29 Kasım 2015 Pazar

ŞANSIMIZI PAYLAŞIP ÇOĞALALIM MI? (2/2)

Şimdi gelelim bu minik kahramanımızın yaşadığı o olağanüstü güne.

‘’Bir gün babasıyla parkta beyzbol oynayan Shay, arkadaşlarıyla karşılaşıyor. Onlarla beraber oynama isteğini babasına fısıldıyor.

Babasının yüreği adeta yangın yeri. Oğlunun ricasını gerçekleştirmek o an için o kadar önemli ki. Ama tereddütlü. Çekiniyor. Karşılaştığı olaylar ve sürekli aldığı ret cevapları nedeniyle şansız olduğuna öyle inanmış ki.  

Ama o da nesi? O minicik çocuklar, kocaman yürekleriyle Shay’i aralarına alıyorlar. Hem de oyunu kaybetmek üzere oldukları halde.

Shay arkadaşlarıyla beraber oynayacağı için çok mutlu. Babası da.

Sevinçle takım formasını giyiyor, oyuna dahil oluyor. Hiç topla buluşamadığı halde arkadaşlarıyla beraber olmaktan, o heyecanı yaşamaktan dolayı hep gülümsüyor.

Derken oyun skoru yavaş yavaş dengelenmeye başlıyor. Ve nihayetinde topa vurma sırası kahramanımıza geliyor. Arkadaşları bir an bile tereddüt etmeden son vuruşlarını ona emanet ediyorlar.

Hep beraber sahada tek bir yürek yaratıyorlar. İzleyenler coşkuyla tezahüratta bulunurken, rakip takım oyuncuları dahil herkes; Shay’in oyunu alması için ellerinden gelen her şeyi deniyor. Oyun kurallarını dahi bilmeyen Shay’ı bıkmadan, usanmadan cesaretlendiriyorlar.

Ve sonuçta oyun bitiyor. Herkes çoşkulu. Herkes mutlu. Ve herkes tek bir kişiyi alkışlıyor. Shay gözyaşları içinde ailesi tarafından kucaklanıyor. Azimle zoru başarmanın mutluluğunu, o kısacık hayatı boyunca hiç unutmuyor.’’

Peki gerçek kazanan kim dersiniz?
Sadece Shay mı?

Elbette hayır.

Kazanan SEVGİ ve İNSANLIK oluyor. O minicik yürekler sahip oldukları şanslarını arkadaşlarıyla paylaşarak; herkesi tek yürek yapıyor.

Sonunda kaybetmek olsa bile, gülümseyen bir yürek kazanmak her şeyden kıymetli. Öyle değil mi?

Şimdi sorumuzu yeniden düşünüp, cevap verme zamanı.  

Şansımızı paylaşarak çoğalalım mı?

Elimizde her ne varsa çekinmeden etrafımızdakilere sunalım mı?

Yürekleri incitmeden; vermenin asaletine, zarifliğimizi de katalım mı?

Ben cevabımı tekrarlıyorum ve sevgimle EVET diyorum. Şimdi sıra sizler de.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

21.09.2015







ŞANSIMIZI PAYLAŞIP ÇOĞALALIM MI? (1/2)

Ben bu soruya kocaman bir EVET diyorum.

Peki ya sizler?

İsterseniz cevap için yazımın sonunu bekleyebilirsiniz.

Beraberce bir hayatı paylaşıyoruz. Günü geliyor seviniyor, günü geliyor üzülüyoruz.
Egomuza yenik düşmeden, BİRden BÜTÜNe geçebildiğimiz o yumuşacık ve naif anlarda ise; etrafımızda muhteşem gülüşler yaratıyoruz.

Önemli olan bunlara daha çok vesile olabilmek. Bunun için gayret göstermek.  Yeri geldiğinde bazı şeylerden fedakârlık etmesini bilmek.

Benim tabirimle, paylaşarak çoğalmak.

ŞANS hepimizin yaşantısını ışıltılarla süsleyen bir güzellik. Ve hepimiz aslında bu güzelliklerin TAM merkezindeyiz.

Fark ettiğimizde bir hediye gibi kucaklıyoruz onu. Fark etmediğimiz anlarda ise, elimizin altında durduğu halde, görmeden geçip gidiyoruz yanından. Ama bir gerçek var ki hepimiz ŞANSlıyız. Elbette kulvarlarımız farklı. Asıl olan; bulunduğumuz kulvarda bizden daha az şanslı olanlara yardım edebilmek. İşte bu muhteşem bir güzellik.

Özellikle konu engelliler ve çocuklar ise.

İnsani duygularımızı ve vicdanımızı, sevgi cömertliğimizle kuvvetlendirip başkaları için kullanıyoruz. Paylaşıyoruz. Çoğalıyoruz.  

Tıpkı Amerika’daki oyun çağı çocuklarının; Shay isimli engelli arkadaşlarına tanıdıkları o bir günlük şans gibi.

Bu gerçek bir yaşam hikayesi.

Ve ben biliyorum ki; bizim ülkemiz dahil tüm dünyadaki engelli anne babaları; buna benzer pek çok olayla yaşamın her karesinde karşı karşıya.

Peki ya sonuç?

Maalesef yüzlerine kapanan kapılarla, şans kelimesini dahi unutmuş durumdalar.
İşte bu yazıyı paylaşmaktaki amacım. Birilerinin o çok zor ve engebeli dünyaları için minicik bir ışık yakabilmek. Gülümseyen yüzleri, sevgi dolu yürekleri çoğaltmak.

Shay isimli çocuk tam bir kahraman. Evet engelli, ama engeline rağmen zoru başarmayı seviyor.

Önce Shay’ı biraz tanıtmama izin verin. Shay, sağlıklı olarak dünyaya gelir. Ancak sekiz yaşını sürdüğü sıralarda, hiçbir belirti göstermeden aniden hastalanır. Ve sadece bir iki ay içinde görme, hareket, yeme ve konuşma yeteneklerini tamamen kaybeder.

Hastalığının ismi ALD.

Beyni etkileyen genetik bir hastalık. Çok nadir olarak görülüyor. Bu hastalığa yakalananların uzun yaşama şansı yok. Doktorların verdiği en uzun termin sadece 10 yıl. Maalesef tedavisi de henüz bulunmamış. (devamı yaşam öyküsü ile beraber 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

21.09.2015

22 Kasım 2015 Pazar

YÜREKTEN İSTEMENİN GÜZELLİĞİ

Hayatın bizi sınavdan geçirdiği pek çok olayla karşılaşıyoruz zaman zaman. Belki de o anlarda en çok kalbimize sığınıyoruz. Arzumuz her ne ise; gerçek olması için pek çok şeyi yapmaya hazırız öyle anlarda. Dünyayı bile sırtımızı alıp taşıyabiliriz.

Aslında endişe edecek hiçbir şey yok. Çünkü en güvenli yerdeyiz. Kendi özümüzde, kalbimizde. Yüreğimizin o sıcacık katmanları arasına dilek tohumunu bırakmamız yeterli. Zamanı geldiğinde gerçekleşecek mutlaka. Ne erken ne de geç. Tam vaktinde.

İşte bu satırlarımı destekleyecek öyle güzel bir öykü var ki sırada. Okuyunca etkileneceksiniz sizler de benim gibi.

Yer Pakistan. Dünya çapında ünlü bir doktor olan İşân Hüseyni’nin gerçekten yaşadığı ilginç bir öykü bu.

‘’Günlerden bir gün ünlü doktora; yaptığı yararlı hizmetler nedeniyle ödül verileceği bilgisi gelir. Doktor da yoğun ve stresli hayatına kısacık bir mola vererek, ödülünü alacağı konferansa katılmak amacıyla; uçağa biner.  

Fakat bindiği uçağa yıldırım çarpar. Tüm yolcularla beraber doktor da en yakın havaalanına inmek zorunda kalır.

Ancak aksilikler bununla bitmez. Bir sonraki uçağın tam 16 saat sonra olduğunu öğrenince sinirlenir. Bu durumda hem konferansı hem de ödül törenini kaçıracaktır.

Havaalanı yetkilileri doktora yardımcı olmak adına ellerinden geleni yaparlar. Hatta isterse araba kiralayarak varmak istediği şehre 6 saatte ulaşabileceği bilgisini de aktarırlar.

Başka çaresi olmadığını gören doktor; o hışımla bir araba kiralar. Aceleyle yola çıkar.

Ancak o da ne?

Bu sefer de hava şartları sanki gitmesine mani olmak ister gibidir. Gök gürültüsü eşliğinde yağan şiddetli yağmur bir anda sele döner. Araçlar yollarda mahsur kalır. Doktorumuz da aralarındadır.

Aracın içinde çaresiz sağa sola bakınırken, yol kenarında bir ev gözüne ilişir. Tüm siniriyle kapıyı çalar. Karşısında beliren yaşlıca kadına telefon etmesi gerektiğini söyler. Yaşlı kadın doktorun o sert tavırlarına rağmen tebessüm ederek, evde telefon olmadığını belirtir. Gerçekten de fakir kadının evinde ne telefon ne de elektrik vardır.
Yine de Tanrı misafiri doktoru içeriye alır. Hızlıca yemek ve çay hazırlayacağını söyler.

Bu zorunlu misafirliğe katlanmak zorunda kalan doktor çaresiz bu davete uyar. Biraz sonra hem ısınmış, hem de yemeğini yemiştir. Peşinden sıcacık çayını yudumlarken; ilk defa bulunduğu evin ve yaşlı kadının durumu dikkatini çeker.

İçinde bulunduğu sıkıntılı duruma kendisini çok kaptırdığını ancak o zaman anlar. Çünkü odanın bir yanında sessizce ibadetini yapan yaşlı kadına gözyaşları eşlik etmektedir. Belli ki sıkıntısı büyüktür. Tam bu arada bir beşik ve içinde hareketsiz yatan bir bebek dikkatini çeker.

Bebeğin kime ait olduğunu sorar. Yetim torunu olduğunu öğrenir. Üstelik ağır bir hastalık geçirmektedir. Hiçbir doktorun çare bulamadığı hastalığın çaresine bakacak tek doktor olan İşan Hüseyin adlı doktora ulaşabilmesi içindir, tüm kalbi istekleri. Ve torununun kurtulması, eski sağlığına kavuşması.

O anda kendi ismini duyan doktor şaşkınlık içinde ağlamaya başlar. Yaşlı kadının kalbinden geçirdiği dileğin kabul olduğunu; çünkü beklediği doktorun kendisi olduğunu söyler.’’

Öykümüz burada bitiyor.

Kalpten istenen dileklerin gerçeğe dönüşmesi bu kadar kolay işte. Zaman geliyor hiç olmayacak gibi duran şeyler oluyor. Doğa, insanlar ve hatta tüm dünya o dilek için bir araya geliyor. Yollar açılıyor. Bir başkasının başına gelen aksilik bir diğerinin hayrına oluyor. Ve Sonuçta kalbi dilekler gerçeğe dönüşüyor.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.09.2015






16 Kasım 2015 Pazartesi

BU TAŞLAR ADETA CANLI (2/2)

Şimdi sırada yürüyen taşlar var.

Bunun için rotamızı Amerika’da California çöllerine çeviriyoruz.

Neden mi? Ölüm Vadisi Doğa parkında hareket eden, hatta yürüyen kayalarla karşılaşmak için.

Bir yanda 3000 metre yükseklikte dağlar; diğer yanda okyanus seviyesinden 86 metre aşağıdaki Badwater Havzası ile oldukça tehlikeli bir yerdeyiz şimdi. Volkanik kraterler de cabası.

Bu vahşi yerde iklim kışın aşırı soğuk. Ani selleri ve fırtınaları meşhur. Yazın ise aşırı sıcaklık var. Öyle ki turistler için yer yer uyarı tabelalarına rastlamak mümkün.
Bu ani hava değişimleri; bir heykeltıraşın taşını yontması gibi kayalarla oynamış. 
Sonuçta değişik formlarla görenleri büyüleyen pek çok kaya günümüze taşınmış.

Ünlü bir şato, vahşi çiçekler ve iklime alışkın hayvanları ile kendi halinde bir bölge burası.  Her yıl neredeyse 1 milyondan fazla yerli ve yabancı turistin ziyaretine sahne oluyor. Özellikle her akşam izlenen gün batımının renkleri ve kayaların albenisi turistlerin anılarında hoş bir yer ediniyor.

Ağırlığı zaman zaman 300 kiloyu bulan ve düz çölde kumun üzerinde yüzlerce metre yürüyen taşların gizemi ancak on yıllarda çözülmüş. Elbette bu hareket birden bire olmuyor. Yıllara yayılmış durumda. Yani gözle izlemek mümkün değil. Ancak biz mühendislerin akışkanlar mekaniği bilgimizle izahı kolay. Deneyler ve incelemeler yıllarca sürmüş haliyle.

Kış mevsiminde bölgeyi kaplayan buzlu su rüzgarında etkisiyle kayaları yavaşça hareketlendiriyor. Sert kayaların zeminde bıraktığı izler; buzlu su çekilince ortaya çıkıyor. Seneler süren deneyler sonunda; bazı kayaların sadece 1-2 santim, bazılarının ise 65 metre kadar hareket ettiği tespit edilmiş.

Ancak bu hareket yazın değil, kışın oluyor. Belli bir düzen ve yol izlemiyor. Şimdi sıkı durun. Hareket eden ve çapı sadece 6.4 cm. olan en küçük kaya; bir kış mevsiminde tam tamına 260 metre yol almış.

Elbette bu harekete sebep olan pek çok etken var. Soğuk hava, rüzgar hızı, ortamın basıncı, yüzey sürtünmesi, su yükselmesi, suyun kalitesi, kayanın kütlesi, hacmi, yoğunluğu akla ilk gelenler.

Pek çok bilim adamını hala şaşırtmaya devam eden taşlarla ilgili deneylere hala devam edildiği de edinilen bilgiler arasında. Ne diyelim daim olsun. Olsun ki bizler de her defasında doğaya hayran olmanın tadına varalım.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

15.09.2015

NOT: Bu ilginç kayalardan Sn. Levent Gözaçan ve Secret grubu sayesinde haberdar oldum. Katkıda bulunan herkese sonsuz teşekkürlerimle.





BU TAŞLAR ADETA CANLI (1/2)

Maddelerin de bir enerji taşıdığına inananlardanım. Ancak gün gelip de büyüyen ve yürüyen taşlar olduğunu okuyacağım hiç aklıma gelmezdi.

Evet yanlış duymadınız.

Burada paylaşacağım taşların bir kısmı BÜYÜYOR. Tıpkı sulanan bir bitki gibi.

Bir diğer kısmı ise YÜRÜYOR. Hem de öyle birkaç adım değil, bazen metrelerce.

Elbette hepsinin bir bilimsel açıklaması var. Ancak doğanın gizemi bizleri her an şaşırtmaya devam ediyor. Sadece canlıları ile değil üstelik. Buna bir de taşlar katıldı.

Şimdi gelin önce Orta Avrupa’da Romanya’ya uzanalım. Balkan Yarımadası'nın kuzeyinde bulunan bu ülke; aynı zamanda Karpat dağlarına da ev sahipliği yapıyor.

Romanya’nın Transilvanya eşiklerinde tipik bir yayla şehri var. Başkent Bükreş’ten 180 km uzakta. İsmi Vâlcea. Eski evler çoğunlukta olduğu bu şehirnde; küçük kendi halinde bir kasaba var. Doğa harikası taşları ile oldukça popüler olan bu kasabanın ismi Costeşti.

Taşlar özelliği; yağmur yağdıkça büyüyor olması. Yani küçücük taşlar zaman içinde yağmurla besleniyor ve kocaman kayalar haline geliyor.

Romenler bu gizemli taşlara ‘Trovanti- Yaşayan taş’ ismini vermişler.

Boyutlar çeşitli.

Çapı 2metre olanından tutunda, 1-2 milimetre olanına kadar her türlüsü bölgede yer alıyor. Kalite ve yapıları itibarıyla dünyada başka benzerleri yok. Romaya’nın ünlü heykeltıraşlardan Constantin Brancusi’nin pek çok önemli eserine de ilham kaynağı olmuş bu ilginç taşlar.

Kasaba halkı, yıllar içinde kulaktan kulağa taşınan farklı efsaneleri günümüze kadar taşımış. Bir kısmı taşları kutsal kabul ediyor. Taşların canlı olup düşünceleri etkilediğini savunanlar bu taşlardan korkuyor. Bu nedenle de taşlara dokunamıyorlar. Bazıları onların uzaylılara ait olduğunu düşünüyor. Bir diğer kısmı ise turistlere satarak geçimini sağlama derdinde.

Ancak asıl olan; dünyanın her yanından yaşayan taşları görmek, onlara  dokunmak ve incelemek için gelen turistlerin olduğu.

Dünya çapında jeologların yaptığı araştırmalar sonucunda bu taşların nasıl büyüdüğü çözülmüş. Bu gizemli taşları yıllarca inceleyen bilim adamları ve Romen heykeltıraşlar bu oluşumun tam 6,5 milyon yıl önce başladığında hemfikirler. Romanya’nın farklı bölgelerinde yine rastlandığını; ancak jeolojik rezervin en çok Valcea şehrinde olduğunu artık biliyorlar. Ve tüm o alanın görenleri büyülediğini her defasında dile getiriyorlar.

Taşın yapısında zengin kum birikintilerine ve bazı kimyasal maddelere rastlanmış. Dolayısıyla yağmur suyunun da etkisiyle taşlar form değiştiriyor. Küresel ve eliptik şekillere bürünüyor. Bir yandan da canlı gibi büyümeye devam ediyor. Uzmanların açıklamaları bu yönde.

Dünyada bir başka benzeri olmayan bu taşlar; şimdilerde kasabayı görülecek yerler sıralamasında ilk sıralara taşımış durumda. (YÜRÜYEN taşlarla devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

15.09.2015

7 Kasım 2015 Cumartesi

SEVGİ- AMOUR- LOVE- AŞK

Sevgi içimizdeki en değerli hazine. Sıcacık. Benim vazgeçilmezim. Paylaştıkça artan, kocaman olan iç zenginliğimiz.

Sevgi sözcüğünün geçek anlamı nereden geliyor biliyor musunuz?

Latince bir kelime olan ‘a-mors’ dan. Anlamı ‘ölümsüzlük’ demek.

Üstelik geçenlerde dünya genelinde yapılan bir ankette; en romantik sevgi sözcüğü yine bu kelimeye verilmiş.

Sevginin gücünü, ihtişamı anlatan bir başka sözcük ise Rönesans döneminde adeta simgeleşmiş.

‘’Amor vincit omnia’’

Anlamı ‘Sevgi her şeyi fetheder, yener.’ demek.

Hepsi sevginin gücünü anlatan satırlar, öyle değil mi?

Sevgi ve aşkla bakabilmek hayata ve anlara…
Tüm amacımız bu doğrultuda değil mi zaten?

Bu nedenle ne kadar çok sevgiden söz edersek, sevgiyle ilgili sözcükler ve yazılar paylaşırsak o kadar iyi hepimiz adına. Biliyorum ki sizler de bana katılacaksınız.  

Sevgiden söz edip de, sevgi kuramının kurucusu Amerikalı ünlü psikanalist, sosyolog ve filozof Erich Fromm’dan bahsetmeden olmaz elbette.

Almanya doğumlu Fromm bakın sevgiyi nasıl tanımlar?

‘’Sevgi, insanlığın sorunlarına bir yanıt olarak; kişideki aktif ve yaratıcı gücün kaynağı bir enerjidir.’’ der ve devam eder. 

‘’Bu yaratıcılıkla SEVMEK bir SANATtır.’’

Ben bu tanıma bayıldım.

Psikolojide aşkın formülünü açıklayan Robert Stenberg’ e göre ise; aşk sırasıyla; yakınlık, bağlılık ve tutkudan oluşuyor.

Şimdi gelin sevginin sözlüklerdeki tanımına bakalım.

“İnsanı bir şeye ya da bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.”

Ancak bu tanımı yetersiz ve yüzeysel bulan birçok yazarın, sevginin tam anlamıyla tanımlanamayacağını belirttiklerini de paylaşmak isterim.

Sevginin felsefedeki tanımı ise şöyle; ‘’Herhangi bir nedene dayandırılamayan duygudaşlık.’’

Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama; ölümsüz bir şehir olarak tarihi süsleyen; Roma şehrinin ismi de ‘amor’ kelimesinin tersten yazılmış hali.

R O M A … A M O R

Roma da tıpkı İstanbul gibi, yedi tepe üzerine kurulmuş gerçek bir aşk şehri. Üstelik içinde bambaşka bir devlet barındıran tek şehir. Çünkü 5 kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyanın en küçük devleti olan Vatikan burada.

Bu isim, Roma şehrinin kurucusu olarak kabul gören Romulus tarafından verilmiş. Ve böylece şehrin ismiyle ölümsüzleştiğine inanılmış. Hatta kral Romulus ‘Tanrı Quirinus’ olarak tanrılaştırılıp tapılmış o yıllarda. Efsanesi de hayli ilginç.

Romulus ikiz kardeşiyle beraber dünyaya gelir. Ancak, her ikisi de henüz daha bebekken; taht kaygısı yüzünden; bir sandık içinde İtalya’nın üçüncü büyük nehri olan Tiber’e atılır. Tesadüfen bir dişi kurt tarafından bulunur. Onun sütüyle beslenir. Sonradan onları bulan kralın çobanı ve eşi sayesinde büyüyüp, cesur iki delikanlı olurlar.

Ancak kurmak istediği kentin ilk hazırlıklarını yaparken; ne yazık ki iki kardeş birbirine düşerler. İkiz kardeşini öldüren Romulus; kendi ismini vererek ölümsüzlüğüne ilk imzayı attığına inanır.  Hem savaşta, hem de barışta güçlü yapısıyla büyük bir lider olduğunu kanıtlar. Son anına kadar kurduğu kentte kral olarak yaşar. Ölümü ise hayli ilginçtir. Günlerden bir gün çıkan büyük bir fırtınada kaybolur. Ve halkı onun gökyüzüne yükselerek, Tanrılar katına çıktığını düşünür.

Elbette bu bir efsane. Ancak isimlerin bu denli benzer olması, aşktan Roma’ya uzanan yolun gizemini de açıklar gibi.

Sevginin Yunan mitolojisindeki yeri ise apayrı. Bu muhteşem duyguyla ilgili pek çok Tanrı var.
İşte onlardan bazıları.

Kardeşçe sevginin adı Agape; cinsel sevgiyi temsil eden Eros; bozulan aşkları düzelten Philia; anaç sevginin kahramanı Storge; insanlar arasındaki kini ve düşmanlığı aşka dönüştüren Xenia ve son olarak hepimizin tanıdığı aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit.

Çin geleneğinde ve felsefesinde aşk ana kavramlardan bir tanesi. Sadece canlılara değil, cansız olan her şeye sevgiyle yaklaşma felsefesini benimsemişler yıllar içinde. Aynı şekilde sevgiyi saygıyla süsleyen Japonlarda bu konuya ciddiyetle yaklaşıp uygulayanlardan. Bizim kültürümüzde ise ilahi aşk ön planda tıpkı Farslılar gibi.

Son sözler kucaklaşmanın bir ihtiyaç olduğunu şiddetle savunan, Psikolog Virginia Satir’den gelsin. Yaşamımıza devam etmek adına 4 kez; gelişmemiz içinse 12 kez kucaklaşmaya ihtiyacımız olduğunu belirtiyor satırlarında.

Gerçekten de kucaklaşmanın insan ruhuna ve bedenine olan olumlu etkileri muhteşem. Stresimizi anında alması, sakinleştirmesi, enerjimizi artırması, gülümsetmesi değme ilaçlardan daha kıymetli bence.

Belki de bu yüzden sımsıkı kucaklaşmaları çok seviyorum ben. Sevgiyi derinden hissetmenin ve hissettirmenin en özel yolu.

O halde bizler ne duruyoruz hala? Yaşantımıza aşkı, sevgiyi davet edelim ve sevgiyle kucaklaşmanın muhteşem enerjisini birbirimize aktaralım.

Sevgiyle ve aşkla kalın.
Belgin ERYAVUZ

10.07.2015

Kaynaklar: Tanrılar Okulu- Stefano D’Anna; http://tr.wikipedia.org; http://www.turkcebilgi.com; http://gazette.com.tr.




3 Kasım 2015 Salı

GÖNÜLDEN VERMENİN&ALMANIN ZARAFETİ (2/2)

Evrenin kanunu öyle güzel işliyor ki.

Sahip olduğumuzun en iyisini verebiliyorsak, çok daha iyileri dönüp dolaşıp bizi buluyor.

Bu döngü asla şaşmıyor.

En değerli şeylerimizi verelim bugünden tezi yok. Hadi durmayalım ne olur.

Zamanımızı ayıralım. Sevgimizi paylaşalım. Tebessümlerimizi çoğaltalım. Değerli hissettirelim. Bilgilerimizi sunalım. Hiçbir şeyi kendimize saklamayalım. Yerimizi, sıramızı verelim; bir gülümseme eşliğinde. Yemeğimizin en özel parçasını ayıralım sadık dostlarımıza. Gerçekten sevgiyle dinleyelim arkadaşlarımızı; kalplerini rahatlatırken. Kucaklarken, sevgimizi hissetsin en yakınlarımız.

Öyle içten, öyle sıcacık kalpten olsun her davranışımız.

Zarif.
Kaliteli.
Işıltılı.

İşte kendimizi en iyi hissetmenin yolu. Daha ne olsun?

Peki şimdi soralım kendimize. Bizim için hangisi daha kolay?

Vermek mi? Almak mı? Yoksa her ikisi de mi?

O kadar geniş kapsamlı ki her biri.

Hayatın içinde sahip olduğumuz, maddi değeri olan her şeyden; manevi değer ve anlam taşıyan her şeye kadar.

Kitap, para, güzel sözler, tebessüm, zaman, ilgi, emek, aklıma ilk gelenler.

Hep ZARAFETle ama.

Verirken de alırken de. Karşımızdakine gerçekten önemli olduğunu hissettirerek.

Ben her ikisini de keyifle yapmayı seviyorum. Bir yanım vermekten büyük keyif alıyor. Ama diğer yanımda alırken hala zorlanıyorum bazen. Yine de hatırladığım noktada, kendimi düzeltmek yolundayım. O dengeyi korumak adına.

Kendine öz güveni olan, mütevaziliği yaşam biçimi haline getiren, öncelikle kendini ve sonra da hayatı seven, şükür etmenin en büyük gönül zenginliği olduğunun bilincine varan her insan bu alışverişi zarafetle yapar diyorum ben.

Gerek iş yaşamında, gerek sosyal hayatta ve ilişkilerde, kısacası hayatın bütününde; gerçek başarının en güzel yolu bu.

Almak ve vermek.

Yeter ki gönül gözünün, kalp güzelliğinin, sevgi ve saygının paylaştıkça arttığını bilsin. Bu özel değerleri yaşamının her noktasına taşısın.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.09.2015



GÖNÜLDEN VERMENİN&ALMANIN ZARAFETİ (1/2)

Gönülden sevgiyle vermek ve tebessümle, teşekkürler eşliğinde almak.

Hayattaki en özel alışveriş bence.

En keyiflisi.

Gönlümüzü en çok besleyeni.

Hele hele bir de zarafetin tınılarını taşıyorsa en değerlisi. Küçük ya da büyük olması önemli değil bu aşamada.

Ne sadece almak olmalı ama; nede sadece vermek.

Her ikisinin de yapılması şahane. Böylece doğal akışı ve dengeyi korumuş oluyoruz.

Hiç almamak, bir şekilde verilenleri ya da önümüze çıkanları sürekli ret edersek; o muhteşem akışı kesmiş oluyoruz. Tam tersi her zaman alıp, elimiz hiç vermeye gitmiyorsa da aynı durum söz konusu. Böyle diyor uzmanlar.

Aslında hayatın içinde sürekli bir alışveriş halindeyiz.
Farkında olmadan yapıyoruz pek çoğunu.
Önemsemeden.
Varlıklarının önemine inanmadan.
Gelişi güzel.

Oysaki minicik bir detay bile öyle önemli ki. Çünkü her biri bizim yaşantımıza ışıltı katıyor.

Örnek mi?

Sevgi dolu insanların hayata karşı duruşları, o sıcacık bakışları. Buram buram enerji yayan içtenlikleri. Bize düşen sadece fark etmek ve o enerjiye katılmak. Belki bir teşekkür, belki de sadece bir gülümseme ile.  İşte aldık ve verdik bile. Bu kadar kolay bu alış veriş. Yapabilene, detaydaki o rengarenk mucizelere tanık olana ne mutlu.

Peki ya bizler?

Bizler aynı güzelliği neden yaşayamıyoruz?

Yeterince almadığımız, yeterince vermediğimiz için olmasın sakın.

Önce almayı hedeflediğimiz için de olabilir mi? Ne dersiniz?

‘’Günlerden bir gün; bir gezgin yolunun hemen üstündeki bir akarsuyun içinde değerli bir taş bulur. Alıp heybesine koyar ve yoluna devam eder.

Ertesi gün, günlerdir aç bir adamla karşılaşır. Ekmeğini sevgiyle bölüşür. Ancak karnını doyuran adamın gözü birden heybedeki o değerli taşa takılır.

Biraz da mahcup gezginden taşı ister. Gezgin ise hiç düşünmeden taşı adama verir. Adam şansının artık döndüğünü hisseder. Hem karnı doymuş, hem de ömür boyu geçimini sağlayacak kadar değerli bir taşa sahip olmuştur.

Aradan birkaç gün geçer. Gezgin kendi yolunda ilerlerken; arkasından giderek yaklaşan ayak sesleri duyar. Dönüp baktığında birkaç gün önce ekmeğini bölüştüğü adamı görür. Adam nefes nefesedir. Belli ki verdiği karar sonrası çok koşmuştur.

İşte o anda adamın elindeki taşı görür.  Bu taş akarsuda bulduğu ve adama verdiği o değerli taştır. Adam taşı kendisine geri verir. Ardından da taşı bu kadar rahatça kendisine vermesini sağlayan içindeki şey her ne ise; ondan istediğini söyler. Gezgin ise; sahip olunan MADDİ şeyleri vermenin, aslında vermenin EN KOLAY YOLU olduğunu belirtir.’’

Kıssadan hisse hesabı kendi içimize dönelim mi? Farkında mısınız; bizler maddi değerlerimizi verirken bile, nasıl da zorlanıyoruz?

Oysaki onların gerçek sahibi bile değiliz. Bunun bir adım ötesi ve gerçek vermek ise BAMBAŞKA.

İnsanın kendinden, ÖZÜNden vermesi.

Bu şahane bir duygu.

Yaşayabilenler çok şanslı bence.

Gerçek vermek, sevgiyle gönülden, kalpten vermek demek. Karşımızdaki kişiler arasında ayırım yapmadan hem de. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

02.09.2015
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...