18 Kasım 2013 Pazartesi

DUYGULAR KAYIPTIR! ARANIYOR

Yaşam boyu içimizdeki pek çok duyguyla baş etmeye çalışıyoruz her birimiz. Yeri geliyor nefretten arınmaya, affetmeye yöneliyoruz. Yeri geliyor içimizdeki öfkeyi bastırmak adına en olmadık yöntemlere başvuruyoruz. Öyle zamanlar oluyor ki korkunun o içimizi ürperten tınılarını duymaktan bitap düşüyor; bir an önce kurtulmak adına çalmadık kapı bırakmıyoruz.

Kalp kırgınlıkları yaşıyoruz. Her defasında daha çok acısa da canımız, duygularımıza söz geçiremiyoruz. Gün geliyor stresin o koyu gri bulutundan gözümüz hiçbir şey görmez oluyor. Yaşam enerjimiz adeta sıfırlanıyor. Güzel olan şeyleri fark edemeden kocaman bir günü, bazen günleri hatta haftaları yok edip tüketiyoruz bencilce.

Bir kez duygularımız kontrolden çıkmaya görsün, biz biz olmaktan uzaklaşıyoruz belki de. Hem kendimizin hem de çevremizdekilerin hayatını çekilmez hale getirirken; ne mantık, ne akıl yeterli kalmıyor maalesef, içimizdeki dalgaları dindirmeye.

Gelecekle, sevdiklerimizle ilgili kaygı ve endişelerimize ne demeli peki? Geçmişi sorgulayan, unutulması zor pişmanlıklarımız ve keşke’lerimiz de öyle. Hepsi nasıl da bize has, öyle değil mi?

Güzel günlerimiz de var elbette. Gün geliyor aşkın o sihirli dokunuşuyla burun buruna geliyor, şaşırıyoruz. Ne çok beklemiştik oysa gelsin sarmalasın, aklımızı başımızdan alsın diye. Ve şimdi o büyülü dokunuşuyla sımsıcak yaparken kalbimizi; dünya bir başka dönüyor gözümüzde. İçimizdeki şımarık çocuk sevincimizle ‘’ben çok şanslıyım’’ diye haykırıyoruz adeta yere göğe.

Velhasıl duygular… duygularımız. İyisiyle kötüsüyle hatta en zorlu olanlarıyla bir bütünüz kalbimizde. Paylaştıkça artan ve hatta azalan tınılarıyla hepsi bizim. Onlarsız var olmak ne mümkün. Bir duygudan bir duyguya salınıp duruyoruz kocaman hayat salıncağında. Düşmekten korkuyoruz bazen, kaybetmekten bazen de o anlık sevinçlerde.

Bu arada hepimiz kin, nefret, öfke, kızgınlık, keder, üzüntü gibi akla gelebilecek her türlü olumsuz duygudan da arınmayı istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki yaşam, duygularımızla paralel güzelleşiyor. Bunun için gönül yelkenimizi elimizden geldiğince saf sevginin rüzgarına bırakıyoruz. Hayata aşkla bakıp, gök kuşağının en albenili renklerinde erirken; tüm çabamız ANların güzelliğinde gökyüzündeki bulutlarda biraz daha çok kalabilmek belki de.

Duygularımızın harmanlanmış, tozu dumana katmış halinden sakinliğe ve sessizliğe doğru akarken; kendimizi yaşamın güzelliklerini bulmaya adıyoruz. Şimdinin o güzel enerjisinde, geçmişe el sallayıp, geleceğe göz kırpıyoruz. Hangi duygumuz daha ağır basarsa yüreğimiz o tarafa meylediyor ama; olumsuzluklarda dahi iç sesimizle can bulan umudumuz hiç tükenmiyor. Öyle değil mi?

Bakın Amerikalı ünlü yazar Dan Millman ne der?

"Hayatın fısıldadığı öğretileri kaçırırsak, bize uyandırma çağrısı olarak geri dönerler. Ve Tanrı bizi aradığında, telefonu açsak iyi olur. Zorluklar, evrenin dikkatimizi çekmek için kullandığı yollardan biridir. Fiziksel acı, bizi bedenimizi dengelemeye çağırır. Duygusal acılar, ilüzyonlarımızın ve direnişimizin ortaya çıkmasını sağlar. Zihinsel acı, şu anın iyileştirici gücünü ortaya çıkarır. Biraz acı çekmek kaçınılmazdır. Fakat biz hayatın yumuşak uyarılarını dinlemeyi öğrendikçe, acı yok olur."

Gerçekten de ruhumuzu yaralayan tüm acı ve olumsuz duygular; bize hayatın mesajlarını dinlemeyi öğretiyor belki de. Farkındalığımızı bir anda yaşamın gerçeği üzerine döndürüyor. Ne kadar güçlü olduğumuzu anlamamızı sağlıyor. Eğer olumsuz duygulara sahipken bunları düşünebilirsek, hepsini alt etmemiz AN meselesi ve  bence denemeye değer.

Gelin bir an için bu duyguları yaşamadığımızı düşünelim. İçimizde hiç öfke olmasın örneğin, her ne yapılırsa yapılsın bize yine de kimselere kızmayalım. Nefret etmeyi aklımıza dahi getirmeyelim. Sesini hep kısık tonda tutmaya çalıştığımız egomuz da hiç olmasın mesela. Hiç acımasın içimiz. Hiç gözyaşı dökmeyelim kederden. Nasıl olurdu sizce? Biliyorum ki bu soruya çoğumuz ‘ne iyi olurdu’ diyoruz. Böylece hayatımızdaki zorluklarla daha kolay mücadele edeceğimizi, kendimizi gereksiz yere yıpratmayacağımızı bile düşünüyoruz belki de. Ama hayır. Bu duygularla beraber unutmayalım ki sevgi de yok, aşk da. Merhamet etmek de yok, neşe de. Her şey yalın, sade, dümdüz bir yol gibi. Etrafta ne bir renk var, ne de bir ses. 

Zor olmalı böylesi yaşamak. İnsan sevgiyi aşkı hissetmezse nasıl yaşar ki? Doya doya kahkaha atamadıktan, neşelenip çocuklar gibi sevinemedikten sonra. Varsın yanında diğer olumsuz duygular da olsun ne çıkar? Varsın yolumuz yeri geldiğinde dimdik bir yokuş, yeri geldiğinde karanlık bir tünel olsun. Yeter ki duygularımızın hepsi tamam ve yerinde olsun. Zorları başardığımızda, o yokuşları binbir zahmetle çıktığımızda hissedeceğimiz sevinç gibisi var mı? Ya da karanlık tünelden kurtulduğumuzda yaşayacağımız neşeye ne demeli? Kendimize olan güveni tazelemenin, en zoru başarmış olmanın o hazzını, o zirve mutluluğunu yaşamadıktan sonra ne yapalım ki hep düz yolda ilerlemeyi. Yolun sonuna varsak dahi ne sevineceğiz, ne de pür neşe tebessüm edeceğiz. Çünkü bu duyguların hiç biri olamayacak içimizde.

Bu bir hastalık aslında. Daha önce hiç düşünmediğim zor bir hastalık üstelik. Duyuları kaybetmek ve duygusuz kalmak. Ve biliyor musunuz günümüzde böyle yaşayan ne çok insan varmış. İsmine ‘duygu durum bozukluğu-blunted effect’ deniyor. Depresyon halinin farklı ve ileri bir hali. Genellikle şizofrenik hastalarda görülüyor.

Nereden mi aklıma geldi? Benim dünyaya açılan en güzel pencerem olan kitaplardan. Zülfü Livaneli’nin ‘Kardeşimin Hikayesi’nde bu hastalığın pençesindeki bir adamın hayatı öyle güzel işlenmişti ki. Ben de üzerinde düşünmeden, araştırıp bir şeyler karalamadan duramadım. Sizlerle de paylaştım ki, hayattaki her nefesimizin ne büyük bir şükür olduğunu beraberce bir kez daha hatırlayalım. Duygularımız olumsuz olsa bile bize öğrettiklerini, öğreteceklerini düşünerek ardından gelecek olumlu duygulara zemin hazırlayalım. Nasıl mı? Olumsuz duygularımız sayesinde hayatımızda en çok istediğimiz şeyleri fark ediyoruz aslında. İşte bu farkındalıkla ve hayal ettiklerimizi ancak olumlu düşüncelerimiz sayesinde kucaklayacağımıza olan inancımızla; hayatımızı iyisiyle kötüsüyle hep severek. Her şeye rağmen tebessüm olacak yüzlerimizde yine ve yeniden.

Hadi gelin bu hastalığa biraz yakından bakalım. Blunted Affect durumunda, hastanın duyuları, zekası, aklı yerli yerinde. Yani dışardan görünüşte ve günlük yaşamda her şey tamam gibi. Ama ya içerlerde? Adeta sessiz bir fırtına kopuyor aslında kimsenin bilmediği, fark etmediği. Çünkü hepimizde olan duygulardan yoksunlar. Ne aşık olabiliyorlar. Ne kıskanıyorlar. Ne pişmanlık hissediyor, ne de öfkeleniyorlar. Dostluktan da habersizler, egodan da. Sevinci çoktan unutmuşlar, neşeyi ise kör kuyulara atmışlar.

Neden mi? Uzmanlar bu tip hastaların; başlarına gelen travmatik olaylar sonunda kendilerini üzüntülerden korumak için bunu yaptıklarını belirtiyor. Ve ekliyorlar ‘’Aslında her şeyi anlıyorlar, üzerinde düşünüyorlar, hatta bedensel zevk de alıyorlar ancak manevi olarak hiçbir şey hissetmiyorlar.’’ Bir anlamda  duygulara beyinlerini kapatıyorlar.

Elbette hayatın dik merdivenleri bazen hepimizi soluksuz bırakıyor. Her şey tersine giderken, üzüntü ve keder denizinde kulaç atmaktan bitap düşüyoruz. Ama yine de her yeni güne umutla sarılıyoruz. Yeri gelip dostlarımızla ya da konunun uzmanlarıyla paylaşarak azalmasına olanak tanıyoruz.

Ancak bu tip hastalar umutlarını tamamen kaybettikleri için; daha fazla acı çekmemek adına kendilerini bir şekilde korumaya alıyorlar. Örnekler öyle inanılmaz ki. Kimisi kendi başına gelen travmatik olayları başkasına ait hissediyor. Kimisi kendini ölmüş birisinin yerine koyuyor. Kimisi kimseye dokunmuyor, dokundurtmuyor. Hepsi kendi kapalı dünyasında yaşıyor. Bir kısmı ise sadece hayvanlarla konuşuyor. Elbette çok zor bir durum ve hayatın anlamı yok denecek kadar az onların gözünde.

Yapılan araştırmalar depresyon tedavisinde kullanılan ilaçların tüketiminde belirgin bir artışın olduğunu gözler önüne seriyor maalesef. Küçük büyük herkesin ruh sağlığı tehlike sinyalleri veriyor. Tahammülsüzlük, sevgisizlik, empati yapamama hali, bencillik dört nala koşuyor sanki.

Kendini sürekli suçlayan, çaresiz, güvensiz insanlar…
Aşırı uçlarda yaşayan, inişleri kadar çıkışları da hızlı olanlar…
Heyecanlarını, yaşama azmini yitirenler…

Üzgün, ağlamaklı, omuzları çökük, tebessüm etmeyi çoktan unutmuş, anında parlamaya hazır ne çok kişi var etrafımızda şöyle bir alıcı gözle baktığımızda. Ve tüm bu negatif titreşimler bize kadar yansıyor maalesef bir su damlasının hareleri gibi. İş yerinde, sosyal yaşamda, evliliklerde yaşanan zorlukların açık göstergesi de bu olsa gerek. Birbirini anlayamama, sevmeme hali. Giderek sevgiden uzaklaşmak ne kadar tehlikeli. Hepsinin tek ilacı var oysa ki SEVGİ. Sadece SEVGİ.

Tıpkı İtalyan asıllı Amerikalı yazar Leonardo Buscaglia’nın o çok sevdiğim ve önemsediğim sözleri gibi. ‘’Sadece kalp için hasat zamanı yoktur. Sevgi tohumu sonsuza dek yeniden ekilmelidir.’’

Duygularımıza saygıyla yaklaşan, bizi gerçekten dinleyen, yargılamadan anlamaya çalışan; bizi sadece biz olduğumuz için, günahlarımızla sevaplarımızla SEVEN KALPLERLE çevrilsin dört bir yanımız. Çevrilsin ki hayatın zor yokuşlarında içimizdeki umudu beslememize yardımcı olsunlar. Olumsuz duygularımızı da sevelim artık. Onlar sayesinde kazandığımız farkındalığımıza dört elle sarılalım. ANların keyfine varalım. Ve son cümle; duygularımızın harmanında hep neşeden, huzurdan, mutluluktan, kahkahadan yana olsun salınmalarımız.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

14.10.2013



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...