalarının duygularını daha kolay
anlayacağız. İlişkilerimiz daha sağlıklı olacak. Saygı ve sevginin renkleri
hare hare dokunurken, biz hiç olmadığımız kadar mutlu olacağız.
Elbette iş sadece
kendimizi eğitmekle bitmiyor. Eğer bunu kendimizle beraber çocuklarımıza da
aşılayabilirsek, onların eğitim hayatlarında daha başarılı olmalarının da
yolunun açabiliriz. Böylece hem kendine güvenen, iyi ahlaklı ve saygılı; hem de
başarılı gençlerin yoluna ışık tutabiliriz.
İşte tüm bu nedenlerle
hepimizin bir an önce duygusal okur yazarlığı öğrenmemiz şart. Çünkü
kazandığımız akademik başarıyı hazmetmek, egomuza söz geçirip kendimizle
barışık olmak bambaşka bir şey. Ve duygusal zekamızı geliştirmek tamamen bize
bağlı. Hadi gelin bıkmadan yeniden tekrar edelim, edelim ki kalıcı olsun
yüreklerimizde.
Önce kendimizi fark
edeceğiz. Duygularımızı tanıyacağız. Olaylara karşı verdiğimiz tepkileri neden
verdiğimizi bileceğiz. Hislerimizden emin olacağız. Yani bir gözümüz kendi
içimize dönük olacak. Ve fark ettiğimiz olumsuz duyguları hemen olumlularla
değiştirmeye çalışacağız. Belki başlarda zorlanacağız. Yapamayacağız. Ama
deneyerek sonunda hepsinin hakimi sadece biz olacağız.
Kabul etmek gerekiyor ki
en zor bölüm kendimizle ve duygularımızla alakalı olanı. Çünkü uzmanlar
gerçekte yüze yakın farklı duygu yaşadığımızı belirtiyor. Klasik olanların
dışında pek çok duygu sarmalının ortasındayız her gün. Ama aslında bu bile
içsel anlamda ne kadar zengin olduğumuzu göstermiyor mu size de? O halde bu
zenginlikten hem kendimizi hem de başkalarını mahrum etmeyelim derim ben.
Egomuzun sesini kendi kontrolümüzde tutarak, empatinin yollarında koşma
zamanıdır şimdi. Siz de bana katılır mısınız?
Öğrendiğim her yeni
konuyla yolun daha çok başında olduğumu, öğrenecek çok şeyin bulunduğunu fark
ediyorum. Bu durum ise beni hem mutlu ediyor, hem de heyecanlandırıyor.
Düşünsenize önünüzde bir bilgi deryası var ve siz her yeni gün ondan bir avuç
içiyorsunuz kana kana. İçinize sindirdikçe de farkındalığınız bir başka
açılıyor. Daha önce yakalayamadığınız noktaları yakalayıp yine ve yeniden
şaşırabiliyorsunuz. İşte hayatın güzelliği. İşte yaşamın altın anahtarları.
Bizi biz yapmaya doğru yönlendiren en güzel vesileler.
Duygusal okur
yazarlığımızın, duygularımızı bir meşale gibi aydınlatması dileğimle… Tek bir
meşaleden ne olur ki demeyin. Meşalelerimiz birleştiğinde öyle güzel bir ışık
hüzmesi yaratırız ki; yüreklerde karanlık tek bir nokta dahi kalmaz. Akıllı kalbimizle
inanalım yeter.
Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ
12.12. 2013
NOT: 1-Bu
önemli konuyu fark etmeme vesile olan ve bilgilerini benimle paylaşan Sn. Cahit
Büyükkanber’e teşekkürler ediyorum.
2-Yararlandığım
kaynaklar: http://www.genbilim.com,
http://www.rehberim.net,
http://ofkekontrolu.com
3-Daha detaylı bilgi
sahibi olmak isteyenler, Claude Steiner’in AKILLI BİR KALPLE DUYGUSAL OKUR
YAZARLIK isimli kitabından yaralanabilirler. İçeriği hayli zengin. Duygusal
yaralarımızı nasıl iyileştireceğimizi; ilişkilerimizde kalbimizi sevgiyle nasıl
açacağımızı gösteren bir rehber.
OKUR YAZARLIK DA DUYGUSAL OLUR MU DEMEYİN (1/2)
Duygular, duygularımız…
bizi en iyi anlatan iç sesimiz. Ama gün oluyor biz bile kendi duygularımızı
anlamakta ve anlatmakta zorluk çekiyoruz. Öyle derin olaylar yaşıyoruz ki, o
anda bizi hangi duygumuzun ele geçirdiğini ve ne tarafa yönlendirdiğini
bilemiyoruz. Oysa ki bu farkındalık hali çok önemli. Neden mi? Hem kendi
hayatımızdaki kaliteli duruş ve zarafet için. Hem de çevremizdekilerin, hayat
ve olaylar karşısında duruşlarını daha iyi anlamak ve çözmek için.
Hepimiz birbirimizden farklı pek çok
yeteneğe sahibiz. Zekamız ve kapasitemiz, hayat sahnesindeki rollümüzü oynarken
bize yol gösteriyor. Her yeni gün bilgi dağarcığımıza eklentiler yapıyoruz. Başarı
basamaklarını hızla çıkıyoruz. Ancak ne kadar başarılı olursak olalım;
yaşadığımız topluma uyumlu ve duyarlı değilsek, tavan yapmış bir ego ile
herkese yukarıdan bakıyorsak; bir yerlerde bir eksiklik var demektir.
İşte EQ (Emotional Quotient) yani
duygusal zeka burada devreye giriyor. Kendimize ve başkalarına ait duyguları anlama ve yönetme
becerisi. Önemli olan noktası, sadece anlamak değil. Sezdiğimiz andan itibaren
yönlendirme ve yönetme de yapabiliyor olmamız. Bu o kadar da kolay değil
elbette.
Ölçümü oldukça zor, çünkü
belirsizlikler söz konusu. Bazı bilim adamları onun da sabit olduğunu ileri
sürüyor olsalar da çoğunluk zamanla geliştiğinden yana. Bu konuda sizler ne düşünürsünüz bilemiyorum;
ama ben de zamanla artacağına ve bunun insanın kendi elinde olduğuna
inananlardanım.
İsterseniz gelin tüm bu
bilgileri harmanlayalım. IQ ve EQ bize neler katıyor bir bakalım. Hepimizin çok
daha yakından tanıdığı IQ (intelligence quotient) akademik zekamızı ölçüyor. Ve
zaman içinde değişmiyor hep aynı kalıyor. EQ ise bambaşka. Bizim duygusal
zekamız. Yeteneğimizi tanımlıyor. Aklımızın verimli çalışması tamamen ona
bağlı. İnsani niteliklerimizin çoğu duygusal zekamızdan geliyor. Sosyal
yeteneklerimiz, empati ve sosyal becerilerimiz ne kadar gelişirse insanlarla
diyaloğumuz o oranda başarılı oluyor. Karşımızdakilerin isteklerini, duygularını,
konuşurken anlatmaya çalıştıklarını daha kolay anlıyoruz. Ön yargısız yaklaşabiliyoruz.
Yeri geldiğinde gözlerinin içine bakarak gerçekten onların yanında olduğumuzu
hissettirebiliyoruz.
İnsanın kendisini önemli
hissetmesi, duygularının anlaşıldığını duyumsaması ve hepsinden öte güvende
olduğunu bilmesi o kadar önemli ki… işte bunu başarmanın yoluna doğru gidiyoruz
biz de satırlarımızla. Bunu gerek iş yaşantımıza, gerekse sosyal yaşantımıza
ayırt etmeksizin uygulayabilmenin yolu ise duygusal okur yazarlıktan geçiyor. Nasıl
mı? Yolculuğumuz hayli keyifli olacak, inanın bana. Düşünen yanımızla hisseden
yanımızı uyum içinde çalıştıralım yeter ki.
Bir insan duygularını
kontrol edebildiği ölçüde sorunları çözüme ulaştırmada başarı kazanıyor.
Yaşadığı olaylar karşısında sakinliğini koruyabilen, öfkesine hakim olan,
kendini hemen toparlayan insan bunu başarıyor demek. Hadi gelin soralım
kendimize.
Hangimiz başarılıyız olaylar karşısındaki kontrolümüzde? Yaşadıklarımızın
hemen sonrasında kendimizi motive edebiliyor muyuz? Yeri gelip kabullenip,
ilerideki olayların kendi lehimize gelişmesi adına o olayın da yaşanması
gerektiğine ikna olabiliyor muyuz? Yoksa hemen karalar bağlayıp, hayata
küsenlerden miyiz? Düşünsenize, kendinizi ve duygularınızı tam olarak
bilemezken, onları kontrol edemezken; karşınızdaki insanlara nasıl yardım
edebilirsiniz ki?
Düşünen yarımız,
bilincimize daha yakın olduğu için olayları mantık süzgecinden geçirip tartıyor.
Hisseden yarımız ise tamamen duygularımızın eseri. Ancak bir karar alırken her
ikisine de ihtiyaç duyuyoruz, öyle değil mi? Kendi iç sesimize, hislerimize
güvenmeye çalışıyoruz. İşte bu noktada bize sıkıntı veren duygularımızın farkında
olabilmek ve olumlu duygularla değiştirmek bizim için çok önemli. Neden mi? Pozitif
enerjimizi koruduğumuz her olay sonrası öz güvenimiz daha da sağlamlaşır da
ondan. Böylece bir sonraki adımda daha umutlu, daha güçlü bakarız yaşama.
Biz duygusal ahengimizle
yaşamın içinde gökkuşağı misali renkler yaratabilirsek, etrafımızdaki herkese
bunu yayma şansımız da olur. İlişkilerimizde, temaslarımızda yarattığımız
olumlu enerji sinyalleri çoğalarak bize geri gelmeden önce pek çok kişiye
bulaşır. Bir damla ikiye üçe çıkar, bizler fark etmeden. Empati kurmak daha
kolaylaşır. Anlayış, hoşgörü ve gönül gözüyle bakabilmek de. Üstelik duyguların
sağlıklı olması ruhen ve bedenen bizi olumlu anlamda da destekler.
Uzmanlar tüm bunların
öğrenilebilir olduğunu savunuyorlar. İyimserliğin, hayata hep umutla bakmanın,
duygularımızı fark edip güzelleştirmenin… Ben de buna inananlardanım. Yaşımız kaç
olursa olsun hiç önemli değil. Yeter ki bir ucundan tutalım ve kalpten
isteyelim. İşte duygusal okuryazarlık da bunlardan bir tanesi. Üstelik yaşadığımız
zorlu dönemler itibarıyla hepimizin anlaşılmaya, empatiye, hoşgörüye eskisinden
daha çok ihtiyacı var. (devamı 2/ 2 ‘de)
Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ
12.12.2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













