3 Nisan 2016 Pazar

RUHUMUZ TÜY KADAR HAFİF ARTIK (1/2)

Ne kadar önemli böyle bir cümleyi dile getirebilmek ve gerçekten inanmak. Başlığı okuyunca, içinizden çok zor, hatta imkansız olduğunu düşündünüz biliyorum. Ama inanın ki ruhumuzu hafifletmek mümkün. Ve o tüy misali ruhumuzla; yaşam senfonisine ayak uydurarak dans etmek olağanüstü bir duygu.

Yaşayabilenlere ne mutlu.

Sayıları az belki ama, neden bizler de onlar arasında olmayalım ki? Hepimizin tek bir amacı var. Yaşamdan tat almak. O halde bunun için çabalamak gerekli.

‘’Güzellikleri fark etmek için kişisel yükleri bırakmak gerekir.’’ diyor bir solukta okuduğum ŞİMDİNİN GÜCÜ kitabının yazarı Eckhart Tolle.

Kişisel yükler mi?

Hepimizde o kadar çok var ki. Sırtlanmışız taşıyoruz yıllardır. Üstelik yorulmamıza rağmen üstüne yenilerini eklemekten kaçınmıyoruz.
Haksız mıyım? Kendimize yaptığımız bu eziyeti inanın bir başkası yapmıyor bize.

Günlerimizi bir karabasan çeviren endişelerimizden tutun da; korkularımıza, hırs, yargılama, anlayışsızlık, suçlama ve hatta sabırsızlığımıza kadar. Hepsini var eden, yaşatan bizleriz.

Peki içlerinden herhangi bir tanesinin bize olumlu anlamda bir faydası var mı? HAYIR.

O halde neden kurtulmuyor, hepsini atıp bir an önce hafiflemiyoruz? Zaman alsa da başlamak gerek bir yerlerden. Adım adım. Varsın yavaş olsun ne önemi var? Maksat, verdiğimiz kararın arkasında cesaretle ve azimle durmak değil mi?

Tüm bu yüklerden arınırken eğer gerekiyorsa kendimizi affedelim. Ruhumuzu fazlasıyla zorladığımız için bir de kocaman özür dileyelim. Her gün bir öncekinden daha hafif uyandığımızda içimiz yaşama sevinciyle dolacak. Gelip geçici değil; kalıcı bir huzur ve dinginlik ruhumuzu merhem misali iyileştirecek.

Bu aralar elimde bir roman var. İsmi ‘Sevginin Bağladıkları’. Marie Bostwick imzalı. Tam konumuza uygun aşağıdaki cümle.

‘’Sahip olduğumuz her şey aslında bir şekilde bize sahip oluyor. ‘’

Özgürlüğümüzü nasıl kaybettiğimizi bundan güzel özetlemek mümkün mü? İnsanoğluyuz. Açgözlü ve doyumsuzuz. Ne aldıklarımız yetiyor, ne yediklerimiz, ne giydiklerimiz. Hep daha fazlasının peşindeyiz. Bir olmasın iki olsun. İki yetmez üç olsun istiyoruz. Hep geleceğe yatırımlardayız. Maddi olarak ne kadar çok şeyimiz varsa o kadar zengin hissediyoruz kendimizi. Bir o kadar güçlü.

Ne büyük yanılgı. Ne büyük kandırmaca.  

Maddiyat bugün varsa belki yarın yok. Bugün yoksa belki yarın kat kat fazlasıyla var. 
Zenginlik bu değil ki. Tam tersine ağırlaştırıyor her bir fazlalık bizi. Sahip olduklarımızı kaybetme korkusu, endişesi ekleniyor fazladan heybemize. Huzurumuz kaçıyor geceleri; ya yarın daha fazla kazanamazsak diye. Ya da elimizdekileri kaybedersek diye.

Sağlığımız yerindeyse, karnımızı ve en kıymetlilerimizi bir lokma ekmekle de olsa doyurabiliyorsak; varsın bazı şeyler eksik olsun. Tek bir kazak giyelim. Geçmiş senelerden kalma beremizi takalım. Ucu delik eldivenimizi onarıp anılarımızı yad edip gülümseyelim yeter ki. Şükrederek. İçimizde sevgi, anlayış ve saygı olsun; yaşama ve içindekilere karşı. İşte en büyük zenginliğimiz bu.

Ben çocukluğumdan beri hep az eşyadan hoşlandım. Şimdi evimde de olabildiğince az eşya var. İhtiyacım olan herhangi bir şeyi alacağım zaman bile öyle çok düşünüyorum ki. ‘’Gerçekten ihtiyacım var mı?’’ diye. ‘’İdare edebilir miyim?’’ diye. 
Ve itiraf edeyim ben bu halimi çok seviyorum. Varlığı da gördüm, yokluğu da. Ve en güzel erdemin elimdekilere şükretmek olduğuna tüm kalbimle inandım.

Giyimde, kullanımda, yaşamda sadeliğin zarafete açılan en güzel pencere olduğunu düşünüyorum. İlişkilerde, arkadaş ve dostluklarda ise yapmacıksız, net, sadece SEVGİ ve SAYGI olsun. Yeter de artar bile hayatı cennet kılmaya. (devamı 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

26.01.2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...