8 Ocak 2011 Cumartesi

KELİMELERİN UÇUŞTUĞU AN



 Kelimeler havada uçuşuyor, yan yana geliyor ve anlamlı anlamsız binlerce cümle yığını halinde kulaklarımıza çalınırken, her biri bizleri yepyeni düşünceler aleminin içine bırakıveriyor. Kimini duyduğumuzda şaşırıp kalıyoruz, kiminde yüreklerimiz sızlıyor, kiminde ise dudaklarımıza bir tebessüm yerleşiyor.

Ilık bir sonbahar gününde caddedeyim. Hemen önümde oldukça iddialı giyinmiş iki genç kız yürüyor, daha doğrusu yürümeye çalışıyor. Tam yanlarında geçerken kulaklarım duyduklarına inanamıyor.
- O marka çantayı mutlaka almalıyım. Fiyatı ne olursa olsun benim olmalı, yoksa çok üzülürüm.
- Haklısın çok güzeldi, seninkileri biraz sıkıştırsana…

Yürümemi hızlandırıyorum ve o çantanın bedeline harcanacak para ile kaç ailenin birkaç nasıl mutlu yaşayabileceğini hayal ediyorum. Üstelik böylesi bir şeye üzülmelerine anlam veremiyorum.

Henüz bu konuşmanın beynimde yarattığı düşüncelerle boğuşurken bu kez de bir başka ses kulaklarımı çınlatıyor.
-Hacı amca nerede teyze?
-Amcanı diyalize bıraktım…

İşte bir başka hayat öyküsü karşımda. Üzgün ve endişe dolu sesin sahibi kadının yüzü en az sesi kadar kederli.

Hayatı, bedellerini, yaşadığımız her günün bir diğerinden ne kadar farklı olduğunu düşünürken sarı saçlı bir erkek çocuğu dikkatimi çekiyor. Anneannesinin elinden tutmuş neşeyle yürüyor. Ses tonu, nidaları, gülerek soru sormaları, aralarındaki o sımsıcak ilişki öyle güzel ki; bir anda içimdeki tüm sıkıntılar dağılıveriyor.

Yürümeye devam ediyorum ve aniden sonbahar yapraklarını fark ediyorum, doldurmuş caddenin her bir yanını. Sararmış, kahverenginin ve sarının en güzel tonlarına bürünmüş pek çok yaprak… ayaklarımızın altında eziliyor birer birer. Bir çocuk edasıyla vuruyorum yığılmış yaprak kümelerine gülümseyerek; negatif düşünceleri o sarı yapraklarda bırakmak adına. Bakışları önemsemiyorum bile.

Neredeyse caddeyle bütünleşmiş gençten bir adamın sesiyle kendime geliyorum yeniden.

-Lütfen alır mısınız, sadece bir lira, ailemi geçindiriyorum lütfen alın, lütfen…

İşte yeniden havada uçuşan kelimelerle düşünceler aleminin içine itiliverdim.

Yaşanan her şey bir oyun perdesi önünde oynanıyor ve hepimiz birer oyuncuyuz aslında diyoruz ya çoğu zaman. Yine de kabullenmek zoruna gidiyor insanın. Aradaki uçurum farkları görmek, bu farkların yıllar geçtikçe daha da açıldığını hissetmek; bir anda tebessüm dolu yüzümüzü donuklaştırıyor.

Elbette hepimizin yaşamında artılar olduğu kadar eksilerde var. Hiçbir insan tam dört dörtlük bir hayat yaşayamıyor. Kiminin parası var ama o parayı zevkle harcayacak sağlığı yok ne yazık ki. Kiminin parası yok ama, ne yapıp ediyor ve ailesini geçindirmek adına her güçlüğe göğüs geriyor. Kimi işine uygun bir elemanı bir türlü bulamıyor. Kimi iyi bir işe girmek için her kapıyı çalıyor. Kimi bir eş özlemiyle yanıp kavruluyor, kimi bebek. Kimi aldığı az maaşla harikalar yaratıp, adeta yoktan var ederken; kimi maaşının yetmediği bir çantaya sahip olamadığına üzülüyor. Kimi akşam içtiği sıcacık bir tas çorbayla huzur bulurken; kimi katıldığı davetlerin çokluğundan, yemek zorunda olduğu yiyecekler yüzünden artan kolestrolünden, şekerinden muzdarip.

Hayat böyle bir şey işte. Hangimize daha adil davranıyor ki? Bir eksinin bir artıyı yok etmesi gibi nötr kanlıyor muyuz çoğu kez? Ne artılarımıza sevinebiliyoruz doğru dürüst, nede eksilerimizi artıya çevirebilmek adına yaptığımız mücadelede bir çentik daha kaybettiğimize. Artılar, eksiler, sevinçler, üzüntüler, hayaller, istekler derken bir ömür böyle geçip gidiyor. Kimbilir kaç kez buluştu akreple yelkovan aynı yerde ve kimbilir kaç kez daha buluşacak? Tahmin etmesi zor elbette.

Önemli olan kelimeler havada uçuşurken hep pozitif kalabilmek, yeri geldiğinde bir çocuk edasıyla sararmış yapraklara vurarak yürümeyi ertelememek belki de. Ne dersiniz?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

24.11.2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...