10 Kasım 2016 Perşembe

ATAMIZI ÖYKÜLERLE ANMANIN GÜZELLİĞİ


Bugün hepimiz için özel bir gün. Gururlu, başı dik, vicdanı hür, özgür bireyler olarak Atamızı anarken; pek dillendirilmeyen üç öykü bizlere eşlik etsin istedim.

Kalbimizin o nedensiz burukluğuna belli belirsiz tebessümlerimiz yansısın şimdi. 
Çünkü öyküleri okuduğumuzda, gururumuz alıp başını gidecek enginlere doğru.

İlk öykümüzde İstanbul’dayız.

Japon Prensi Takamutsu’nun Türkiye’yi ziyareti sırasında, Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir ziyafet sofrasına konuk oluyoruz. Sofra ve sunulan yemekler kadar sohbette şahane.

Atamız, bir ara Japon tarihinden söz açıyor. Onlara ait bir meydan muhaberesini anlatıyor. Dinledikleri karşısında Japon Prensi şaşkın.

Sohbet sohbeti açıyor haliyle. Atamız bu sefer de Japon mitolojisinden örnekler veriyor. Ardından Japon edebiyatı, ünlü şairlerinden dizeler söz olup sohbetin tam ortasına düşerken; prensin şaşkınlığı daha da artıyor.

Atatürk’e olan saygısı; derin bilgi birikimine ve hafızasına olan hayranlığı ile buluşurken; ülkesine o güzel hislerle dönüyor. Oysa bilmiyor ki, Atamız hep böyle ilgili, böyle planlı ve zekidir. Ülkesini en üst düzeyde temsil etmek adına; günler öncesinden yaptırdığı tercümelerle her buluşmaya itinayla hazırlanır. Böylece ülkelerin gönlünde, hiçbir lidere nasip olmayan sevgisini, saygısını, hayranlığını bırakır.

İkinci öykümüzde Ankara’da, Çankaya civarında bir köy evindeyiz.

İhtiyar bir köylünün eşiyle beraber oturduğu minicik bir kulübe burası.

Atatürk, yaveri Salih Bozok ile beraber; kendilerine ikram edilen kahve eşliğinde; sohbet ediyor ak sakallı köylüyle. Atamız daha çok köylünün ağzından dökülenleri dinlemek istediği için; Salih beyden soru sormasını ister. O telaş içinde Salih beyin aklına ilk gelen soru ise ‘’Gazi’yi tanır mısın baba?’’ olur.

Ak sakallı adam, gayet yersiz bir soru olduğunu düşünerek soru sahibini baştan aşağı şöyle bir süzer. Sonra da ‘’Gazi’yi tanımayan mı var? Ben şahsen görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Veli Camii'nde cuma namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi nurlu yüzlü, Peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış.'' der.

O cevabın karşısında gülmesini zor tutan Salih bey; Atatürk’ün sakalsız gencecik yüzüne bakarken; o kaşlarını kaldırarak kendisini tanıtmamasını emreder.

Sohbet bitip dışarıya çıktıklarında ise; gülerek şöyle der Atamız;  ''Varsın, o da öyle bilsin. Gerçeği öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar. Onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp, sevgisini kaybetmekte ne mana var? ''
Sırada son öykümüz var ki, tüyleriniz diken diken olacak son satırlarda.

Yıl 1938. Atatürk’ü kaybettiğimiz o elim gün.
10 Kasım.

Yer İstanbul Üniversitesi. Saat tam dokuzu beş geçe, meşum haber dalga dalga ülke genelinde yayılmaya başlar. Bir Alman profesörünün ise Hukuk Fakültesinde dersi vardır. Haberi duyunca üzülen, şaşıran profesör; derse girip girmeyeceğine bir türlü karar veremez. Öyle ya; ders verdiği ülke değerli bir adamını, canından çok sevdiği Atasını kaybetmiştir.

O sırada aklına rektöre gidip danışmak gelir. Hemen yanına gider ve üzgün olduğunu, ne yapacağını bilemediğini söyler. Rektörün cevabı hayli klasiktir. Kendi ülkesinde büyük devlet adamlarını kaybettikleri zaman ne yapıyorlarsa burada da aynısı yapabileceğini belirtir. Yani kararı tamamen profesöre bırakır.

İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtır ve şöyle der;

''Bizde bu kadar BÜYÜK bir adam ölmedi ki.’’

Ne diyebilir ki insan böylesi bir cevap karşısında?

Seçtiğim öyküler bu kadardı. Atamızı anmanın güzelliğini ta içimizde hissettiğimize eminim ben. Dünyanın gelmiş geçmiş tartışmasız en büyük liderinin çocukları olmaktan dolayı ŞANSLIYIZ.

Gururluyuz.

Sevgimiz ise sonsuzlukta onun kalbiyle bir arada.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.11.2016







Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...