31 Ağustos 2014 Pazar

KAPADOKYA’YI bir de BENDEN DİNLEYİN(2/2)

Kapadokya’yı gezmeye, havasını solumaya devam ediyoruz. 

Çömlek yapımının merkezi Avanos var sırada. Özel tezgahları ille el maharetini buluşturan ustaların memleketi. Sergiledikleri karşısında şapka çıkarmamak olmaz.

Acemi ellerimle buluşan o kızıl toprak. Ne çok sevdim onu ellerimle kavrarken. Suyla ve emekle bir şekle bürünmeye çalışırken kızıl toprak; çocukça kahkahalarım yanımdaydı. Yıllardır yapmayı çok istediğim bir şeyi yapıyor olmanın hazzındaydım galiba en çok da. Ve evet ilk defa denediğim halde başardım, Minicik bir saksı yaptım, kenarları ondüleli hem de. Elbette yardımla, ama olsun.

Ürgüp ve Göreme hakkında ne yazsam kelimeler o doğal gücün karşısında yetersiz kalır biliyorum. Tepede yazın yakıcı güneşi, aşağıda ayaklarınızın her adımıyla hareketlenen toz olsun ne olur ki. Adım adım tarihe eşlik ederken; bir yandan da doğanın zarafetine hayran kalmak; her şeye değiyor inanın bana.

İçiniz pür telaş. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak adına, gözleriniz adeta bir radar gibi tarıyor etrafı. Yorgunluk mu? Sıcak mı? Susuzluk mu? Onlar da neyin nesi? Her şey öyle doyuruyor ki ruhunuzu, gerisi teferruat sadece.

Üstelik bitirilen her bir bölge sonrası içilen portakal suyunun tadını ömrünüz boyunca unutamayacaksınız. İçinde sevgi var çünkü. Güzel ülkemin o gönlü zengin sunuşu var.

Kapadokya’da olup da; yol boyunca uzanan sapsarı günebakanlarından söz etmeden olmaz. Güneş neredeyse o yana dönen narin boyunlarıyla öyle güzeller ki. İnsanın arabadan atlayıp; o tarlaların arasında kaybolası geliyor.

Toprak bereketli. Her yer ekili neredeyse. Bir akşam vakti kucağıma aniden konulan taze nohutları nasıl unuturum? İlk defa tadına baktığım o minicik, taze lezzet topları. 

Hele hele tadına doyamadığım çilekler. Hayatımda ilk defa bu denli güzelini yedim desem inanın abartmış olmam. Her ısırışta ağzınıza dolan o enfes tadı sizlerin de tatmanızı isterdim. İçlerinden adeta lezzet fışkırıyordu.

Ve son durak.

Sultan Sazlığı.

Türkiye’nin ikinci büyük kuş cenneti. Anlatması zor. Yaşamak gerek an be an. 
Elinizde dürbün, kalbinizde kuş cinslerini yakından görebilmenin heyecanıyla; sıcaktan kurumuş gölün engebeli topraklarında yol alırsınız adım adım, yavaşça. Belki bir adım sonrasında çamura batacaksınız; belli mi olur.

Ama o merak yok mu? İnsana her şeyi yaptırıyor işte.

Göğüslerindeki pembe renkle narin flamingo kuşlarını görmek öyle güzel ki. İçiniz o kuşların özgürlüğe kanat çırpınışlarına eşlik ediyor bir anda. Leylekler ise bambaşka bir görsel şölen.

Salla birbiri içine geçmiş sazlıklar arasında güçlükle yol alırken; nilüfer çiçeklerini ve pek çok kuş yuvasını yakından görmenin keyfi ise bir başka güzellik. Kendi yaşam alanlarına izinsiz girdiğimiz için olsa gerek, hemen suya atlayan yemyeşil kurbağalar, su yılanları, o güne değin hiç bilmediğiniz pek çok uçan kanatlı…

Sonrasında sizi yakalayan dinginlik. Eğri gölün yemyeşil suyunda süzülmenin keyfindesiniz şimdi. Tüm o zahmetli yolculuğa değiyor elbette. İşte ANI yakalama zamanı. Ruhunuz dinginliğe teslim olurken; içinizden şükürler geçiyor defalarca.

Bu minicik gezi notlarımda kaldığım köy evinden, sıcacık yürekli aileden, harika köpeklerinden söz etmeden olmazdı. İki gece boyunca Yeşilhisar Soğanlı’da bir köy evinde kaldım. Odaları oranın otantik havasına uyumlu olarak, mağara şeklinde yapılmış.

Hem de kim yapmış biliyor musunuz? Ailenin Atatürk ve İnönü sevdalısı; aynı zamanda bir flatelist olan babaları.

Yumuşacık kocaman yatakları, nakışlı sakız misali çarşafları, desenli kilimleri, rengarenk köy esintileriyle bezenmiş duvarlarıyla sizi sarıp sarmalıyor her bir oda. Ama hepsini güzelleştiren elbette o pansiyonu işleten ailenin sevgi dolu yüreği.
Sabahları yediğimiz köy kahvaltısını hepinizin tatmasını isterdim.

Güveçte özel olarak pişirilen omleti, tazecik köy biberi ve domatesiyle buluşan dumanı üstündeki menemeni, laf arasında çok sevdiğimi söylediğim için bana özel olarak hazırlanan yöresel mantarlı omletini nasıl unuturum. Hepsi buram buram sevgi kokuyordu.

Geziden çok geç döndüğümüz bir gecede yataklarından kalkarak bizlere sofralarını açan, börek kızartan, tebessümlerle çay demleyen, evlerindeki köy yoğurdunu paylaşmaktan gocunmayan ve sevgileriyle bizleri kucaklayan sıcacık yürekli bir aile var orada.

Akşamları içtiğimiz çaylar, yıldızların altındaki sohbetlerimiz ve yanımızdan hiç ayrılmayan köpekleri, kedileri. Güzel ülkemin son derece aydın, bilgili, kültürlü, mütevazi insanları onlar. Ellerinden gelenin fazlasını yapma telaşındalar. Sevgi dolu yürekleriyle bizleri öyle hoş tuttular ki…

Bu yazım aracılığıyla onlara vefa borcumu ödemek, pansiyonlarının linkini paylaşarak hayallerine umut olmak istedim ben de, naçizane.

İşte böyleydi; kısacık ama Anları ve anılarıyla kalbimde özel bir yer edinen KAPADOKYA.

Dilerim sizin de bir gün yolunuz oralara düşer. Ve sizler de benim aldığım keyif kadar keyifle dönersiniz yuvanıza. Dingin, huzurlu ve şanslı olduğunuzu hissederek; içinizden şükürler ederek.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.07.2014

Kaynak: http://tr.wikipedia.org; www.emekpansiyon.co.nr.wix.com (Yeşilhisar-Soğanlı Emek Pansiyon)




KAPADOKYA’ yı bir de BENDEN DİNLEYİN (1/2)

Ülkemizin hemen her köşesi birbirinden kıymetli. Ne yana bakarsanız o köşesi nadide bir mücevher gibi parıldıyor adeta.

Tarihin derin izlerini taşıyan yapılarıyla, içinden nesillerin gelip geçtiği kalıntılarıyla. Yaşanmışlığın kokusunu duyuyorsunuz adımlarınızda. Doğanın rengarenk tınılarını taşıyan sahillerimiz, mavinin en güzel tonlarıyla huzuru taşıyor buram buram. Anadolu’nun bitimsiz bereketinde can bulan ağaçlar ve çiçekler gözümüzü şenlendirirken; lezzetli sebze ve meyvelerin bereketi ve doyumsuz tadı başka hangi ülkede var ki?  

Yaşayanları, emek verenleri ve gönlü zengin halkıyla beraber öyle sarıp sarmalıyor ki bizleri.

Yapay değil hiçbir şey. Abartılmış değil. Güzel milletimize özgü mütevazilik sinmiş sanki taşına toprağına. Şanslıyız; böylesi cennet bir vatanda yaşadığımız için, hem de çok şanslıyız. Değerini bilmek gerek. Hem de her noktasının, her köşesinin.

Ancak bazı yerler var ki yüzyıllar öncesinden günümüze taşınırken tüm olağanüstü değerlerini korumuş. Tarih doğayla, toprak nehirle, sapsarı günebakanları güneşle bütünleşmiş adeta. Göz alabildiğine uzanıyor tarlalarda.

Görüntü daha şimdiden muhteşem.

İşte KAPADOKYA böylesi yerlerden bir tanesi benim için. Anlamı Pers dilinde ‘Güzel Atlar Ülkesi’ demek. Önce yöre hakkında minicik bilgiler.

Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri illerine yayılmış özel bir alandayız şimdi.

Kapadokya’da.                                  
Paleolitik dönemden günümüze kadar kimler gelmiş kimler geçmiş? Kaç nesil soluk alıp yaşamış o engin topraklarda?

Hitit Krallıkları; Persler;  Romalılar; Hristiyanlar; Araplar; Selçuklar; Osmanlılar ve nihayet Türkler.

Bölgenin yapı taşları ve ilginç dokusu gerçekten muhteşem. Bundan tam 60 milyon yıl önce; Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ’ dan püsküren lavlarla oluşmaya başlamış. 
Yağmurlar, hava değişimleri ve rüzgarlar birleşip; hepimizin hayranlık duyduğu Peri bacalarını meydana getirmiş; geçen yıllar içinde. Bu doğal oluşuma sonradan eklenen insan emeği, barınma ve saklanma içgüdüsü ise dünyanın en güzel yerleşim yerlerinden birini ortaya çıkarmış.

Sayısız kilise, yerleşim yeri ve güvercinliklerle büyük uygarlıklara ev sahipliği yapmış. İşte bu nedenlerle, turizm alanında dünyanın en çok tercih edilen bölgelerinden birisi olma ayrıcalığını kazanmış.

Bu kısacık tanıtım bilgisinden sonra gelelim benim muhteşem gezimin ayrıntılarına.

Tarihin ışıltısına, doğanın müthiş güzelliği eklenmiş. Her bir adımda bir başka albeniyle burun buruna gelmenin tadı bambaşka. Hele bir de özel rehberiniz varsa. Zaman kısıtlaması olmadan taşlarına dokunarak, orada yaşayanları düşünerek, hayat tarzları üzerinde tartışarak; o enfes doğanın güzelliğinde kaybolarak, adımlarınıza ruhunuzun dinginliğiyle eşlik ediyorsanız; değmeyin keyfinize.

Hayatımın en unutulmaz gezilerinden bir tanesiydi benim için.

Sabahları gün doğumuyla başlayıp, akşamları lacivert gökyüzünde adeta mücevher gibi parıldayan yıldızlar altında; sıcacık çay sohbetleriyle sona eren.

Kaya Mezarları, Derin Kuyu yeraltı şehirleri, Ihlara Vadisi, Zelve tepesi, Avanos, Ürgüp, Göreme, Sultan Sazlığı…

Yıllar yıllar öncesinden yapılan o taş yapının kalıntılarına bakıp da insan gücünü takdir etmemek elde mi? Hem de o zamanın ilkel şartlarıyla.

Dışarıdaki yakıcı sıcağa rağmen iliklerinize kadar donduğunuz Derin Kuyudaki şartlar diğer bölgeler gibi insanı; yine yeniden düşündürecek tarzda. Yaşamak, hayatta kalmak için yapılan o hummalı çalışmanın her bir izi; günümüz şartlarında bile değer bulacak cinsten.

Ayaklarınızla dost olduğunuz bir günde gezmeniz gerekli Ihlara Vadisini. Adım adım doğayla bütünleştiğiniz; vadide akan suyun terapi sesiyle ‘İyi ki buradayım.’ dediğiniz muhteşem anlarınız olacak çünkü. Ve aralara serpiştirilmiş pek çok tarihi kalıntıyı gözlemlerken; yapılanlar karşısında şaşkınlığınız artacak inanın bana.

Varsın ayaklarınız yürümekten yorulsun, ruhunuz hiç olmadığı kadar sakinken buna değmez mi? Tadını çıkarın bolca, tıpkı benim yaptığım gibi. Sık ağaçların o serin gölgesindeki yemyeşil çayırların üzerine uzanıp; negatif enerjinizi topraklayın. Bedeniniz dinlenirken, ruhunuzun hiç olmadığınız kadar huzurla dolduğunu hissedeceksiniz, inanın bana. 

Vadiye inmek için yapılan 500 basamak yıldırmadı beni. Ne inerken ne de çıkarken. Çünkü biliyorum ki; baktığım, gördüğüm, dokunduğum, kokladığım her bir fotoğraflık kareye ve detaya fazlasıyla değdi. 
(devamı 2/2 ‘ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

20.07.2014

23 Ağustos 2014 Cumartesi

YAZI MI TURA MI? (2/2)

İnce detaylar elbette bunlar, ama olasılık hesaplarında yeri var. Her zaman söylerim. Hayat bir matematiktir. Onu sevmemek olmaz. Sevdiğinizde ise size verdikleri bambaşkadır. Olasılık hesapları ise matematiğin güzel bölümlerinden bir tanesi.  

Peki hiç merak ettiniz mi matematiğin bu güzel bölümü nasıl çıkmış? Hayli ilginç bir cevabı var. Çünkü  Olasılık Kuramı bir kumarbazın servetini büyütme arzusundan şekillenmiş.

Daha çok para kazanma dürtüsüyle hareket eden, sadece kendi kendisine düşünmekle kalmayıp çevresine de danışan soylu bir Fransız’dan bizlere armağan. Elbette amacı farklıymış.

Ancak o dönemlerde bu işe çok kafa yormuş. Pek çok arkadaşına da danışmış. 
Bunlardan bir tanesi ise ünlü matematikçi Pascal. Paylaşılan bilginin geliştirilmesi ise bu yeni kuramın temeli olmuş.

Günümüzde çok sık kullanılan bir yöntem. Hem de aklımıza gelebilecek her alanda. Bilim, endüstri, ekonomi, spor, banka, sigorta, yönetim bunlardan sadece bir kaçı.

Elbette unutulmaması gereken nokta; olasılığın tahmin edilen şeye ne kadar güvenebileceğimizin ölçüsünü vermesi. Çünkü bir belirsizlik var ve bizler sadece tahminde bulunuyoruz. Kesin ve net değil hiçbir şey.

Tüm bu açıklamalardan sonra şimdi yazımın ana temasına gelelim. Bu kadar bilgiyi nerede ve ne zaman kullanacağız diye sorar gibisiniz biliyorum.

Yaşamın ahenkli dünyası içinde hepimizin zaman zaman karar veremediği anlar oluyor. Öyle değil mi?

Mantığımız ayrı, kalp sesimiz ayrı konuşuyor adeta.

Çevremizdekiler ise bambaşka frekanstalar.

İşte bu gibi hallerde bir yardımcı olabilir yazı tura oyunu. Yukarıdaki bilgiler ışığında elbette.

Bunu yaparken yanımızda kimse olması da gerekmiyor. Hangi konu kafamızı fazlaca kurcalıyorsa, hangi isteğimiz birbiriyle çelişiyorsa; onun iki alternatifini düşünüp parayı havaya atıyoruz.

Düştüğü noktada hangi tarafın geldiğine merakla bakarken; BİR AN SOLUKLANIYOR ve KALP SESİMİZİ dinliyoruz. Tüm yapacağımız sadece bu kadar.

Böylece hep sözünü ettiğimiz farkındalığımızın anahtarı devreye giriyor. Minicik bir kilit sesi duyuyoruz. Artık duygularımızla beraberiz. Hislerimiz, kalp sesimiz ‘Ne diyor?’ bakabiliriz.

Kendimize olasılık yardımıyla bir şans yarattık. Yazı tura attık. Şansımıza gelen taraf bize adeta seslenir gibi. Bir anlamda ruhumuzu tüm çıplaklığıyla soydu.

Şimdi soralım kendimize. Çıkan sonuçtan memnun muyuz? Yoksa içimiz mi buruldu azıcık?  

Sonuç ne olursa olsun işte yazı tura oyunu amacına ulaştı. Bu sayede KALP SESİMİZİ daha yakından duyduk. Sonrası ve karar elbette bize bağlı. Yukarıdaki olasılık detaylarını da düşünerek seçimi yapabiliriz artık.

Kararsız kalmak, o duyguyla günleri günlere eklemek oldukça zor bir durum bilirim. 
Bir nevi arafta olmak gibi.  Tercihler elimizdeyken çırpınır duruyoruz. Hele hele bir de zamanla yarışıyorsak vay halimize.  Bu duygu basit bir giysiyi alırken de yokluyor bizi. Okul, iş ya da ev seçerken de.

Böylesi kararsızlık anlarımızda aklımızda bulunsun istedim bu yöntem. Belki işimize yarar, bizi araftan çeker çıkarır. Sonuçta denemekten bir zarar gelmez diye düşünüyorum.

Kitabını zevkle okuduğum Yaşam koçu Mert Çuhadaroğlu’nun deyimiyle; ‘’Şans hazırlıkla fırsatın bileşimidir.’’ Buna tüm kalbimle inanıyorum ben de.

Şansımızı yaratırken kalp sesimize kulak vermek ise en doğru olanı değil mi? Çünkü kalbimiz devreyken, zihnimizi gerektiği gibi kullanabiliyoruz. Sürekli karmaşık düşüncelerin bir adım gerisindeyiz. Kendimizi daha dingin ve iyi hissediyoruz. Bu hislerle gelişen düşüncelerimiz ise bizi mutlu edecek adımlar atmaya kadar yönlendiriyor. Sonuçta kendimiz için en güzel olanı seçebilmenin keyfindeyiz. Ve bu hiçbir şeye benzemiyor.

Elbette hatalar olabilir. Elbette verdiğimiz karar, kalp sesimizi dinlesek de yanlış olabilir. Ama sonuçta yaşanmışlığın o derin tecrübesi ile bize ışık tutacağına inanmamız şart.

Hep mükemmel olamayız. Hep doğru, dosdoğru kararlara imza atamayız. İbre bazen şaşıracak. Ve yapılan hatalar, bize yeni şekillenecek hayat yönümüz için güçlü basamak taşları olacak.

Bu basamakları çıkarken adımlarımızı fark ederek atalım. Düşüncelerimizin de farkında olursak, sonraki adımlarımız bizi arzu ettiğimiz güzelliklere taşıyacak. Kalp sesimiz hep güçlü çıksın. Çıksın ki SEVGİ ve AŞK yolunda buluşalım sizlerle.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.07.2014

Kaynaklar: http://www.acikders.org.tr; http://www.onlinehile.org; http://neselibeyin.com; http://tr.wikipedia.org; http://merakbankasi.blogspot.com.tr

YAZI MI TURA MI? (1/2)

Başlık basit bir seçme oyunu gibi görünse de, sonunda yine hayata dokunacağız bir şekilde. Şaşıracaksınız hem basitliğine, hem de etkisine.

Evet, sözünü ettiğim klasik bir şans oyunu.

Hepimizin çocukluktan beri bildiği.

Sadece madeni bir para gerekiyor.

Oynaması son derece kolay.

Elimize madeni bir para alıyoruz. İçimizden bir tercih yapıyoruz. Ardından parayı havaya atıp yere düşene kadar izliyoruz.

Sonrası müthiş bir merak.

Acaba hangi taraf geldi?

Bizim seçtiğimiz mi, yoksa diğeri mi?

Çocukluğumuzda ne çok oynardık. Eski yıllarda insanların kaderlerini belirlemede kullanıldığını bilmeden hem de.

Çok Tanrılı antik çağlarda insanlar, Tanrıların kararlarını öğrenmek için tercih etmişler. İlk kullananlar Lidyalılar olmuş.

Aradan yüzyıllar geçmiş. Ve madeni para ile ilk yazı tura atma olayı Roma’da görülmüş. Hem de kim başlatmış biliyor musunuz? İmparator Julius Caesar (Sezar).
O dönemlerde kullanılan tüm madeni paralarda haliyle onun resmi varmış. Para havaya atılır, Sezar’ın resmi üst tarafta kaldı mı kalmadı mı ona bakılırmış. Böylece anlaşmazlıklarda haklı tarafı seçer; dileklerinin Tanrılar tarafından kabul edilip edilmediğine karar verirlermiş.

Üstelik yıllar içinde Romalılar bu işi daha da ciddiye almışlar. Yazı tura oyununda Sezar’ın resmi üst tarafta kalınca; bunun bir İmparator kararı olduğunu savunmuşlar. Hatta yasal mahkemelerde dahi söz sahibi olmuş bu oyun.

Osmanlılar ise hiçbir zaman resmi kararlar için kullanmamış. İlk kullandığı yıllarda ismi ‘Yazı tuğra’ imiş. Nedeni Osmanlı padişahlarının, kendi tuğra işaretlerini bastırdıkları paraların üstünde kullanmak istemeleri. Bu kelime geçen zamanla 'tuğra' dan 'tura' ya kısalmış. Bizlere de yazı tura olarak gelmiş.

Eskilerden notlar böyle.

Günümüzde ise bu basit yöntemin hayati kararlarımızı alırken kullanabilme şansımız olduğunu belirtiyor uzmanlar. Tarih tekerrür mü ediyor bilemiyorum ama; aklıma hiç gelmediğini itiraf etmeliyim. Bu nedenle okuduğumda çok şaşırdım.

Öyle ya. Verilecek önemli bir karardan bahsediyoruz.

Hayatımızı yönlendirecek. Hatta belki de tüm yaşam akışımızı değiştirecek.

Nasıl olur da bu basit yöntem işe yarar diye düşünmeden edemedim. Ve işte her zamanki merakımla geldiğim nokta.

Uzmanlar ikilemde kaldığımızda, iki şık arasında gel-git’ler yaşadığımızda, seçimde zorlandığımızda uygulanabilirliği olduğunu savunuyor. Çünkü sonuçta çıkan şık bizim kalp sesimizin tik taklarını haber veriyor.

İşin en çarpıcı yanı ise bu elbette. Ne güzel değil mi?

Sırf bu yüzden denemeye değer bence.

Ama önce bu basit oyunun olasılıklarına kısaca bakalım mı? İlginç notlar var çünkü; araştırma sırasında edindiğim. Her şeyi net olarak bilmemiz önemli diye düşünüyorum.

Sonrası mı? Elbette bizlere kalmış.

Çok basit olarak düşündüğümüzde bu oyun için sadece iki olasılık görünüyor. Öyle değil mi? Havaya atılan para; ya yazı ya da tura gelecek. Dik kalma ihtimali oldukça düşük çünkü.

Ancak yapılan araştırmalar bu olasılıkta bir tarafın daha ağır bastığını gösteriyor. Neden mi?

Çünkü paranın tura tarafındaki resim, yazı tarafına göre biraz daha ağır. Dolayısıyla altta kalma ihtimali daha yüksek. Hal böyle olunca yapılan olasılık hesaplarında tura gelme ihtimali yaklaşık olarak %49,5 olarak hesaplanmış. Üstelik şansın yarı yarıya olmasını engelleyen başka nedenler de var. Bunlar da hayli ilginç.

*Para havaya atılıp yere düşmeden yakalanıyorsa dikkat. Çünkü atıldığı anda hangi yüzü gösteriyorsa; yine o yüzün gelme olasılığı % 51.
*Para havaya atılmak yerine hızlıca döndürülüyorsa yine dengeler bozuluyor. Ağır olan tura yüzünün aşağıda kalma, yani hafif yüzünün kazanma olasılığı % 50′nin çok çok üzerinde.
*Paranın havaya atıldıktan sonra yere düşmesine izin verilmesi en iyisi. Çünkü bu durum şansların eşitlenmesinde etkili olabiliyor.
*Ancak parayı havaya attık. Yere düştü ve tesadüfe bakın ki, yerde kendi ekseni üzerinde dönmeye devam ediyor. İşte yine dengeler alt üst.
*Bir de para havada döndürülerek ne kadar yükseğe fırlatılırsa; yarı yarıya şansına o denli yaklaşılıyor. Çünkü paranın dönme sayısının artması, eşit şansların oluşma olasılığını arttırıyor.

Sonuçta yazı ya da tura gelmesinde; paranın başlangıç konumu, verdiğimiz ilk hız, havanın direnci gibi etkenler söz konusu. Ve pratikte bu koşulların hepsini bilmemiz mümkün değil. İşi tamamen rastlantıya bırakmak da içimize sinmeyecek. O halde yapabileceğimiz en güzel yol, atış sayısını artırmak. Böylece daha çok veriyle %50 oranına yaklaşabiliyoruz. (devamı 2/2 ‘ de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

12.07.2014

16 Ağustos 2014 Cumartesi

BENİM EN BÜYÜK MİRASIM ORGANLARIM

İlk defa yazımın başlığını kendim koymadım. Bu satırlar bir kamu spotundan. Bir akşam vakti kanallar arasında gezinirken denk geldim. Ama duyduğum anda yine yeniden yazmamı işaret ettiğini hissettim.

Öncelikle çok beğendiğimi ve tüm kalbimle desteklediğimi belirtmeliyim. Çünkü ne kadar çok dikkat çekilir, insanlarımız ne kadar doğru bilgilendirilirse; o kadar çok CAN kurtulacak. Eli kalem tutan, sesini bir şekilde topluluklara ulaştırabilen herkesin de bunu dile getirmesini, yazmasını, paylaşmasını diliyorum.

Kazanacağımız tek bir kalp olsa bile. Bu o kadar KIYMETLİ ki…

Bu güzel hayata geldik, yaşıyoruz. Sağlıklıysak farkına bile varmadan hem de. Yeri geliyor en ufacık dertleri gözümüzde büyüterek. Yeri geliyor incir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri çuval dolusu dert sayarak.

Oysaki bir başka tarafta insanlar hastalığın pençesinde. Sarılacakları tek bir şey var. O da umutları. Sağlıklarına kavuşmak için yanacak o titrek mum ışığının özlemiyle; gün sayıyorlar adeta.

Çoğu makinalara bağlı yaşamak zorunda. Büyük bir kesim haftanın belirli günlerinde diyalize taşınıyor. Evlerinde çalan her telefon içlerini hop ettiriyor. Umutlarını, yaşama bağlılıklarını tazeliyor adeta. Yüreklerinden kopup gelen dualarına eşlik eden ise sessiz gözyaşları.

Onları, yaşadıklarını, ne hissettiklerini tam olarak anlamamız mümkün değil, biliyorum. Ama empati yaparsak, gönül gözümüzü aralarsak ucundan kıyısından; o derin acıların ve kederli bekleyişlerin esintisi gelecek. Ve bu esinti farkındalığımıza başka bir farkındalık katacak eminim.

Hayatımızın sonlandığı noktada, yeniden hayata gelme şansımız yok. Ama başka canları hayata döndürme lüksümüz var. Bu öyle bir güzellik ki, şimdi vereceğimiz tek bir kararla; yaşadığımız süre boyunca içimizi her daim sıcacık tutacak.

Düşünmesi, hayal etmesi bile güzel değil mi sizce de? Elbette kaybınızdan yakınlarınız ve sevdikleriniz üzüntü duyacaklar. Kararınızı uygulamaya çabalarken içleri hiç olmadığı kadar acıyacak.

Ancak siz; hayat veda ederken; belki de en büyük golünüzü atacaksınız yaşama. Pek çok canı ve yakınlarını muhteşem hediyelerinizle gülümsetmiş olacaksınız.

Şimdi sorarım size; bedeline paha biçilemeyecek bir ödül değil midir bu? 

Hayata şu anda baktığınız gözünüzle; görmeyen bir insanın yaşamına gökkuşağının tüm renklerini armağan edebilirsiniz.

Bağışlayacağınız böbrekle belki de iki kişiyi, o uzun travmalı yaşamdan kurtarabilirsiniz.

Peki ya kalbiniz? İçinde tüm sevdiklerinizi barındırdığınız kalbiniz; eğer isterseniz sizden sonra bir başka canda atabilir yeniden.

Ne mutlu size. Bir parçanız hala yaşıyor. Üstelik bambaşka bir cana yardım elini uzatmanın zarafetini taşıyarak.

Organ ya da doku bağışı çok önemli. Başımıza gelmeden, yakınlarımızı yoklamadan duyarlı olmamız gerekmiyor mu sizce de?

Umutla bekleyenlerin sayısı o kadar çok ki. Bebekler, çocuklar, hayatlarının baharında gençler, anneler, babalar ve daha niceleri organ bekliyor. Peki ya onların aileleri, sevenleri, yakın çevresi?

Bu kalabalık tablo karşısında; organ ve doku bağışı ne kadar dersiniz? Maalesef neredeyse yok denecek kadar az. Ülkemizde ve dünyada rakamlar hiç de iç açıcı değil.

Ve bizler belki etrafımızda, yakın çevremizde yok diye önemsemiyoruz. Haberlerde duyuyor, sosyal medyada okuyor hiçbir şey yapmıyoruz. Öyle değil mi? Ama işin püf noktası da burada zaten? Duyarlı olmanın zarafetinde ve kalp güzelliğinde.

Minicik bir yavru düşünün. Kemik iliği bekliyor. Anne babası etrafında pervane olmuşlar. Ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar elbette. Ama tek başlarına yetemiyorlar ki. Ancak siz, ben, bizler, hepimiz o yavrunun iyileşmesine katkı sağlayabiliriz. En azından deneyebiliriz, umutları taze tutmak adına. Bu bile ailesine sevgiyle destek olmak adına o denli önemli ki.

Aklıma gelen örneklerle içinizi karartmak istemiyorum. Sadece beklemenin sinir sistemini yavaş yavaş törpülediğini; umutları azalttığını unutmayalım, olmaz mı?

Zordur beklemek. Hele hele işin içinde belirsizlik varsa. O titrek mum ışığı ha söndü ha sönecek.

Duyarlı olup yardım elimizi uzatmanın tam zamanı. Organ ve doku bağışını bir kez daha düşünelim.

Biliyorum ki kalbinizin sesi en doğru kararı verecek, umutlara umut olma yolunda.

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

04.08.2014

12 Ağustos 2014 Salı

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK(2/2)

Evet öykümüz devam ediyor olaylar gelişirken. Aradan epey zaman geçiyor. Bir gün yine aynı yerde iki arkadaş buluşuyor. Bruno arkadaşından özür diliyor. Shumel ise büyüklerin yapamadığını yapıyor. Sadece bu yalan yüzünden çok kötü dayak yemesine, günlerce aç kalmasına rağmen arkadaşını affediyor. Aralarındaki yakınlık artarken, sevgileri daha da güçleniyor.

Ancak her geçen gün Bruno, Shumel’in yaşadığı yeri ve yaptıklarını daha da merak ediyor. Bir gün Shumel’in babası kampta kayboluyor. İşte o anda arkadaşına yardım etmek, babasını beraberce aramak amacıyla kamp tarafına geçmeye karar veriyor. Aralarında güzel bir plan yapıyorlar. Shumel’in getirdiği mahkum kıyafetlerini giyen 
Bruno; kendisine tel örgünün altından geçecek kadar bir yer kazıyor. Elektrik verilmiş dikenli teli sorunsuz aşıyor. Yan yana gelen iki arkadaş o andan itibaren el ele veriyor.

Kampı ve tutukluları dehşet ve merak dolu gözlerle incelerken, bir anda olanlar oluyor. 
Kalabalık bir grubun arasına düşüyorlar. Komutan babasının talimatlarını uygulayan askerler tarafından itilip kakılarak kocaman bir odaya dolduruluyorlar. Duş alma vaadiyle krematoryumlardan birinin içinde olduklarından habersiz korku ve heyecanla beklemeye başlıyorlar.

Sözüm ona duş alacakları için hepsinden kıyafetlerini çıkarması söyleniyor. 
Tutukluların hepsi itiraz etmeden soyunuyor. Birbirlerine varlıklarıyla güç veren iki masum çocuk da; birazdan olacaklardan habersiz korku içinde kurallara uyuyor. Ve hayata yürek yüreğe veda ediyorlar. Çünkü kapatıldıkları yer bir gaz odasıdır. Ölüm emri de bizzat Bruno’nun babası tarafından verilmiştir.


Çocuklarının evden uzaklaştığını fark eden anne baba, gerçeği anladığında ise artık çok geçtir. İlk taşındıkları günlerde duydukları o sarsıcı koku etrafı sardığında; oğullarını tamamen kaybettiklerini anlayan anne baba adeta yıkılır. Film böyle dramatik ve hüzünlü bir sonla biter.

Elbette her karede muhteşem detaylar yakalama şansınız var. Emin olun yakalanan her detay hepimize bir başka ders. Sevgisizliğin vardığı noktadayız. Can yakmanın, insan kalbi kırmanın sonuçlarını böyle vahim yaşamak da var. Çünkü hep dile getirdiğimiz o ilahi adalet zamanı geldiğinde böyle işliyor. Kimsenin ahı kimsede kalmıyor.

Kurallar koyarız. Ayırımlar yaparız. Sınırlar çizeriz. O kadar katıdır ki duygu ve düşüncelerimiz; o sınır çizgilerini dikenli tellerle sağlamlaştırmak isteriz. Bu da yetmez elektrik akımı veririz. Herkes sınırını bilsin diye. Ne büyük bir ayırımcılık yaptığımızı fark etmeyiz üstelik yıllar boyu. Empatiden, sevgiden uzaklaştığımızı, toz konduramadığımız çocuklarımıza kötü örnek olduğumuzu fark etmeyiz. Tarihin tozlu sayfaları bunun hüzünlü örnekleriyle dolu maalesef.

Sadece Polonya’da yaşanmadı bu dram. İrlanda, Güney Afrika, Kosova, Ruanda ilk aklıma gelenler. Ne çok masum canı yaktı. Ne çok kişiyi birbirinden ve hatta hayattan ayırdı. Ailelerini, sevdiklerini perişan etti. Ülkeleri haritadan sildi. Bunu uygulayanlar pek çok gerekçe sıraladı elbette. Ama sebep her ne olursa olsun insan canından KIYMETLİ miydi? Asla değildi ve hala da değil.

Sevgisizliğin göstergesi bu dikenli çitler olmasın artık güzel dünyamızda. Tarih tekerrür etmesin diye gayret gösterelim. Yaşananlardan ders almayı bilelim ne olur.

Son sözüm, ÇOCUK RUHUNA SEVGİSİZLİK YASAK OLSUN lütfen. Sevgiyle doğan, sevgiyle büyüyen, sevginin tılsımını hiç unutmayan bir toplum için bu şart. Umutlarımız ancak sevgiyle sürülen topraklarda çiçeklenecek. Rengarenk bir dünya hepimizin ruhuna en güzel ilaç.

‘’Ölüm kolay güzel dost, asıl olan YAŞAMAK. İşin sırrı var oluşunuzun her ANINI; güzeli ve çirkini, neşesi ve kederi ile; doya doya FARKLI YAŞAMLAR ve dünyalar arasında SONSUZ BİRLİĞİN çocuğu olarak yaşamayı her daim hatırlamak.’’ demiş New Orleans’lı kadın yazar Leonide Martin. 

Ne kadar güzel de özetlemiş. Hayata, kendimize ve birbirimize SAYGI duymak değil midir bu aynı zamanda; sorarım size?

Ben, siz, biz, onlar, hepimiz bir BÜTÜNÜN en NAİF parçalarıyız. Sevgiyle birleşmek için ilk el uzatan olmaktan kaçınmamak gerek. Bu ilk adım aslında en büyük gönül zenginliğimiz. Yeri gelip affediciliğin o serin gölgesine sığındığımızda, bize en büyük destek ondan gelecek çünkü. Bunu hiç unutmayalım olmaz mı?

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.05.2014

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK (1/2)

Hani bazı romanlar ya da filmler vardır ki; duygularımızı yerle bir eder. Verdiği çarpıcı mesajları ile ruhumuzu adeta çırılçıplak soyar.

İşte ‘’Çizgili Pijamalı Çocuk’’ da böylesi bir film.

Orijinal ismi ‘’The Boy in the Striped Pajamas.’’

2008 İngiliz yapımı.

En iyi kadın  oyuncu dalında Britanya Bağımsız Film Ödülü’nü almış.

Romanı çocuk kitapları kategorisinde; ama bence biz büyüklerin de okuması gerekli. 

İrlandalı yazar John BOYNE kaleme almış. İyi ki de almış. Bizlere öyle bir bakış açısı sunmuş ki; film bittiğinde ‘’Bu kadarı da olmaz.’’ diyorsunuz. Yayınlandığında tüm dünyada ses getiren ve tartışmalar yaratan kitap, 5 milyondan fazla satmış.

Öykü geçmiş yıllara ait.

İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi toplama kamplarında yaşanan acımasızlıklar çarpıcı bir dille aktarılmış. Hüzünlü ve buruk bir tadı var. İçinizde romanı okuyanlar olduğu gibi, filmi sinemada seyretme şansını yakalamış olanlar da vardır mutlaka.

Konusu, oyunculuk ve müziği hepsi tam bir bütün oluşturuyor. Ama hepsinden öte öyle derin bir bakış açısı yakalanmış ki. Farklı yollardan benzer deneyimler yaşayan iki küçük oğlan çocuğunun gözlerinden hayatı sorgulama şansı veriliyor size.

Filmi adeta soluksuz izlerken, sevgisiz geçen günlerinize yanıyorsunuz. Yetişkin olmanızdan hicap duyuyorsunuz. Çünkü karşınızda sevgisizliği anlayamayan, ırk ayırımı yapmayı bilemeyen iki çocuk var. Savaş, işkence, ölüm onların tertemiz ruhlarından o kadar uzak ki.

Film bittiğinde ilk ne düşündüm biliyor musunuz? Çocuk ruhuna sevgisizlik yasak olmalı. Çünkü dünya üzerindeki tüm çocuklar son derece saf ve masum. O minicik yürekleri ise alabildiğine sevgi dolu.

Ama bizler ilerleyen zaman dilimlerinde ne yapıyoruz? Sıcacık kalplerini bir şekilde soğutmanın yollarını buluyoruz. Onlara ayna olduğumuzu her defasında unutup; emir kipleriyle yaşamlarını şekillendirmeye çalışıyoruz. Var olan kalıpların içine, yara alacaklarını bile bile sokuyoruz. Kendi kendimize kurduğumuz kerpeten misali kuralları uygulamalarını istiyor; sorularını duymazdan geliyoruz. Dinlemiyoruz. Korkularını, endişelerini göremiyoruz. Sadece nasihat veriyoruz. Kendimizin bile yeri gelip zorla inandığı değerlere, sorgusuz sualsiz baş eğmelerini bekliyoruz. Sonuç mu?

Maalesef bugün geldiğimiz nokta. Birbirini anlamak istemeyen, sevmeyen, birbirlerinin varlıklarından dahi rahatsız olan bir toplum. Oysa ki hepimiz bir can taşıyoruz. Ve hepimizin su kadar, yemek kadar SEVGİYE ihtiyacı var. Her şeyin üstesinden gelecek tek merhem o. Ne kadar çok olursa o kadar iyi üstelik. Çünkü fazlası zararlı olmayan yegane güç. Paylaşıldıkça azalmayan, aksine çoğalan bir tılsım.

Şimdi gelelim bana bu yazıyı yazdıran filmin konusuna. Çarpıcı öyküyü çok beğeneceğinizden eminim.

İkinci Dünya Savaşı’nın o acımasız yılları. Hayat iki küçük çocuğu zor bir şart altında karşı karşıya getiriyor. Tam da dikenli çitlerin önünde. Öykü; babası bir Nazi askeri olan Bruno ile Auschwitz Yahudi toplama kampında mahkum Shumel’in arasında geçiyor. Duygusallık hat safhada.

Babalarının tayini Polonya’ya çıkan aile gittikleri yerin ne menem bir yer olduğundan habersiz. Üstelik o ünlü yok etme kampına bitişik bir evde yaşayacaklarını babaları dışında kimse bilmiyor. Zaman zaman iki büyük bacadan çıkan tuhaf dumana ve kokuya da bir anlam veremiyorlar haliyle. 

Arkadaşlarının hepsini geride bırakan Bruno, günlerini evin içinde ya da ön bahçede geçiriyor. Arka bahçeye geçmesi bile yasak. Çünkü kamp o tarafta. Haliyle yasaklı yere olan merakı artıyor küçük kahramanın. Görebildiği minicik pencereden kampı gözetlerken; orada yaşayanları incelemeye başlıyor. Herkesin çizgili pijamalarıyla dolaşmasına, numaralandırılmasına ise bir anlam veremiyor. Soruları hep yanıtsız kalıyor. Yaşananların bir oyundan ibaret olduğunu düşünüyor masum kalbiyle.

Günlerden bir gün evden kimseye görünmeden nasıl çıkacağını keşfediyor. O çok merak ettiği kampın tel örgülerinin önüne kadar gidiyor. Orada kendi yaşındaki Shumel ile tanışıyor. Arkadaş oluyorlar. Aralarındaki tel örgüye inat, hayatı paylaşıyorlar. Dertleşiyorlar. Her ikisi de yaşadıklarının nedenini tam olarak kestiremiyor. Arkadaşının aç olduğunu öğrendiğinde ona sürekli yiyecek taşırken; yardımlaşmanın en güzel örneklerini veriyor. Çocuk kafası tam olarak Shumel’in neden orada olduğunu anlamasa da; yalnızlığını onunla unutuyor.

Zaman zaman oradaki tutuklular kamp komutanının evinde hizmetli olarak görevlendiriliyor. Yine böyle bir zamanda arkadaşına kendi evinde rastlayan Bruno çok seviniyor. Onunla sohbet ederken masadaki pastalardan ikram ediyor. Büyük bir iştahla pastasından kocaman ısırıklar alan Shumel’i sevgiyle seyrediyor. Ancak bu tatlı ikili askerler tarafından yakalanıyor.

Bruno, orada belki de hayatının ilk yalanını söylüyor. Arkadaşına pastayı kendi elleriyle verdiğini saklıyor. Kısa sürede hatasını anlayıp gözyaşlarıyla geri dönüyor, ama ne çare? O kısacık sürede tek arkadaşı evden sürüklenerek uzaklaştırılıyor. Ondan sonraki günleri tel örgünün yanında Shumel’i beklemekle geçiyor. Her geçen gün artan ve içini acıtan pişmanlığı ile. Ve her yeni gün; umutla gittiği yerden üzgün olarak evine geri dönüyor. (öykünün devamı ve çarpıcı sonu 2/2’de)

Sevgiyle kalın.
Belgin ERYAVUZ

19.05.2014


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...