23 Haziran 2012 Cumartesi

KENTLEŞME-KENTLİLEŞME ÇİZGİSİNDE…(3/3)

Kendine özgü nitelikleriyle toplumun bir parçasını oluşturan bireyin; şu anki durumu oldukça endişe verici aslında; kısaca özetlersek:

.Hiçlik duygusu, yarın kaygısı, yaşama dair duyulan ürküntüler,

.kimliksizliğin tercih edilmesi,

.bir tüketim nesnesi haline gelişi,

.yalnızlaşmaya yönelmesi, körelmesi,

.BEN merkezcil yaşamaya başlaması.

Bireyin kentselleşme süreci ancak toplu yaşamı kabullenmesi, orada ben de varım ama BÜTÜNÜN SADECE BİR PARÇASIYIM diyebilmesi ile mümkün. Çünkü hiçbir kimse tek başına ses getiremiyor, mutlu olamıyor. Çoğumuz hala paylaşmanın, sevgi ve saygı ile birbirini kucaklamanın, hoşgörü ve anlayışla yaklaşmanın aslında hayatımızı kolaylaştıracağını kabul etmekte zorlanıyoruz nedense. Alışkanlıklar, aile içi ilk eğitimler, yaklaşımlar buradaki en önemli etkenler.

Kentte yaşarken hayatımızı bir düzene sokmak adına geliştirilen davranış kalıplarından bile giderek uzaklaşıyoruz sanki. Oysa ki yine kendimizin koyduğu ve uygularsak aslında hepimizin çok daha huzurlu ve rahat edeceği hareketler bunlar ve çok da basitler. Ama görmezden gelme, ‘’sadece ben mi uygulayacağım, bana ne deme’’ dürtümüz o denli yoğun ki, biliyor ama UYGULAMIYORUZ çoğunu.


.çöplerin hala ayrıştırılarak atılmaması, kağıtların, plastiklerin, camların, pil gibi zehirli atıkların uygun yerlere iletilmemesi,


.araba kullanırken aşırı korna kullanım(ses kirliliği)


.sadece kapalı yerlerde değil, yolda, parkta, bahçede  yenen kuru yemişlerin kabuklarının sağa sola rastgele atılması,


.piknik sonrası yenilenlerin olduğu gibi o mahalde bırakılması,


.kapı önüne konan çöplerin hijyenine dikkat edilmemesi,


.bir apartman katında oturduğumuzun unutulması, aşırı müzik, yüksek ses kullanımı, hatta yüksek topuklular, terlikler; balkonlardan aşağıya atılan öte beri,



.otoparklarda hala sadece ben varım demek, engellilerin yerine park etmek,


.kuyruklarda öne geçme, başkasının yerini alma telaşı,



.sakızların sokaklara atılması, tıpkı sigara izmaritlerinde olduğu gibi,


.araba kullanırken yayaları görmezden gelme, özellikle yağmurlu havalarda


.yine araba kullanırken önündekini, yanındakini aşırı sıkıştırma(özellikle kadın sürücüleri)


.toplu taşıma araçlarında bırakın sıraya girmeyi, her türlü rahatsız edici davranışı alenen uygulama, kişisel bakımına itina göstermeme,


.sevinçli anlarda yapılan taşkınlıklar sadece sesle değil; silahlarla kutlamalara katılma, olası can kayıplarını ya da yaralanmaları görmezden gelme,


.bir tatlı tebessümü, kısa bir merhabayı, selamlaşmayı fazla ve gereksiz bulma,

.Ve hala kendi özgürlüklerimizi sınırsız saymamız, diğerlerinin özgürlük alanlarını işgal ettiğimizi bilip, yine de görmezden gelmemiz.

Sonuçta evet, her şeyde olduğu gibi kentli olmak için de EMEK, ZAMAN, SABIR gerekiyor, İSTEK olmadan da bunları uygulamak mümkün görünmüyor.

Kapanış cümlesini ise bu yazıya esin kaynağı olan Sn. Cahit Büyükkanber’in sözleri ile yapmak istedim.
’Kentileşmek, kısaca medeni olmak, yani medenileşmek demektir…’’ başka söze gerek yok bence; medenileşme yolunda hepimize düşen görevler var.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

17.06.2012
NOT:Yazıları ve fikirleriyle bana destek veren, bu yazı için beni yüreklendiren Sn.Cahit BÜYÜKKANBER'e sonsuz teşekkürlerimle...

KENTLEŞME-KENTLİLEŞME ÇİZGİSİNDE… (2/3)

Sağlıksız kentleşme ise kent yaşamındaki en zorlayıcı etkenleri tek tek önümüze getiriyor maalesef. Yeterince önlem alınamaması da olayları körüklüyor adeta. Üstüne üstlük bir de kente gelenlerde hayal kırıklığı yaratıldığı zaman; kavga, şiddet, gasp gibi her türlü kötülük de beraberinde geliyor. Sokaklarda park mafyaları, minibüs ve taksi hatlarında çok belirgin olan ele geçirmeler, pazarlar hatta sokaktaki simitçiye varana kadar her yer parsellenmiş sanki. Gecekondular başlı başına bir sorun ve her yeni dönemle ellerine verilen tapularla; bakıyorsunuz boğaza nazır oturan, sizden bizden zengin farklı bir kesimin önü açılmış. İlkokullara kadar giren uyuşturucu, yollarda alenen yapılan fuhuş, vermezseniz asla işinizi kotaramacağınız rüşvet, giderek artan işsizler ordusu, her yerde baş gösteren yolsuzluk ve kayırmalar hepimizin ortak sorunları oldu artık.

‘’Ülkemizde hızlı kentleşmenin doğurduğu sorunlar çerçevesinde önlemler alınmamıştır. Günümüzde, özellikle büyük kentlerimizi çevreleyen kır-kentlerde yaşayanların hemen hepsinde; altyapı sorunları, kamu hizmetlerinin eksikliği, işsizlik, çevreye uyum ve güvenlik gibi sorunlarla karşı karşıya kalan bireylerin akraba-hemşeri dayanışmasının ötesinde başvuracakları örgütlü bir yapıya ihtiyaçları vardır.’’  (C.Büyükkanber)

Kesinlikle var ve bu yapı herkese ortak uzaklıkta yaklaşacak, kimini kayırıp kimini dışlamayacak; yani bir çemberin tam merkezinden herkese eşit uzaklıkta kalarak gerekli desteği sağlayacak. Böylece, olması gereken eşitlik kavramından hareketle adilane olunacak. Yoksa yine haksızlıklar karşısında  öfke ve kızgınlıklarına yenik düşen, sevgisiz bir toplum için gerekli zemin hazırlanmış oluyor.

Büyük umutlarla toprağını, elindeki avucundakini satıp, çoluk çocuk büyük kentlere gelen; sonra da yaşadığı hayal kırıklıkları ile yaşam mücadelesi veren, sadece karnını doyurma telaşına düşen yığınla insan… hal böyle olunca elbette gasp, hırsızlık, kötü yola düşme alır başını gider. Geriye dön dersiniz, dönecek yol paraları bile yoktur çoğunun. Evet içlerinde akıllı olan, büyük kentin çarkına kendini kaptırmadan iş güç sahibi olup, köyünden daha iyi şartlarda yaşayanlar elbette var. Ama sayıları o denli az ki…

Kente özgü işlerle geçimini sağlayan, eğitime önem verip tüm demokratik haklarını kullanabilen, duyarlı, sorumlu, güvenle kendini geliştiren, her anlamda saygılı, diline, kendine ve çevresindekilere sahip çıkan, estetik anlamda güzellikler yaratan bireylerin özlemini hepimiz çekmekteyiz.

Toplum içindeki varlığını sürdürebilme savaşı veren bireyin; her anlamdaki gelişme hakkına saygı gösterilmesi ve desteklenmesi gerekli BM’in bildirisi gereği. Ama iş uygulama safhasına gelince yapılanlar; tarlada bir buğday tanesi misali. Karşılıklı sorumluluklarda bir yan eksik kaldığında da haliyle dalgalanmalar ve akabinde her türlü toplumsal sorun baş gösteriyor ne yazık ki.

Bir mozaiğin minicik parçasıyız her birimiz; farklı renklerde, farklı boyutlarda. Kimimiz canlı, rengarenk, kimimiz sadece gri tonlarda, bir kısmı büyük, bir kısmı adeta görünmeyecek kadar küçük; ama hepsi bir olunca o mozaik tamam ve güzel oluyor. Tek bir küçük parça eksikse, ona tamam dememiz mümkün mü? Gözümüz hep o eksik parçaya ya da renkliler arasındaki gri tonlara takılıyor, bu da haliyle rahatsız ediyor. (Devamı 3/3)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ


17.06.2012

KENTLEŞME- KENTLİLEŞME ÇİZGİSİNDE…(1/3)

KENT kavramı,  fiziksel, sosyal ve kültürel birikimlerle harmanlanan ve bizlerin daha rahat, daha güvenli yaşamak adına geliştirdiğimiz bir platform. Bireylerin tek tek değil, bir bütün olarak ses verdiği, varlığını gösterdiği bir sosyal yaşam alanı.

O alana öncelikle  uyum  sağlamak, benimsemek,  gelişmelere ayak uydurarak, katkılarda bulunarak yaşadıkları yerin daha da güzel olması adına çabalamak ise kentlileşmenin ilk adımları… bunu başarmak içinse donanımlı olmak gerekiyor.

Dar çerçeveden çevresine bakanlar, gelenek ve göreneklerine aşırı derecede bağlı olanlar, yeniliklere ve esnemelere sıcak bakmayanlar, değişime zinhar karşı çıkanlar; sadece kendi ailesi içinde kapalı bir kutu içinde yaşayanlar maalesef bu anlamda başarısız oluyor. Kadınların erkeklerden daha uyumsuz olması, hep evde kapalı kalmalarından, erkeklerin izin vermemesinden( kadın kısmı anlamaz, evinde oturur, çocuk bakar zihniyetinden) kaynaklı çoğu kez.

Burada en iyi örnek; köylerimizden Almanya’ya giden 1. Ve 2. Kuşak arasında yaşandı galiba. Henüz kendi yurdunda büyük şehir görmemişken, birden bire modern ve kendilerine her şeyiyle yabancı bir kentte hep kapalı kaldılar. Zaman içinde kendi dükkanlarını, kendi lokantalarını açıp, adeta mini mahalleler yarattılar. Köyde yaşadıkları gibi yaşadılar. Ne kıyafet, ne tavır, ne de konuşma bakımından  hiçbir şeyi benimseyemediler. Kendilerinden çok şey kaybedeceklerini sandılar belki de(bir yönüyle haklı da olabilirlerdi kendi açılarından, çünkü çok uç noktalarda vardı gözlerinin önünde) Ama 3. Nesil bunu kırdı ve gelişmeyi, yenilikleri almayı başardı. Dil konusunu doğuştan kazandığı ve zorluk çekmeden uyum sağladığı için de, sonuçta en yüksek mevkilere kadar gelebilme şansını yakaladı. Bir kente uyum sağlamanın en güzel örneği bence onlar oldu.

‘’Kent, kenti yönetenlerden çok YAŞAYANLARındır’’ demiş Sn. Cahit Büyükkanber.  Ben bu sözü çok sevdim çok da doğru. Ve yine eklemiş; ‘’kendine kente ait hissedenler çevreye ve kentin getirdiği sosyal anlayışlara daha pozitif bakar’’ diye. 


Bir kişi hangi ortamda olursa olsun o ortamı benimserse; uyum, huzur, verimlik,  o oranda artıyor. Bu küçük alanda da böyle, kent gibi büyük alanlarda da.

 ‘’Kent-birey ilişkisi iyi kurulmalıdır. Kentle ilgili verilecek her türlü kararın altında o kentte yaşayanların onayı olması gerekir yani katılımı olması gerekir; Neden derseniz kent kenti yönetenlerden daha çok orada yaşayanlarındır da ondan.’’ Sn. Cahit Büyükkanber’in bu cümlesine  katılmamak elde mi? 


Sosyal sorumluluk bilincine sahip bireylerin kentlerine sahip çıkıp, hem kendi hem çevresi ve sonra da bütün kent için güzel gelişmeleri desteklemesi, arkalarında durup ben de varım demesi, bunu cesurca dile getirmesi, onaylamadığı konularda hakkını sonuna kadar savunması gerekiyor ki; atılan her adımda taşlar daha sağlam zeminlere otursun ve kalıcı olsun. Hiçbir şey yapmadan sadece şikayet etmekle, hep eksiklikleri görüp, yapılan iyi şeyleri görmezden gelmekle hiçbir yere gelinmediği ortada maalesef.

 ‘’Sosyal ve kültürel zenginlikleri kentlilik bilincinin çoğalmasında kullanılmasıyla, tüm toplumsal kesimlerin kent yaşamına katılmasıyla, kentin kentliyi hayatın içine çekmesiyle kentlileşme sürecinde önemli bir mesafe alınacaktır.  Kentteki bu aktif yaşam döngüsü kent kültürünü oluşturacaktır. Kent kültürü harmanında yetişmiş birey kendini daha iyi ifade edebilecek, kent için yapılan her konuda fikrini söyleyebilecek,  sivil toplum kuruluşlarında yer alabilecek, toplumsal duyarlılığı olan ve toplumsal dayanışmaya önem veren “kentli birey” olarak kentlilik bilincinin oluşmasına katkı sağlayacaktır’’(C.Büyükkanber)

Buradaki ‘’AKTİF YAŞAM DÖNGÜSÜ’’ en can alıcı sözcükler olmuş. Evet kendini o kente ait hissedenlerle beraber uyum ve katılım artacağından, daha rahat ve huzurlu bir yaşamın yolları da o denli kolay açılacaktır.

Kentleşmenin iki anlamı; dar anlamıyla sadece sayısal çoğunluk; geniş anlamıyla 
sanayi ve ekonomik göstergelerin fazlalığı ki asıl olan da bu zaten.

Kentleşme ve kentileşme arasındaki ince çizgiyi çok iyi benimsemek gerek. Nüfusun 
yoğun olması bir yana, yaşam biçimlerindeki köklü ve güzel değişikliklerle yaratılan yaşam biçimini hedeflemek lazım her kentte. Aşırı göç alan kentlerde bu durum daha da zor elbette. İşte bu nedenle bir yandan kentleri kentlileştirmeye çabalarken; öte yandan insanları kendi topraklarında mutlu edecek nedenleri yaratmak lazım. 

Yaşanacak olası riskleri minimize etmek açısından bu son derece önemli bir nokta. 


Son zamanlarda kent içinde yaşayanların bu kaostan kendilerini kurtarma gayesiyle, adeta kendi kozalarını yaratıp tüm çevreden kendilerini soyutlama yolunu seçtiklerini gözlemlemek mümkün. İstanbul boğazında her iki yakada salınan yalıların yüksek duvarları bunun en güzel örneği. O sahil şeridinde denizi hiç göremeden geçiyorsunuz maalesef. Ya da özel sitelerde yaşayan bir kısım burjuvanın özel korumalarla, yüksek çitlerle ve her türlü güvenlik donanımı ile kendilerini korumaya alması bu soyutlamanın bir başka örneği. (Devamı 2/3 te)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

17.06.2012

17 Haziran 2012 Pazar

KÜRTAJIN SOĞUK YÜZÜ


Kadın olmanın en güzel süreci bizi erkeklerden ayıran doğurganlığımız. Doğada dişilerin doğurganlığı olmasaydı, hayatın ve canlıların nesli devam edemezdi. Kadınlara bahşedilen bu güzelliğin, onlara annelik gibi son derece ulvi bir donanımla geri dönmesi ise tartışmasız en özel durum. 

Her kadın vakti ve zamanı geldiğinde anne olmayı, bebeğini kucağına alıp kokusunu içine çekmeyi arzu eder. Doğacak çocuğun sevgiyle, ihtimamla ve tüm güzel duygulara doyurularak adam gibi yetiştirilmesi açısından şartların tamamlanması oldukça önemli. Eğer şartlar yeterli değilse, istenmeden bir çocuk dünyaya getirmek kadın için en büyük azap olur. Çünkü dokuz ay gibi uzun ve sancılı bir süreçte hem bedenen hem de ruhen yıpranmalar söz konusudur.

Gebelik zaten başlı başına zorken bir de işin içine istenmeyen gebelik girerse vay kadının haline. Düşünsenize istemediğiniz halde, sadece mecbur kaldığınız  ya da daha fenası mecbur bırakıldığınız için; dokuz ay neredeyse mahkum gibi yaşamayı… Üstelik an be an büyüyen bir karınla, değişen hormonlar ve ruh haliyle. Hiç kolay değil.
Gelecek endişesi, doğacak bebeği için taşıdığı korkular, çevrenin baskısı,  ailesinin sıkıştırmaları, hatta bitmek bilmez ısrarları, her gün ağlamaya daha meyilli ruh haliyle kadının dayanma sınırlarını öyle zorlar ki…

İstenmeyen gebeliklerde pek çok neden söz konusu. Hemen hepsinde de maalesef kadınların rızasını almayı bırakın, kullanılacak bir mal gibi gören ruhsuz, duygudan yoksun, duyarsız erkekler en büyük etken.

Tecavüz gibi insanlık dışı bir olaya mahkum olup, o kötü hatıranın izlerini bedeninden ve ruhundan silemezken; bir de her gün o anı hatırlatacak bebeğin karnında büyüyor olması kadın için nasıl büyük bir travmadır bilir misiniz? Ya da henüz kendisini anne olmaya hazır hissetmiyorken, eşinin ya da etrafının baskısı yüzünden veya korunma yollarından bihaber olmaları nedeniyle gebe kalanlar… İlerde engelli bir bebeği olacağını henüz anne olmanın sevincini yaşayamadan öğrenen , hatta bu arada çok sevdiğini sandığı eşi tarafından bir başına bırakılıp terk edilen kadının dramını ise anlatmaya kelimeler yetmez inanın.

Hepsi birbirinden zor durumlar ve tümünde kadın hep en çaresiz konumda. Kaderiyle, kararları ile baş başa...

Elbette içlerinde en ağır tablo; yaşananlar ve unutulması zor durumu nedeniyle tecavüze uğrayan ve ruhen bedenen en ağır işkenceyi yaşayan kadının gebeliği gösterir. Düşünsenize hem size zorla sahip olunmuştur, hem de o acı anın hatırası karnınızdadır. Bu ne yaman çelişkidir.

Peki engelli bir çocuk dünyaya getirme riski, gelecek endişesini kat be kat artırmaz, annelik sevincini gölgelemez mi?

İşte tüm bu olumsuzluklar içinde kadın kendisi için hiç de kolay olmayan bir karar verir. KÜRTAJ… Aslında hangi kadın madeni bir bıçakla en mahrem yerlerinin, derinliklerinin kazınmasını ister ki? Sorarım size? Kolay mı sanırsınız bu işi, hafife mi alırsınız yoksa? Zordur hem de çok zor. İçinizde tutunmaya çalışan, masum, her şeyden habersiz bir canlının yok oluşuna tanıklık etmek, bunu birebir yaşamak, o sızıları duymak.

Üstelik kadınların bu sancılı süreçlerde hep yapayalnız olduklarını unutmayalım; yalnız ve çaresiz…

O esnada yanlarında bir erkek figürü dahi yoktur. Ve genelde gencecik yaşlarında sırtlanırlar bu ağır sorumluluğu. Pek çok kez korkularından ailelerinden bile gizli saklı hareket ederler. O iç ürperten odada, o engizisyon mahkemelerinin işkence aletlerine benzer yatakta, o trajik anı beklerken tutunacak bir elleri, yaslanacak bir omuzları  yoktur.

Ya sonrasında… içinizde bir boşluk, bir hiçlik duygusu. Bir yanda korkular öte yanda bir canlının hayatını yok etme kararı, öte yanda kaybolan ümitler. Hangi birine üzülsün ki kadın, hangi birine yansın? Kadınlığından pişmanlık duyduğuna mı, dünyaya böylesi bir kaderle geldiğine mi, karşısına çıkan kör talihe mi?

Kürtaj… ismi bile insanı ürkütmeye yetiyor aslında, hele o soğuk yüzüyle tanışmak… işte bunu yaşamayan bilemez kolay kolay. Çünkü ben inanıyorum ki hiçbir kadın mecbur olmadıkça kürtaj kararını almaz, alamaz. Öncelikle kadınlık, sonra da annelik dürtüleri buna izin vermez.

Ama şartlar, ah… o şartlar… kadınları öyle bir zorlar, öyle dipsiz kuyulara atar ki… Mecbur kalırsınız; kendi hayatınızı riske atarak, bir canlının ölüm fermanını imzalamaya.

Dışarıdan bakmak, üzerinde konuşmak, yorum yapmak; ‘yapsaydı, yapmasaydı, mutlaka doğursaydı’ demek kolay. Hele bir yaşayın da görün o sancı dolu anları. O nasıl bir ikilem, nasıl bir iç yangınıdır ki kadının kabusu olur, yıllar geçse de üzerinden unutturmaz kendini.

Çocuk daha ana rahmine düştüğü andan itibaren, kadında öyle bir duygu hali, öyle bir annelik dürtüsü oluşmaya başlar ki; o sahiplenme duygusuyla henüz bir fasulye tanesi bile olmayan canının canına öyle bir bağlanır ki. Sevgisi çoşkun ırmaklar misali öyle taşar, kabına sığamaz olur ki. Tüm bunları bir kalemde silip, kürtaj gibi radikal bir kararla ondan kurtulmaya çalışması için; gebe kalmasına sebep olan o korkunç travmanın bu duygularının önüne geçmesi gerekir. Yoksa normal şartlarda hiçbir kadın yavrusunun kılına zarar gelsin istemez.

İstenmeden doğan çocuklara hayatın yegane ilacı sevgi verilemediği için, sevgisiz büyüyen  çocuklarda suça teşvik, suça eğilim ve suç işleme oranında büyük artışlar kaydedildiği de acı bir gerçek. Üstelik Çocuk Esirgeme Kurumlarının, yurtların içler acısı hali, yaşanan bildiğimiz bilmediğimiz pek çok acı olaya tanıklık ediyor. Ne aile yanında ne de o yuvalarda itilmişliğin önüne geçilemezken; istenmeyen gebeliklerde zorla doğurmaya yönlendirmek, baskı uygulamak ne derece doğru olur, bir kez daha düşünmek gerek. Kadına hayatı boyunca hep ikinci mal muamelesi gören toplum düşüncesinden uzaklaşıp, herkesin kararına saygı duymak en güzeli değil mi?

Hiçbir koşul koymadan, sevgi ve şefkat gösterebileceğiz çocuklar yetiştirmek bizim en büyük gayemiz olmalı. Bunları veremeyeceğimiz bebekler doğurmak, nasıl olsa bir yolu bulunur demek, işi tamamen kadere teslim etmek ve sonrasında olacakları görmezden gelmek bizim gelecek nesillerimize yapacağımız en büyük bencillik olur bence. Siz ne dersiniz? Dünya gerçekten güllük gülistanlık değil, gerçekler acı olsa da baştan önlem almak en iyisi. Ama bu önlemler yasaklarla değil, kötü durumların oluşmasına zemin hazırlamamak adına yapılacak gayretlerle olmalı.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

06.06.2012

13 Haziran 2012 Çarşamba

BİREYSEL DÜŞÜNCE


Bir toplum içinde yaşarken birey olmanın verdiği hak ve özgürlükleri layıkıyla kullanmak lazım geldiğine inananlardanım. Başkalarının özgürlük alanına girmediğimiz ve bir şekilde onların haklarını kısıtlamadığımız sürece; bir birey olarak yapmamız gereken de bu olmalı diye düşünüyorum. Hem kendimiz için, hem içinde yaşadığımız toplum, hem de gelecek nesillerimizin mutluluğu için.

Hepimiz her konu üzerinde şu ya da bu şekilde düşünüyoruz. Düşüncelerimizi çeşitli şekillerde ifade ediyor ve paylaşıyoruz. Bu anlamda kendimizi ne kadar geliştirirsek, ne kadar çok bilgi sahibi olursak o kadar kolay ifade eder, doğru şekilde anlatır ve karşımızdakileri de yine doğru anlayabiliriz. Sabırla saygıyla dinlemenin erdemini karşımızdakine yansıtırken, düşüncelerini  rahatça açıklamasına izin de verebiliriz. Ama eğer bir konudan bihabersek, o konu üzerinde bırakın yorum yapmayı sağlıklı düşünmemiz bile mümkün olmaz ki…

Güzel ülkemde ne yazık ki sorgulama, düşünme, medeni platformlarda tartışma, saygıyla dinlemeyi becerme ve cesaretle düşüncesinin arkasında durma gibi HEPİMİZDE olması gereken tüm bu özellikleri geliştirmede bir arpa boyu yol alamadık. Bunu seminerlerde, tartışma platformlarında, seçimlerde, hatta karşılıklı diyaloglarımızda bile an be an yaşıyor ve tanık oluyoruz.

Bireysel tercih yapmaktan da bir o kadar uzağız.  Çünkü korkuyoruz her şeyden ve herkesten. Tabiri yerindeyse üç maymunu oynuyoruz; istesek de istemesek de. İçinde bulunduğumuz şartlar, gelecek kaygısı, işini gücünü hatta şimdilerde özgürlüğünü kaybetme korkusu bunlar…

Ama daha mutlu, daha saygın, daha duyarlı bir toplum özlemini çekiyor ve bir bütün olarak mutlu olmayı istiyorsak artık yenilenme vaktimiz geldi de geçiyor. Kendi kabuğumuzu kırıp, içimizdekiyle önce kendimizin yüzleşmesi gerek. Sonra da eksiklerimizi tamamlama yoluna gitmeli bir an önce. Bolca okuyarak, etrafımızda olan bitene duyarlı olarak, geniş bir yelpazeden bakmayı deneyerek, gönül gözümüzü açarak ve sıkça empati yaparak.  Bunlar öyle hemen isteyince olabilecek şeyler değil. Evet önce istemek gerekli, ama sonrasında da yılmadan pes etmeden denemek ve sabırla öğrenmeye çalışmak gerek. Ancak o zaman kendimize olan güvenin desteği ile düşüncelerimize sahip çıkabilir; tercihlerimizde kimsenin baskısına boyun eğmeden, sadece kendi doğrularımızı paylaşıp savunabiliriz.

O istedi, bu istedi, şu şart koştu… bunlar bitmez. Bir kez ipi elimizden kaçırırsak, ardı arkası da kesilmez isteklerin ve hep kendilerine isterler ne yazık ki bir kez olsun karşısındakini düşünmeden.

O halde bizim için karar veren ve düşünen insanlar yerine; kendimiz düşünelim özgürce ve hepsinin de arkasında duralım cesaretle. Bu da bilgiyle, konuyu iyi öğrenmekle, merak edip araştırmakla, ardında arkasında ne olduğunu merak edip doğru kaynaklardan öğrenmekle mümkün. Çünkü konu her ne olursa olsun bir konu hakkında konuşabilmek, fikir üretmek ve başkalarıyla paylaşmak, yorum yapabilmek, yapılan yorumlara cevap hazırlamak için konuya ilgi duymak, ne olduğunu öğrenmek, neden niçin sorularına cevap bulmaya çalışmak gerek.

Çocuklarımızı da bu şekilde eğitmek lazım ki, zamanı ve vakti geldiğinde haklarını savunabilsinler. Susup oturmak boyun eğmek yerine araştırmacı kişilikleriyle güvenli bakış açılarıyla hayatı sorgulasınlar. Bu dediklerimiz elbette ki isyan etmek, baş kaldırmak, her şeye karşı çıkmak değil. Özünde insan olmanın ve kendine güvenin tadıyla, birer birey olarak toplumdaki SAYGIN YAPISINI ve YERİNİ  KORUMAK olmalı... Bu da iyi bir eğitimle mümkün ki, bu eğitime aile, okul ve sonrasında kendi kendimizin ömür boyu süren bilgi akışı girmeli.

Bu eğitimin ilk adımı ailelerde, anne ve babaların yanında atıldığına göre biz ebevynlere büyük bir görev ve sorumluluk düşüyor. Çocuklarımızı kendi bildiğimiz kalıplarla ve kendi yapamadıklarımızı yaptırma kaygısı yerine heyecanla araştırmaya yönelik çocuklar olmalarını sağlamamız lazım. Tam bu noktada gelin Buket Uzuner’in SU romanındaki bir bölüme bakalım.

‘’Öğrendiklerimin ne kadarını anlıyordum, bunu şimdi yetişkin bir kadın olarak yorumladığım için söylemem zor, ama öğrenme sevinciyle sarhoş olup ayaklarım yerden eksilecek kadar çoşkuyla uçtuğumu, şimdi iki şişe şarabın bile beni o kadar yükseltemediğini söyleyebilirim. Olasılıkla bana öğretilenlerin çok azını anlıyordum, ancak ÖĞRENMENİN ve KEŞFETMENİN sarhoş edici zevk tohumu bir kere ekilmişti içime.  ‘’

İşte bu heyecanı, bu zevki aşılamamız gerkiyor çocuklarımıza ki araştırmayı, soru sormayı sevsinler; sadece önlerine konanlarla yetinmeyip merakla araştırma yapabilsinler.

Çocuklarımız birey olmayı öğretirken, güven duygusunu aşılarken, BEN de bir bireyim diyebilecek kıvama gelmesi aşamasında ise dikkat edilecek en önemli öğe, o sınır çizgisini iyi belirlemek elbette. Çünkü insan bir kez BEN demeye görsün, bir anda o çizgiyi aşıp egosuna tutsak bencil bir birey haline de gelebiliyor maalesef. Oysa ki birey olmanın keyfini, ben de varım ama BÜTÜNÜN  BİR PARÇASIYIM diyebilmenin tadını yakalamak gerek. Çocuklarımıza özgür düşünmeyi, paylaşmayı öğretirken sevgiyle tüm boşlukları doldurmalıyız ki, bencillikten uzak dursunlar. Paylaşmayı bilsinler. Paylaşırken insanın aslında çoğaldığını yaşayarak bizzat tecrübelerle öğrensinler. Kendilerine ve etraflarındaki her şeye sevgi dolu gözlerle bakmasını bilsinler.

Hiçbir koşul koymadan, sevgi ve şefkat gösterebileceğiz çocuklar yetiştirmek bizim en büyük gayemiz olmalı. Çünkü çocuklar sevgiyle nefes alır ve sevginin o tatlı pınarından içtikçe hayata tebessümle bakmayı öğrenirler. Ruhlarını sevgiyle beslediğimiz zaman her türlü zorluğa karşı koyama gücünü bulur, istediklerinin peşinden daha rahatça koşabilirler.

Bir zamanlar Avustralya Yerlileri olan Aborjinler’ in hiç istisnasız, bebeklerini iki yıl boyunca göğüslerinde taşıdıklarını okumuştum. Sürekli sevgiyle gülümseyen annelerini görerek büyüyen bebekler bunlar. Çocukları dinlemeyi, onların söylediği çocukça sözcüklerdeki derin anlamı kavramaya çalışmak aslında bize yol gösterir. Çocukları merak ve ilgiyle dinlemek, söylediklerine kulak vermek; ilerde onlara seslerini duyurmayı öğretir. Çocukları yüreklendirmeli, güçlendirmeliyiz. Onları doldurmalıyız. Kendisi olması için cesaretlendirmeli ve güven duymasını sağlamalıyız. Toplumun ve bizlerin onlardan yararlanması için onlara tüm bunları vermek gerek. Farklı olsa da yanında olmalı, farklı kalıplara sokmak yerine kendisi olmasına yol açmalıyız.

Sonuçta Buket Uzuner’ın severek okuduğum romanında bir bölüm var ki, neredeyse benim hayat felsefemi özetliyor. Yazımızı bu cümlelerle sonlandırmak en güzeli bence. ‘’Çıkarsız paylaşılan saf mutluluk o kadar eşsiz ve nadir bir güzelliktir ki, onun bu yüzden dünyada daima en çok kıskanılan ve satın alınamayacak tek mutluluk olduğu söylenir.’’

İşte böylesi mutlulukları yakalamak için de hayli zor ve çetin bir süreç çocuklarımızı, birer birey olarak bizleri bekliyor; ama sonundaki güzelliği yaşamaya değer bence. Ne dersiniz?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

05.06.2012


NOT:Bu yazıyı yazmam için beni yüreklendiren, hatta ismini koyarak yolumu açan Sn. Cahit BÜYÜKKANBER'e sonsuz teşekkürlerimle.

7 Haziran 2012 Perşembe

KRİTİK ve ANALİTİK DÜŞÜNCE (KAD)


Geçenlerde videolarını izlediğim Sn.Prof.Dr.Celal Türer'in anlatımlarından yola çıkarak; Kritik ve Analitik Düşünce (KAD) konulu değişim projesini detaylarıyla bloğuma da taşımak istedim.


Hayatı nasıl sorgulamamız gerektiğini çözeceğimiz ipuçlarıyla dopdolu.Okuyunca bana hak vereceksiniz.

KAD , bir değişim projesidir. Eleştirel ve çözümleyici bilgi ekseninde varoluşun değişimini öngörür. Çünkü eleştirel ve çözümleyici bilgi önce özgürleştirir, sonra dönüştürür.

KAD bir var olma TARZIDIR. Eğer gerçekten benimsersek hayatı nasıl anlamlı yaparız eksenine geçeriz.

Herkes önce kendi başına yapacak, sonra bütünde birleşecek ve tam olacak…

KAD’ ın sözcük olarak anlamı ELEŞTİREL ÇÖZÜMLEYİCİ DÜŞÜNME demektir. Zihnin talepleridir bir anlamda.

Zihin bir olayla bir olguyla karşılaştığı zaman soru sormaya başlar.

1.soru….. GERÇEK Mİ?

2. soru…..BU NEDİR?
Hep böyle sorarız ama bu sorular bize bir şey söylemez, sadece kendisini söyler. Bu ikinci seviye bir sorudur.

3. soru…. NİÇİN? NEDEN? bu soru sorulmadıkça önde kalırız, arkayı göremeyiz yani niyet ve arayışı. Oysa ki yapılan işin önünde iş vardır, emekler gayeler görülmez, onu göremediğimiz için de anlamayız.

‘’İlim nedenleri ile bilmektir’’ nedenlerini bilmezseniz onu bilemezsiniz, arkasında sebebi ki bu çok daha önemlidir yapılan işten. Bir şekliyle KAD ın keşfi için sağlıklı bir zemindir.

4.soru…..BU HANGİ ŞEYDİR? Ayırt edecek unsurları yakalamak lazım, niçin KAD diye sormak lazım.

HAYATINI SORGULA VE YENİDEN YAPILANDIR!

Eskiden insanlar kendilerini olduğundan az gösterirdi. Şimdiyse fazla gösterme peşindeyiz. Modernleştikçe gelenekle modernlik arasındaki irtibatlar karıştı. Hayat hızlandıkça problemleri çözemez olduk. Geleneksel dünyada herkesin rolü belliydi. Şimdi her şey birbirine karıştı. Ne zaman nerede ne olacağımızın farkına varamıyoruz. İşte bunlardan ustalıkla çıkmak içinde bir kavrayış geliştirmeliyiz.

KAD bu işin İPUCUDUR.

Bilinç denilen şey modernleşmeyi işaret eder. Kadim dünyada ise bilinç yoktur, aidiyetler vardır. Modern dünyada kendi benliğinizi oluşturmak zorundasınız. ‘’ben şuyum’’deyince ‘’ben bir insanım ‘’deriz. Oysa kadim dünyada ait olduğumuz en geniş halkadan bahsederiz. Aidiyetlerın canlanması lazım. Neyi bıraktığımızı kaybettiğimizi bilirsek geçişlerimiz kolay olur. Gelenek ve modern arasında bir kavrayış oluşturmak lazım ki bu, derinlikli eleştirel analitik düşünceyi gerektirir.

Düşünme yani tefekkür…………bir fikir üretme işidir ve kolay değildir. Cesaret ister. Pek çoğumuz önyargıların değişmesine düşünme deriz. Oysa başkası adına düşünemeyiz. Çelişki lazımdır düşünmek için. Düşünmek önünde yolun olduğu değil, arkanda yolun olduğunu bilmektir. Düşünmeyen sorgulamayan bir toplumda işimiz zordur. Sorusu olmayan insan düşünemez. Sorununuz ve sorunuz yoksa yani kolay cevaplarla gelmeyen sorular, düşünmüyorsunuz demektir.

Hakikati zihinle çözemeyiz. Sezgisel olarak çözeriz. Metafor olarak. Bu alemdeki tek tutarlı şey zihindir. Hayat kalıba giremez. Kıvamla gerçekleşir.

Modern hızlı
Gelenek geride…………aradaki KIVAM ise çok zor.

Yaşamayı biliyor muyuz? Yaşamayı bilmek ezmeden, ezilmeden, miş gibi davranmadan, estetikle, ahlakımızla yaşamı sergilemek demektir. Bu ustalık zordur. Hayatın içinde kendi başına öğrenilmez.

Kıvamı kazanmak için BASİRET gerekir.

Teorik olarak pratikte iş görmeyince basiretle çözeriz. Teorik ve pratik kıvama gelmelidir…

OLMA gerekir.

Gazali….mutsuzluğu şöyle tarifler:

’’mutsuzluk         1-cehalet    2-gafletten oluşur’’ der.

İlim ise kemali arzular, o da yuvarlaktır. Dönüp dolaşır ve makamına geri gelir. Bu daire tamamlanmadıkça cehalet ve gafletten kurtulmadıkça, mutlu olamayız.

Olmanın yolu TASAVVUFTUR.

Önce entelektüel uç sonra ahlaki uç ve birbirini tamamlamak.

ANALİTİK DÜŞÜNME karmaşık bilgileri çözmek için kontras hale getirmek , yer değiştirmek demektir. Yani bir oraya bir buraya. Problemi çözemez ama eleştirel düşünmeyi sağlar.

Eşeltirel düşünüyor, elekten geçiriyor ve üstte kalanları gelecekte kullanıyorsak analitik düşünüyoruz demektir.

İki tür eleştiri vardır:
1-yıkmak için 2-istifade etmek için.

Hiçbir bilgi tazelenmedikçe ayakta kalamaz.

KAD gelenekten moderne, modernden geleneğe tarihsel bir yürüyüş yapmak demektir. Kolay değildir. İkisi arasında yol açmak zordur. Gelenekler yavaş akar, yenilikler içinde damar bulunmalı.

Zor olanı KAD için ne kadar gönüllü olduğumuz….
Hakikatle miş gibi yapılarak amatörce uğraşılmaz. Kavrayışımızı yeniden oluşturmalıyız.

KAD öncelikle ömür boyu sürecek bir yaşam biçimidir. Mevcutla yetinirsek düşünmemiz mümkün değildir.

Zihniyeti değiştirmek gerekir. Bireysel olarak ayakta kalmalı ve bunu topluma çevirmeliyiz. Herkesin kritik etmesi çözümlemesi ve bunları kendi belleğinde kıvama getirmesi gerekir. Teoriyi kendi hayatımızda kullanma kavrayışını kazanma becerisidir. Bunun için mevcut geleneği öğrenmeliyiz.

Düşünme diyalog hadisesidir. Arkasında olanlarla beraber. Aynı şekilde modernliği analiz edelim ve gelenekten modernliğe, sonrada modernden geleneğe yapılan karşılaştırmalarla anlam ufku yaratalım ve nasıl davranacağımıza karar verelim.
     
                      
ÖZETLE ve kendimce; önce bir birey sonra da toplum olarak daha mutlu, daha güvenli yaşayabilmemiz, BASİRET yani GÖNÜL gözümüz açık olarak; empati yaparak olayları sorgulamamıza bağlı. Ben egosundan uzakta kalmak şartıyla; olayları zihin süzgecimizden geçirmemiz, yerinde ve doğru sorular sormamız ve bunların ışığında geçmiş bilgilerimizle şimdikini harmanlayıp üzerinde düşünmemiz, gerekirse eleştirel yaklaşmamız, cesaretle düşüncelerimize sahip çıkmamız ve yaşamda uygulamamız önemli. Bir anlamda NLP gibi bilinçaltımızı, kafa yapımızı yeniden yapılandırmalıyız ki, çağa ayak uyduralım ve hızla geçen zamanı yakalayıp; o süreçteki yerimizi alıp sağlam temelleri inşa edebilelim.

Sonuç olarak; düşünmek,cesaretle sorgulamak, hemen kabul etmemek, önce kendi içimizde sindirmek, sonra eleştirel yaklaşımlarla, yapıcı fikir tartışmalarıyla özünü kavramak, hayata uygulamak… ve bunu 

BİR YAŞAM BİÇİMİ haline getirmek...

Elbette çocuklarımıza bu tarzı benimsetmek, sözlerle değil yaşayarak, ayna olarak...

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

05.06.2012
NOT:izlediğim video'lardan ve bu özel sohbetten haberdar olmamı sağlayan, Sn.CAHİT BÜYÜKKANBER'e sonsuz teşekkürlerimle, İYİ Kİ VAR...

3 Haziran 2012 Pazar

SOYUT DÜŞÜNCE ve IŞIKLI YOLU...


İnsan düşünen bir varlık ve düşündüğü ölçüde de var oluyor. Ve bu düşünceler bizim tüm yaşamımızı bir şekilde belirliyor. İyi, kötü, mutlu, mutsuz, huzurlu, dingin ya da kederli olmamız bizim düşüncelerimizle nasıl birebir gerçeklik buluyorsa; beyin loplarımızın farklı kısımlarını çalıştırmaya başladığımız ve bunu hayallerimizin gerçekleşmesi adına denetim altına almayı başardığımız ölçüde de yeniliklerle kucaklaşıyoruz.

Bunlar yeni keşifler, hayatı kolaylaştırıcı pek çok yeni yol olduğu gibi; hayatın es geçilen pek fark edilmeyen güzelliklerinin keşfedilmesinde de hayli etken. Karamsar bir bakış açısıyla nasıl görüş alanımız dar alanlara sıkışıyor ve hem kendimize hem de etrafımıza hayatı çekilmez yapıyorsak; olumlu ve pozitif olduğumuz anlarda da yaratıcılığımız o ölçüde zirveye varıyor. Yaydığımız ışık hem kendi içimize hem de çevremizdekilere yepyeni bakış açıları açmada adeta anahtar görevini görüyor.

Kısacası her şey düşüncelerle başlıyor ve bitiyor… tam bu noktada Osho’nun bir tanımlamasına dikkat çekmekte fayda var.

‘’Bazen gökyüzünde siyah bulutlar olur; gökyüzü bu siyah bulutlar yüzünden değişmez. Ve bazen beyaz bulutlarda olur ve gökyüzü bu beyaz bulutlar yüzünden de değişmez.Bulutlar gelirler ve giderler gökyüzü baki kalır. Sen gökyüzüsün ve düşünceler de bulutlardır. Eğer düşüncelerini titizlikle izlersen, eğer onları kaçırmazsan, eğer onlara doğrudan bakarsan ilk şey bunu anlamak olacaktır ve bu çok büyük bir anlayıştır. Bu senin aydınlanmanın başlangıcıdır. Artık sen uykuda değilsin, artık gelip giden bulutlarla özdeş değilsin, artık sonsuza dek baki kalacağını biliyorsun. tüm kaygı yok olur...’’   
İçsel kaygıların yok edilmesi adına ne güzel bir açıklama, öyle değil mi? Gelip giden bulutlara değil, kendi özüne, düşüncelerine odaklanmanın güzel bir tarifi. 

Üstelik Gönül ya da Basiret Gözümüzü her daim açık tutarak.  Buket Uzuner SU romanında basiret gözüne şu satırlarla dikkat çekmiş.

‘’Basiretin bağlanması böyle bir şeydir. Hem ortada apaçık duran varlık ve gerçekleri, hem de kendi içindeki değerlerini göremez, gözden kaçırırsın. Çünkü artık ‘Basiret Gözü’n körleşmiştir!’ ‘

Elimizde kavradığımız, varlığını duyu organlarımızla algıladığımız her somut şey önce açıklamakta hep zorlandığımız soyut düşünceyle oluştu. Düşünceler hayallerle birleşti, içine alabildiğine inanç eklendi, uygulamaya konuldu, planlar yapıldı, ortaya çıkan pürüzler terslikler giderildi, çaba ve sabır süzgecinden de geçtikten sonra yepyeni bir tasarım, bir buluş olarak hayatımıza girdi.

Bunu dört ana grupta toplayanlar;

*Düşünce-inanç-plan-aksiyon    

olarak adlandırıyor. Bu noktaları kısaca açarsak;

.Yaratıcı düşünce bir fikirdir, bir bakış açısı, bir inançtır.

.Kişi bu inançla hayal eder, tasarlar ve somuta dönüştürür.

.İçsel realitemiz, hayata bakışımız da aynı süreçten geçerek oluşur.

.Bakış açımızı belirleyen düşünce ve inançlardır. Neye inanırsak    hayatımızda da onu görürüz.

.İnançlarımız evrende yankılanarak bize geri döner.

.Düşüncelerin gerçeğe dönüşmesi için söylenenleri hissetmek şarttır.

.Yansımalarını hayatta birebir gördüğümüz her şey somuttur.

.Bilinçli ve bilinçaltı inançlar hayata dair bakış açımızı şekillendirir.

Tüm icatlar, insanın var olduğun andan bu ana kadar bizim yaşamımızı kolaylaştırmak adına yapılan tüm keşifler hep bu aşamayla can buldu. Düşünceyle başlayan ve oradan somuta varan noktaya gelene kadar ise arada yaşananlar ; bazen senelere bazen ömürlere mal oldu. Hiçbir hayale kolay ulaşılamadı, bazen yarım kalan bir proje bir başkası tarafından tamamlandı, ama düşünceler birleşip aynı hedefe varılmak adına gösterilen tüm çabalar hayat buldu.

‘’Düşüncelerimiz sözlerimizi, sözlerimiz duygularımızı, duygularımız davranışlarımızı belirliyor. Davranışlarımız içsel realitemizin dışsal tezahürüdür.’’ diyor bu konunun uzmanları ve ne kadar doğru aslında…

O düşüncelerimizi kontrol edebilmek lazım elden geldiğince. Farkındalığımızı da artırmamız lazım ki bakış açımız genişlesin. Düşüncelere bağlanmayı beynimiz kendi kendine yaptığına göre bu aşamada bize düşen görev de düşüncelerimiz olumsuz olduğunda  bunu hemen olumluya çevirmek. Kolay mı bu iş? Değil elbette ama yarını daha mutlu kucaklamak, yarına daha umutla yaklaşmak adına da çok önemli.

Yine uzmanların değindiğine göre bu aşamada önümüzdeki en büyük engel ise bilinçaltındaki düşüncelerimiz. Üstelik günde yaklaşık 60000 düşüncenin beynimizi ziyaret ettiğini ve bunların da kendi aralarında birbirleriyle çarpıştığını kabul etmemiz lazım. İşte tüm bu karmaşayı olumluya ve kendi lehimize çevirmeyi başarmamız adına bilinçaltımızı yeniden proglamlamızda  NLP devreye giriyor. Bu yöntem, bedenin ve zihnin işleyiş mekanizmasını kolayca kavranır hale getirerek doğru kullanmayı öğretiyor. Yani bilinçaltını yeniden programlıyor. Günümüzde pek çok kişi bununla kendisini adeta yeniden keşfediyor.

Kazanılan soyut düşünce kavramı ise özgür ve özgün düşünceyi geliştirir. Düşünce kabiliyetini artırır. Soyut düşüncenin öğretilme yolu da bence hayal kurmayı engellememekten geçiyor; sınırlar koymadan çocuklara özgürce hayal etmenin yolu açılsa, sorgulamanın araştırmanın, kendinden bir şeyler katmanın önemi kazandırılsa; düşünceleri de farkında olmadan soyut bir bütünlük kazanmaya başlar. Böylesi özgür düşünen, düşündüklerini sorgulayan, hayallerinin peşinde koşmalarına izin verilen bireylerden oluşan toplumlar da sanattan, edebiyata, bilime hatta siyasete kadar her alanda başarılı olurlar.

Soyut düşüncenin güzel yolunda hep ışıkla, sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ
26.05.2012
NOT:Bu güzel konu üzerinde farklı düşünmemi sağlayan, yapıcı fikirleri ile yolumu açan Sn.CAHİT BÜYÜKKANBER'e sonsuz teşekkürlerimle...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...